Podcast

ben neden sevgili yapamıyorum?

Dr. Gulec Radio

12 ay önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Vay efendim erkeklere tahammül edemiyorum, vay efendim ben yalnız kalmak istiyorum falan filan. Geçelim bunları Dr. Güleç efendi... Evet arkadaşlar sonunda triplerimi bir kenara bıraktım ve "Ben neden sevgili yapamıyorum?" sorusunun peşine düştüm. Bu bölümde hepsini tüm çıplaklığıyla anlatıyorum...



Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠podbeemedia.com⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------

Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

5.835 kelime · ~29 dk okuma

Peri bacaları. Yeni bir gün doğdu merhaba. Şimdi size bir şey söyleyeceğim. Öncelikle peri bacası diyarından. Tüm şantiyeye selam olsun. Şantiyeden beni dinlemeniz, o toz toprak içinde sizin kulaklarınıza ağız olmak benim için bir onur meselesidir. Teşekkür ederim. Ayrıca şantiyeden bağımsız olarak erkeklerden bu ara çok mesaj alıyorum.

İşte seni dinliyorum, çok seviyorum, teşekkür ederim. Arkadaşlar ne oluyor ya? Ayrıca dediler ki bana, kadınlar hakkında çok fazla trick alıyoruz. Kadınlara nasıl davranmamız gerektiği hakkında podcastinden bayağı bir şey öğrendim diyen erkekler var. Sevgili bacılarım. Söylemek istediğiniz şeyler varsa erkeklere bana yazın. Ben sizin diliniz olayım. Şimdi bugün ne konuşacağız?

Erteklere tahammül edemiyorum. Yok şöyle böyle falan triplerimi bir kenara bırakıp. Ben gerçekten neden sevgili yapamıyorum? Sonunda bunu anladım. Benim sebeplerim hepimize uymayabilir. Çünkü bu genel bir hani niye artık aşık olamıyoruz, artık çok çabuk tüketiyoruzdan daha farklı bir podcast olacak. Çünkü benim sebebim o değil. Ama ben bunu bir gün size çözdüm, bakın yaptım dediğimde abla nasıl yaptın derseniz sorunun ne olduğunu iyice bir anlayalım istiyorum. Tamam mı? O yüzden hazırsanız bölüme başlıyoruz.

Transkriptin tamamını oku

Dr. Gillette Radyo'ya hepiniz hoş geldiniz. Öncelikle o son bölüm neydi ya? O son bölüme yazdığınız mesajlar neydi ya? Ve o son bölümden sonra gerçekten hani bir şeyleri anlamış olmanın verdiği mutlulukla hayatım daha keyifli. Ve sizden aldığım mesajlarla, birçoğunuzun benzer şeyler yaşamasıyla, yaşadıklarımı ifade etmen, bunları kelimelere dökmen, bunları duymak çok iyi geldi demenizle, bu positive reinforcement'la gerçekten çok güzel bir hafta geçirdim. Teşekkür ederim.

Fakat bu hafta güzel geçirmekle beraber bir buçuk yanlış yaptım. Bunu da söyledim. Bunu sonra storyime yazdım. Sonra dedim ki yeter ya. Yani kendi tribemden kendim sıkıldım arkadaşlar. Kendimden sıkıldığım için o storyleri de sildim. Dedim yeter yani. Artık tribe girme ve yaşa şu hayatı. Okey tamam. O yüzden buraya sakladım. Öncelikle geçen podcastten birkaç tane yeri düzeltmek istiyorum. Sonrasında bu hafta yaptığım bir buçuk yanlışı söyleyeceğim. Bu buçuk aşkla ilgili. Ve sonrasında da benim sevgili yapama yaşımın sebeplerini didikleyeceğiz.

İlk update'im, bugün o gün arkadaşlar. Size dedim ya, Perşembe büyük gün, Perşembe büyük gün. Abla ne oluyor, evleniyor musun? Ne oluyor, nişanlanıyor musun? Ne oluyor, ümreye mi gidiyorsun? Ne oluyor, kapanıyor. Size maneviyat dediğim için, şimdi ona da geleceğim de önce şunu söyleyeyim, Perşembe ne olacak? Babama dün söyledim, anneme de dün söyledim. Ben de zaten iki gün önce karar verdim buna. Ameliyat oluyorum. Ne ameliyatı? Estetik ameliyat. Ne estetiği? Söylemeyeceğim. Yaptırdıktan sonra görürsünüz.

Abla yapma ya Tuba. Yapma. Hayır yapacağım. Zaten bu benim aklımda vardı. Ama hep erteliyordum. Sonra fark ettim ki ben daha fazla erteleyemem. Çünkü şimdi Ekim'de kitap çıkacak. Kitap fuarları, katılacağım seminerler, onlar televizyon programı falan derken. Ben ne zaman iyileşeceğim? Daha sonra yaptıramam. Sonrasında akademik planlarım da var. Şu an zamanı var. Çünkü 15 gün sürüyor en az iyileşmek. Bir ay falan da vermem lazım.

Terapiste yazdım hemen. Dedim ki, bakın ben Perşembe gündün ameliyata gireceğim. Cuma çıkacağım hastaneden dedim. Hani terapiyi erteleyebilir miyiz? Ya da öne alalım. Hani tek düşündüğüm şey bu. Hatta doktorama da diyorum ki, ya diyorum ben Cuma terapiye girebilir miyim? Perşembe ameliyat olursam. Diyor, saçmalama. Daha hafta da yapmayıver. Öyle olmuyor canım. Her neyse. Annem birazcık tırstı. Hani böyle 5 saat falan sürecek operasyon dedim. Ya rahat ol kankam.

Bayağıdır istiyordum ama böyle bir anda hani doktorumu çok seviyorum, çok tatlı bir insan. Başarılı da bayağı, güveniyorum ona. Kim olduğunu söyleyemem. Söyle, söyleyemem. Bakayım, yoksa söylerim falan belki. Yani yasal değil. Neyse, bunlar da biraz şans biliyor musunuz? En iyi doktora gidersin, en iyi profesöre. Kötü olur. Karşısına çıkan birine gidersin şöyle iyi olur ya. O yüzden bana şans diliyorum. Bunun dışında ümreye mi gideceksin, hani kapanıyor musun ne oluyor falan muhabbetine gelince de size bakın çok dürüst bir şekilde kendimi açacağım. Bunu bir kardeşiniz gibi dinleyin tamam mı? Benim maneviyattan kastım şu an için ne biliyor musunuz? Varoluşuma, anlamıma ve kendimden daha büyük

