Podcast

hayattaki en önemli şeyi buldum

Dr. Gulec Radio

1 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Selam peri bacalarım, biliyorsunuz birkaç gün önce 30 yaşına girdim ve inanır mısınız hemen ertesi gün size bu podcasti kaydettim. Çünkü buldum arkadaşlar, hayatımda eksik olan o şeyin ne olduğunu, gerçekten neye ihtiyacım olduğunu buldum. Bu bölümde anlattıklarım hakkında ne düşündüğünüz benim için önemli, dinledikten sonra bana yazmayı unutmayın. Irubyou!



Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠⁠⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠⁠⁠⁠'u ziyaret et!



------ Podbee Sunar -------

Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

4.536 kelime · ~23 dk okuma

Peribacaları, naber? Bugün sizinle ilginç bir podcast yapacağız. Dün 30'uma girdim ve bugün size 30 yaşıma kadar, bu 30 yılda, yeter artık 30 deme daha fazla, hayata dair ne anladım açık açık anlatacağım. Ve bu benim için gerçekten önemli. Neden biliyor musunuz? Çünkü şunu düşünüp duruyorum. Bu anlatacaklarımı ben daha önce hiçbir yerde duymadım. Kimse bana söylemedi.

Ve yine şükrediyorum ki 30 yılda buraya gelebildim. Ama diğer merak ettiğim şey de şu ki... ...eğer biri bana bunu anlatsaydı... ...ben kendim deneyimlemeden... ...bunun böyle olabileceği idrakine varabilecek miydim? O yüzden dinledikten sonra... ...sizden geri dönüş bekliyorum. Hem içselleştirebildiniz mi? Hem ortak noktalarımız var mı? Hem de bunun size söylenmesi bir şey ifade etmiyor... ...yaşayıp kendinizin mi görmesi gerekiyor? Yani duvar boyalıysa... ...bu duvar boyalı, dokunmayayım değil... ...gidip dokunup, ondan sonra boyalıymış deyip... elimizi silmeye çalışmamız mı lazım? Hazırsanız başlıyoruz. Doktor

Gületç Radyo'ya hepiniz hoş geldiniz. Şimdi dedikodu kısımlarını biraz geçeceğim ve elimden geldiğince herkesin anlaması için. Çünkü önemli, kıymetli. Goygoy yok. Goygoy da var tabii ki de. Daha az İngilizce terimi kullanmaya çalışacağım. Kullanıyorsam Türkçesini mutlaka açıklayacağım ve yavaş konuşacağım, tamam mı? Şimdi ben doğum günü kutlamayı sevmiyorum, kutlamıyorum. Niyesini falan, bunu boş verin. Çok önemli değil bence. Hatta geçen sene kutlamamak için nöbete denk getirmiştim.

Transkriptin tamamını oku

Seviyorum öyle olunca. Bayramları falan da öyle yapıyorum. Hiçbir yere gitmeyeyim diye. Neyse, şimdi nöbet de yok. Bu arada dostluğumun tosunu merak ediyorsunuz. Her şey istediğimiz gibi. Yerleştirmeler falan olsun. Konuşuruz. Neyse. Bana dedi ki, ben böyle tam işte 12 yani girmişim doğum günüme falan. Aşağı in, kapı açık. İzmir'de yaşıyorum normalde. Ve gün içinde de görüştük yani spontan, normal hep konuşuyoruz zaten falan. Şok oldum ve elbiseyle öyle gittim. Çok güzel, iki gündür beraberiz falan. Beraber kaldık gittik. Çok hoştu. Şimdi geldim eve. Dedim şu podcastı yapalım.

Şimdi her yaş insan ister istemez düşünüyor yani. Çünkü bir sene sonra nerede olurum? Üç sene sonra doğum gününde nerede olurum? Ben vallahi geçen sene olacağımı düşündüğüm yere çok uzağım. Hiç yani alakası yok. Kendime göre koyduğum başarı kürtelleri olarak da alakası yok. Maddi olarak da alakası yok. Manevi olarak da alakası yok. Bir kere mesela şu an ayrı eve çıkabilirim. Fakat beni tutan bir şeyler var. Ve bunu başarı olarak görmüşüm. Yetişkinlik emaresi. Ve şu anda bu yok. Neyse konumuz şu an bu değil.

Hayatta ne yapmak istediğimi bulmak büyük bir başarı benim için. Hala bunu tam olarak bulmuş değilim. Bu da hani beni otuzlu olmam gereken yerden uzaklaştırıyor falan. Ama sonra işte bölümün sonunda anlatacağım size. Fark ettim ki aslında tam da olmam gereken yerdeyim. Uf baba. Şimdi şöyle. Hani otuz derinliği falan gibi klişe laflar etmeyeceğim. Bence bu derinliğin tam olarak yaşları... Ama neyse ya. Bu da klişe. Bana ne. Kim hangi derinliğini nerede buluyorsa bulsun.

Ama ben konunun sadece 30 olmadığını kendimle ilgili düşünüyorum. Çünkü yıllardır zaten buna uğraşıyorum. Tam denk geldi ama yani. Tam o sırada denk geldi. Çünkü niye denk geldi abi? Ben yine bir görev bitti, geldim. Ve boşluğa düşmemle beraber neler geldi? Bilinç dışı geri dönüşleri. Ne diyorsun abla? Anlatıyorum.

