Podcast

Kalabalıkta Kaybolan Sorumluluk: Seyirci Kalma Etkisi

Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

İnsanlar trajik bir olay karşısında yardım edebilecek durumdayken, neden harekete geçmeyi seçmiyor? “Seyirci Kalma Etkisi” aslında bize ne anlatıyor? Kitty Genovese’in hikâyesinden Rosa Parks’ın direnişine uzanan bu bölümde, küçük bir kıvılcımın nasıl büyük dönüşümler başlatabileceğini keşfediyoruz.










Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------


Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

1.797 kelime · ~9 dk okuma

Tarih 13 Mart 1964. New York, Queens'teyiz. Milyonlarca insanın yaşadığı bu şehirde, kendi ayakları üzerinde durmaya çalışan bir genç var. Kitty Genovese. 28 yaşında, özgür ruhlu bir kadın. Hayalindeki İtalyan restoranını açabilmek için para biriktirmesi lazım. Bu yüzden bir barda, çift vardiyalı olarak çalışıyor.

Kitty mesaiden geç çıktığı gecelerin birinde. Arabasıyla evine dönüyordu. Yakın bir yer bulamadığı için arabayı biraz uzağa park etti. Sonra karanlık yollardan geçerek yürümeye başladı. Aslında geç saatte sokakta yalnız olmaya alışkındı. Fakat sanki bu sefer biri onu takip ediyor gibiydi. Çaktırmadan etrafına baktı. Görünürde bir şey yoktu. Yine de kendini güvende hissetmiyordu.

Bu yüzden adımlarını biraz daha hızlandırdı. Tam bu sırada arkasından bir adam yaklaştı. Winston Mosley. Kitty karanlığın içinde Winston'ı görünce ne yapacağını bilemedi ve tüm gücüyle koşmaya başladı. Fakat Winston onu anında yakalayıp kolundan tuttu. Bağırmaması için ağzını kapadı. Ve iki yerinden bıçaklayıp sonrasında koşarak uzaklaştı. Kitty olduğu yerde öylece kala kalmıştı.

Transkriptin tamamını oku

Sesi çıkmıyordu fakat ölmek de istemiyordu. Son bir güç zar zor ilerleyip en yakın binanın girişine yardım istemeye gitti. Fakat etrafında kimse yoktu. Çaresiz bir şekilde yerde yatıyor ve sadece birinin onu gelip kurtarmasını bekliyordu. Kısa bir zaman sonra biri gelmişti gelmesine. Ama yardım için değil. Bu yine Winston'dı. Kitty kaçmaya çalışıp kaçamıyor. Bağırmak istiyor ama sesi çıkmıyordu.

Winston önce yerde çaresizce yatan genç kadına tecavüz etti. Ardından tüm eşyalarını çaldı ve Kitty'i tekrar bıçaklayarak olay yerinden uzaklaştı. Kitty orada hayatını kaybetmişti. Hani sokakta kimse yoktu demiştik ya. Aslında yardım istediği binadan ve çevresinden bu olayı tam olarak 37 kişi gördü. 37. Ve bu 37 kişiden hiç kimse hiçbir şey yapmadı. Ne polisi aradılar ne de yardım ettiler. Hiçbir şey.

Bu olayı duyanlar olmuştur belki. Amerika'yı değiştiren cinayet olarak da geçer. Özellikle sosyal psikolojiyle ilgili olan herkes bir şekilde bu hikayeyle karşılaşmıştır. Çünkü ünlü bystander effect yani seyirci kalma etkisi kavramının başlangıç noktası tam da bu olaydır. Hadi gelin birlikte daha yakından bakalım.

Girişte Kitty'nin yaşadığı trajik olay üzerinden bir kavrama değindik. Seyirci kalma etkisi. Bu kısaca şöyle. Bir grup içindeyken trajik bir olay yaşanıyor. Ve herkes birbirine bakıp hiçbir şey yapmamayı tercih ediyor. Yani aslında insanlar yardım edebilecek durumda. Fakat kimse harekete geçmeyi seçmiyor.

Peki neden? İşte bugün bu konuyu farklı bir açıdan ele alacağız. Çünkü bu etki genelde hep olumsuz bir yerden anlatılır. İnsanlar duyarsızdır, kimse umursamaz denir. İşte ben bu negatif algıyı biraz kökünden sarsmak istiyorum. Belki de mesele düşündüğümüz kadar tek taraflı değildir.