Olana bağlanma ihtiyacım. Yani ben daha oradayım. Bu size ilginç gelebilir. Açık açık konuşacağım. Diyeceksiniz ki abla senin annen kapalı. Tuba senin işte ailen muhafazakar. Sen neden bahsediyorsun? Böyle. Benim annem babam da bu podcast'ı dinliyor. Benim annem babam da biliyor benim yaşadığım sıkıntıları. Bu anlamda da yani bu maneviyat bağlamında. Ve benim bu noktaya gelmiş olmamdan da gayet mutlular. Aslında çok heyecanlılar da onlar da. Çünkü benim için gerçekten mental olarak da sıkıntı oluşturan bir şey. Aşkın bir kendimden daha güçlü, daha kudretli olana sırtımı dayayamamak çok zor. Hem depresif olduğunda böyle bir şey zor, hem bir şey talebeli. Talep etmek değil, doğa falan. Ben daha oradayım, anlatabiliyor muyum? O yüzden bana, ben daha buradayken... Söyle diyelim, bir dakika. Maneviyatı dört boyutta düşünebiliriz, tamam mı? Tanımlayabiliriz. Transcendans, yani ne bu? Kendimizden daha büyük olana ihtiyacı temas etmek. Bağ, bir aidiyet hissetmek. Ya anlam, acıyı dönüştürmek, yaşamı bir çerçeveye oturtabilmek. Ya da mesela değer, etik yönelim, iyilik yapma motivasyonu falan. Her maneviyat dinle eşit bağdaşmayabilir. Evet Türkiye gibi toplumlarda sonuçta maneviyat çoğu zaman otomatik olarak dinle özdeşleştiriliyor. Ya da toplumsal bir baskı var hani maneviysen işte şu şu görevleri yerine getirmen gerekiyor. Mesela ben geçen dışarı çıkmıştım bana yazmış ki biri bu şekilde maneviyatını yükseltemezsin.

Ben bu şekilde manevi olmaya çalışabilirim ama sen sevgili kardeşim, sen bacım, beni bu şekilde, şekilci bir şekilde etiketleyerek, bana bu şekilde baskı yaparak beni sadece uzaklaştırırsın. Zaten belki de bence toplumumuzun en büyük sıkıntılarından biri bu şekilcilik ve bu yapılan baskı. Ben hem büyüdüğüm aile, hem toplum, hem Türkiye, yani çoğu şeyi biliyorum. Yani benim için bilmediğim 5 vakit namaz diye bir şey yok. Biliyorum hepsini.

Fakat çok zor bu konularla konuşmak. Yani çünkü kimseyi incitmek istemiyorum. Kendi annemi babamı incitmek istemiyorum. Konu bu değil şu an için. Anlatabiliyor muyum? Yani bu baskıyı lütfen yapmayın. Eğer sevdiğiniz ya da beni seviyorsanız ve sevdiğiniz birinin manevi olarak kendini güçlendirme ihtiyacını hissetmesi ve bunun için bir şeyler yapmaya çalışması sizi mutlu ediyorsa, lütfen bana bu baskıyı yapmayın. İzin verin. Ben kendi yolumda bir şeyleri bulayım. Olur mu? Teşekkür ederim.

Diğer bir konu da şu, ben geçen podcast'ı dinliyorum. Bakayım nasıl olmuş falan diye. Dedim ki orada, biz Viktor Frankl'dan beri biliyoruz ki dedim, insan haz değil, işte anlam peşindedir. Yok arkadaşlar, bunu bilmiyoruz. Yani yanlış söylemişim. Sadece Viktor Frankl'dan beri böyle bir düşünce de var. Şimdi zaten hani ekol ekol herkes farklı şeyler söylüyor. Hepsini, ikini değerlendirip düşünebiliriz. Yani mesela Freud ne diyor? Temel olarak haz ilkesinden bakıyor buna.

Ve hayat diyor, haz arayışı ve acıdan kaçıştır diyor değil mi? Adler ne diyor? Hayat, güç arayışı ve işte eksikliği telafi etme, güç ve üstünlük çabası. Yani, striving for superiority. Okey abla. Jung ne diyor? Bireyselleştirme. Yani hayat diyor, bütünlük ve kendini gerçekleştirmedir. Özbeenliğimizi gerçekleştirmeye çalışıp, bilinç dışıyla bütünleşip, özbeenliğimizi gerçekleştirmektir falan diyor tamam mı?

Lacan ne diyor? Arzu'nun eksiklikten doğduğunu, Arzu'nun her zaman içinde bir eksiklik barındırdığını, insanın da Arzu'nun öznesi olduğunu ve işte aradığımız şeyin aslında hep kayıp olduğunu. Ne bu aradığımız şey? İşte küçük nesne, obje, pötü ya. Ve ne diyor özeti olarak da? Bitmeyen arzu kovalamacasıdır hayat diyor. Frankl ne diyor? Bahsetmiştik işte varoluşcu Frankl, logoterapinin babası. Anlam arayışıdır hayat diyor. Kabul. Rolla Mayne diyor. Bu da varoluşçu birisi kendisi. Özgürlükle sorumluluk arasındaki gerilim diyor. İşte özgürlükle sorumluluk olarak bakıyor. Eric Fromm ne diyor? Hayat sevgi ve üretkenlik arayışı yani. Sevme kapasitesi öyle bakıyor. Maslow ne diyor? Biliyoruz Maslow'un hiyerarşisini, Plymouth'ini. Hayat ihtiyaçların basamak, basamak tatmini. İhtiyaçları enerjisindeki basamakları falan herkes biliyor artık. Yalan var bir de. O ne diyor mesela? Ölüm, özgürlük, yalnızlık, anlamsızlık. Hayat, ölümlülük ve anlamsızlıkla başa çıkma çabası diyor. Siz hangisi size iyi geliyorsa onu alabilirsiniz. Ben bazen öyle bakıyorum, bazen böyle bakıyorum, bazen... O günde Frankl gözüyle bakmak istemiştim. Konu bu. Şimdi... Bakayım söyleyecek başka bir şey mi kaldı mı? Ha, yaptığım yanlıştan bahsedeceğim.

Arkadaşlar zaten bu bölüm yani benim sevgili yapamamam üzerine olduğu için hani ben flörtler hakkında konuşmayacağım falan demiştim ama birazcık bugün konuşacağım sonra da konuşmam bir daha kabul. Ama yok konuşmam lazım çünkü maruziyet gerekiyor ya hani benim bu çözmem için maruziyet lazım sürekli. Maruz olup olup olup gelip size anlatmayacağım ne yapacağım yani. O yüzden yapacak bir şey yok patlamalık yan gidecek. Şimdi bir tanem ben size haliyle şaka yaptığım için işte yok abla neredesin diye sormuşsunuz. Oğlanla aramız iyi sizin şu KB yazmıştım ya. Yani haliyle hani şaka da olsa sonrasında yani bir sevgilim olduğunu düşünmeniz çok normal falan. Hep böyle bir şey koyduğumda işte istemeye mi geliyorlar? Kardeşim yok yok. Vallahi şu anda gerçekten gün aydınlaştığım bir tane flörtüm yok. Yani bana hani gün aydın yazan benim hiç yok. Normal gün içerisinde mesajlaştığım da hiç yok. Sıfır. Bir tane flört potansiyeli olan biri vardı ve ben zaten bu süreçte denemeye çalıştığım için, birazdan bahsedeceğim durumları esnetmeye çalıştığım için hep böyle hayır Tuba kendini geri çekme, hayır sen doğruyu yap. Sonuç yanlış olsa da bununla sıkıntı yaşama. Zaten doğruyu yapa yapa bir şekilde doğruya ulaşacaksın. Her doğru yaptığında hayat sana al karşılığı demeyecek ilişki anlamında doğrudan bahsediyorum.