Şimdi son zamanlarda mental olarak yorulduğumu size anlattım. Ve dedim ki hani bu biraz bana şımarıklık gibi de geliyor. Bir sağlık sorunum yok. Ekonomik olarak kendime yetebiliyorum. Şükürler olsun yani. Bu hani ne istiyorsun Tuba? Evrenden, Allah'tan ne istiyorsun yani? Ortada net bir sebep de yok. Kötü bir sebep falan. Ben niye böyleyim? Neden coşkumu kaybettim? Gözümde ne yaşı yok? Falan filan. Hani beş yıldır terapiye gidiyorum. Her hafta gidiyorum. Bazen haftada iki gidiyorum. Yani daha ne yapabilirim? Okuyorum, ediyorum. Kötü alışkanlıklarım yok.

İçkim kumarımları kısım. Yani ne yapayım? Ve biliyor musunuz yani bazen bir sorunun kendisini bulmak bile lüks. O yüzden size o gün storyde de yazmıştım. Düşündüm düşündüm niye böyle niye böyle ve buldum arkadaşlar yani buldum. Bulunca da şöyle bir sevinç oluyor yani eğer mesele buysa çözüm de olabilir ve ben çok yaklaşıyorum.

Şimdi öncelikle bana ne oldu? Ben eskiden tamam ADHD'nin verdiği de bir hani... ...coşku, hareketli, dürtüsellik falan var ama... ...yani en olmadık şarkıda bile onu coşkuyla böyle güzelce söylerdim. Sadece olay mutluluk değil bendeki. En üzgün şarkıyı da hissederdim. En güzel şarkıyı da arabada bağırarak söylerdim. Dans ederdim. Hareketlerim, duygularım daha büyüktü, daha coşkuydu. Hayattan anlatabiliyor muyum? Anlık bile daha fazla zevk alıyordum. Şimdi bu olmayınca da geri kalan hayatın zor kısmı da zor çekiliyor zaten. Çünkü bu tuzu biberi. Dedim acaba ben regrese mi oluyorum terapiyle? Daha mı kötü oluyorum? Şöyle, terapi kötü yapıyor anlamında söylemiyorum.

terapi alıyorum, bir iyi oluyorum, iki ay geçiyor, tekrar başa döndük gibi. Sonra fark ettim ki hayır. Çünkü benim aldığım terapi psikodinamik terapi. Yani ne bu? Daha uzun yıllar devam eden, daha sık görüştüğün, yarayı deşen, daha anlık iyilik değil de daha uzun vadeli bir kişiliği anlama, bilinci anlama, bilinç dışını anlama süreci. Ve öyle bir şey ki bu, psikodinamik terapi ya da psikoanalitik psikoterapi.

Size iyileşme vaad etmiyor. Size hastalıkların çözümünü vaad etmiyor. Ne vaad ediyor? Kendini anlamaya vaad ediyor. Ve siz bu kendini anlama yolunda, sizi kötü hissettiren şeyleri bulup, onun üzerine giderseniz, o yarayı deşerseniz, işte tekrar entegre edip bütünlerseniz falan filan, sonunda daha iyi olabilirsiniz ya da olamayabilirsiniz, tamam mı? Şimdi psikodinamik psikoterapiyi, bir de şöyle anlatayım, size yani yüzeydeki semptomlarla anlık uğraşmak yerine daha derine inmeyi istiyor. Bu yüzden de kolay değil. Bir de benim asıl sıkıntım ADHD değil. O benim en kolay baş ettiğim şey. Şimdi biz insanlar hayatımız boyunca bazen

...öyle acılarla yüzleşiyoruz ki... ...öyle travmatik olaylar yaşıyoruz ki... ...bunlarla başa çıkamıyoruz. Ve bunlarla başa çıkabilmek için, o an hayatta kalabilmek için... ...bazı savunma mekanizmaları geliştiriyoruz. Başa çıkma mekanizmaları geliştiriyoruz. Yani coping mekanizm. Tamam mı? Bunlardan bir tanesi de ne mesela? Disosiyasyon. Ne bu? Kopma. Ne demek bu? Kaçış tuşu.

Yani o an zihnimiz kendini o acıdan korumak için sanki ben bunları yaşamadım, dışarıdan izliyorum gibi ondan kopuyor ve yaşamamış gibi oluyor. Tabii bu disosyasyonun da alt türleri var. Mesela depersonalizasyon. Person ne? Kişi, person. Kişinin kendini o acıdan çıkartması, derealizasyon, kişinin gerçeklikten kopması gibi gibi, tamam mı? Disosiyatif amnezi var ve de disosiyatif kimlik bozukluğu var. Eskiden çok da kişilik bozukluğu deniyordu. Hatta filmi var, Split.

Peki başka ne yapabilir insan bir acıyla karşılaştığında onunla baş edemiyorsa? Bazı kalkanlar geliştirebilir. Bunlar ne mesela? Narsistik kalkan olabilir. Ne demek bu? Eski benliğinde yaşadığı durumlar o kadar travmetik bir başa çıkamıyor ki onları ben yaşamadım diyor. Eski benliği gömüp yeni bir benlik, sahte bir benlik kişi yaratıyor kendine. Ve bu yeni benliği hiç o olayları yaşamamış, temiz bir sayfa ama bambaşka bir kişi. Ve gerçek değil. Ama ne yapsın? Başka türlü dayanamıyor.