Gelin önce seyirci kalma etkisi kavramının nereden çıktığına ve nasıl şekillendiğine bakalım. Sonra da yeniden Kitty'nin hikayesine döneceğiz. Çünkü bazı şeyleri belki de baştan yazmamız gerekecek. Evet algımızla biraz oynayacağız. Kitty'nin ölümü kısa bir zaman içerisinde bütün şehir tarafından duyulan ve New York gazetelerine düşen bir olaydı.

tanıkların hiçbir şey yapmaması haliyle insanları korkuya ve dehşete düşürmüştü. Onca insan varken herkes sadece izlemekle mi yetinecek yani? Ölümümüzü seyredecekler mi? Başımıza bir şey gelsin. Kimse bir şey yapmayacak.

Herkesin aklında sorular dolanıyordu. Ve tabi psikologların da ilgisini çekti bu durum. Öyle ki olayın gerçekleştiği aynı yıl, yani 1964'te Bib Latane ve John Darley isimli iki psikolog hemen harekete geçti. Bu seyirci etkisinin gerçekten var olup olmadığını anlamak için bir deney tasarladılar. Kurgusu şöyleydi.

Öğrencilere bir tür görüşme yapılacağı söylendi ve hepsi kulaklıklarla konuşacak şekilde bir odaya yerleştirildi. Deneyde farklı farklı gruplar seçiliyor. Önce sadece birebir olacak şekilde 2 kişi, sonra 3 ve en son toplamda 5 kişi. Ama işin püf noktası şu. Katılımcılardan bazıları sadece denek konumunda ve bir tane öğrenci yerine bir ses kaydı var.

Deneyin ortasında da kaydı devreye sokuyorlar. Bu ses birdenbire Sara krizi geçiriyormuş gibi acilen yardıma ihtiyacı olduğunu söylüyor. Amaç çok net. Katılımcılar bu çığlığı duyunca ne yapacaklar? Kaç kişi gerçekten yardıma koşacak? Kaç kişi sessiz kalacak? Ve en önemlisi, harekete geçenler bunu ne kadar sürede yapacak? Şimdi bu deneyden çıkan çarpıcı sonuçlara bakalım. Gerçekten çok ilginç.

Görüşme birebir yapıldığında yani denek tek başına olduğunu bildiğinde yardım etme oranı %85. Bu bize çoğu insanın hemen harekete geçtiğini gösteriyor. İçimizi biraz rahatlatan bir haber diyebiliriz. Ama işin içine başka insanlar girince tablo değişiyor. Grup 3 kişilik olduğunda yardım edenlerin oranı %64'e düşmüş. Grup 5 kişilik olduğunda ise bu oran sadece %31.

Bir de süreler var tabii. Denek tek başınayken yani sorumluluğun tamamen onda olduğunu bildiğinde ortalama 50 saniye içinde yardıma koşmuş. Ama grup en kalabalık halindeyken yardım gelmesi 3 dakikaya uzamış. Mesela gerçek bir kriz anını düşünün. Saniyelerin bile kritik olduğu bir durumda bu gecikme hayatı risk yaratabilir.

Burada insan ister istemez şu soruyu soruyor. Başkalarının hayatı söz konusu olunca bu kadar gecikiyoruz. Ama ya kendi hayatımız tehlikedeyse? O zaman hikaye değişir miydi? İşte Lateyn ve Darli de tam olarak bu sorunun peşine düşüyor. Ve sosyal psikolojinin en meşhur deneylerinden birini tasarlıyorlar. Yangın deneyi.

Bunun için öğrencilerden bir odada anket yapmaları isteniyor. Yine iki farklı grup var. İlkinde öğrenciler anketi tek başlarına. İkinci grupta ise diğer öğrencilerle birlikte. Kalabalık bir odada dolduruyorlar. Buradaki önemli nokta şu. Kalabalık grupta sadece bir kişi gerçek demek. Yani olayın farkında olmayan tek kişi o. Diğerleri anlaşmalı katılımcılar. Ve öğrenciler anketi doldurmaya başladıktan bir süre sonra,

odanın içine duman dolmaya başlıyor. Bu sırada yangın alarmı da çalıyor. Tepki süreleri ne olacak diye merak ediyorsanız sonuçlar şu şekilde. Öğrenciler tek başınayken %75'i odayı hemen terk etmiş. Fakat kalabalık grupta işler tamamen değişiyor. Kendi hayatları tehlikedeyken bile gerçek deneklerin sadece %10'u anında tepki vermiş. İnsan kim olsa terk eder diye düşünüyor ama sonuç çok çarpıcı. Birçoğu yangın alarmına rağmen oda dumandan göz gözü görmeyecek hale gelene kadar tepki bile vermiyor.