Deneye deneye falan filan. Hani o yüzden kendimi böyle zorluyordum da. O çocukla da potansiyel görüyordum ne anlamda. Hani en azından bir süre kendimi deneyeyim. Daha eşit bir ilişki olabilir falan diye düşünüyordum. Sonra abi böyle bir şeyler oldu falan filan. Buluşamadık biz. Ben de dedim ki yani bir yere kadar benim de sabrım. Başlarım bu işe dedi.

Gıcık oldum. Sonra gittim bu story'i attım tamam mı? İşte Oğuzhan'la aramız iyi falan filan. Ama çocukla aramız iyi değil yani. O çocuk kocacık değil. Öyle bir çocuk yok. Sonra baktım gördüm mü. Şimdi çok izleyen var ya storylerim. Ya o story kaç? 700 bin kişi mi ne? Ya çok ilginç benim story izlenmeleri. Yani takipçimden. Bazen... Çok ilginç arkadaşlar. Neyse boşverin onu.

Sonra o çocuk onu gördü, her zaman da çıkmıyor. Böyle 2-3 kere falan baktıysa ve o an onunla DM'leşiyorsam falan. Yani ben likelayanları da hep göremiyorum. Nasıl görünüyor likelayanlar? Story'yi koyduktan sonra, o gün bittikten sonra, ertesi gün girip ona dönerseniz bakılanlara, sadece likelayanları gösteriyor ya, o zaman ancak görebiliyorum. Orada da işte 3-5 bin kişi oluyor likelayan mesela. Aralarından bulmam gerekiyor. Her neyse. Baktım görmüş, dedim tamam artık şakasını yapabilirim. Zaten o gördüğü anda da bitti.

İyi oldu, yapacak bir şey yok. Yani tamam bu bir yanlış maalesef. Yanlış. Kendi kendimi baltalamış oldum. Ama zaten demek ki olmuyormuş bir şeyler yani. Abi sonra ben bu story'in benim tüm şeye düştü. Twitter'a, diğer Instagram hesaplarına falan filan. Yani olanlar yoktu başka zaten de olsa da bitti falan. Bazen düşünüyorum mesela eski sevgililerim falan karşısında böyle çıkıyor muyum? Yani ben engelliyorum. Onların beni engelleyen yok. Aynen. Ve hani komik geliyor yani.

Ama şaka şaka, buradan dinleyenler. Neyse, sıfıra sıfır. Edevar sıfır şu an ama önemli değil. Rota yeniden hesaplanıyor, oyunun yeniden başlıyor. Ve bu sefer birazdan anlatacağım kartlara göre oyunu oynayacağız. Açık oynuyoruz. Azıcık ara verelim. Sonrasında hard bilgiliş yapacağız. Bu arada Tasavvuf'la ilgili çok güzel öneriler var. Fakat ben okumadığım, henüz bakmadığım bir şeyi size önermek istemiyorum. Çünkü bunlar gerçekten bence çok hassas konular.

Şey gibi yani ben bu cihana sığmazdım. Ya sonu öyle bitsin istemiyorum konunun. O yüzden önce kendim bakacağım. Ondan sonra size söylerim bunu izledim diye. Anlaştık mı? Bir de aslında bu konularla ilgili çok güzel böyle kitap listeleri çıkarsam tadından yenmez. Ama gerçekten, valla o kadar az zamanım var ki. Hatta bu ara doğum günü yüzünden böyle hani çok fazla, çok fazla değil mi? İki kere dışarı çıktım. Ve bana böyle dedim ki, şey oluyor ya, insan kendi inner schedule'unu ya da schedule'u, böyle bir şey İngilizce'de, kendi içsel çizelgesini tamamlamadığında öyle bir böyle fresh out oluyor ki, öyle bir sıkıntı yaşıyor ki yani. Bana hep o oluyor. Biraz fazla dışarı çıkayım. Tamam, bıktım. Tamam, boş verin triplerimi benim. Sevgiliye döneceğiz. Hadi bye bye.

Hoş geldin bir tanem, cişini yaptın mı? Hayır abla, biz senin ibara vermiyoruz ki. Neyse, bir şey söyleyeceğim size. Geçenki podcastten genel olarak ne anladım ben, sonrasında nasıl bir yol izleyeceğim, onu söyleyeyim. Kısaca, şimdi biz insanlar, bazılarımız daha fazla, bazılarımız daha az, bazılarımızın kişilik örgütlenmeleri ya da hayatındaki ilk dönemlerde yaşadıkları deneyimler ya da travmaları ya da başka şeyler, miktarı değiştirebilir ama bir boşlukla doğuyoruz, tamam mı? Ve bazılarımızda bu daha belirgin oluyor ve sıkıntı yaratabiliyor.

Ve biz bu boşluklarımızı neyle doldurabiliyoruz? Arzularımızla dolduracağımızı sanıyoruz. Fakat arzu kendi natüründen, kendi doğasından ötürü eksiklik istiyor. Yani bir eksiklik barındırıyor, bir eksiklik yaratıyor, tamam mı? O yüzden hiçbir şekilde ne başarı, ne statü, ne maddiyat, bunlarla o arzularımızı doyuramayız, dolduramayız, tamam mı? Ben bunu kabul ettim. Yani benim hayatta ismime ekleyeceğim hiçbir title, soy ismimin yanına ekleyeceğim hiçbir soyadı

vergileri mekleyeceğimiş bir tapu böyle mi söylenir bilmiyorum bu eksikliği doyurmayacak bunu anladım ya da herhangi bir sevgili de bunu doyurmayacak fakat bunun doymasına gerek yok zaten arzu biz yaşamda tutan o kıvılcım o bizim yaşamamızı sağlayan içimizdeki kor ateş yani bunu doyurayım bitsin diye bir şey yok o zaman yaşamla bağdaşmıyor zaten tamam ama nasıl bunu düşünebiliriz ben nasıl düşüneceğim yani arzularım var arzularım benim bu kadar arzu olmam zaten beni hayatta bu kadar fazla yaşarken çabalamaya da itiyor bir yerde yani bu aslında bir gift aynı zamanda Fakat ben bu arzuyu hedef olarak görmektense bir araç olarak görürsem o zaman hayal kırıklığına uğramam. Boşluklarımı, arzularımı doldurmaya çalışmazsam her seferinde niye ben boşluğa düştüm demem. Ne yapacağım? Arzularımın peşinde hedef gibi böyle koşturmaktansa onları hayatın doğal akışında güzel böyle araçlar olarak göreceğim.

