
5.086 kelime · ~25 dk okuma
Merhabalar herkese. Mecbur Muyum'un yeni bölümüne hoş geldiniz. Uzun uğraşlar ve beyin fırtınası seansları sonrasında... ...Yaşar'ı linç ettirecek o bölümü konusunu buldum. Çok zor olmamalı. Bu arada beni linç ettirecek bir konu olmaz. Aynen sen zaten linç ama bu Mecbur Muyum kariyerinde pek linçlenmemişsin. Bir tur da burada linçlen istedim yani. Şahsen sevilen bir karakterim. Şu an gayet seviliyorsun, fazla seviliyorsun o yüzden senin o provokatif tarafını gösterecek bir bölüm olacak diye düşünüyorum sevgili Yaşar. Sokak hayvanlarını savunmaya mecbur muyum konusunu konuşacağız bugün.
Yaşar'cığım hoş geldin. Hoş bulduk. Bu senin için çok ihtilaflı bir konu. Bu konudaki görüşlerini canhıraş bir şekilde savunduğun için önce Nevşin Mengü'nün YouTube kanalına çağrılmaktan men edildin. Ban yedin yani.
Aynen, bir takım soliberal camiye de artık istenmeyen adam oldun. Evet, istenmeyen adam oldun. Arkadaş kaybettin ve hayatında gerçekten bayağı radikal bir trajektöre, bir yola girdi. Neden bu konu hakkında bu kadar tutkulusun ve bu provokatif fikirlerinin arkasında bu kadar cansiperhane bir şekilde duruyorsun? Bu arada provokatif fikirlerim dediğim de şu yani hani sokakta hayvan olmaz. İnsanlar ölüyor. Sokaktaki sokak köpekleri popülasyonu çok arttı. Kendileri de aslında çok zavallı koşularda yaşıyorlar. Dolayısıyla buna bir çözüm bulalım. Buydu yani provokatif dediğimiz fikirler. Yani tipik bir Avrupa ülkesinde nasıl bir toplum ve şehir düzeni varsa... ...benzerini de Türk vatandaşlarının da hak ettiğini düşünüyorum. Şey demen yok mu? Türkiye Avrupa gibi olsun istedim. Çok mu şey istedim ben? Aynen, demokoji yapalım.
Bu arada sana kudurtucu bir şey söyleyeceğim. Bununla ilgili arkadaşın olarak samimi düşüneceğim. Birazcık rahatsız olacaksın bu düşüncelerden ama sen çok zeki bir çocuksun. Sen şu konuda da çok yetenekli bir çocuksun. Mevcut bazı korkularını rasyonel bir çerçeveye sığdırarak... Kişisel saldırı. Aynen kişisel saldırı. Sadece olabilir mi? Yani bir öneride bulunuyorum. Belki de senin köpek korkundan çıkıyor bütün bu olaylar ve bu provokatif düşüncelerin gibi de düşünmüyor değilim yani. Bu ad hominomini sana geri iade ediyorum. Ad hominom değil ya, ad hominom diyemeyiz. Şöyle demiyorum, senin argümanların yanlış. Ama bunun argümanlarının
Böyle bir irrasyonel tarafı olabilir mi? Korkunu rasyonelleştirmeye çalıştığın ve köpeklerden uzak oluşunu rasyonelleştirmeye çalıştığın bir çaba olabilir mi? O kadar tutkuyla savunuyorsun ki yani başka bir anlamlı bir şey bulamıyorum. Şeye benziyor, itler de babası onu dövdüğü için böyle sert biri olmuş falan. Şöyle köpekten korkmuyorum bu arada. Hatta benim küçüklüğüm... Gerçekten korkmuyorum. Bir Alman çoban köpeği ile beraber geçti. Uzun vadede eğer evim ve bahçem bu imkanları sağlarsa tekrar bir Alman çoban köpeği sahiplenmeyi düşünüyorum. Ve garip kont. Garip kont. Yani çok zekiler bu arada. Ya da bir Maceristan kurdu falan alacağım.
Niye Avrupa'dan seçiyorsun Bucu? Niye çoban köpeği seçmiyorsun? Niye kangal köpeği seçmiyorsun? Şöyle, daha büyük köpekleri, daha sert, agresif köpekleri seviyorum zaten. Ama şimdi kendi istediğimin, kendi arzu ettiğimin bütün topluma biçimlendirilmesini, bütün toplumun onunla beraber yaşamasına doğru olmadığını düşünüyorum. Peki bu sokak köpekleri meselesini neden önemsedin? Bunun altı sebebi var. Şimdi altı sıra sana sayacağım. Aynen altı sebebi var. Çünkü şunu da anlayabiliyorum. Ya abi Türkiye'de binlerce mesele var. İşte demokrasi, Kürt meselesi, kalkınma, işsizlik, genç istihdamı, içinde yaşadığımız şu an CHP'ye olan baskı. Neden gidip işte alakasız ve çok da böyle önemli olmayan meseleyi savunuyorsun diye seyircilerimiz sorabilir, düşünebilir. İlk sebebi şu. Zaten 2000'den ortasından itibaren başta belediyeler ve merkezi hükümet bu köpek meselesini pek umursamamaya başladı. Pandemide insanlar eve çekilince de çok hızlı bir köpek popülasyonu artışı gördük.
Düşünün, 2021 ve 2022'de patladı bu mesele aslında. Çünkü hemen pandemin akabinde gerçekleşti. Bu insanlar evlerine çekilince, özellikle ormanlık alanlardan, taşra, ilçelerinden, şehir merkezlerine doğru köpek popülasyonu arttı. Zaten meselenin gündemi oluştuğunda bu çok paralel.
