Podcast

dedikodudan uzak durmaya mecbur muyum?

mecbur muyum?

12 ay önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Kabul edelim hepimiz dedikodu yapıyoruz ve bazılarımız da bundan çok keyif aldığını itiraf ediyor. Ama dedikodunun kötü bir şey olduğunu söyleyenler de hayli fazla... Peki dedikodudan kaçmak mümkün mü, dedikodu yapmak gerçekten kötü bir şey mi? Seviyorsak ne olacak? Mecbur muyuz ya dedikodudan uzak durmaya?



Bahsi Geçen Kitap: Fine, G. A., & Campion-Vincent, V. (Eds.). (2021). The Oxford handbook of gossip and reputation. Oxford University Press.



Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠'u ziyaret et!



------ Podbee Sunar -------

Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

2.964 kelime · ~15 dk okuma

Merhabalar herkese. Mecbur muyum'un yeni bölümüne hoş geldiniz. Bugün belki bana yakıştıramayacağınız ama benim yapmaktan çok hoşlandığım bir eylemden bahsedeceğiz. Dedikoduyu masaya yatıracağız. Dedikodudan uzak durmaya mecbur muyum sorusunu soracağız ve beraber fikir yürüteceğiz. Ben dedikodu severim bu arada, çok severim yani ve insanlara bunu söylediğimde birazcık da yadırgandığımı hissediyorum. İşte bak ne kadar işte entelektüel birisin, felsefecisin, sen sana yakışıyor mu falan gibilerinden. Ama iyi bir dedikodunun verdiği keyfi de çok az şey veriyor bu hayatta ve ben bunu bir tür bilgi alışverişi olarak görüp bir sanat gibi icra edilebilecek olan kaliteli bir eylem olarak görüyorum.

Bugün burada bu konuyu biraz da böyle sosyolojik bir şekilde, antropolojik bir şekilde ele alacağız. Ben yine hayatımdan küçük tatlı anekdotları da araya serpiştireceğim tabii ki. Şöyle bir laf var, mutlaka duymuşsunuzdur. Büyük insanlar fikirlerle, orta insanlar olaylarla, küçük insanlar ise dedikodu ve insanlarla uğraşırlar diye. Ben buna galiba bugün katılmayacağım. Çünkü dedikodu yapmanın aslında antropolojik, sosyolojik, psikolojik, felsefi birçok boyutu var insana fayda sağlayan. Biraz bugün bundan konuşacağız.

Geçenlerde şöyle bir pozisyonda buldum kendimi. Böyle kalabalık birkaç arkadaş grubum var. Bunlardan bir tanesinden çok böyle avsulandırıcı bir dedikodu geldi. Ama yani dedikodunun içinde ne ararsanız var. Aşk, entrika, intikam. Hani böyle çok mükemmel gözüken bir çiftin aslında hiç mükemmel olmayışı falan inanılmaz ya. Hani gel beni paylaş diyor. Böyle bir dizi senarisine versen 3 sezon. dizi çıkarır, öyle bir avsulandırıcılıktaydı. Ve ben bunu tabii ki hani tutamadım içime ve paylaşmış bulundum yani. Dedikodu yayan o katalizör, o patient zero var ya, ilk covid olan şey. O kişi ben oldum ve bu olay böyle biraz bana patladı çünkü hani herkes de benim yaydığımı öğrendi falan filan. Ama ben böyle cansiperane bir şekilde kendimi savundum. Çünkü dedikodunun şöyle de bir işlevi var. Aslında bu felsefede de olan bir ikiliktir. Görünürde olan ve gerçekte olan. Hani bunu Platon'un mağara benzetmesinde de var. Felsefede bu temaya çok sık rastlarız. Sadece felsefede değil, edebiyatta da işte sinemada da çok rastlarız. İşte dışarıdan öyle çok mükemmel gözüken bir aile ama içeride neler neler oluyordur falan. Aslında bu böyle bize bir şeyi anlatır yani dış görünüşlere aldanmama ve içeride olan şeye dair o bilgiyi toplama, bizim belki de gerçekleşmesi ya da ulaşması imkansız bir ideal için uğraşmama fikri. fikri doğurabilir içimizde ya da onun iyi bir hedef olmadığı ya da gerçekçi bir hedef olmadığını atıyorum. Mükemmel bir ilişki hedefimiz varsa bunun gerçekçi olmayabileceğine dair bir ilham verebilir. O açıdan dedikodunun böyle insanlara gerçeği gösteren bir tarafı da var. Ben bunu değerli buluyorum hani felsefi bir taraftan. Bir yandan da hani şöyle de bir şey oluyor, dedikodudan tamamen kaçınmak istediğimiz zaman bu sefer de fazla repütasyonunu önemseyen insanlar oluyor. Mesela işte kimse benim işte işten kovulduğumu bilmesin diyor mesela biri ve bunun dedikodusunun yapılmasından hoşlanmıyor.