Ve bunun yanında ne yapacağım? İşte bahsettiğim ilişkiler, aile, doğal sevgisi, o, bu, maneviyat derken dolduracağım. Ve günün sonunda ben istediğim hedefe ulaşsam da o benim bütün hedefim, arzumu doyurmak için yaptığım küçük o nesne olmayacak. Bunu yapabiliyorsan ne ala? Hayat zaten başka nedir ki? Aynı zamanda elde ettiğim maddiyatı daha çok materyalleş bir biçimde değil de ailemle, sevdiklerimle, kocamla, çocuğumla, onunla, bununla harcayacağım. Ölmeden önce dönüp baktığımda da diyeceğim ki, ah ne güzel de bir hayat yaşadım.

O yüzden ilk adımı neyle atıyorum? Sağlıklı ve eşit ilişkiler kurmaya çalışmakla ve bunun için çabalamakla. 30 yıl artı birçok ilişki sonrasında ne anladım arkadaşlar? Benim en büyük meselem tahammül edemiyorum, dayanamıyorum, erkekler... Değil. Ne en büyük meselem? Benliğimi, savunma refleksimi.

Ne demek istiyorsun? Ben arkadaşlar eşit ilişkiyi taşıyamıyorum. Abla eşit ilişki ne? Şimdi eşitlik demek iki tarafında özlü olması. İki tarafında kırılabilir olması. Fakat benim egom, benim benliğim buna tahammül edemiyor. Bunda sebepleri var. Peki ne yapıyorum o zaman tahammül edemeyince? Hemen savunma mekanizmalarımı devreye sokuyorum. Herkesin ağzında bu savunma mekanizmaları değil mi? Bu ne? Bunları da konuşalım.

Ne yapıyorum mesela? Birini tanıyınca hemen ya göklere çıkarıyorum ya da yerin dibine sokuyorum kendi zihnimde. Bu ne mesela? İdealizasyon ve devalüasyon. Ya da o kişinin çok iyi ya da çok kötü olması. Bu ne? Splitting yani bölme. Mesela içimdeki kırılganlığı görmek istemediğimde onu karşıya yüklüyorum. Bu ne? Projeksiyon. Ya da o bana ihtiyaç duyuyormuş gibi hissettiriyorum ki aslında kendi ihtiyacımı gizleyeyim. Bu ne? Projective identification, yani yansıtmalı özdeşim. Ve sonrasında da kendime çok ucuz bir bahane uyduruyorum. Diyorum ki, zaten kimse bana yetemez, zaten tamir edemiyorum, zaten insanlar şöyle, erkekler şöyle falan. Bütün bunların amacı ne? Benliğimi korumak, çıplak kalmamak, kırılganlığımı göstermemek. Yani aşık olduğumda ya da herhangi bir kişiyle ilişkilenmeye başladığımda her seferinde otomatikleşen bir refleksim var. Birleştirişli bir yarış başlıyor. Ya ben kazanacağım ya o. Çünkü eşitlik bana kaybetmek gibi geliyor. Ama işin ironik yanı da şu ki, hep kazanmak isterken sonunda kaybediyorum. Çünkü eşitlik kuramayınca ne oluyor? Gerçek temasla kuramıyorum. İlişki neye dönüşüyor? Hiyerarşi üzerine kuruluyor. Yani benim bugüne kadar tüm ilişkilerim hiyerarşik ilişkilerdi.

Bu nasıl oluyor? Bunun tanımı ne? Neden yerel ilişkiler bize zarar veriyor? Eşitlik ilişkisinin önemi ne? Buna da konuşalım. Şimdi ne kadar ilginizi çekiyor? Ne kadar derine inmeliyim? Tam kestiremiyorum. Benim çok ilgim çekiyor çünkü hayatımda büyük bir sorun bu. Ve ne olduğunu, sorunun kaynağını anlamaya çalıştığım için ben derinlemesinde bunları okuyorum. Ama size burada ne kadarını anlatayım bilmiyorum. O yüzden feedback de benim için iyi oluyor. Geri bildirim verseniz. Yani bu konu hakkında daha fazla anlat abla derseniz konuşurum.

Şimdi hirarşik ilişki, kısaca hani bir tarafın sürekli otorite güç ve bilgi konumunda olduğu, diğer tarafın ise daha çok böyle uyum, bağımlılık, ona yaramar önünde kaldığı ilişki. Hani hep ben şöyle bir ifade kullanıyordum. Karşı taraf bana tapsın istiyorum, şöyle olsun istiyorum, böyle. Zaten hani birazcık anlıyorsanız bunlardan, daha önce anladıysanız, benim ne tür ilişkiler kurduğumu anlamışsınızdır diye düşünüyorum.

Bu nereden kaynaklanıyor olabilir? Çocuklukta yaşadığımız ebeveyn çocuk asimetrisinin daha sonra yetişkinliğe de taşınması. Zaten çocuklukta bu normal yani. Fakat bir yerde kalıp bunun eşitlik olarak deneyimlenmesi ve yaşanması gerekebiliyor. Ama bu da zor çünkü bilmediğim bir ilişki biçimi. Toplumsal düzenlerin, bu atarkinin, sınıf ilişkilerinin bunun özel alana da yansınması oluyor. Ama eşit ilişkide ne oluyor?

İki tarafta kendi benliğini koruyabiliyor, birbirini dönüştürebiliyor ve güç ve sorumluluğu paylaşıyor. İşte bu da beni çok korkutuyor. Eşit ve hiyerarşik ilişkilerin sebeplerine ve bize etkilerine bakmadan önce size şu savunma mekanizması olayını anlatmak istiyorum. Bunlar niye var kardeşim? Şimdi bu savunma mekanizması yani defense mechanisms

Bunlar benliğimizin yani egomuzun kendini koruma yöntemi. Ne zaman devreye giriyor? Bunların işlevi ne? Gerçeğin, duygunun, çatışmanın doğrudan bizi böyle ağırlığı tehdit ettiğinde bunlar devreye giriyor. Kendimizi korumaya çalışıyoruz aslında. Yani savunma mekanizmaları olmasın diye bir şey zaten gerçeklikle bağdaşmıyor. Bunlar olsun fakat ne zaman sıkıntı bunların esneyemediği, bunların böyle semt sert, rigid olduğu ve tüm ilişkilerimizde tehdit olmasa bile otomatik olarak devreye girdiği yerde sıkıntı yaratmaya başlıyor. Yani biraz sonra sayacağım benim kendimde olan savunma mekanizmalarının

''Aa bu bende de var, bu bende de var.'' demeniz sizi bu konuda sıkıntılı yapmıyor olabilir. Çünkü bunların zaten oluşu bizi hayatta tutuyor. Fakat dediğim gibi esnelememesi, tehdit olmasa bile refleks olarak devreye girmesi ve bilinçli olarak esnetmeye çalışsak da esnetemememiz. Ve günün sonunda ilişkilerimizi berbat etmesi, mahvetmesi. Bunu niye yapıyoruz? Birincisi kaygıyı azaltmak. Kısa dönemde kaygıyı azaltıyor gerçekten. Tolerans edemediğimiz duyguyu düzenliyor. Fakat tolerans edemediğimiz duyguyu bu şekilde düzenlemek yerine duyguyu parçalayıp da düzenleyebiliriz. Başka yollar var her zaman. Başka bunu niye yapıyoruz? Dediğim gibi benlik bütünlüğümüzü korumak. Yıkıcı bir duygunun bizi böyle parçalamaması, bitirmemesi için filtre görevi görüyor bunlar. Böyle kalkan oluyor. Ya da ilişkileri sürdürmek için. Hani bazen gerçekliği de bozarak ilişkiyi devam ettirebiliyoruz.