İkincisi, o dönemde çok fazla insan ya köpek kovalarken kaçtığı için araba çarpması sonucu veya köpeğin ısırması sonucu kuduz yakalandığından veya köpeğin parçalamasından dolayı hayatını kaybetti. 30-40 bile çok fazla. Çünkü Romanya'da 2000'lerin ortasında bir çocuk bir parkta öldürülünce direkt kanun geçirmişlerdi. Yani bizde insan canı maalesef ucuz. Senede 30-40 kişi köpekler ölse bile bu gündem olmadı ve ben bunu bir haksızlık, bu ülke insanının ölmemesi gereken bir biçim olarak gördüm. Albert Camus'un bir sözü var ya, hani çok da böyle Facebook'ta da paylaşılır.
Bir ülke söyleyin, insanların nasıl öldüğünü söyleyin, ben de size ülkenin durumunu söyleyeyim diye. Bunun kamu'nun olduğunu sanmıyorum bu arada. Ne bileyim. Kimse olabilir. Bu ülke çocuklarına, ondan başka hiçbir şey. Tampıların o. Aslında kamu'nun sözü şöyleydi. Kamu'nun sözü değildir abi bu arada, zannetmiyorum. Kamu öyle bir şey demez. Dostumdur falan. Bir ülkede insanlar nasıl ölüyorsa... Diyebilir yani. Bu arada güzel söz de sanki kamu değildi diye düşündüm. Neyse.
Üçüncüsü, şimdi özellikle bizim eğitim grubumuzda ve sosyokültürel düzeyde olan insanlar toplumdaki gerçek talepleri anlamakta zorlanıyor bence, güvenlik taleplerini özellikle. Şimdi bizler daha şehir merkezlerinde metro kullanan, araba kullanma ihtiyaç duymayan, boş arazilerin pek hakim olmadığı yerlerde yaşıyoruz. Dolayısıyla işte sabah işe giderken, sabah çocuğu okula giderken, akşam zifiri karanlıkta eve dönerken, özellikle daha taşrı ilçelerinde işe giden, eve giden insanlar nelerle karşılaşıyor? Bu pek bilinmiyor.
Ben bununla biraz empati kurabildiğimi düşünüyorum. Çünkü hem kendi sosyal background'ım, hem de çevrende tanıdığım insanlar bunu gözlemleme fırsatı elde etti ve bu insanlar köpeklerle sık karşılaşıyor. Yani Sultanbeyli'de, Tuzla'da, Ankara'da, Çin Çin mahallesinde, İzmir'de, Yeşilyurt'ta, Adana'da, herhangi bir mahallede bu insanlar köpeklerle sık karşılaşıyor, çocukları karşılaşıyor, kovalanıyorlar. Parka inmek istediklerine, bir koşu yapmak istediklerine, bir hadi şehir turu yapmak istediklerine sık sık köpeklerle karşılaşıyorlar. Ben buna çok şey yapmadım.
abartı bir kovalama şeyi. Yani şeye katılıyorum, tabii ki de herhangi bir insan ölümü varsa bunun adres edilmesi ve bunun önlemlerin alınması ve bir daha yaşanmaması için çeşitli önlemler alınabilir çeşitli ölçeklerde. Ama bu senin kovalama ve agresif köpek şeyin, dataların en azından ben ısırma ve kuduz vakalarına baktım. Sadece hastaneye başvuranlar ama Çok bir ısırma vakası yok. Yani en azından beden bütünlüğüne müdahale eden bir köpek şeyini ülkesel ölçekte çok minor bir yerde gördüm. Birazdan datalara da bakarım. Şimdi hatırlayamadım tam sayı da. O yüzden birazcık bana sayıları abartıyorsun ve kovalama agresyonunu da biraz abartıyorsun gibi geliyor. Burada şunun altını çizmek lazım bence. Zaten bir insan hayatı boyunca on defa köpek tarafından ısırılmıyor ya da on defa köpek tarafından peşlenmiyor. Bir kere başına gelmiş olması, o korkuyu yaşamasına ve bir köpek gördüğünde stres yaşamasına, kaygı yaşamasına yeterli oluyor. Özellikle ben bunu çevremdeki insanlarla konuştuğumda, bir kere onu köpek kovaladığında veya bir kere bir köpek ısırığında maruz kaldığında, ne zaman sokakta bir köpekle karşılaştığında aşırı korkar hale geliyor. Bence bir insanın böyle bir korku yaşamaması gerekiyor. Yani içinde yaşadığımız toplumda. Şunu da haklı bulurum bu arada. Yani sokakta yürüyorsun, işte suçluya karşılaşmak istemezsin. Sana saldırabileceğini düşündüğün bir köpekle de veya bir hayvanla da karşılaşmak istemezsin. Çünkü bu modern toplumun bir geriye aslında. Hani modern toplum hepimizi güvenli kılmaya çalışıyor. Aslında o ansiyetelerden, endişelerden arındırmaya çalışıyor.
Bunun son gidebileceği yerin faşizm olduğunda farkındayım yani. O zaman bütün toplumu sterilize edelim. Hayır, önerdiğim şey bu değil. Sadece ortada çözebileceğimiz bir şey varsa ve bu hayvanların kendisine de zarar veriyorsa ki sokak köpekleri aslında çok zavallıca yaşıyorlar. Yani yemek bulmakta çok zorlanıyorlar, parazitlerle boğuşuyorlar. Bir köpek normalde 12-15 seneye kadar yaşarken, sokak köpeklerin ortalama ömrü 4-5 sene iyi haliyle araba çarpıyor, sakat kalıyor falan. Onlar bambaşka. Yani köpekler için de kötü bir durum ama
Son iki mesele bence daha önemli. Hani bu meseleyi niye önemsiyorum? Şimdi toplumsal meseleler vicdanla çözülmüyor. Bizde böyle bir alışkanlık var. Yani vicdanımızın söylediği şeyle, aklımızın söylediği şeyle çelişebilir. Ama toplumsal meseleleri vicdanla çözmeye başladığımızda aslında iyiye gitmiyoruz. Do gooders diye bir kavram var. Hani iyi şeyler yapalım. Sokakta yürüyorsun ve ben bazen bunu çok görüyorum. Yemek bırakmış. Mesela ciğer bırakmış. Et bırakmış. Öğlen güneşin altında. Tabii ki iyi niyetle bırakıyor. Ben bu insanı suçlamıyorum. Yani bir şey var, hayvanlar beslensin, aç kalmasın falan. Ama o etin o sıcağın altına ne kadar bakteryole vereceğiyle ne kadar sağlığa zarar verebileceğini biliyoruz değil mi? Avrupa'da bunu yapamazsın. Bu yasaktır. Çünkü topluma aslında büyük bir tehlike atıyorsun.
