
2.251 kelime · ~11 dk okuma
Evet, John Wayne Gacy. Karşımda çok düzgün bir vatandaş, zengin bir müteahhit, iyi bir komşu ve sevgi dolu bir baba görüyorum. Evet evet, bu benim. Ama bu kimliklerinden sadece bir tanesi. Nasıl yani? Şöyle, benim dört tane kimliğim var. Birincisi bu, çalışkan müteahhit. Diğerleri aktif politikacı, palyaço ve kötücek.
Peki bu kadar insanı öldüren kim? Ben Sezgi Aksu. Burası Karanlık Dosyalar. Bugün sizlere dışarıdan örnek bir vatandaş olarak görülen ama aslında Amerika'nın en acımasız seri katillerinden biri olan bir adamı anlatacağım. Ne dersiniz? Pogo the Clown yani Katil Palyaço lakabıyla bilinen bu korkunç seri katilin hikayesini duymaya hazırsanız başlayalım mı?
John Wayne Gacy 1942'de Chicago'da doğmuştu. Üç kardeşten ortancasıydı. Evin içinde sanki iki farklı dünyada yaşıyordu. Annesi sessiz ve korumacıydı. Çocuklarına karşı hep şefkatliydi. Fakat ne yaparsa yapsın eşi Stanley'nin çocuklarına yönelttiği şiddetin önüne geçemedi.
Babası annesinin tam tersine otoriter, acımasız ve şiddete eğilimli biriydi. Birinci Dünya Savaşı gazisi olması onu alkolün gölgesinde bırakmıştı. Aslında John'un her çocuk gibi tek istediği babasının onayı ve ilgisiydi. Hatta annesiyle iyi anlaşıyor olması bile onun için bir zayıflıktı. Çünkü Stanley'e göre gerçek erkek anneye yaslanmazdı. Evde yaşadığı tüm huzursuzlukların yanında 10 yaşına geldiğinde John'un sağlık sorunları ortaya çıktı. Bazı anlarda bedeni saniyeler içinde kendini kapatıyor ve bayılıyordu. Hatta kimi zaman hızlı bir şekilde hastaneye kaldırılması bile gerekiyordu.
Bu sanki onun için gerçeklikten kaçmanın bir yolu gibiydi. Doktorlar tüm kontrollere rağmen kesin bir teşhis koyamadı. 11 yaşındayken durumunu daha da ağırlaştıran bir olay yaşanacaktı. Parkta arkadaşlarıyla oynarken kafasına salıncak çarptı. Bunun sonrasında kelimeleri karıştırıp cümle kurmakta zorlansa da okula kaldığı yerden devam etti. Ama asıl sorun başkaydı. Babası oğlunun hastalıklarını hiçbir zaman kabul etmedi. Stanley'nin gözünde bunların hepsi sadece ilgi çekmek için uydurulmuş birer numaraydı.
Yıllarca süren sağlık sorunları, babasının baskısı ve evdeki huzursuzluk onu yalnızlığın içine daha da itti. Akranlarıyla bağ kuramıyor, oyunlara katılamıyor ve hep dışarıda bırakılıyordu. Ama bu yalnızlığın gölgesinde çok daha karanlık kırılma anları olmuştu. Henüz 6 yaşındayken annesinin arkadaşının kızı tarafından istismara uğradı. Daha ne olduğunu anlayamayacak kadar küçükken sınırların böylesine ihlal edilmesi onda büyük bir kafa karışıklığı ve derin bir utanç bırakmıştı. Birkaç yıl sonra da bir aile dostlarının tacizine uğradı. Güvenmesi gereken yetişkinler bile artık tehdit haline gelmişti. Ama John bu sırları kimseyle paylaşmadı. Onları sessizliğin en derin kuytularına gömdü.