Ama sorun nerede oluyor? Dediğim gibi bunlar sertleşip otomatikleştikçe gerçek yakınlığı ve eşit ilişkiyi engelliyor. Ne bunlar abla? Size gerçek günlük hayattan örneklerle daha iyi anlaşılması için hepsini anlatacağım.

Şimdi birincisi, bir insanla karşılaştığımda, iletişmeye, etkileşmeye başladığımda, onu böyle bir değer roller coasterına bindirmek. Yani önce idealize etmek, idealizasyon. Sonrasında devalue etmek, devalüasyon. Devalue ne demek? Value bir değer biçmek. Devalue yani değeri azaltmak. Önce ne yapıyorum mesela? İlk karşılaşıyorum ve tamamen kusursuz onu böyle imajine ediyorum. Sonra ne yapıyorum? Tamamen değersiz olarak görüyorum. Yani orta tonları taşımak, benim kendi benliğim için bana fazla riske geliyor.

İlk buluşmada işte o hayatımın aşkı falan deyip üç gün sonra uf tam bir felaket demek. Bunu azalttım bu arada yani esnettim. Artık daha objektif olarak bakıp böyle fazla o roller coaster'ı yükseltmiyorum treni yani. İkincisi yansıtma yani projection. Kabul edemediğim duyguyu başkasına yüklüyorum, yansıtıyorum. Niye bunu yapıyorum? Bunu yaparak içimdeki kusuru, kendi içimdeki kusuru görmek zorunda kalmıyorum.

Mesela ben kendim kıskancım. Ama diyorum ki, o çok kıskanç. Gerçekten böyle oluyor. Ya da bunun başka bir versiyonu, yansıtmalı özdeşim. Yani projective identification. İçimdeki parçamı böyle kontrol edilebilir hale getirmek için, sen zayıfsın, bana muhtaçsın dediğimde, karşı taraf gerçekten bir süre sonra öyle yapmaya başlıyor. Yani kendini gerçekleştirmiş kehanet oluyor. Ya da diğer çok fazla kullandığım bir savunma mekanizmam ne? Defense mekanizm. Denial. Denial is a river in Egypt. Yani inkar. Arkadaşlar maalesef ki bu kardeşiniz acı verici gerçekleri reddederek başa çıkıyor. Yani gerçekle yüzleşmek benim kendi benliğim için ve başkasının kendi benliği için olmayacağına göre fazla tehdit edici oluyor. Intimidating oluyor. Ne diyorum? Benim kimseye ihtiyacım yok. Ben hiper bağımsız self-isolation yapan biriyim derken aslında ne kadar yalnız olduğumu söylüyorum.

Bir diğeri, ne yapıyorum? Bölüyorum, ayırıyorum yani splitting, split yapıyorum. Siyah beyaz görüyorum her şeyi. Çelişkileri, duyguları aynı anda taşımak benim için zor olduğu için bir gün partnerime, beraber olduğum kişiye mükemmelsin deyip, ertesi gün berbat bir insan olayım demek gibi. Ya da şöyle, daha da derin bir örnek vereyim bu kadar yüzeyli olmasın.

O herhangi bir yanlış yaptığında, küçük bir yanlış da olsa, bunun tüm karakterini tezahür ettirip, o zaten iğrenç biri diyorum. Yani aslında küçük bir hata yapmış kardeşim, bundan bir bok olmaz, bundan bir cacık olmaz demeye başlıyorum. Küçük bir şeyi, onun tüm karakterini bölerek harcıyorum. Bir diğeri, sublimasyon yapıyorum. Bu da bir savunma mekanizması ama işe yarayan bir savunma mekanizması. Kabul edilmeyen dürtümü toplumsal olarak kabul gören, yaratıcı bir deneyime çeviriyorum.

Mesela siz ne yapabilirsiniz? Diyelim ki agresyonunuzu, o anki sinirinizi, öfkenizi kavga etmek yerine boksa çevirebilirsiniz. Ben ne yapıyorum? Yaşadığım kötü şeyleri. Geliyorum, podcast da anlatıyorum. Şu dizi var ya onun gibi. Nobody Wants This kadının hani podcaster olduğu dizi gibi. Ya da diğer yaptığım, çok yaptığım bir toplum ekran etmesi, entelektüelleştirme yani intellectualization. Tamam mı? Duygudan kaçıp teoriye sığınıyorum. Sürekli analiz yapıyorum. Bahsettiğim Nobody Wants This dizisinde çocuğu analiz etmiştim ya oğlan kıza çok iyi davranıyor falan diye. Şunu yapıyor, bunu yapıyor falan. Çok güzel saymıştım.

Ve o saydığım şeyler, bilin bakalım kimde yok. Evet, bu kardeşinizde yok. Hiçbiri bende yok. Çünkü ben o duygudan kaçıp, teoriye sığınıyorum, onu nedenselleştiriyorum. Duyguyu çıplak haliyle yaşamak benim için çok tehdit edici olduğu için yine. Mesela kavga ederken diyorum ki, bu bunu bu yüzden yaptı, bu davranış aslında şurada şuna denk geliyor, sen bunu yapıyorsun diyerek, duygudan kaçıp, duyguyu analiz etmeye çalışıyorum. Ya da buna benzer başka bir şey çok yaptığım, rasyonalizasyon. Yani, rational... Şaka şaka.

Mantığa büründürme. Yani acı verici deneyimi hemen mantıklı gerekçelere bağlıyorum. Ya da onun yaptığı, mesela benim kırıldığım bir şey var tamam mı? O bunu yapıyor. Hemen ben bunu bir sebebe bağlıyorum ve oh rahatlıyorum. Acıdan kaçmış oluyorum. Benim için o acı azalmış oluyor. Sorumluluk almaktan kaçmak için bunu yapıyorum. Yine benliğimi korumak için. Mesela çok basit tamam mı? Bunu yapmıyorum ben ama örnek vereyim diye. Böyle sana ters bir şey yapıyor. Sen de bitirmek istiyorsun. Diyorsun ki zaten burçlarımız uyuşmuyordu.