Belki kurtlanacak, belki oradan çeşitli hastalıklar, virüsler buluşacak. Şimdi bizim toplumumuzda toplumsal meselelerde devlet zayıf kaldığı için, bak sorumluluğu burada merkezi hükümete ve yerel belediyelere çiziyorum. Kesinlikle insanları suçlamıyorum ama yetersiz kaldığı için birçok meseleyi vicdanla çözmeye çalışıyorum. Mesela göçmen meselesi bile böyle. Ben kendim bu arada Türkiye'nin Suriyelileri almasını doğru bulan bir insanım. Ama bu şekilde alması insanlarda inanılmaz bir yük yarattı. Yani ekonomik kriz, konut krizi, entegrasyon krizi, suç krizi bir sürü şey yaşandı. Şimdi ben tutup insanları suçlayamam. Çünkü vicdanla da bir şeyler çözülmüyor. Eğer biz bir şeyleri çözmek istiyorsak akıllıca uzun vadeli planlar yapmamız lazım. Hitler gibi konuşuyorsun. Yok Hitler gibi konuşmuyorum.
Rasyonalizmin, faşizminle arasında çok ince bir çizgi vardır Yaşar'cığım, dikkat et. Şey konusunda sana katılıyorum bu arada, yani bir felsefeci olarak, ahlaki bir perspektiften değerlendirecek olursam, bu hayvanların bir yaşam hakkı olduğunu ve bunun illa şey üzerinden de değil, çok tatlılar, çok şekerler ya da işte insanın en yakın arkadaşı falan gibi böyle bir sevgi üzerinden değil de, hani kantçi bir yerden, hani o sevgiyi duymasan da belki hayvana karşı o şefkati duymasan da, Onun bir yaşam hakkı olduğunu ve onun da biz insanlar olarak nasıl bir şekilde regüle edebileceğimizi, bunun fizibilitesini nasıl yapacağımızı düşünmemiz lazım. Buna mesai harcamamız lazım. Özellikle şehirlerde yaşayan insanlar olarak. O etik şeyi ben şefkat üzerinden çizmeyi ben de sevmiyorum. Şefkat etikte önemli bir şey ama
Sadece şefkatte de olmuyor. O zaman hani daha az şefkat duyduğun bir hayvanın daha az yaşam hakkı olduğunu da düşünebiliyorsun. Türcü bir yere gidiyor. O yüzden hani ben daha hani ben de senin gibi kantçi bir yerden bakıyorum buraya ve akılla çözelim peki ama onların da bir yaşam hakkı olduğunu savunarak gibi düşünüyorum. Ama şöyle bir şey var, yani devletin kapasitesi yetersiz ve bunlar işte bu iş ister istemez mahallelere, mahalledeki hayvanseverlere, o da varsa delege ediliyor. Gerçekten bu argüman doğru mu? Yani bu kadar devletin kapasitesi gerçekten yetersiz mi iyi barınaklar yapmak için ya da bu hayvanları daha ihya edebilmek için? Bu arada şey konusunda da sana katıldım, yani sokak köpeklerinin, sokak kedilerinin çok İyi bir varoluş yok yani depresif gözüküyorlar en azından dışarıdan. Çok daha iyi hayatlara sahip olabilirler belki ama bunu nasıl yapacağız? Yani sorun tespitin, okey, çoğunluğunda katılıyorum ama çözüm önerin ne? Şimdi bu türcülük meselesini açtın ya, yine bu şefkat temeli düşünmenin veya vicdanlı olalım düşüncesinin açtığı sıkıntılardan biri de bu. Biz mesela bu şefkatin sadece belli tür hayvanlara kanalize olduğunu görüyoruz. Mesela bu köpekler aslında sokak kedilerine saldırıyorlar veya sokak köpekleri özellikle ormanlık arazilerde bitki ekosistemine zarar veriyorlar.
Kediler aslında daha büyük bir problem. Şey, biyoçeşitlilik açısından çok fazla kuş avlıyorlar, çok fazla şey yapıyorlar. Ama bir yandan işte ne bileyim, fare falan da avlıyorlar. Hani insanların işine yarayacak, pragmatik anlamda ya da hastalıkları azaltacak şeyler de yapıyorlar. Ama burada bir artı eksi listesi yapmak lazım işte. Sonuçta hani kedilerde de hastalıklar var. İşte Toxoplasma var. Ama işte farenin hastalığını da engelliyor falan. Bu köpekle ilgili mesele de bu. Şimdi o vicdan aslında bir takım hayvanları görmek istediğimizi öne çıkarıyor. Benzer düşünce paterni şurada da var. Diyorsun ya çözümlü olsun diye. Ben önce özellikle hani hayvanseverlerin ve yani sokak hayvanlarını korumanın önemli olduğunu düşünenlerin argümanlarını dinliyorum, çözüm önerilerini dinliyorum.
Diyorlar ki barınak yapalım. Şimdi burada da şöyle bir sorun var. Aslında yine problemi görmediğimiz veya gözümüzün önünde yaşanmayan bir yere doğru itiyoruz. Barınakta da bu köpekler birbiriyle kavga ediyor. Bu barınakta da aslında köpekler birbirlerine iyi bir yaşam hakkı sunmuyor. Birincisi bu. Dolayısıyla biz şiddeti aslında görmediğimiz yere ittirmek istiyoruz.