Şimdi hepimiz gibi benim de bazı acılarım oldu. Tamam mı? Ve ben ne yaptım? Bir şekilde hayatta kaldım. Zaten tıp okuyordum öncesinde de. Yani hep böyle hızlı, dinamik, akan bir hayatım var. Ve gerçekten şu an çok daha acı çektiğimi belli eden bir yerdeyim. Önceden yani hiçbir şeyi sanki takmıyor. O hayatı yaşıyor. Yani hani çok ilginç ya, bilmiyorum. Ve sonra ne yaptım ben? Tabii ki bazı kalkanlar geliştirdim. Şimdi bunların hangileri olduğunu söylemem benim için çok uygun değil. Nasıl kalkanlar olduğunu.

Peki ne oldu? Ben bu kalkanları geliştirdim. Evet, ben kendimi yaşamamış gibi kendimi bir şekilde hayatta kalmayı başardım. Ama o an yaşamadığım, ittiğim, yaşamayı reddettiğim acılar nereye gitti? Bilinç dışına. Ve oradan yavaş yavaş ne yapıyor? Ben onların varlığını bilmesem de

...sızıyor ve bunlar hayatta siz yaşarken farklı şekilde tezahür edebiliyor. Siz anlamıyorsunuz, ben bunu niye böyle yapıyorum? Ben neden sürekli aynı dinamikleri yaşıyorum? Ben neden öfke problemi şurada patlıyorum? Ben neden aynı bu toksik ilişkiler içerisindeyim ki bunlar en basit varyasyonları? Ben neden varoluşsal krizdeyim? Ben neden depresyondayım? Neden suizidelim atıyorum?

Ve günün sonunda ne yapmak gerekiyor? Oradaki bir abse var, değil mi? Ne demek abse? İltihap. Şimdi neye benzetebiliriz biliyor musunuz? Bir yerinize bir iğne batıyor, mikroplu bir iğne. Ve sonra çok küçük bir iğne ucu olmasına rağmen orada o mikrop birikiyor, birikiyor. Siz de biraz görmezden geliyorsunuz belki. Büyük bir iltihap oluyor. Yani ne oluyor? Abse oluyor.

Ve abse, siz onu ihmal ettikçe zamanla kanınıza karışıp sizi öldürebilir bile. Ne yapmak gerek böyle bir durumda? Abseye sadece antibiyotik işe yaramaz arkadaşlar. Ne yapacağız? Abse ne demek? Drenaj demek. Abse ne demek? Boşaltmak demek. Absenin içini boşaltmak şart. Fakat boşaltırken de öyle pat boşalttım, hadi aksın diye bir şey yok. Entegre etmek gerekiyor. Yani ne yapmak gerekiyor?

bu bilinç dışından çıkardığınız acıları öyle çıkardım hadi kal öyle yok bunları tek tek niye niçin ne oldu anlayıp antibiyotini verip ithabı tamamen boşaltıp sonra güzelce kapatıp üzerine pansumanı yapmak gerekiyor tamam mı? Peki, ben o acıları yaşadım. Sonra neden bu şu anda bana böyle etki ediyor? Çünkü şimdi zaten İngiltere süreci, oradaki hayat, sonra boya batı süreci, sonra böyle sosyal medya popü falan, bunlar zaten hep stresör. Hep stresli hayatım, zihin. Stresli anlarda ne yapıyor bir tanem? Hayatta kalmaya çalışıyor. Ben psikocinemik terapiyi alsam da, gerçekten daha çok hep böyle kendimi en olağan bir şekilde hayatta kaldırmaya çalışıyordum. Sonra ne oldu?

Ben geldim buraya, şu an gerçekten herhangi bir insana göre, metropol insanına göre stresörüm minimum seviyede. Bunu kabul etmek zorundayım yani. Ve ayrıca terapilerin yılından ötürü de ben zaten direncimi azalttım terapiye karşı. Ve iyileşmek için evimden gelen çabayı gösteriyorum. E stresör de kalmadı, o zaman zihin ne diyor? Tamam. Artık zaten o da istiyor, ben de uğraşıyorum yani terapiyle beraber, birleştişimi açığa çıkarmaya, oradaki yaraları.

Tamam diyor, bu benim teorim. Kendimle ilgili teorim yani. Tamam diyor, biz artık bu acıları dışarı çıkarabiliriz. Bilince getirebiliriz daha doğrusu. Çünkü kaldırabilir. Toleredebilir. Ve aynı zamanda ben o kalkanlarımı da azalttım. Savunma mekanizmalarımı azalttım terapiyle beraber. Ve acıyı hissetmeye hazır olduğumu da kendine söylüyorsun. Hem bedenine hem zihnine. Ne oldu günün sonunda arkadaşlar? 4 gündür, 5 gündür yutkunamıyordum. Ve hayatımda ilk kez böyle bir şey oldu yani. Yutkunamıyorum. Ya kardeşim yutkunamıyorum. Böyle sürekli gece uyurken