Ve bu sebeple üzülmüyorsun. Kısa dönem faydalı olmuş oluyor sana. Ve bir diğer savunma mekanizması humor, ironi, mizah. Zor durumları şakayla kapatıyorum bir tanem. Çünkü doğrudan yüzleşmek benim için zorlayıcı olduğu için bundan kaçıyorum. Mesela ihmal edildiğinde hepimiz gibi diyorum ki, işte umarım şu anda hastaneden yazıyordur, umarım işte başına şu gelmiştir, umarım telefonun denize düşmüştür falan gibi ya. Çok basit bir örnek de. Bir diğer savunma mekanizmam manipülasyon, kontrol. Karşı tarafın davranışlarını yönlendirmeye çalışıyorum. Çünkü bana eşitlik kaygı veriyor. O yüzden de güvenliği neyle sağlıyorum? Kendi benliğimin güvenliğini kontrolle. Sen bir şey halledemezsin, ben yaparım. Sen bir şey beceremezsin, onu da ben yaparım. Sen ne bilirsin, onu da ben bilirim. Rezil biriyim ya. Başka bir şey daha önceden vardı, şu an yok. Grandiözite. Yani büyük büyük fantezisi. Bunu fantazma çevirmek. Kendimi eskiden, daha çok şu an değil.

Eski benliğimden bahsediyorum. Çünkü hep diyorum ya, eski benliğimi bir kenara bırakıp eski Tuba'yı öldürüyorum ama güzel bir öldürmeye böyle vedalaşıyorum falan. Onun yaptıklarını fark ediyorum. Artık ben bunu yapmayacağım çünkü bu bana hizmet etmiyor. Eski Tuba kendini grandioz bir kişiliğe oturtturup, kendini olağanüstü ve erişilmez görüyordu. Ne için yani? Yazık ona, yazık. Zavallı o. Kırılgan benliğini korumak için böyle hani kediler bir anda kabartıyor ya tüyleri. Büyükmüş gibi. Aslında falan öyle yapıyordum.

Beni zaten kimse hak etmiyor tavırı. Ve sağ olun Allah razı olsun sizden. Siz de bunu çok güzel besliyorsunuz yani. Konusuyla size çıktı. Abla işte seni hak eden olan kimmiş? Kardeşim ben kimim de beni hak eden olan ya? Pardon bana güvenli sevgi. Aşk dilencisiyim şimdi sayende. El açtım, mutluluk dileniyorum. Sana bir türlü beddua ederdim de. Kalbim olmasıyor, kıyamıyorum. Sadece istediğim şey bu yani. Aşk dilencisiyim arkadaşlar.

Ay en kötüsü en kötüsü asla yani bu konuyu aşamadığım ne kadar farkında olsam da esnetemiyorum. Withdrawal, avoidance yani çekilme, kaçınma. Yakınlık arttıkça ve bu yakınlıkta ben herhangi bir böyle bir kusur gördüğümde tehlike farz ediyorum bunu ve direkt kendimi çekiyorum, direkt. Burada yapılması gereken şey ne? Bir tehlike mi fark ettin? Gerçek bir tehlike. Time out ya, mola ver, mola. Mola ver, birazcık uzaklaş ve karşı taraf tekrar bunu telafi etmeye çalıştığında bir şans daha ver. Fakat bende ne oluyor? O geri çekilmeyi öyle bir rasyonalize ediyorum ve danserlendiriyorum ki...

Duygum da gidiyor. Duygum gittiği için o saatten sonra isterse telafi etsin. Yok yani bende duygu yok kardeşim. Bitti. Taze bitiyor ve bu sebeple de hayatımda olabilecek güzel eşit ilişkileri kaçırıyorum. Çünkü duygum bitiyor. Ve bu aslında gerçekten duygum bittiği için olmuyor. Tehlike bunu gördüğüm için kendimi çekiyorum. Ve öyle güzel manipüle ediyorum ki kendimi hiç hissetmiyormuş, hiçbir şey hoşlanmıyormuş gibi davranıyorum. Ve o zaman üzülmediğimi sanıyorum. Ben mesela bazen, hep yapmıyorum bunu ama anlamıyorum bazen niye yaptığımı da. Böyle birinden çok hoşlanıyorum diyelim ki ve konuşuyoruz falan. Bu bana ciddi sorular soruyor. Arkadaşla cevap vermiyorum. Gülüyorum, cevap vermiyorum. Ha falan diyorum. Mesela bana evlilik mevlilik soruyor. Çok hoşlanıyorum falan. Ya oğlum diyaloğa girsene. Niye ciddiye almıyorsun? Niye konuşmuyorsun? Yani diyalog kurulamıyor bazen. Anlatabiliyor muyum ben ne? Diğer bir şey disosyasyon. Bahsetmiştim geçen podcast'te.

Yoğun duyguda zihinsel olarak kopma yaşıyorum arkadaşlar. Çünkü gerçekliği töler edemediğim için kendimi gerçeklikten ayırıyorum, sıyırıyorum. Ya ama bu anlattığım savunma mekanizmalarının hepsi dediğim gibi kötü değil. Onlar olmasa çocukluktaki acılarımızı, hayal kırıklarımızı töler edemezdikleri bunlar bizi paramparça ederdi belki.

Yani bunlar bizim aslında psikolojik bağışıklık sistemimiz. Ama yani nasıl ki normal bağışıklıkta fazla olduğunda ne oluyor? Otoimmün hastalıklar çıkıyor. E bu da böyle. Kendi dokunu vuruyor otoimmün hastalıklar. Ne yapıyor? Fazla bağışıklık geliyor, kendi hücrelerimize savaş açıyor. Ve bu sefer otoimmün rahatsızlıklar çıkıyor. Oto ne? Kendi kendimize. İmmün bağışıklık. Kendi kendimizin bağışıklık sisteminin hastalığı. E psikolojide de böyle. Fazla mekanizma, fazla savunma bu sefer bize savaş açıyor. Ne yapacağız? Esneteceğiz. Tamamen yok etmeyeceğiz ama katı olmalarını engelleyeceğiz. Çünkü eşit ilişkiyi öldüren şey ne? Bu katılık. Şimdi mesela eğlenceli olsun size bir tane buluşmama örnek vereyim. Tamam mı? Hypothetical yani bir teorisel bir buluşma ama hep böyle oluyor.