Şimdi aslında toplumsal yaşam dediğim şey şiddeti düzenlemektir. Şimdi şiddet kelimesi böyle negatif bir şey gibi anlaşılıyor ama devlet dediğin şey aslında şiddetin düzenlenmiş hali. Yani diyoruz ki biz birbirimize karşı şiddet uygulamayalım. Olur ki biri bu kuralları çiğnerse bizim yerimize... Polis de olsun. Aynen.
Kurumsallaşmış bir yapı bunun cezasını versin. Yoksa bütün bu arada siyasi ideolojiler, dikkat et, şiddeti kanalize edeceği yeri farklılaştırmak üzerinden birbirlerine fark çizerler. Komünizm için şiddetin kanalize olduğu yer patronlardır, işverenlerdir, üretim araçlarına, insanların çıkarların aksine sahip olanlardır. Liberalizmde şiddetin kanalize olduğu yer devlet otoritesidir. Onu sınırlandırmaya çalışır falan filan. Buradan şuna geleceğim. Biz eğer şiddeti doğru şekilde kanalize edemezsek problemleri çözemeyiz.
Ve burada insanların önerdiği tek şey şu, köpek sokakta bu köpekler yaşasın. Yani ya Pespa'ya bir şekilde, Pejmur'da bir şekilde yaşamaya devam etsinler veya onlara barınak yapalım. Orada birbirini boğazlasınlar. Biz bunu görmeyelim. Şunu diyebilirler, iyi barınaklar yapalım. Ya bu da çok aslında fizibilitesi olan bir şey değil. Yani ne yapacağız? Milyonlarca köpeğe bakabilecek bir barınak dünyası mı çizeceğiz Türkiye'de? Bu da şimdi kabul edelim. Öpecek gerçekçi bir senaryo değil.
O zaman burada çözüm önerisi şuna doğru geliyor. Birincisi, kesinlikle çok net bir kısırlaştırma lazım. Hindistan'da, Romanya'da, Yunanistan'da örneklere baktığında ne zamanki kısırlaştırma duruyor, sayılar çok artıyor. İkincisi, ben şunu kabul ediyorum bu arada, insanlar öldürmek istemeyebilir. Hani toplumsal bir mutabakattır bu arada. Yani kimileri bundan inanılmaz derecede etkilenecekse de tamam, öldürmeyelim. Ama önümüzdeki 5 sene içerisinde sayılarının ciddi şekilde azaltılmasını da ortaya koyacak planlar yapmak gerekiyor. Sahiplendirmek, alabileceklerimizi barınağa almak. Çok zararlı olanları, çok saldırgan olanları da belki, evet, öldürmek, uyutmak. Ben bu tartışmadan bu arada şu yüzden rahatsız oluyorum. Hani biraz bir kadın olarak çok erkek bir tartışma bu biliyor musun? Öyle mi diyorsun? Niye? Çünkü şu çok erkek bir şey. Zarar verebileceğim bir şey var. Ve hani kadınlar olarak biraz daha kırılgan bir yerde duruyoruz toplumda. Hep böyle başımıza bir şey geliyor. Erkekler o erkeği ellerinde tuttukları için o patriarkal şeyde kendinden aşağı olan canlının hayatına dair karar verebilmekten bir haz alıyor.
Bence. Yok artık bu çok poz. Ben biraz psikanalitik bir latenci bir yere gittim. Ben böyle olduğunu düşünüyorum. Şimdi sana ters geliyor ama bu rasyonel bir yerden değil, psikanalitik bir yerden. Ben bunu okuyorum. Nasıl işte mesela tacizci erkekler mesela niye daha küçük yaştaki kızları taciz ediyorlar? Hani sadece onları cinsel anlamda çekici buldukları değil, o bir şey söyleyemeyecek diye.
Bu köpek meselesinde de böyle bir şey var, ya da kedi köpek diyeyim yani, ya da sokak hayvanları. Hani senden geri intikam alamayacak, sana geri zarar veremeyecek bir şeyin yaşamı ve kaderi hakkında söz söyleyebilme erkeği bence bir haz veriyor. Bu tartışmada da şey paralellikleri, koalasyonları görüyorum yani. Hani daha agresif, İhtilaf savunucularının mesela hani onlara anket yapsan daha belki sağcı ve bilmem ne çıkarlar ve o yine o tahakküm kurmaktan, zevk almasından geliyor olabilir gibi böyle yolda ilhamlar geldi diyim üzerine düşünürken. Peki bu psikolojik argümana ben yine başka bir provokatif argümanına cevap vereceğim. Peki. Şimdi bence kadınların ortalamada ve erkeklerin ortalamada daha iyi düşündükleri bir takım konular var. Güvenlik erkeklerin daha iyi düşündüğü bir konu.
Bu böyle. Peki. Şöyle erkekler kadınlardan uzundur desem bunu aslında makul bulursun. Değil mi? Yani dediğim şey şu değil. Bütün erkekler kadınlardan uzun demiyorum. Ama hani ortalamada erkekler kadınlardan daha uzun. Şimdi benzer bir konu da bu. Neden güvenlik meselesini erkekler daha iyi düşünüyor? Şimdi kadınlar dediğim gibi hem kendilerini kırılgan hissettikleri için, hem de sosyalliğe de açık oldukları için kendileri toplumda var ederken sosyal ağlardan anlamlı kıldıkları için daha bu meseleleri empati, duygu ve daha yatay ilişkiler üzerinden düşünüyor.
Düşünmeyelim, biraz da empati bir parçası olabilir. Yani tamamen rafa kaldırmaya gerek yok diye düşünüyorum. Deskriptif bir analiz yapıyorum. Uzun vadeli köpek popülasyonu arttığında toplumda küçük çocuklar, işe giden insanlar, işte bir takım hayvanlar, böcekler, kediler, işte ekosistem, fauna zarar görecek. Dolayısıyla bunun uzun vadeli bir etkisini görüyorum. Şimdi sen oraya biraz anlık bakıyorsun. Yani şu an bu köpeklerin işte bu şekilde toplumdan arındırılması, bak yine sert kelimeler kullanıyorum. Yoksa daha yumuşak kelimeler de kullanabilirim ama bilerek sert kelimeler kullanıyorum.