Yapıyorum ve yutkunamıyorum. Bir de böyle psikosomatizasyonda şey var, hani midenize mi vuruyor? Yutkunamamak büyük bir semptom. Mesela ne demek? Kaygı, söylenemeyen şeylerin söylenememesi. Bunlar yutkunamamak olarak bedende somatize olabiliyor böyle hisler. Bedende semptom yani belirti verebiliyor. Ve sonrasında ne oldu biliyor musunuz? Dört gün yutkunamadım ve sonra bir anda ben nefes alamamaya başladım. Nefesim yetmiyor, akciğerlerim yetmiyor. Yapıyorum, yetmiyor kardeşim, tamam mı? Böyle dedim, tamam. Anladım ben ne olduğunu falan. Anksiyete var, kaygı var, bir de panik atak diye bir şey var ya, bir de panik bozukluk var. Şimdi bunların hepsi farklı, o yüzden tanıdıkları boş verin. Fakat bu benzediği şey klasik bir panik ataktı. Sadece ben doktor olduğum için ve çok fazla panik atak gördüğüm için hastanede ve bildiğim için panik atan olayını, patolojisini falan, biliyorum bana bir şey yapmayacağını. Dedim arkadaşıma da, ben şu an panik atak geçiriyorum. Ama bildiğim için bir şey olmayacağını, sadece nefes alamıyorum falan. ilacımı içtim, yattım, uyudum. Ama hayatımda ilk kez böyle bir şey oldu. Yani hani öfkelendiğim, çok sinirlendiğim böyle oldu ama panik atak bambaşka bir şey. Ondan sonra ben aydım. Demek ki dedim böyle böyle. Ve bu da beni çok mutlu etti aslında bir yerde. Tamam, o an kötü de toleredebildiğim için sıkıntı olmadı. Çünkü demek ki ben yüzleşebiliyorum. Demek ki başladı. Demek ki artık yavaş yavaş kurtulacağım o yüklerimden gibi hissettim sadece. Anlamak gerekiyor tabii. Yani hani bu hangi duygudan ötürü böyle oluyor falan, bunu aşmak lazım, tamam mı? Dedim artık yüzleşme vakti kızım. Az kaldı finish line'a. Bunlarla beraber düşünmeye başladım. Tamam, kötü hissetmemin doğal olduğunu, olağan olduğunu daha doğrusu anladım. Dedim ki, hayatımda ne eksik? Ne eksik kardeşim? Başarı, daha çok başarı, daha çok para. Hedonik adaptasyonla bunlar beni tatmin etmiyor. Şimdi ne bu diyeceksiniz? Konu şu. Birincisini söyleyeyim. Otuz. Modern kültürde şu anki zamanımızda bençmark. Eski zaman çizelgesinde mesela, iş, ellik, çocuk değil mi otuzunda falan?

Ama artık bu eterojen yani, bu böyle değil, bu böyle işlemiyor. Ama bunun böyle olmayışı bir yandan özgürlük ama bir yandan da anlam kayması yaratıyor. Şimdi ben bugün ailemin evinde, otuz yaşındayım, bekarım, sevgilim yok, başarılıyım, potansiyelim var geleceğe yönükte. Fakat içimde her zamanki tanıdık bir boşluk var. Ne zamanki tanıdık mesela size söyleyeyim. İngiltere'de denkliğimi alıp falan orada bir şeyler başarıp sonra geri buraya geldiğimde yine aile evine geldiğimde aynı boşluk. Üniversite beşinci sınıfta tıp okuyorum ama ne yapmak istediğimi bilmiyorum, hangi ülkeye gitsem bilmiyorum, burada ne yapsam bilmiyorum falan aynı boşluk. Aynı isteksizlik, aynı amaçsızlık. Sonra Boyabat'a gittim. Orada bir görev edindim kendime. Bu görevi yaptım. Bunu başardım. Yapılabiliyor. Gördüm. Geldim buraya. Yine aynı boşluk. Ve daha size geçen hafta söylediğim gibi bu boşluğu hissetmemek için kendime koyduğum yeni akademik

Bu arada biraz önce bahsettiğim hedonik adaptasyon, bu döngünün klinik adı. Şimdi beni sorgulamaya sürükleyen şey şu oldu. Bu benim önüme koyduğum akademik görev. Diğerlerinden daha uzun. Ve bu bitince ne olacak? Yine aynı konu. Yine o boşluk. Ve unuttuğumuz bir şey var ki hayat gerçekten kısa.

Kısa da olmasa, günün birinde öleceğim ve benim bunu düşünmek kaygı yaratmıyor. Kaygı yaratan varsa özür dilerim. Ama aslında bir yerde o kadar ölmeyecekmiş gibi yaşayıp, o kadar günlük şeylere kafa yorup kendimi üzüyorum ki. Bunu araştırdım sonra, oraya geleceğim. Yani hani günün birinde öleceğim ve elimde ne kalacak?

Kendime sürekli başarı olarak koyduğum hedeflerle beraber ne oluyor biliyor musunuz? Özellikle beynimizdeki mezolimbik dopamin yolu. Bu yeniliğe ateşleniyor. Hadi diyor, hemen yapalım falan. Ben bir şeye karar verip, ertesi gün başlıyorum bu arada. En büyük şeyler yapıyor, tamam mı? Ertesi gün, hemen. Sonra ne oluyor? Hedefe varınca, yapabildiğimi görünce, bak ben yapabiliyormuşum diyorum ve o andan itibaren dopamin, benim dopaminim, çoğumuzun da öyle aslında, bazel seviyeye düşüyor. Yani doyum sandığımız şey aslında bir uyarma ve düşüş eğrisi, bu kadar.