Kafasında kurduğu dünyaların içinde yaşamaya başlamıştı. Çünkü o dünyada kontrol ondaydı. İncinmiyor ve güçsüz hissetmiyordu. Yalnızlıkla beslenen bu hayaller giderek fantezilere dönüşecekti. John, fantezi dünyasının kapısını çok küçük yaşta kadın iç çamaşırları giyerek aralamıştı. Bu, bir çocuk için sıradan bir oyun gibi görünebilirdi.
Ama aslında yıllar sonra palyaço maskesinin ardında saklanacak karanlığının ilk işaretlerinden biriydi. Ve kendini keşfettiği asıl fantezisini 17 yaşında deneyimleyecekti. Babasıyla ettiği bir kavga sonrasında Las Vegas'a giden John, bir morgda işe başladı. Geceleri cesetlerin mumyalanma odasının arkasında uyuyor, gündüzleri ise ölü bedenlerin sessizce hazırlanışını adım adım izliyordu.
Bu başta sadece bir meraktı. Fakat zamanla o ağır koku ve cansız bedenlerin hareketsizliği, John'un zihninde garip bir çekim yaratmaya başladı. Soğuk bedenlere dokunma fikri onu hem korkutuyor hem de dayanılmaz bir şekilde içine çekiyordu. Nihayetinde merakına yenildi, odaya girdi ve genç bir erkeğin cesedine sarıldı.
Teninin sertliği ve derisinin ölü kokusu John'un tüm bedenini ürpertmişti. O an korkuyla tarif edemediği karanlık bir has birbirine karıştı. Fakat bu hisler içinde uyandırdığı dehşetle birlikte onu daha da derin bir çıkmazın içine sürükleyecekti. Ertesi sabah hemen annesini aradı ve dönmek istediğini söyledi.
Bu dönüş onun için yeni bir sayfanın başlangıcıydı. 1964'te Marilyn'le evlendi. Kayınpederi hırslı damadında büyük bir potansiyel görmüş, ona ailesine ait üç tavuk restoranının yönetimini emanet etmişti. John yeni evinde iki çocuk babası, çalışkan bir iş insanı ve toplumun gözünde saygın bir figür haline geldi. Fakat perde arkasında unutamadığı bir deneyim vardı.
soğuk mor godalarında filizlenen karanlık düşünceleri içinden söküp atamayacaktı. Aynı sıralarda John'un gerçek doğası iş yerindeki genç erkeklere ilgi duydukça daha da ortaya çıktı. İçindeki meraka yenik düşerek onları taciz edip çekici bulduklarını eve bırakmayı teklif ediyordu. Her ne kadar hiçbiri kayda geçmemiş olsa da genç erkeklere ilgi duyduğuna dair söylentiler etrafta dolaşmaya başlamıştı.
Bilinen ilk olaylarından biri ise 1967'de yaşanmıştı. Donald Voorhees isimli genç bir erkeği evine çağırdı. Beraber pornografik filmler izlediler ve alkol içtiler. Her şey çok iyi gidiyordu. Keyifleri yerindeydi. Ancak aniden her şey değişti.
Bak Daniel, senin yaşın artık insanın kendini tanımaya başladığı yaşlar. Güvendiğin birini sana yol göstermesi lazım. Anlamadım, kim neyi gösterecek? Şöyle, bence genç bir erkeğin bir kadınla birlikte olmaya başlamadan önce bir erkekle birlikte olması lazım. Anlamadım, nasıl yani?
Ardından John, Donald'a cinsel tacizde bulundu ve oral sekse zorladı. Üstelik cinsel saldırılarının kurbanı sadece Donald değildi. Buna maruz kalan birkaç genç daha cesaretlerini toplayıp olanları yakınlarına anlatmayı başardı. Ve 1968'de herkesin örnek gösterdiği aile babası, iki çocuk sahibi John cinsel ilişkiye zorlama suçundan 10 yıl hapse mahkum edildi.
Bu olay yalnızca komşularını değil, 4 yıllık eşini de şok etmişti. Kadın hemen boşanma davası açtı. Evet, John'un maskesi düşmüştü ama kimse bunun buzdağının sadece görünen kısmı olduğunu bilmiyordu. Asıl dehşet bundan sonra başlayacaktı.