İlk randevu, ilk esnaman kahkaha hoşlanıyorum falan diyorum ki galiba anlaşıyoruz falan ve hani böyle zaten ben eşit bir ilişkide buluşmaya gitmem benim için hani çok çok çok utopik fakat hadi oldu diyelim tamam mı? Böyle anlaşıyoruz falan hoşlanıyor muyum acaba bu sefer gerçekten olduğu an tam o anda böyle benim içimden çok eski bir refleks uyanıyor. Bana diyor ki Tuğba dikkatli ol eşitlik senin benliğinin sınırlarını çözer. Şimdi çocukluğu üst alt kodlarıyla öğrenmiş her zihin gibi ben de ilişkiyi güvenli bir zemine çekmek istiyorum ve benim için bu güvenli zemin ne? Hierarşi. Hierarşiler roller net. Kim bakacak, kim bakılacak, kim onay verecek, kim onay arayacak bunlar belli. Eşitlikte ise iki özne var ve her özne de vulnerable yani kırılgan ve kırılabilir. Şimdi bu kırılganla ilk yanıt benim için şu. Yüceltme yani idealizasyon.

ve karşındakini böyle neredeyse kendime böyle bir eklem gibi görüyorum. Yani hani benim bir uzuvum. Bu nereden geliyor? Bu da koltuğun hani self-object ihtiyacının rafine bir versiyonu bu da. Yani benim gibi hızlı diyorum, benim gibi zeki diyorum ama aslında kendi benliğimin bütünlüğünü dışarıdan ayakta tutmaya çalışıyorum. Self-cohesion. Ve tam da bu yüzden ilk küçük, ilk mikro hayal kırıklığımda mesela ne bu hayal kırıklığı? Geç mesaj cevap vermesi. Bir cümlede böyle tonunun kayması çok küçük yani mikro. Bu benim idealizasyonum hızla yer değiştiriyor ve neye yol açıyor? Değersizleştirmeye yani devalüasyona. E burada ne oluyor? Kernberg'in tarif ettiği bölme, splitting. Yani o kişi ya çok iyi ya çok kötü. Orta yok, griler yok. Çünkü gri alan bende eşitliği çağrıştırıyor ya ve bu tehlikeli benim için. Yani ya tepeme koyacağım ya dibinin dibine indireceğim. Orta yok. Çünkü orta temas demek. Temas ise benim için ne? Savunmasızlık, çıplak kalma hali.

Geldik ikinci perdeye. İlk perdede bunlar başladı. İkinci perdede ne başlıyor? Projection yani yansıtma. Ya da yansıtmalı özdeşim. Projective identification dediğimiz. Yani diyelim ki içimde kontrol edilmekten korkan ve kontrol etmek isteyen iki kutup var tamam mı? Ve bu ambivalansı yani bu dengesizliği, bu ikilikliği, ikiliciliği taşımak zor. O halde ne oluyor? Karşımda kişiye kontrol takıntım var falan deyip o rolü karşı yetiyorum. Ve birkaç gün sonra gerçekten ilişkiyi planlayan, ricaları isteyen taraf o oluyor.

Sonra diyorum ki bak gördün mü? Benim dediğim gibi oldu diye rahatlıyorum. Rahatlıyorum ama bunun bedeli ağır oluyor yani. Çünkü orada karşımdaki kişi bir özlü olmaktan çıkıyor, araç olmaya kayıyor. Bu ilişki de eşitlik zemininden çıkıyor, ne oluyor? Otorite ve uyum ikiliciliğine dönüyor. Ve ben otorite oluyorum, karşıda sadece bana uyumaya çalışıyor. İşte benim kendi cümlemle bana tapsın, bana şöyle yapsın, yerlere serilsin, Tuğba'm desin, omuz başlarıma şiir yazsın falan bunlar gerçek. Şimdi yakınlık arttı diyelim ki yani ikinci hafta ve üçüncü perde.

Neye başlıyorum ben? Bunlar bu sıralarda olmak zorunda değil arkadaşlar. Örnek veriyorum sadece şu anda. Entelektüelleştirmeye başlıyorum ve rasyonalize etmeye başlıyorum. Yani bir duygu hissediyorum ve o duyguyu çıplak haliyle masaya koymak yerine bunu böyle nedense hallendirip kurumsallaştırmak diyeyim. Öyle yapıyorum. Yani hoşlanıyorsam da, hoşlanmıyorsam da bunların hepsini bir nedenle sürükleyip, bir objektif elimde tutabilecek bir nedene kendimi duygudan uzaklaştırıyorum. Ya da mizah devreye giriyor, humor.

Espri zekice, zamanlamam kusursuz, okey ama tam o an yani şakaya sığınıyorum ve maskelenmiş bir kaçınma üretiyorum, anlatabiliyor muyum? Ve eşitlik kapıya dayandığında, bu çok nadir oluyor yani çünkü bu tüm hepsini geçecek karşımdaki kişi ve eşitlik kapıya dayanacak. Ben de kırılabilirim, sen de. Gerçi benim için çok tehditkar bir cümle olduğu için. İnkara kaçıyorum. Benim ihtiyacım yok, ben hallederim. Görünüşte güç ama içeride ne? Yalnızlık, zavallılık. Ve bazen de bu sistem, benim kendi benlik sistemim, bütün bu yüklenmelere dayanamıyor ve günün sonunda disosye oluyorum. Eşitlik çünkü benim için güçsüz kalma temsili içinde eşleşiyor. Sonra ne oluyor? Bunların hepsi agresyona dönüşüyor. Ben konuşmaktan zaten kaçtığım için, çünkü kendi kırılganlığımı gösteremem, bu bende yok. Ne diyorum? Açıkça kırıldım demek yerine

imalar yapıyorum. Cevap vermiyorum. Ghostluyorum. Yani yazmıyorum. İşte şöyle yapıyorum, böyle yapıyorum. Boşver diyorum. Darılışlarımı da aşağılamaya başlıyorum ve kullandığım dil eşitleyici olmaktan çıkıyor artık. Üstten konuşmaya evriliyor. Ders verir gibi cümleler kuruyorum. Düzeltici, ironiler yapıyorum. Meta yorumlar yapıyorum. Ve tüm bunlar da gün sonunda grandiozdeyi besliyor. Ve benim karşımdakiler ne yapıyor? Eşit özlü olma şansı düştükçe, bunu anlıyorsa tabii, ya uyumlanıyor, onun kendi patolojilerine bağlı ya da öfkeleniyor ve mesafeyi seçebiliyor.

Gidiyor haliyle yani. Ve bence sağlıklı olan gitmesi. Çünkü şu an benim bu davranışlarım ikimize hizmet etmiyor yani. Peki, bir tanem buna anlaşıldıysa, bu kurduğum hiyerarşik ilişkinin bedeli ne? Kısa vadede kaygıyı düşürüyor, işime yarıyor gibi zaten amacı bu mekanizmaların. Ama ne? Roller belli. Kontrol bende. Benliğimin kılgan çekildiği, yani self esteemim korunuyor ama orta vadede

Ne oluyor? Yakınlık toleransım daralıyor. Yani birinde of tolerance, yani iki öznenin karşılaşması, karşılıklı etkileme, birbirine etkilenme yerine, tek bir merkez yani o da benim, o benim çevremde dönen, düşünce ve duygu çeşitliliği azalan bir yapı kuruluyor. Çünkü benim sadece bir özne var, o subje. Ben karşı tarafın gerçekten mental durumunu merak etmek yerine, tespit ve teşhislerle devam ediyorum hayatıma.