Bu biyolojinin suçu değil yani. Bu böyle çalışıyor. Bu onun dili. Yani ben bu hayattaki arzumu sadece ve sadece başarıyı kovalayarak daha iyi... Böyle yapamam. Okey, kabul. Böyle olmuyor. Bir yere varamayacağımı anladım bu şekilde. Neyle oluyor peki? İşte onu anlatacağım. Bence neyle oluyor yani.

Şimdi biraz beyinden, sinir bilimden bahsedeceğim. Sonra işin biraz daha sosyolojik taraflarını anlatacağım, tamam mı? Şimdi stres fizyolojisinde HPA ekseni ve arestetik yük var. Ne bunlar? Şimdi günlük mikro stresörlerimiz var. İşte geç kaldık işe diyelim ki, otobüs kaçtı, arabaya trafik var. Bu HPA eksenini çalıştırıyor. Ne demek bu? Hipotalamus, hipofis, adrenal ve oradan kortisol yükseliyor ve kalp hızımız artıyor. Normalde bu sistem ne oluyor gün içerisinde? Yükseliyor ve iniyor. Fakat yalnızlık ve kronik kıyaslama, sosyal medyada dahil buna, bu inişi geciktiriyor. Buna ne diyoruz biz? Allostatik yük. Sistem sürekli hazır olda kalıyor, tamam mı? Bağışıklık, metabolizma, bunlar düşüyor, yıpranıyor artık.

Peki buna dur diyecek en iyi ajan ne? İşte bunun için çok güzel bir çalışma var. Harvard Yetişkin Gelişim Çalışması. Şimdi bu çalışma 1938'de başlamış ve günümüze kadar devam ediyor. Ne sormuşlar biliyor musunuz? İyi bir hayatın ne belirler? Dedim ya öleceğiz günün birinde. Dönüp arkamıza baktığımızda ben iyi bir hayat mı yaşadım? Geçen babamlara bunu sormuş. Sizce dedim bugüne kadar iyi mi? Dedim dur kızım bizi öldürdün. Dedim hayır yani falan.

Ama hoşlarına gitmedi yani bu sır. İki farklı grup alınıyor bu çalışmada. Bir tanesi Harvard Üniversitesi'nde okuyan, daha ayrıcalıklı ve eğitimli genç erkekler. Diğer grup bu kim? Boston'ın en daha böyle dezavantajlı, en fakir bölgelerinden gelen ergen erkekler. Amaç ne? Bu kadar sene boyunca kimler sağlıklı, mutlu ve işlevsel yetişkinlere dönüşüyor ve kimler de spektrumun diğer tarafında kalıyor? Ve bunu belirleyen faktörler neler? Para mı? Eğitim mi? Aile kökeni mi? Yoksa daha başka şeyler mi? Çok güzel çalışma değil mi? Ve katılımcılar düzenli aralıklarla 85 yıl boyunca takip ediliyor tamam mı?

Ne yapıyorlar bunlara? Tıbbi muayeneler, psikolojik testler, aile üyeleriyle görüşüyorlar. Kan değerleri, beyin görüntüleri ilerleyen dönemlerde daha da çok çıktı yani. Sonuçta 1938'de başlamış bu, atamın öldüğü zaman. Hatta bazen ellerine falan gidip böyle oralarda çekimler yapıyorlar, bakıyorlar. Zamanla sadece erkekler değil, eşleri, çocukları ve torunları da dahil ediliyor.

Allah razı olsun. Şimdi çok önemli bir yere geleceğim. Dedim ya bizim o HPA akselinde en iyi silahımız, ajanımız ne? İşte şu. O kadar yıl boyunca tekrar tekrar çıkan en net sonuç şu ki arkadaşlar, iyi bir hayatın en güçlü belirleyicisi de yakın ilişkilerin kalitesi, nitelikli yakın ilişki. Ne para, ne başarı, ne statü, ne dış görünüş, ne fizik, ne peki uzun vadede sağlığı, mutluluğu, hatta beyin fonksiyonlarını bile en çok belirleyen şey sağlam, güvenli ve destekleyici ilişkiler.

Zehri ağlıysanız biraz ara verelim, aradan sonra size çok güzel şeyler anlatacağım. Şimdi bu çalışmadan çıkan tek sonuç bu değil, çok güzel sonuçları var. Ayrıca para bunun neresinde, başarı bunun neresinde, bunları da detaylıca konuşalım istiyorum. Ve ben kendimce çıkış yolu nerede buldum, onu da size söylemek istiyorum.

Bu çalışmayı okumadan önce şunu fark ettim, dedim ya bende eksik nerede falan, bakıyorum bakıyorum. Çok da garip yani çoğunuz da aslında anlamışsınız. Maneviyat arkadaşlar. Tasavvufta okumaya başladım bu süreçte. Tasavvufta da böyle psikodinamikteki gibi benzer süreçler var. İşte kişinin kendini öldürüp tekrar diriltmesi, oralarına bak diyor işte yaradan oraya yara koydu Yunus Emre falan. Ve tasavvufta dedim, buradan sonraki yol ne? Yaralarına baktıktan, acılarına üzeştikten sonra. Aşk diyor. İster Allah'a aşk, ister bir insana, ister doğaya. Sonra dedim, Allah'a mı aşk olmak? Takma erkekle. Yok Allah aşkı orada nasıl takılır? kavram onu da çok bilmiyorum ve evet bende maneviyat eksik ve biliyor musunuz yani bilimsel olarak kanıtlanmış ki bir inancı kuvvetli olan insanların %30 mortalitesi azalıyormuş hastalıklara yakalanması ölüm falan öyle düşünebilirsiniz %30 ya bu çok büyük bir oran ve gerçekten çok istiyorum güçlensin maneviyatım şimdi bu çalışmada ne oluyor biliyor musunuz yakın ilişkileri güçlü olanlar stresle daha iyi başa çıkıyor haliyle