İyi insan imajıyla herkesi kandırmayı başaran John, yargıyı da kandırarak yalnızca 18 ay sonra şartlı tahliye edildi. Chicago'ya dönünce bir şirket kurdu, kısa sürede büyük projeler alıp ciddi gelir elde etti. Çalışkanlığı ve disiplinli tavırları ona güven ve saygınlık kazandırırken ikinci evliliğini de yapmıştı. Dışarıdan bakıldığında evli, başarılı, toplum için çalışan bir iş insanıydı. Bu imaj deneyimsiz genç erkeklerin yanında çalışmasını da kolaylaştırıyordu.
Hapse girmek ve tanınır olmak, John'un cinsel saldırılarını durdurmak için bir neden değildi. Çünkü insanları nasıl manipüle edebileceğini iyi bir şekilde öğrenmişti. Fakat çok kısa bir zaman sonra değiştiremeyeceği bir olay yaşanacaktı. Şimdi burada kısa bir ara verelim. Döndüğümüzde John'un dosyasına kaldığımız yerden devam edeceğiz.
John yarattığı mükemmel insan imajının arkasında erkeklere yönelik tacizlerine devam ediyordu. Birkaç kez polis tarafından sorguya alınmıştı. Ama tüm suçlamalar bir şekilde düşmüştü. Böylece John özgürce sokaklarda gezmeye devam edebiliyordu.
Genellikle geceleri arabasıyla dolaşıp yeni kurbanlar arıyordu. İşte o gecelerin birinde şehir merkezinden biraz uzakta bulunan otobüs terminaline gitmeye karar verdi. Yolculuğunu bekleyenleri veya evsizleri bulabilmek için elverişli bir alandı. Nitekim 16 yaşındaki Timothy Jack McCoy bunlardan biriydi. Otobüsü ertesi gündü. Bu yüzden Chicago'daki terminalde uyumayı planlıyordu.
Bana bütün gece o bankta uyacağını söyleme sakın. Evet, maalesef. En yakın otobüs yarın sabah. Onu bekliyorum. Tamam, ben de şimdi eşimi bıraktım. Eve geçecektim. Sen de gel istersen. Hem sıcak bir yerde uyumuş olursun bu gece. Burası çok soğuk. Timothy o gece John'un teklifini kabul etmiş ve onunla eve gitmişti.
Kendini bu adama borçlu hissediyordu. O yüzden kahvaltı hazırlamanın teşekkür etmek için iyi bir fikir olduğuna karar verdi ve hazırlıklara başladı. Bu sırada yeni uyanan John yatakta ayılırken bir anda Timothy elinde bıçakla kapısında belirdi. Timothy'nin niyeti onu kahvaltıya çağırmakken John bıçağı görünce adeta şoka girmişti. Kalbi yerinden çıkacak gibiydi.
bu yabancının kendisini öldürmeye geldiğini düşündü. Ardından panikle üzerine atlayıp bıçağı aldı ve ona defalarca kez safladı. O anda başka hiçbir şey düşünememişti. John için bu cinayet beklenmedik bir keşifti. Çünkü öldürme anında hayatında hissettiği en yoğun cinsel hazzı yaşamıştı.
O gün anladı ki ölüm artık onun için hayattaki en büyük heyecandı. Fakat sonrasında John cesetle ne yapacağını bilemedi. Hayatında ilk defa birisini öldürmüştü. Aklına ormana götürmek ya da denize atmak geldiyse de en iyisi yanında olmasıydı. Bu yüzden evini bodrumuna gömmeye karar verdi. Üstelik Timothy buraya gömülen son kişi olmayacaktı.