Transkriptin tamamını oku

Bu bir yere kadar saygı duyulabilir bir şey ama bir yandan da hani şunu kaçırıyoruz orada onun dedikodusunu yapmayarak, başka benzer pozisyonlarda kalan, başka zor durumlarda kalan insanlar da bu kendilerini yalnız hissetmiyorlar aslında bunun dedikodusunu yaptığında. Aa ben de şey yapmıştım, aa ben de kovmuşlardı ya, ben de çok üzülmüştüm, çok zor durumda kalmıştım falan gibi. Yani bazen bilgilerin paylaşılması insanları daha da az yanlış hissettiriyor. Bu açıdan da dedikodudan kaçınmanın böyle bir zararı da olabiliyor ya da repütasyonumuzu fazla önemsemenin diyeyim. Yani dediğim gibi dedikodu dediğimizde aslında öyle çoğumuzun aklına böyle çok hafif bir şey geliyor. İşte lisede, koridorda, fısıldayan kızlar ya da iş yerinde işte susabilin orada ya da kahve makinesinin yanında belki üstünüz hakkında konuşmak, ufak atışmalar yapmak ya da komşuların birbirleri hakkında fısıldaşmaları hani sanki bu küçültücü, önemsiz hatta bazılarına göre de ayıp bir pratikten hatta bazı inanç sistemlerinde de günah olan bir pratikten bahsediyoruz.

Ama hani araştırmalar gösteriyor ki insanlar zamanının çok büyük bir kısmını dedikoduya ayırıyorlar. Bugün biz yine hani akademik bir kaynağı ele alarak biraz akademiden biraz hayatın içinden argümanlarla dedikodu meselesini böyle eleştirel olarak Bakacağız. Oxford University Press'ten çıkan The Oxford Handbook of Gossip and Reputation diye bir kitap buldum. Bayağı da kallavi bir kitaptı. Böyle baştan sona antropolojiyi kullanarak, sosyolojiyi kullanarak, felsefeyi kullanarak dedikoduyu analiz ediyor ve bu kitabın ana fikirlerinden biri de dedikodun asla boş bir uğraş olmadığı, en azından araştırılması çok önemli olan antropolojik bir alan olduğuna dair. Biz de bu sorunun peşine düşüyoruz bugün.

Birinci bölüm, dedikoduya kötü gözle bakış. Dedikoduya karşı en yaygın tutum onu ahlaken sorunlu görmek. Çok hani dedikodu sevmeyen, dedikodu yapıldığında hatta bazen odayı terk eden, ortamı terk eden, aktif olarak dedikodudan uzak duran insanlarla tanışmışsınızdır ya da belki de bu insan sizsiniz. Tarih boyunca da pek çok filozof dedikoduyu bir tür ahlaki çürüme olarak gördü, tanımladı. Mesela bir Henry Lentz diye bir filozof aslında dedikodunun özünde başkalarının hatalarından haz almak olduğunu söylüyor. Schadenfreude diye bir tevrim vardır Almanca'da belki duyanlarınız vardır. Başkalarının başına gelen kötü şeylerden haz almak.