Yalnızlık sigara içmek kadar zararlı bulunuyor. Yani bu çok ilginç. Ve yalnızlık kalp damar hastalıklarını, depresyonu, hatta erken ölümü arttırıyor demişler. 80 yaşına gelindiğinde kimin bedenenme zihninden daha sağlıklı olduğunun en büyük göstergesi 50 yaşındaki ilişki tatmini. Ve bu tatmin edici kaliteli ilişkiler stresle ilgili ettiği için koronel kalp hastalığı, tipiki diyabet gibi hastalıkların riski de düşüyor.

Ve hayatın sınırlı olduğunu, yani hayatın bir gün biteceğini, ölümü kabul etmek, sanınanın aksine depresif yapmaktan daha çok gerçekten önemli olana odakladığı için aslında daha mutlu yapabiliyor. Ne oluyor çünkü arkadaşlar? Arabanın o anki sıkıntısı, arabanın markası, şuranın şu, yok. Yok işte son bar estetiği için almam gereken transkortu alamıyorum. Bunlar değil, aileme iyi miyim, hayatıma anlam katan şeyler yapıyor muyum falan bunları daha çok düşünebiliyorsun. Çünkü o gün dönüp baktığında iyi-bad yaşadım mı diye cidden bunlar gelmiyor aklıma. Bir düşünsenize, kendinizi hayal edin. Ve zamanın kısa olduğunu fark ettikçe hayatı daha çok tadıyoruz.

Küçük anların kıymeti artıyor. Mesela ben babamla o boya battı ki araba yolculuklarında hep bunu düşünüyordum. Tıba ilerleyen zamanlar dönüp, iyi ki bu yolculukları yapmışım diyeceksin, iyi ki diyeceksin. O yüzden tadını çıkar bu anın, diyordum hep. Mutluluk hakkında yanlış biliyoruz. Ben bilsem de uygulayamıyordum. Ama kültür haliyle, kapitalizm falan bize hep yanlış şeyler pompalıyor. Bir şeyi alarak mutlu olursun, üç saniye, üç dakika. Bu artık senin eğrine bağlı, dopamin eğrine bağlı.

Ama yani evet standartlarımızı koruyacak para bizi mutlu ediyor. Hatta Amerika'da bu ne kadar onu bile söylemişler. Ama ben şimdi o rakamı söylemek istemiyorum. Çünkü Türkiye ile Amerika arasında uçurum farkı olduğu için yani bir işimize yaramayacak.

Şimdi gelelim bu çalışmadan benim anladığım ve ilgilendiğim şu kısma bir de. Başardım ama artık şimdi boşum gibi yine anlamsızlığa düşmem. Parayla ilgili şunları söylemek istiyorum. Çok sıkıntılı stresli hala bunlar. Sıkıntılı sular arasında Doktor Gület. Şimdi temel ihtiyaçlarımız barınma, yiyecek, eğitim, sağlık bunlar karşılanamadığında mutluluk çok düşük oluyor, evet. Yani hani bu tartışılmaz bir gerçek, kabul ediyorum. Fakat bu eşeğe kadar para doğrudan mutluluk ve sağlıkla bağlantılı, kabul.

Ama belli bir noktadan sonra, o eşi yaşlıktan sonra para ekstra mutluluk getirmiyor, tamam mı? Bu da bir gerçek. Yani mesela diyelim ki 100x olsun, yıllık 100x kazanan birisinin temel ihtiyaçları karşılanıyor. Bu kişinin 100x kazanmasıyla 100.000x kazanması arasında mutluluk açısından büyük fark yok. Bu kültürel bir yanımsama. Onun da sitesi ayrı çünkü o büyük paranın da yani, tamam mı? Bunu biliyoruz çoğumuz zaten bence. Var diyebilirsiniz de öyle değil, öyle olmuyor. Benim bilimsel açıklamam öyle değil, öyle olmuyor. Ne oluyor şimdi? Temel ihtiyaçlar karşılanmadığında stres kronikleşiyor. Aile, fatura, kira, yiyecek. Kaygı ve sağlık sorunu yani. Çok çok üzgünüm bunun için. Bu sorunlar çözülünce paranın fazlası mutluluğu arttırmıyor. Çünkü asıl tatminleradık ilişkiler ve anlamlı deneyimler. Paraya nasıl bakıyorum peki ben mesela? Para bir amaç değil ama bir araç. Ben bu parayı nasıl kullanıyorum? Bu beni gerçekten mutlu ediyor mu?

Şimdi araştırmalar gösterir. Hangi araştırmalar? Uzmanlar diyor ki arkadaşlar, ekstra parayı deneyimlere harcamak, işte seyahat, konser, workshop, o, bu, şu, beraber kaliteli vakit geçirmek, ailenizle kruz etmek, onu yapmak, bunu yapmak daha uzun süreli mutluluk getiriyor. Tamam mı? Fakat paraya gidip materyale harcadığınızda eşyalar kısa süreli tatmin sağlıyor fakat etkisi çok daha çabuk sönüyor. O yüzden fazladan para stres tamponu sağlayabilir evet ama anlam ve bağın yerini asla alamaz. Bu yüzden parayı neye dönüştürdüğün çok önemli. Deneyin. Bağ, sağlık. Para varsa o parayı ilişkilerine harcamak muhteşem bir bence döngü. Şimdi gelelim şu başarı kısmına.