Arındırılmış olması, sterilize edilmesi rahatsız edici gelir ama bu anlık bir şey ya. Ama uzun vadeye baktığında bu topluma zarar veriyor. Yani güvenlik meselesi anlamında. Öyle mi ama? Yani çünkü bu beraber yaşama dediğimiz şey de var ya, yani bu birazcık siyah beyaz bir tablo çizdin. Yani sen köpekler varsa bize saldıracaklar ve bize zarar verecekler. Burada hani illa böyle çok detay ve polisi detaylarını da konuşmamıza gerek yok ama sadece hani belki felsefeyi bir yerden de tartışabiliriz ve sadece sorular ortaya atabiliriz. Beraber yaşamak yerine yok etmek. Bence ben bu temadan rahatsız oluyorum.
Tahakküm şeyinde de hani o erk sahibi insanların olmayanlara işte bir azınlık da olabilir bu. Başka bir tür işte ne bileyim cinsel yönelimi dolayısıyla ezilen bir şey de olabilir. O tahakküm kurma şeyini ben bu hayvan tartışmasında bir uzantısını görüyorum. O beni bir rahatsız ediyor. Beraber yaşamak yerine daha yok etme yolu ya da daha radikal şeylere gitmek.
Pragmatik bir argüman sunalım. Hani birazcık şeyinden bahsettik. Etikten bahsettik. Şöyle de bir güzelliği var köpek ve kedilerin sokakta olmasının. Türkiye'nin özellikle İstanbul'un turizm ve reklam şeyine katkıda bulunuyor. Kesinlikle. Çok fazla video var. Yabancı sahiplerimiz bizi sevsin diye. Senede 30 tane çocuğumuzu feda edelim diyorsun. Yabancı sahiplerimiz bizi İnstagram'a koysun diyordun. Kediler üzerinden konuşalım o zaman. Hadi köpekleri şey yapalım. Ve İstanbul'daki kediler mesela çok ciddi bir reklam aracı oldu Türkiye'nin. Özellikle İstanbul'un tanıtılmasında ya da turist çekmesinde. Kediler konusunda çok tutkulu bir pozisyondayım. Sadece bu arada kedileri sevenler değil. Şu imaj da güzel. Mesela kediye bakan esnaf. O şefkatli tarafını aslında gösteriyor. İlla sahiplerimiz bizi sevsin değil de turizmsel bir benefitte, faydacı bir yerden zaten şey yapıyor. Bir fayda sağlıyor yani. Bunu göz ardı etmemek lazım. Şeye bayılıyorum, hani belli bir huzura, belli bir stabiliteye ermiş batılı toplumlar, Hindistan'a, Türkiye, Güney Afrika'ya bakıp, siz böyle karmaşık, belirsiz ve anti modern olmaya devam edin. Biz işte senede birkaç aylığına sizin ülkemize gelelim ve sizde bu keyfi yaşayalım. Sonra kendi huzurlu, güvenli toplumlarımıza geri dönelim gibi bir vibe alıyorum. Ama neyse tartışmayı biraz siyah beyaza çekmeyeyim. Şey, kabullenebilirim. Yani Osmanlı dönemine falan baktığımda da aslında köpek var yani. İşte bu köpeğe bakan esnaf, İslam toplumlarında da
Fatih Sultan Mehmet, İstanbul'u fethederken bile köpek anlatısı varmış, şehre onunla beraber giren falan. Evet, yani ya da mesela ben Anadolu'da birkaç şehri sağ çalışması yaptığımda da işte ne bileyim, köpeğe bir bardak su verilir. Yani işte bir kapta su verilir, yemek verilir. İşte içiyorsun.
Ya da işte yemek veriliyor falan. Hatta onu bir sadaka gibi görür. İşte hani İslam anlatısında hayvanları Allah'ın sessiz koludur. Onlara eziyet etmeyin falan. Bunları anlayabiliyorum. Burada mesele aslında şu. Siyah beyaza çekmemek için bunu söylüyorum. Hani biraz da makul bir tartışma olsun diye. Sayıları çok arttığı için insanlar buna tepki gösterdi. Aslında olay buydu. Yoksa ben şey inanmıyorum. Bir takım hani sosyopatlar dışında abi toplumda hiç köpek olmasın. İşte tamamının kökünü kurutalım. Hayır. Ben de bu arada gördüğüm sokak köpekleri severim. Onların gözüne baktığımda üzülüyorum ama birazcık burada rasyonel olmak gerekiyor. Birazcık da sayılarını azaltmak lazım. Burada kontrolden çıktığı için ve önemlisi dedin ya şey bir bağlantı görüyorum. Azınlıklar, kadınlar, köpekler burada bir tahküm etme arzusu görüyorum. Şöyle bir farkı var bence. Özellikle köpekler doğalları gereği bir araya geldiklerinde sayıları üçten fazla olduğunda ve geceleri bir alan dominasyonu hikayesine giriyorlar.
Bu olunca tabi insanların saldırma ihtimalleri artıyor. Yoksa mesele bu. Yoksa şey gibi düşünmüyorum. Hani biz cani insanlarız veya iktidardan inanılmaz keyif alıyoruz. İşte o yüzden bugün köpekler, yarın kadınlar, yarın Kürtler. Hani bu şekilde değil. Şimdi benim söylediğim şey böyle basitleştirme yani. O psikolojik mekanizmanın bir uzantısı demek istiyorum. Bunu belki böyle düşünen biri fark etmeyebilir. Bana dışarıdan öyle geliyor yani.