Etraflarına bakıyorlar ama yok. Harekete geçen kendileri olmuyor. Bu gerçek bir yangın olsaydı yok edici sonuçlarını tahmin edebilirsiniz. Peki insanları böylesine pasif kalmaya iten şey neydi? İşte tam da bu noktada davranışın nedenlerine bakmamız gerekiyor.

Psikologlara göre bunun iki temel nedeni var. Birincisi, sorumluluğun paylaşılması. Yani bir olayın tanığı ne kadar fazlaysa, herkes kendini o kadar az sorumlu hissediyor. Mesela, tıbbi yardıma ihtiyaç duyan birisi varsa ve etraf kalabalıksa, insanlar içinden şunu düşünüyor. İllaki bir doktor, hemşire veya en azından ilk yardım eğitimi almış birisi vardır. İkinci neden ise, çok daha tanıdık. Grup psikolojisi.

Yani o anda hiç kimse bir şey yapmıyorsa belki de yapılması gerekenin bu olduğuna inanabiliyor insanlar. Bir nevi sivrilen kişi olmaktan kaçınıyorlar. Yangın deneyinde de bunu gördük. Herkes dumanı görmezden geliyorsa insanlar şunu söylüyorlar. Belki de sorun bende.

Hatta bu noktada çarpıcı bir çıkarım da yapıyorlar. Kitty'nin yaşadıklarına eğer 37 kişi değil de 2 ya da 3 kişi şahit olsaydı belki de hayatta kalabilirdi. Bütün bu örneklere bakınca hikaye gerçekten moral bozucu görünüyor. Dahası bu tabloyu destekleyen sayısız örnek var. Sosyal ve sosyolojik açıdan bakıldığında ortaya insanın içini karartan bir manzara çıkıyor. Ama işte burada küçük bir sorun var.

Kısa bir aradan sonra bu deneyleri okurken kafamı kurcalayan bir şeyden bahsetmek istiyorum. Bahsettiğim gibi araştırmalarda derinleştikçe zihnimde sürekli bir soru işareti belirdi. Deneyleri yok sayamayız tabii ki. Sonuçta alanında uzman kişiler tarafından kontrollü bir şekilde yapılmış çalışmalar. Ama işte sıkıntılardan biri de bu. Hepsi kontrollü. Tabii bu deneylere bakıp insanlık duyarsızdır, kimse kimseye yardım etmez gibi karamsar bir genelleme yapmayalım.

Herkesin grup psikolojisiyle hareketsiz kaldığını varsaymadan meseleyi başka bir açıdan incelersek farklı bir hikaye görebiliriz. Mesela Kitty Genovese'in hikayesine nereden bakarsanız bakın karşınıza çıkan şey hep aynı olur. 37 kişi kılını bile kıpırdatmadı. Bu ifade neredeyse ezberlenmiş bir gerçeğe dönüşmüş gibidir. Peki bunu bize söyleyen kim?

New York Times gazetesi. Yani medya. Tiraj arttırma hedefiyle insanlar arasında korku yaymaktan çekinmeyen bir kurum desek çok da haksız sayılmayız. Çünkü burada da ciddi bir çarpıtma var. O gece aslında bazı tanıklar ilk dakikalarda polisi aramıştı.

Tabii dönemin teknoloji kısıtlılığını unutmamak lazım. Hatta içlerinden bazıları bağırarak saldırganı durdurmaya bile çalışmıştı. Neden doğrudan fiziksel olarak müdahale etmediklerini hepimiz anlayabiliriz. Aynı zamanda medyanın bu olayı neden böyle aktardığını tahmin etmek de zor değil. Çünkü kimse yardım etmedi başlığı, bazıları yardım etmeye çalıştı başlığından çok daha çarpıcı.

Bu da daha fazla satış demek. Ve biliyoruz ki haberlerin nasıl sunulduğu, insanların olayı nasıl algılayacağını belirleyen en önemli faktör. Yani işin özü şu. İnsanlar aslında ellerinden geldiğince yardımcı olmaya çalışmış. Ama bu hikaye genelde toplumun duyarsızlığı üzerinden anılıyor. Oysa gerçeğe biraz daha yakından bakınca durum tam olarak da böyle değil. O zaman şimdi yeniden deneylere dönersek.