Ben artık anladım ki yani, dünyevi başarı... Tabii ki konu o değil. Daha çok başararak, onu da yaparak tatmin olmuyorum. Çünkü yapabildiğimi gördüğüm an dopaminim kesiliyor. Yapabildiğimi gördüğüm an devam etmek istemiyorum, zorlanıyorum. Bir de şu da var. Neden ben bunu gerçekten sadece yapmak istemiyorum, onu da anlamıyorum. Niye sadece başarmak istiyorum yani? Hani işte bazen şu da var. Hayatta istemiyorum, onu yapmayacağım deme lüksü. Bu bir lüksü, evet. Fakat opsiyonlar da seni daraltıyor bir yerde. Bunu konuşmuştuk.

Yani mesela belki şu an ekonomimi hiçbir şey yapmadan, yani sadece yaptığım şeyleri yaparak sağlayamıyor olsaydım, o zaman bir şeyleri sadece başarmak yetmeyecekti, yapmak zorunda da kalacaktım. Ama buna gerek yok. O yüzden başarmanın tatmini de çok kısa sürüyor. Şimdi gelelim maneviyata.

Tasavvuf okuyan varsa bana yazsın, güzel kaynaklara versin. Hoşuma gitti. Şimdi biz Frankl'dan biri biliyoruz, Viktor Frankl. İnsan hazdan çok ne peşinde? Anlam peşinde, değil mi? Anlamın nörobiyolojisi, tamam mı? Okistronin ve serotonin ekseninde daha sürdürülebilir bir iyi oluş üretiyor. Şimdi bir de size farklı yerden baktırmaya çalışacağım. Çünkü yaşamın son günü, tamam mı? Ben kendimi düşüneceğim, siz kendinizi düşünmeyebilirsiniz. Ben düşünüyorum yani, yaşamın son günü. Ben ölmekten korkmuyorum genel olarak. Bugün ölsem de okeyim. Tatminim yani yaşadığım hayattan.

Çünkü şu an hayatımda o maneviyat olmasa da, o maneviyatın olduğu zamanlar olduğu, eksik olsa da değil, olmasa da demeyeyim de, hem aşk hem daha farklı maneviyat. Yani çok yaşadım yani, hani okeyim ben şu an. Ama yaşamın sonuna geldiğimde hani bir pişmanlığım var mı deseler, tatmadığım tatlar var ya, his olarak, işte ailem ne olsun, olsun bu olsun, yani ne derdim? Bir daha az çalışsaydım, sevdiklerime daha çok vakit geçirseydim demem. Çünkü neden?

Bunun olayını şu an anlıyorum. Bunu biliyorum, anlıyorum ve bunu yapacağım. İki, başkalarının ne düşündüğünü bu kadar umursamasaydım diyebiliriz mesela. Ben buna demem. Çünkü umursamıyorum. Yani umursasam da onlara göre davranmıyorum. Umursuyorum, evet anlık. Sonra hayır diyorum, ben kendi bildiğimi yapacağım. O yüzden belki bunu düşünmek bizi hayatın daha tadını çıkararak yaşamamızı sağlayabilir. Peki, o yaşamın geldik yine sonuna, tamam mı? Kendimizle ilgili en çok neyle gurur duyarız mesela?

Ya özür dilerim. Ben kendimle ilgili şuna gurur duyardım. Yaşadığım acıların altına sığmayıp, onların kölesi olmayıp, mağduru oynamayıp, onların üstesinden gelip, çok daha güçlü bir Tuba'yı yarattığım, çok uğraştığım, çabaladığım, kendime gurur duyardım bu yüzden mesela. Yani iyi bir insanım. Yaptığım kötülükler oldum. Bir tanesinden geçen helallik aldım. Çok güzel bir konuşmaydı o da. Belki dinliyordur. Siz mesela düşünün, en çok neyle gurur duyarsınız kendinizle ilgili? İyi bir anne oldum, iyi bir baba oldum, iyi bir sevgilim, iyi bir dostum gibi. Ama hiç demem yani, nasıl da şudur, birinci olur. Gurur duyuyorum kendime.

Peki arkadaşlar, romantik ilişki şart mı? Çünkü ben bunun story'ında söylediğimde, galiba benim aşık olmam gerekiyor falan dediğimde, hayır sen tek başına yetersin falan. Şimdi ben bu arada niye aşık olamıyorum? Çünkü tahammülüm yok. Tahammül yaşım çok düşük yani. Hani herkes silme üzerine bir flört hayatım oluyor. Tahammül edemiyorum. Görüşmüyorum daha fazla. Aşka bakış açım da bu değil. Hani niye aşık olamadım? Aşk ölümü için yapacağım, o hayır. Fakat ben şey seviyorum yani, gerçek hayatta mesela,

Vuruluyorsun ve ilk günden beri sevgili oldun. Ben öyle aşk istiyorum. Hep öyle oldu. Böyle hiç sürünceme de bir şey olmadı. İlk kez gördüm ve o günden sonra sevgiliydik zaten. Konuşulmadı bunlar. Şimdi veri diyor ki, romantik ilişki şart mı? Hayır. Ama önemli olan ne? Erişilebilir bağ. Yani birlikte yaşamak biriyle günlük regülasyonu kolaylaştırıyor.