En azından ben öyle değilim. Yani kendimde bunu biliyorum. İkincisi, dediğim gibi köpeklerde böyle bir fark var. Yani geceleri 10 tane köpek bir araya gelince... Evet çeteleşebiliyorlar. Çünkü bu dediğim gibi kontrol edebildiğim bir şey de bak insan kontrol edebildiğim bir şey. Ve ben zaten bu arada aslında insan merkezi birim, hümanistim. Hümanizm Türkiye'de şöyle yanlış anlaşılıyor. Hümanist olmak iyi insan olmak. Hayır abi, hümanist olmak iyi insan olmak değildir. Hümanist olmak insanı merkeze koymaktır. Ben insanı merkeze koyan biriyim. Sen antroposentriksin. Hayır, hümanistim. Şöyle, benim için bütün kurallar insan temelli. Ve insanla başka bir şey kefeye koyduğumda insan daha ağır basıyor. Yani işte bir bebek mi yoksa bin köpek mi diye sorduğunda ben bir bebek diyorum. Aslında etik ve politikada bir karşılaştırma yapabilme mekanizması ya. Şimdi ortaya ben en azından kendi kriterlerimi koyuyorum ve diyorum ki biz insanoğlu olarak bütün ahlakı yaratan biziz zaten. Dolayısıyla kendimize başa koymamız da çok normal ki bizim sağlam durmamız lazım. Akabinde belki biz aşağıdakilere refah dağıtabiliriz.
Şimdi biz aslında ilişkileri ters yüz etmeye çalışıyoruz. Yani insanla hayvana eşit. Bence ters yüz etmeye çalışmıyoruz da bu bir yanlış ikilik sunuyorsun bence. Ya bebekleri yaşatacağız, ya köpekleri yaşatacağız gibi bir şey. Bir ikilemin içinde değiliz yani. Bunu beraber yapabiliriz. Doğru çerçeve ve doğru misyonla yola çıkarsak gibi düşünüyorum ben. Yani bu bir kolaya kaçma gibi. Köpekleri öldürme elimde, o da gelsin bebekleri mi öldürsün ya da çocukları mı öldürsün? Bu bir safsata yani bence.
Yani ben safsata olduğunu şöyle düşünmüyorum. Çünkü bir, demin zaten hani bu kadar siyaha beyazla biz ışınlayalım diye bir takım argümanları anlattım ama, diyelim ki bir köpek bir insana saldırdı. O zaman bu köpeğin toplumun uzaklaştırılması gerekiyor veya köpek insana saldırgan davranışlar içerisinde sistematik bir şekilde Ya sen de ona bir şey yapmışsındır, sen de onu korkutmuşsundur. Mesela Boğaziçi'nde böyle bir tavır vardı ben okurken. Mesela bir köpek insana saldırıyordu, ısırıyordu, kediyi öldürüyordu. Sen ne yaptın? İnsanlar bunu söylüyordu mesela. Şimdi bu aslında senin bahsettiğin yanlış ikiliğin tam bir net göstergesi. Dolayısıyla ben demiyorum ki bütün köpekleri öldürelim ama... Eğer bir karar vereceksek, soyut bir kriterimiz olacaksa, kriterimizi ben her zaman insandan yana çizerim. İkincisi, Türkiye'de sokakta olan köpek sayısı milyonlarla ifade ediliyor. Şimdi milyonlarla ifade edilen bir köpek meselesini sadece ve sadece iyilik, güzellikle çözmende mümkün olmuyor. Hiçbir politikayı sadece iyilik ve güzellikle çözemiyorsun. Dolayısıyla bir noktada elbette sokaktaki köpeklerin boynuna, işte o şeyler var ya, onu da tutuyorsun. O şekilde tutup barınağa götürmen gerekecek, aşılatman gerekecek. Çünkü bir açıdan şunu da sorabilirim. Bence zaten kimse aşılatma ve kısırlaştırma değil. Asıl tartışma, öldürme, itlaf konusunda şey oluyor ki, itlaf da daha önce denenmiş ve hem ekonomik anlamda hem de amacına ulaşma anlamında kullanışlı olmayan bir yöntem. O yüzden bence tartışmasız zurnanın zırt dediği yer orası yani. İtlaf hem daha maliyetli hem de gerçek anlamda uzun süreli bir, birkaç yılda tekrar yeniden köpek popülasyonunun artmasına sebep olan bir politika olduğu için insanlar itiraz ediyorlar ama insan
Diğer tarafta o şiddet içgüdüsü ve yok etme içgüdüsü de ağır basabiliyor. Ya da bir intikam belki. Burada iki mesele var. İlki şu. Bu tartışma ilk 2021-2022'de başlamıştı. Ben işte o zaman Twitter'da, Space Odalar'da falan bu meseleyi konuşurdum. Yazı yazmıştım mesela. Politik Yolu'nda bir yazım var. Hatta 49'da burada da video çekmiştik. O zamanlar... Şimdi Overtone Penceresi diye bir şey var. Overtone Penceresi şu şekildeydi. Birçok hayvansever için. Tabii ki köpekler sokaklarda kalacak. Sokaklar köpeklerindir. Ne zaman ki buradaki ciddi bir kamuoyu baskısı olduğunu gördüler. Yavaş yavaş tabii canım hani biz sadece köpekler öldürülmesin diyoruz. Dolayısıyla tartışmanın... Bir süreç yani bir şey iki tarafı var tartışmanın ve bir ortak mutabakatta buluşmaya çalışıyoruz. Hayır ama şunu demek istiyorum kamuoyu bu kadar baskı göstermeseydi tartışma... Komoyu derken sen? Ben değil ama. Ben zaten asla toplumun lisesiyim. Bunun kamuoyunda ne kadar karşılığı? Çok ciddi bir karşılığı var. Sen bilirsin. Çok ciddi bir karşılığı var. Yani özellikle... Yüzde var mı aklında? Yani şöyle söyleyeyim. Burada toplumu yine ikiye bölündüğü bir mesele. Ama partiler üstün mesele. Çünkü Cumhur İttifakı içerisinde de sokak köpeklerinin sokakta yaşamasını savunanlar var. Millet İttifakı içerisindeki başka insanlarda da köpekler işte sokaktan toplanılsın diyenler var.