Güveni aşındırıyor bu bizim hiyerarşik ilişkimiz. Karşımdaki kişi böyle bir sınavda olduğunu hissediyor. Sanki sürekli böyle hani üzerinde bir yargıç var ve o bir sınavda. Ve sonunda yalnızlık üretiliyor. Yani ilişki var ama temas yok. Ses var ama kimse kimseyi duymuyor yani. Ve eşit ilişki kuramazsam ne olur? Zaman içerisinde benim bu yakınlık ansiyetem de kendine kanıtlar toplar ve tekrar kendini gerçekleştiren başka bir kehanet daha olur. Derim ki ben yakınlık hep bana sorun çıkarıyor. Bu olmuyor, beceremiyorum. Ama aslında yakınlığın kendisi değil, yakınlığa eşlik eden savunma dizim bana sorun çıkaran şey.

Ve savunmalar çelik gibi kalırsa ya boyun eğenleri seçerim buna ama onlara da saygı duymakta zorlanırım çünkü hani zaten sorun o. Ya da daha güçlüleri seçerim ve onlarla savaş başlar. Bu da oldu. Daha güçlü müydü bilemem fakat daha malindi, daha kötücüldü diyebilirim. Ve iki uçta da asla eş yok. Ya rakip ya çırak var. Anlatabiliyor muyum? Böyle bir şey. Ve ben dünün sonunda kendimden daha malin, daha kötücül birini gördüğümde de, hiyerarşik olarak üste geçmeye çalıştığım bir yerdeydim ya, geçtim ve onu alınca da saygım azaldı zaten falan. Yani böyle rezil bir durum bu. Şimdi burada bu iskeleti ne yapmalıyız yani eşitlik konusunda? Şimdi dedim ya 50 kere söyledim, savunmalarımızı sökmek değil est etmek. Ego işlevlerini güçlendirip, savunmaların olgun çeşitlerine, olgun varyantlarına kaydırmaya çalışacağız.

Mesela adlandırabiliriz. Diyebiliriz ki şu an ben bunu yapıyorum. Şu anda içimde üste kalmazsam yok olurum korkusu var. Deyip bu duyguyu isimlendirebiliriz. Yani bu affect'e bir etiket verebiliriz. Bu duygulanıma. Affect labeling. Ya da mesela zamanlama arkadaşlar. Her şeye, her şaka, her yerde yapılmaz ya. O anlarda mizahı ertele kardeşim. İlk önce hislerini kur, sonra bakarsın devamına.

Ya da mesela eşitlik cümlelerini böyle kurabilirsin diyebilirim ki ben. Ben şu anda sana böyle konuştum ama bu benim savunmam. Tekrar deneyebilir miyim falan gibi yani. Hani bu çok çok üst bir şey ama. İşte meta ilişki, meta iletişim. Mesela benim yapmaya çalıştığım şey kendimi maruz bırakmak diyorum ya. Yani ilişkilere ve kırılganlığımı açmaya maruz bırakmak zorundayım. İlişkilenmeden ilişkilenemem. Ben bunu anladım kardeşim.

Ve ilk denememde olmadı. Hayır ya bu maruziyete bırakmak zorundasın kendini. Ve mikro maruziyetler niye? Çünkü daha çok tehlike az. Yani hani egom için tehdit daha az. Maruz kalacağım. Ne mesela? Şunu yapmaya çalışacağım. Özür dilemeye çalışacağım. İhtiyaçlarımı belli etmeye, bir şeyler rica etmeye çalışacağım.

Bu böyle hani benim kırılmadan var olma korkumu düzenleyecek. Ya da rollerimi dengelemeye çalışacağım. Mesela fark ettiğimde bir rolü üstlendiğimi hani bunu söyleyebilme gücü. Yani bak ben şu an yargıç gibi oldum, ben şu an öğretmen gibi oldum, o koltuğa kaçtım, gel karşılıklı anlatalım, özür dilerim diyebilmek benim için çok büyük bir gelişme alanı.

Çünkü eşit ilişkilerde şöyle şeyler olur arkadaşlar. Mesela kararlar iki tür konuşulması gerekiyor. Önce herkes duygusunu anlatabilir. Sonra gerekçesini söyler. Ve bunlar sıralı olur. Benim üzerimden dönmez ya da emek maddesi. Yani ev, zaman, duygusal emekler puanlanır. Mesela haftalık dengeleme yapılması lazım. Görünmeyen bakım emeği görünür olması gerekiyor. Evliliklerde de böyle ya. Ya da mesela

Onarım protokolü işte anlaşmazlıklarda üç adımda gidebilme falan. Ne var sorun ne? Bu olayı somutlaştırmak. Bu olayın sende yarattığı duygu durumu anlam ne? İki. Üçüncüsü de karşıdan makul bir talep ve fedakarlık. Bunlar tabii ki romantik gelmeyebilir fakat arkadaşlar eşitlik romantikten, tutkudan, cihazdan çok daha etik ve güzel ve daha güçlü bir inşa.

Şimdi günün sonunda esnetmek neden benim için bir çözüm yolu? Çünkü bu savunmaları benim düşmanım olarak görmemem gerekiyor. Bunlar benim tarihim, bunlar benim 30 yılım. Beni koruyarak bunlar beni bugüne getirdi. Ama bu demek değildir ki bunları koruma içgüdüsüyle çelik gibi yapayım, zırh yapayım. Hayır. Bugün bunların beni korumasıyla, beni ilişkilerden koparması birbirine karışıyor.

Esnetmek bir tanem, savunmayı seçilebilirlik kılıyor. Yani istersem kullanırım, istemezsem bırakırım. Gerçekten tehdit olduğu yerde kullanırım. Refleks olarak devreye girmez. Bu ne? Seçilebilirlik. Özneleşme. İşte eşit ilişki de inşallah buradan filizlenecek. Şu an gerçekten iş anlamında çok yoğun bir süreçteyim. Lock-in'le de girdik biliyorsunuz yani. Onu da yaptığım için. Fakat bu süreçte gerçek hayattan böyle kalbimi hızlandıran, atışını hızlandıran, fizlendiren kişilere kapıyı tamamen kapamayıp eşitlikten kaçmamaya çalışacağım. Çünkü hayatı ertelemenin de bir anlamı yok şu saatten sonra. Bunu yapmamaya çalışıyorum. Bakalım ben günün birinde bu kadar uğraşırsam gerçekten yapabileceğimi düşünüyorum. Çünkü sadece bunlar romantik ilişkilerde olmuyor aslında. Aile, çevre bunlara da yansıyor. Ve onları hallettim. Şu an oralarda eşit ilişkiler yürütebiliyorum gerçekten. Buna inanıyorum.

Sıra romantik ilişkilerde. Yaparsam haber vereceğim. Sizi seviyorum. Kendinize çok iyi bakın. I love you. Ameliyatın içinde dua etmeyi unutmayın. Umarım abla bu ne? Çok kötü olmuş demezsiniz. Derslerinizde de ne yapayım? Beşer şaşar. Love you.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)