Kesinlikle dedikodunun bazı dedikoduların böyle bir kısmı da var. Lanza göre dedikodu yapan kişi başkasının düşüşünden tatmin oluyor ve hatalarını büyütmekten keyif alıyor. Bu da dedikodunun neredeyse kötülükle, habislikle özdeşleştirildiği bir bakış açısı. Hepimiz de buna maruz kalmışızdır zaten. Dediğim gibi bazı dini geleneklerde de dedikodu gıybet olarak

kınanıyor, birinin arkasından konuşmak günah olarak görülüyor ve sosyal uyumu da bozan bir eylem olarak görünüyor. Çünkü hani biz aslında böyle her şey iyiymiş gibi yapmak sosyal uyumun bir parçası ve arada çıkıp hani o kral çıplak diyen insan olmak da bazen o uyumu bozabiliyor. Ama burada mesela yalnızca doğru ya da yanlış bilgi değil, konuşulan kişinin orada olmaması, kendini savunamaması bir güç asimetrisi yaratıyor aslında. Bu nedenle dedikodu, bireyler arası güvenini zedeleyen ve sosyal bağları daha kırılgan bir unsuru hale getiren bir olay ya da eylem olarak görülebiliyor.

Ve hani akademik literatürde de bu olumsuz yaklaşımı tabii ki destekleyen çeşitli veriler var yani. Bazı çalışmalar özellikle olumsuz dedikodunun hani bireylerde dışlanmışlık, ansiyete, öfke duygularını tetiklediğini gösteriyor. Bu da hani çok şaşıracak bir şey değil. Hatta bazen de bir mobinge dönüşüyor. Ama özetle hani bu perspektife göre dedikodu kısacası uzak durulması gereken hem bireysel olarak hem de toplumsal düzeyde yıkıcı bir eylem. Bazılarına göre dedikodudan uzak durmalı mıyım sorusuna ilk yanıt ve tek doğru yanıt güçlü bir evet tabii ki de durmalısın oluyor. İkinci bölüm dedikodunun savunucuları.

Dedikoduyu sadece olumsuz bir yanlış olarak görmek çok yaygın ama akademik literatür bize farklı bir tablo sunuyor. Özellikle antropolog Robin Dunbar, meşhur biri bu, Dunbar'ın sayısı var. 401 miydi yanlış hatırlamıyorsam. Çevrendeki gerçek anlamda tanıyabileceğin insan sayısına dair, yani gerçek anlamda arkadaş olabileceğin insan sayısına dair bir meşhur bir sayısı var. Dilin evriminde dedikodunun kritik bir rol oynadığını söylüyor.

Ona göre insanlar dil geliştikçe kim kiminle ne yaptı gibi bilgileri paylaşmaya başlıyorlar. Bu da grupların büyümesine rağmen bağların korunmasını sağlıyor. Sonuçta bir grupta her dakika her yerde olamayız ve dolayısıyla oradaki o intel yani bilgi akışını dedikodu sayesinde sağlıyoruz ve bir yandan da bir sosyal yapıştırıcı işlevi görüyor. Psikolojik araştırmalar da bu arada dedikodunun düşündüğümüzden daha fazla faydası olduğunu gösteriyor. Mesela insanlar dedikodu yaparken aslında birbirlerine yakınlaşıyorlar, ortak bir zeminde buluşuyorlar. Özellikle böyle dedikodu böyle ağız sulandırıcı bir dedikoduysa ilişkileri güçlendiriyor ve aynı fikirdeyse insanlar daha da böyle birbirlerine bağlı hissediyorlar.

Bir yandan da dedikodu gruptaki kuralları öğrenmenin dolaylı bir yolu. Bir arkadaşınızın mesela davranışını arkasından eleştirildiğini duyduğunuzda aslında grubun neyi kabul edilebilir, neyi kabul edilemez gördüğünü de öğreniyorsunuz ve diyorsunuz ki ha bakın işte Melis'i bu konuda eleştirdiler dedikodusu yapılıyor. Ben de benzer bir duruma düşersem ben bunu yapmayayım diye düşünüyorsunuz. Bir yandan da bir duygusal rahatlama sunuyor tabii ki. İnsanlara negatif duygularını boşaltma imkanı da veriyor. Hayal kırıklıklarını ya da öfkelerini dedikodu yoluyla ifade ediyorlar, bir boşaltım sağlıyorlar ve bir rahatlama sağlıyorlar. Bir başka önemli nokta aslında dedikodu sanıldığı gibi sadece başkalarını küçültme aracı değil, hani olumlu dedikodu da var, hani o tarafına da bakmak lazım.