Ama soruyu nasıl sorduğun çok önemli. Soru itlaf olsun diye sorduğunda toplumun ancak yüzde 10, yüzde 15'i itlaf olsun diye. Ama soruyu sokakta köpekler fazlalaştı mı diye sorduğunda evet diyenler yüze 80'e kadar çıkıyor. Dolayısıyla soruyu sorma şeklinde çok önemli orada. Herkes biraz manipülasyon yapmaya çalışıyor. Ama burada neden bu tartışmanın ovun tavuk penceresinin önemli olduğunu söyledim? Şimdi özellikle imkan versen bu konudaki sivil toplum örgütleri, kendini hayvansever olarak adlayan gruplar statükonun devam etmesini savunuyorlardı.
Ancak ciddi bir tepkiyle karşılaştıklarında biraz daha geri plana çekildiler. E ben de şunu söylüyorum. Bizim bunları söylememiz mi gerekiyordu? İnsanların bu kadar bunu tepki göstermesi mi gerekiyordu? Bu kadar çocuğun ölmesi mi gerekiyordu? Hani biraz makuliyet var. O makul çizgide buluşmadıkları için insanlar tepki gösterdi. Ve bence bu liberal demokrasinin bir krizi bu arada.
Nasıl ya bir abi demokrasinin krizi? Göç tartışması da öyle, güvenlik tartışması da öyle. Hani suçluların geri bırakılması, toleransın çok artmış olması, mikro suçların görmezden gelilmesi. 10 sene önce, ya bakın suçlar çok arttı, mikro suçları sürekli görmezden geliyorsunuz diyenlere faşist diyorlardı. Ya tamam kardeşim istediğin de faşist de, köpek öldürmek isteyenlere cani de. Ama toplum bu problemi yaşadığında ve sen buna bir çözüm üretmediğinde demokrasi meşruiyetini kaybediyor.
Ve o zaman gerçekten faşizm dediğin şey bu zaman doğuyor bence. Yani şu an bu insanlara dönüp faşist demek kolay ama bu insanlar taleplerinin gerçekleştirilmeyeceğini fark edip bir de üzerine çocuğu işe giderken veya okula giderken zarar gördüğünü fark ettiğini o zaman silahını alıp bu köpekleri vuruyor. Oraya gelmesin diye ben zaten bunları anlatıyorum. Geçenlerde biliyorsun ki Alman filozof Hannes Auerle'ydim. Benim her fırsatta anlattığım olan. Ve şeyden bahsetti bana. Söylediğin, onun çaresini yaptı. Luxury beliefs. Biliyor musun bu kavramı? Evet, evet. Ama anlat tabii ki. Bence senin argümanın ana şeyi de orada toplanıyor gibi. Yani hani işte mesela birinin polise ayrılan bütçe azalsın diye bir... Fikri olması, bir argümanı olması ama aslında bu zengin bir muhitte, zaten suç oranının düşük olduğu bir muhitte yaşayan biri ancak bunu söyleyebilir. Bu inanca sahip olmak bir lükstür gibilerinden. Sen de köpekler için bence benzer bir şey söylüyorsun gibi ama kedilere dair çok bir şey duymadım. Ya kediler o kadar şey olduğum bir konu değil. Hani tutkulu olduğum... Korkmadığım için. Korkmadığım için değil. Bu arada bak kesinlikle şunu söylüyorum. Biz batıyı bu konuda rol model almalıyız demek de bu arada kendi kimliğimizi inkar etmek. Çünkü dediğim gibi biz tarih boyunca Bizanslı'da, Osmanlı'da da hep köpeklerle beraber yaşamış bir toplumuz. Bunu reddetmiyorum. Ve geçmişimizde de çok karanlık bir leke var. Hayırsıza da. Karanlık demem. İtaat ve teraki o dönem erken modernleşme çabaları içerisindeydi. Niye karanlık demezsin? Her şeyi ben zamanım. Köpekler birbirini yemiş yani. Bir canlıyı önlenebilecek bir acıya maruz bırakmak kesinlikle bir gaddarlıktır ve bence kara bilekedir. Yani şunu demek istiyorum, işte 1908'den sonra hızlı bir şekilde iktidarla ellerini alıyorlar. İşte ülkeyi hızlı bir şekilde modernize etme fikirleri var. Bir de o dönem İstanbul'da bir salgın var. Nasıl çözeriz fikrini? Çok hızlı bir çözüm örneği atıyorlar. Yani biraz hani bağlımı vermeye çalışıyorum. Yani bu insanlar böyle cani olduğu için ve yani ne bileyim kötü olmuş. Cehennemin yolları iyi niyet taşlarıyla düşmüştür. Her zaman böyledir zaten. Ve bence bunu da meşrulaştırmıyor. Yani hızlı... Her zaman her evil şeyi meşrulaştırırsın. Hitler'e sorsan da... ...soykırımız meşrulaştıracak çok fazla güzel argüman sunar sana. Yok, bu meşrulaştırma için değildi. Sadece bağlamı verdim. Bağlamı verirken meşrulaştırıyor gibiydin. Yok, bence bahsettiğin... ...cehenneme giden yollar, iğne taşları döşediğiniz şeyi... ...şunun için de kopyalanabilir. Sokaklarda köpek olsun, beraber yaşayacağız falan...