Ama yoksa da mahvolmuyorsun. Yani yakın dostluk ya da işte aile bağı, aynı biyolojik faydaların çoğunu sağlıyor. Hatta evcil hayvanlarımız bile, köpeğimiz, kedimiz, bebeklerimiz bile oksijenini arttırıp koalisyonu düşürüyor. Mesaj onun etiketi değil yani. O temas. Ne olduğu değil. Sütçüya için şıp da olabilir. Yok onlardan bir hayır gelmez. Şeytanın görsün yüzünü.

Şimdi biraz da şunu yapayım arkadaşlar. Birincisi, ben ne anladım tüm bu işten, tüm bu söylediklerimden, onu anlatayım. İkincisi de, kendime 30 yaşımda bir dijital arşiv bırakayım, sonrasını açıp dinlerim. Yani ben şunu fark ettim öncelikle bir tanem. Tekrar kendimi böyle bir şeyin içerisine atıp, oradan dopamin almaya çalışmadan önce fark ettim ki, ben yine aynı boşluğa düşeceğim. Ben her bu eve döndüğümde, İstanbul'daki ailemin evine döndüğünde, her zaman aynı sıkıntıyı yaşıyorum. Bunun tek bir sebebi var. Tek değil de işte anladınız,

Bu doldurulamayan arzularım ve bu arzumun nasıl dolacağı işte maneviyat ister o ister ikisi de olabilir. Belinden geleni yapacağım bunlar için. Peki ne yapacağım? Direkt bile oturup sevgili olmayacağım ama kendimi açacağım bu anlamda. Ne gibi? Ne demek istiyorsun abla? Birincisi hayatında eksik olan şeyin ne olduğunu anladım. Onun boşluğunu doldurmaya çalışacağım. İkincisi sorunun ne olduğunu anlamış oldum aslında temelde. Ve size bir söyleyeyim mi? Beş sene önce falan yine bu sorunu yaşarken o zaman hayatında böyle bir sevgi işte aşk bir şey olmuştu ve iyi gelmiştim.

Benim bilimsel olarak ise kanıtım bu. Hayır, gerçekten iyi geliyor. Uzun zaman, 5 senedir hiç yok. Ama neden yok? Çünkü terapiyle beraber ben daha farklı ihtiyaçları olan bir insan oldum. Daha kendimi tanıyorum. İstediğim hayat, istediğim bendeki özellikler daha farklı. Benliğim daha farklı. Ve ben 5 sene önceki eski Tuğba'nın ihtiyaçlarının yaşadığı ilişkileri biliyorum. Sadece o dinamiği biliyorum. Fakat artık o dinamik bana hizmet etmiyor.

Yeni benliğimin ihtiyaçlarını karşılayabilecek bir ilişki. Fakat ben hala eski Tuba gibi davranıyorum. Hala eski Tuba gibi enerji rezone ediyorum. Hala öyle subkortikal, öyle tepki veriyorum. Fakat ben o değilim ki. Ben böyle yansıtınca benim sağlıklı yaşı kurabileceğim insanlar, threshold'un altında kalıyor ve eleniyor. Gelemiyor, ulaşamıyor bana. Haklılar yani haliyle ama ben öyle biri değilim. Ben değiştim. I'm a retired buddy. Öncelikle benim kendimin tam olarak ne olduğunu bilmem gerek. Ondan sonra ne istediğimi bilmem gerek.

Ben bunlarla uğraşırken günün birinde bir yerde birine vurulup sonrasında aşık olmam gerek. Ne yapıyorsam yapmaya devam edeceğim ve annene babama bakacağım. Hep soruyorum o nasıl mutlusun, nasıl mutlusunuz? Çünkü birbirleri var, biz varız, anlamlı ilişkileri var. Ve İngiltere'ye gitmeyeceğim. Yani dönmeyeyim mi diyordum. Diyordum, onunla diyordum. Gitmeyeceğim çünkü ailemi çok seviyorum ve zaten elimde bir bağ yok. Onların bağı var, başka bir şey yok. Onları da bırakırsam ne yapayım abi bu hayatı? O yüzden bundan sonra

Bakın, boş değil. İnteliksiz değil. Boş boş. Çok fazla çevrenin soğuması değil. Gerçek bağdan bahsediyorum. Bakalım becerebilecek miyim yani? Kafaya koydum. Bana geleceğine inanıyorum. Yani belki de yaşamak gerçekten bu kadar zor değildir, diyeceğim. Ama öyle değil. Yaşadıkları... Neyse, tamam. Sizi seviyorum. Bugün için dert ettiğiniz bir şeyler varsa, bu dertlerin... Demiştim ya bir kere, bu dertler 100 yıl sonra bir anlamı fayda etmeyecek. O yüzden 100 yıl sonra üzülmeyeceğiniz şeylere üzülmeyin. Tabii ki öyle değil ama gerçekten ufak tefek dertler olunca... Hayat kısa ya. Bilmiyorum, bana çok iyi geliyor bunu söylemek. Kendinize iyi bakın. I love you.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)