Mesela birinin ne kadar yardımsever olduğunu ya da ne bileyim ne kadar çalışkan olduğunu ya da ne kadar işte şefkatli, iyi kalpli olduğunu anlatmak hem onun güvenirliğini arttırıyor ya da itibarını arttırıyor hem de sizin güvenilir biri olduğunuzu gösteriyor. Hani bak ben işte objektif bir şekilde bakıyorum, iyiyi de söylüyorum, kötüyü de söylüyorum şeklinde. Bazı felsefi savunular da mevcut bu arada dedikodunun lehine. Ronald de Souza diye bir filozof dedikodunun aslında bir bilgi gücü olduğunu söylüyor. Bilginin iktidarı mantığıyla çalıştığını söylüyor. Yani güçlülerin elinde olan resmi bilgi kanalları yerine sıradan insanların da dedikodu sayesinde bilgi erişimi oluyor ve onu dolaşıma sokabilmesini sağlıyorlar.

Böylece toplum tarafından zayıf olarak görülen kişiler de bilgi sayesinde güç kazanabiliyor. Bu mesela James C. Scott'ın gizli direniş kavramıyla da örtüşüyor. Aslında dedikodu resmi otoritenin denetimi dışında kalan bir bilgi politikası.

Daha böyle eğlenceli bir bakışla yine başka bir felsefeci olan Karen Atkins dedikodunun bize gündelik gayri resmi ortamlarda alternatif ihtimalleri test etme imkanı verdiğini yani epistemolojik bilgi anlamında bir deori olduğunu söylüyor. Aslında insanlar yani böyle bir dedikodu, derinlemesine bir dedikodu seansında henüz kanıtlanmamış ama muhtemel senaryolar üzerine fikir yürütüyorlar. İşte o işten neden ayrıldı acaba? İşte evlendi de kocası mı izin vermedi? Yoksa şu oldu bu oldu mu? Ya da o ilişki neden bitti? Zaten belliydi. Geçenlerde şunu yaptığını görmüştüm. İşte çok karışıyordu her elimle falan diye böyle bir fikir yürütme seansına da dönüşüyor.

Ve bir tür olasılık testi işlevi de görüyor aslında dedikodu. Beraber bir akıl yürütme seansına da dönüşüyor. Kısacası bu bakış açısından dedikodu insanı hem sosyal hem de bilinçli olarak güçlendiren bir araç. Yani dedikoduyu tamamen kötü ilan etmek aslında onun toplumsal işlevini görmezden gelmek olur.

Üçüncü bölüm, strateji, güç ve rekabet. Dedikodu sadece sohbete arası bir davranış değil, aynı zamanda stratejik bir sosyal beceri bu arada. Burada Oxford Handbook'ta pek çok bölüm dedikodunun bilinçli olarak kullanılan bir güç aracı olduğunu vurguluyor. Evrimsel psikoloji de mesela dedikodunun grup içi rekabette fiziksel şiddetin alternatifi olduğunu öne sürüyor. Yani birine kafa göz dalmak yerine onu dedikoduyla zarar verebiliyorsunuz.

Özellikle kaynakların kısıtlı olduğu ortamlarda başkasının itibarını düşürmek çoğu zaman doğrudan çatışmaktan çok daha güvenli. Bir antropolog Christopher Bohem'in küçük toplumlar üzerindeki çalışmalarında dedikodunun avcı-toplacı topluluklarda grup düzenini korumak için kullanılan bir polislik aracı olduğunu gösteriyor. Aslında bu stratejik boyut özellikle kadınlar arasındaki rakabette de dikkat çekici. Bu yine kitabımızda yer alan çalışmalarda kadınların eş seçimi rekabetinde dedikoduyu başlıca silah olarak kullanabildiğini gösteriyor. Rakip bir kadının itibarını düşürmek potansiyel partnerler karşısında avantaj sağlıyor. Bu da yine dedikodunun bilgi savaşı niteliğini gösteren örneklerden bir tanesi.