Sonra işte biri parçalarına gölüyor falan. Yani dedim ya ben insanlara zaten suç vermiyorum. Orada da tutarlı olduğumu görebilirsin. Orada da insanları suçlamıyorum dedim. Öğlen 12'de dışarı ciğer koyan ve onun çürüyeceğini belki öngöremeyen insana da suç bulmuyorum dedim. Dolayısıyla hani tutarlı olduğumu düşünüyorum o konuda. Şimdi bu meseleye geri dönelim. Bu sokak köpekleri konusunda biraz başka ülkeler ne yapıyor? Çok hızlı. Mesela Hindistan bu konuda çok beceriksiz. Hindistan bu arada ben araştırırken şoka girdim. Bütün hani sokak köpekleriyle ne yapalım videoları Hintliler çekmiş. Evet onlar çok korkunç. Ve çok ciddi bir problem yaşıyorlar. Kuduz problemi de yaşıyorlar. Bizim ülkemiz de Allah'tan o kontrol altında alınmış. Kuduz vakası çok nadir. Hindistan, Türkiye'nin kırk kat daha kötü olsa ne olurdu diye düşündüğüm bir ülke. Gerçekten öyle. Ben işte o yüzden devlet kapasitesi muhabbetine inanmam. Çünkü Hindistan artık ekonomik olarak ihya olmuş bir ülke olmasına rağmen bazı niyetler olmayınca, olumlu sonuç ya da bazı baskılar olmayınca, bazı etik çerçeveler olmayınca o sonuca ulaşamıyorsun. Yani kapasite olsa da. Hindistan ama kapasitesi çok zayıf bir ülke. Yani şöyle düşün, 1.4 milyar insan yaşıyor. İçerisinde yüzden fazla etnik grup ve dini grup var. Tam anlamıyla devlet diyebileceğimiz bir ülke değil. Ben Hindistan ve Çin'i devlet olarak nitelendirmeme taraftarıyım. Yani Çin'in devlet kapasitesi inanılmaz güçlü ama bu ülkeler bence medeniyet olarak değerlendirilmeli. Yani bunlar zaten kendi başına bir dünya. İnanılmaz kalabalıklar. O yüzden onlar çok homojen yapılar değil. Hindistan, bu arada hindifikasyon diye bir kavram şu an sosyal medyada çok kullanılıyor biliyor musun? Hindifikasyon kavramını. Yani işte mesela aşırı motor kullanımı.
tozun toprağın aşırı kötü olmuş olması, sokaklarda köpeklerin kol gezmesi, toplumsal güvenin zayıflaması, Türkiye'nin hani çok kötü bir örneği. Allah'tan o kadar çok din yok Türkiye'de. Doğru. Bu arada Hindistan Müslüman nüfusunun en yüksek olduğu ülke normalde. Şu haliyle bile çok yüksek. Ama yine de onun dışında da o kadar çok zilyardane din var ki. Yani Hindistan mesela bu anlamda bu problemi derinden yaşayan bir ülke. Romanya ve Yunanistan hani bunu çözmeye çalışmış ama çözememiş. İşte hani bir dönem itilaf ediyorlar, bir dönem topluyorlar bilmem ne falan ama hala mesela Yunanistan'da falan, Atina'da çok sokak köpekleri görürsün. Bu arada Romanya boykot edilmiş turistler tarafından bu itlaf olayları sonrasında. Orada ama şu oldu, parkta bir kızı parçaladı. Ondan sonra Romanya inanılmaz bir infial yaşadı. Ondan sonra hızlı bir şekilde referanduma gidip özellikle Bükreş'teki sokak köpeklerini topladılar. Türkiye örneğinde bence şu an biraz azaldı bu arada farkındaysan. Yani son bir senede ciddi bir azalma oldu. Demek ki hissendiğinden azaltılabiliyormuş. Öyle bizde büyük... İstendiğinde azaltılabiliyormuş da o azaltma yöntemi hakkında... Tamam da büyük sokak köpek katliamları da görmedik. Birkaç tane toplumu yer alayan görüntü ortaya çıktı. Okey ama büyük sokak köpek katliamları da olmadı. Demek ki istendiğinde de bir şeyler yapılabiliyor. Benim aslında yapmaya çalıştığım şey şu, bir şeyleri vicdanla çözmeyelim. Devlet kapasitesi ve devlet düzeni artmış olması lazım. Evet ama vicdanı da tamamen çöpe de atmayalım Yaşar. Vallahi oraya geliriz de, dur önce şu devleti doğru bir noktaya çekelim de sonra vicdanı ben de eklemek istiyorum. Peki, teşekkürler. Güzel bir sohbet oldu. Umarım seni linçleyecek bir malzeme çıkmıştır bu şeyden. Peki, dileğim o falan. Sonra yine ben linçlenirim. Bence insanlar makul bir şekilde dinlese, katılmasa dahi... Ama bak sen de görüşlerin daha sivriydi, giderek yuvarladın. Yok, yuvarlamadım canım. Bence çok sert şeyler söyledim. Yani şöyle sert dediğim, hani keskin şeyler söyledim ama... ...faşizm bir estetiktir bu arada bir noktada. Ben mesela o faşizm estetiğini taşımıyorum. Demagoji yapabilirdim, mümkün mertebe mesela siyah-beyaza çekebilirdim, şiddet çağrısı yapabilirdim ama... Karşındaki benim. Tabii ki sen varken bunu yapmam ama hani şöyle diyorsun ya. Ama bu konularda iyisin. Zaten münazaracısın sen yani. Hayır ama taküm etmeye çalışan biri o estetiği paylaşır. Ben o estetiği paylaşmıyorum zaten. Çünkü mesele, meselem meseleyi çözmek. Evet, evet. Kaşımak değil. Teşekkürler. Güzel bir sohbet oldu. Ben de çok keyif aldım. Şey gibisin, sokak köpeklere infotuşu gibisin. Bir kreşten şu yılları yapmışsın. Keyif aldım ben bayağı. İyi, güzel, süper.
Mecbur muyumun bu bölümünde çoğunlukla yaşarın sokak hayvanları hakkında görüşlerini dinledik. Ben de kendimce farklı bir psikanalitik çerçeveden görüş sunmaya çalıştım. Bir sonraki bölümde yine bizi kaşıyan, provokatif bir konuyu masaya yatıracağız. Hoşça kalın.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.