Kontrollü bir ortamda çoğunlukla hiçbir şey yapmayan insanlar olduğunu görüyoruz. Burada deneklerin yönlendirilmesi de söz konusu. Çünkü ortamın kurgulanışı veya verilen küçücük bir ipucu bile davranışları doğrudan etkiliyor. İnsanları yargılamadan önce bunu da aklımızda tutmamız lazım.

Peki burada deneyleri çok çok az değiştirsek ne olurdu? Yani mesela kalabalık bir grupta sadece bir kişinin harekete geçmesini sağlasaydık, denek nasıl tepki verirdi? Ben söyleyeyim, tüm sonuçlar altüst olurdu. Çünkü sadece bir kişi ayağa kalksaydı, tüm denekler uyum sağlar ve harekete geçerdi.

Yani durum genellikle böyledir. O ilk cesaret diğerlerine görünmez bir kapı açar. Hiç kimse harekete geçmediğinde bir anlığına belki de yapılması gereken budur diye düşünürüz. Ama birisi yardım için ayağa kalktığında tepkisel olarak biz de atılırız.

Öyle değil mi? Bir haksızlık olduğunda, birinin şiddete maruz kaldığını gördüğümüzde, bir anlığına tereddüt etsek bile, gruptan birisi, sadece bir kişi, bir dakika dediğinde, biz de harekete geçeriz. Bu yüzden insan doğasını iyi analiz etmek lazım. Ve biraz da tarihi iyi okumamız lazım. Çünkü tarih bize gösteriyor ki, çoğu büyük değişim aslında tek bir kişinin ayağa kalkmasıyla başlamıştır.

Ardından gelenler o ilk kıvılcımın açtığı yoldan yürür. Onlarca, yüzlerce isimden bahsedebiliriz burada. Mesela Rosa Parks. 50'lerin Amerika'sında ırkçılık her yerdeyken, siyahiler müthiş bir baskı görürken ve kimse sesini çıkarmaz seyirci kalırken… Yeter artık! diyen bir kadın. Hikayeyi biliyorsunuzdur belki. O dönemde siyahiler otobüste sadece belli koltuklara oturabiliyorlardı ve eğer otobüs doluysa yerini beyazlara vermek zorundaydı. Yine böyle bir durumda ilk kez bir insan yani Rosa Parks... Yeter artık yerimi vermek istemiyorum.

Demişti. Bunun üzerine baskı görmüş ve tutuklanmıştı. Ama yeter artık demesi bir hareket başlattı. Parks'ın mahkemesine katılım 40 bin kişi civarındaydı. Bu sayı dönemin koşulları düşünüldüğünde inanılmaz büyüklükteydi. Hatta içlerinden biri de Martin Luther King'ti. Mahkemeden sonra bir yıl boyunca hiçbir siyahi otobüs kullanmadı. Ve bir yılın sonunda da bu boykot sayesinde kural kaldırıldı.

Yani bir kadının tek başına attığı bir adım büyük bir dönüşüme kapı aralamıştı. İşte bu kıvılcımla doğan Martin Luther King sayesinde 1964 yılında sivil haklar yasası çıktı. O halde bakış açımız her şeyi değiştiriyor. Evet inkar edemediğimiz bir şey var ki seyirci kalma etkisi gerçek bir sosyolojik durum. Ama bunun karşısında ne yapılması gerektiği Rosa Parks ve benzeri birçok hikayede saklı.

Aslında ufacık bir hareketimiz, yani herkes aynı şeyi yaparken doğrusunu yapmaya karar vermemiz her şeyi değiştiriyor. Öyle devrimsel hareketler de olmasına gerek yok. Boş yolda kırmızıda geçmek normal karşılanırken biz geçmediğimizde ya da piknik yerlerinde herkes çöpünü toplamadan kalkarken biz temiz bıraktığımızda bile çoğunluktan farklı bir şey yapıyoruz. Aynı şey imkanlarımız olmasına rağmen torpile başvurmadığımızda da geçerli. Bu şekilde standartları kırıyor ve bir nevi küçük bir devrim başlatıyoruz. İşte bazen de tek ihtiyacımız olan bu kıvılcım. Bu kıvılcım koca bir topluluğu ateşe verebilir. Siz de gerektiğinde o kıvılcım olmaktan korkmayın. Unutmayın. Cesaret bulaşıcıdır.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)