Dedikodu bir yandan güç ilişkilerini de şekillendiriyor. Sosyologlar, orta düzeyde statüye sahip kişilerin dedikodudan en çok etkilendiğini saptamışlar. Çünkü en üstteki kişiler dedikoduyu önemsememe lüksüne sahipler. En alttakiler, toplumun en alt katmanındakilerin ise kaybedecek bir şey yok. Ama sosyal merdivenin ortasındakiler, yani yükselme ihtimali olanlar, yükselme şanslarını kaybetmemek için dedikoduya karşı çok da duyarlılar ve dedikodu burada bir statü mücadelesinin de görünmez silahına dönüşebiliyor.

Günümüzde bu stratejik güç aslında çok daha da karmaşık. Çünkü online platformlarda yayılan söylentiler bir kişinin ya da şirketin imajını saatler içinde çökertip yükseltebilir. Bunu yakın zamanda bu MeToo benzeri çeşitli komedyenleri, fotoğrafçıları da hedef alan bazı ifşalarda da gördük. Bir online linç ya da viral bir tweet eski dönemlerde kahve köşesi dedikodusunun kat kat ötesine geçmiş ve çok daha hızlı bir yayılma gücüne sahip. Bazı araştırmalarda bir olumsuz online yorumun şirketlerin gelirinde yüzde 20'ye kadar varan kayıplara bile yol açabileceğini gösteriyor. Şimdi kısa bir ara verelim. Bir sonraki bölümde dijital çağda dedikodunun yeni yüzünden bahsedeceğiz.

Dördüncü bölüm, dijital çağda dedikodunun yeni yüzü. Dedikodu artık yalnızca kahve aralarında fısıldanan bir söylenti değil, küresel ve kalıcı bir veri akışı. Bu Oxford Handbook'ta internetin ve sosyal medyanın dedikodu ve itibar mekanizmalarını nasıl tamamen kökten değiştirdiğini de ayrıntılı biçimde ele alıyor. Facebook, Instagram, TikTok... Artık X mi desem, Twitter mi desem bilemiyorum yani siz ne diyorsunuz ama ben de artık hani X'e geçsem mi diye düşünüyorum. Diğer türlü böyle hala milyon yerine milyar diyen insanlara benzeyeceğim gibi hissediyorum. X diyeyim. Sıradan insanların da kitlelere seslenebildiği devasa kamusal alanlar yarattı bütün bu mecralar.

Ve bu mecralarda yayılan söylentiler bu kulaktan kulağa daha klasik aktarımın aksine saniyeler içinde binlerce hatta milyonlarca insana ulaşabilme potansiyeline sahip. Birkaç satırlık bir tweet ya da bir Instagram hikayesi geleneksel dedikodunun günler süren dolaşımını dakikalara ve hatta saniyelere indiriyor. Hem hızlı aslında bu dijital dedikodu hem de çok kalıcı. Yani arama motorları ve ekran görüntüleri sayesinde bir yazı ya da bir tweet silinse bile uzun süre varlığını koruyor. Aklıma şey geldi, bu Hüsnü Mahalli'nin Suriye çok güvenlidir, asra bir savaş çıkmaz tweeti. Yani adam milyon kere silse bile orada kalacak olan screenshotlarla yaşadılan bir dijital ayak izimiz var aslında.

Bir yandan da insanlar sosyal medyada anonim ya da yarı anonim profillere sahip oldukları için yüz yüze söyleyemeyecekleri iddiaları da daha cesur bir şekilde ya da daha filtresiz şekilde dile getirebiliyorlar. Bu da aslında geleneksel yüz yüze dedikodudaki o sosyal fren mekanizmalarını zayıflatıyor ve çok daha tehlikeli, çok daha provokatif dedikodulara elverişli hale getiriyor çevrimçi sistemleri. Kitaptaki son bölümlerde online itibar sistemlerine ayrılmış, buna kurumsallaşmış dedikodu diyorlar. Ne bunlar? Aslında düşünmeyeceğiniz bir şey ama işte Airbnb, eBay, TripAdvisor'ı da Amazon gibi platformdaki kullanıcı yorumları aslında

Bunları da bir tür online dedikodu olarak nitelendiriyor kitap ve hani düşününce de haksız sayılmazlar. Çünkü tamamen subjektif ve kişinin kendi deneyimine dair, kendi raporladığı, kendi ifade ettiği ve herhangi bir kanıtı olmayan bir söylenti aslında bu yorumların çoğu. Ama olumlu bir itibar işletmeler için doğrudan gelir anlamına geliyor online platformlarda. araştırmalarda online ilk sayfada yer alan olumsuz bir yorumun bir şirketin gelirinde %20'ye varan kayıplar yaratabileceğini söylüyor ve de burada hani aslında bu da teknik olarak bir dedikodu çünkü çok subjektif ve doğruluğu ölçülemez bir şey bu yorumlar. ama bir yandan da sanki yıldızlar ve puanlarla ölçülebilirmiş gibi bir ilüzyon yaratıyorlar ve böylece bireysel bir söylenti binlerce kullanıcı yorumu içinde bir gerçeğe dönüşüyor. Bazen hatta işte influencerlar da bu gücü kullanıyorlar. İşte bakın, kötü yorum yazarım, bir yorum yazarım, mahvolur işletmeniz gibi. Dolayısıyla dijital çağda dedikodu aslında sadece bileyler arasında da değil, devlet, şirket ve topluluklar üzerinde de bir güçlü bir denetim aracı oldu. Online linç olarak bilinen ani ve kitlesel tepkiler, politikacılardan ünlülere kadar pek çok kişinin kariyerini bitirebiliyor. Bazen pozitif linç dediğimiz, hani bir insanın görünürlüğünü de arttırmaya yarayabiliyor diğer tarafında, perdenin arkasında. Bu klasik dedikodunun zayıfın silahı işlevini de küresel bir boyuta taşıyor aslında.

Burada aslında bir fikir ayrılığı var. Bazı yazarlar diyor ki bu online itibar sistemleri dedikoduyu demokratikleştiriyorlar. Herkes artık fikrini beyan ediyor ve bilgi artık sadece güçlerin değil, herkesin elinde. Sıradan bir vatandaş olarak kötü bir yorum yazdığınızda, kötü bir görüşünüzü söylediğinizde herhangi bir insan olmanıza rağmen çok büyük bir etki sahibi olabilirsiniz. Ama bir de diğer taraftan yanlış bilgi de

aynı hızla yayılıyor. Söylentinin doğruluğunu teyit etmek de güçleşiyor. İftira ve dezenformasyona da zaten söylemeye bile gerek yok. Mahal veriyor.

Peki baştaki sorumuza geri dönecek olursak dedikodudan uzak durmaya mecbur muyum? Bu noktaya kadar dedikodun hem karanlık hem de işlevsel yüzlerini inceledik. Ama dedikodudan kaçmak gerçekten mümkün ya da gerekli mi? Buradaki kaynağımızdaki bu çok disiplinli interdisipliner bulgular dedikodun insan sosyal yaşamının temel bir parçası olduğunu gösteriyor. Evrimsel psikolojiye göre de dedikodu tıpkı dil gibi toplulukları bir arada tutan ve iş birliğini mümkün kılan bir adaptasyon. Hatta şöyle bir araştırma gördüm, oldukça ilgimi çekti. Çocuklar 5 yaş civarında bile aktif biçimde başkaları hakkında konuşmaya başladıkları gözlemlenmiş dedikodu olarak nitelendirilebilecek şekilde.

Bu nedenle dedikodudan tamamen kaçınmak aslında pratikte imkansıza yakın. Sosyal medya ve online itibar sistemleri de bu kaçınılmazlığı daha da güçlendiriyor. Çünkü her yorum, her like, her beğeni bir çeşit dolaylı dedikoduya dönüşüyor. Ama bunun bir şeyin kaçınılmaz olması tabii ki de etik olduğu anlamına gelmiyor. Ya da etik açıdan nötr olduğu anlamına da gelmiyor. Olumsuz, yalan ya da zarar verme amacı taşıyan dedikodu, habis dedikodu diyebileceğimiz dedikodu. Hem bireylerin itibarını sağ istiyor hem de topluluktaki güveni de zedeliyor. Aslında bu hani gıybet uyarıları biraz daha bu riski hedef alıyor. Aslında mesele dedikodu yapmaya mecbur muyum değil de nasıl bir dedikodu kabul edilebilir olduğu sorusu belki daha kritik bir soru.

Biraz da burada aslında şeyden bahsetmek lazım. Hani dedikodunun motivasyonundan da bahsetmek lazım. Dedikodu sanatı dedik konuşmamızın başında. Çünkü hani bazen işte tamamen bir insanın repütasyonunu zedelemek için ya da işte belki iş yeri dedikoduları mesela orada biraz daha politik bir ortam olduğu zaman birinin ayağını kaydırmak için ya da rekabet içinde olduğun bir insanın mesela ayağını kaydırmak için yaptığın dedikodular hani gayri ahlaki olarak nitelendirilebilir. Burada dedikoduyu alan tarafın aslında bu insan neden bunu söylüyor olabilir. Benle gerçekten samimi bir şekilde bir bilgi mi paylaşmak istiyor yoksa beni kullanarak o insanın repütasyonunu mu azaltmak ve beni bir araç olarak mı kullanmaya çalışıyor diye belki de düşünmesi gerekiyor.

Ama tabii ki olumlu bir tarafı da var dediğim gibi. Bu olumlu dedikodu, bilgi verici dedikodu grup içi dayanışmayı artırıyor ve sosyal normların aktarılmasını sağlıyor. Ronald D'Souza da demişti zaten, dedikodu bir tür bilgi gücü. Bu yönüyle dedikodu da toplumların kendini düzenleme ve öğrenme sürecine katkıda bulunuyor.

internet ve sosyal medyadan bahsettik. Kesinlikle dedikodunun gücünü ve yayılma hızını katlayarak sorumluluğu da büyütüyor. Yani bir dedikodu internette yaymadan önce gerçekten kırk kere düşünmek lazım. Böyle yakın arkadaşımıza kahve arasında söylediğimiz bir dedikodudan çok daha farklı bir etkiye sahip oluyor ve izleri de kolay kolay silinmiyor dediğim gibi. Hani yo öyle bir şey söylemedim dersiniz bir arkadaşınızla yan yana dedikodu yaptığınızda ama hani online dedikodu da bu mümkün

Bu nedenle dijital ortamda dedikodu yaparken kesinlikle bilinçli tüketmek lazım ve üretmek lazım dedikoduyu ve etik bir hassasiyet gözetmemiz hem kişisel bir erdem olur hem de artık bir noktada kamusal bir zorunluluk olarak da nitelendirebiliriz. Neyi nasıl paylaştığımız konusunda daha bilinçli dedikodu üretmek ve tüketmek bireysel sorumluluğumuz diyebiliriz. İnsanın sosyal varoluşunun temel bir parçası aslında dedikodu ama bilinçli bir şekilde yönlendirildiğinde bu toplumsal bağları güçlendirebiliyor ama niyet ve doğruluk gözetilmezse de aynı güç yıkıcı hale gelebiliyor. Bana sorarsanız aslında dedikodudan kaçınmaya mecbur muyum sorusu yerini şu soruya bırakıyor. Dedikodu yaparken hangi değerlere sadık kalacağım? Bugün mecbur muyum'un bu bölümünde dedikodu konusunu masaya yatırdık. Dedikodunun hangi türlü tabu, ne gibi bir sosyal işlevi var, nasıl bir iletişim ağına bizi dahil ediyor, bu konunun üzerine beraber düşündük. Bir sonraki bölümde görüşmek üzere, hoşça kalın.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)