Bu deneyimden sonra artık John kurbanlarını taciz etmekle yetinmeyip, öldürmeye de başlamıştı. Genelde genç erkekleri tatlı diliyle kandırıyor, sonra da evin içine girdiklerinde kendi küçük oyununu başlatıyordu. Fakat yakalanmamak için dışarıdan iyi insan kimliğini devam ettirmek zorundaydı. Bunun için kendine bir palyaço karakteri yaratmıştı. Çünkü bu, insanların güvenini kazanmanın çok kolay bir yoluydu. Boş zamanının bir kısmını arkadaşları ve komşuları için eğlenceli sokak partilerine ev sahipliği yaparak geçiriyordu. Hatta zaman zaman yerel hastanelerdeki çocukları eğlendirirdi.
Palyaço kılığına girmek onun için bir rahatlama biçimiydi. Bu şekilde kendisini daha iyi bir insan gibi hissediyordu. Hatta sonradan itiraf edeceği üzere bu palyaço karakteri toplumsal kimliklerinden sadece bir tanesiydi. John'un kurbanları arttıkça insanlara ve hayata karşı bakış açısı da değişmeye başlamıştı ve bu ona en yakın insanın da dikkatini çekti. Mart 1976'da eşi John'un tahmin edilemeyen dengesiz halleri ve homoseksüel magazinlere olan takıntısıyla daha fazla başa çıkamadı ve ondan boşandı.
John'un artık evinde kendisini daha fazla saklamasına ihtiyacı yoktu ve bu durum cinayetlerinin hızla artmasına yol açtı. Vaktinin çoğunu Chicago'nun sokaklarında yeni kurbanlarını aramakla geçiriyordu. Arabasına polislerde olduğu gibi büyük beyaz bir ışık taktı ve bunu insanları durdurmak için kullanmaya başladı. Böylelikle onları arabasına alıyor, kaçırıp işkence ediyor ve öldürüyordu.
Kurbanlarının çoğu genç erkeklerdi. Kimisi otostopçu, kimisi şirket çalışanı, kimisi ise güvenilir komşu maskesine aldananlardı. Toplum tarafından tanınan ve saygın biri olduğundan kimsenin içinde herhangi bir şüphe olmuyordu. Başarılı bir iş insanı ve vatandaş rolünü ustalıkla oynuyordu. Tanıştığı insanları tatlı diliyle ikna ediyor, karşısındakini etki altına aldığını anladıktan sonra ise oyun başlıyordu.
Bak, sana küçük bir numara göstereceğim şimdi. Adı ip numarası. Nasıl bir oyun ki o? Ne yapıyorsun? Ellerim kıpırdayamıyorum. Merak etme. Sadece oyun oynuyoruz. Birazdan çözeceğim. Yok, yok istemiyorum ben.
John kurbanlarını her seferinde benzer şekillerde yaklaşıyordu. Önce içki ve pornoyla gevşetmek, sonra aniden şiddete başvurarak ipler ve kelepçelerle tamamen kontrol altına almak. Böylece şiddet ve cinselliğin iç içe girdiği bir dehşete dönüşüyordu bu. Ardından da sessizlik.
John öldürdüğü bedenleri önce evin altındaki boşluğa gömüyordu. Kazdığı çukurlara birer birer cesetleri yerleştiriyor, ardından üzerlerini toprakla kapatıyordu. Fakat çürüyen bedenler zaman içinde koku yaymaya başlamıştı. Bir süre sonra bu kokuyu komşuları da fark etti. Fakat John, rutubet diyerek her seferinde onları geçiştiriyordu. Artık insanlar onun için birer objelere dönüşmeye başlamıştı. Acımasız bir şekilde cinayetlerine devam ederken... Dışarıdaysa maskesini hiç düşürmedi. Temalı ev partileri düzenlemeye devam ediyor, komşularına küçük iyilikler yapıyor ve palyaço kılığında çocukları eğlendirmeyi ihmal etmiyordu. Tüm bunlar onun karanlığını örten bir kılıf olarak kalmayı başarıyordu.
Komşuların anlattığı tuhaf saatlerdeki gidiş gelişler, evden yükselen ağır koku ve boğuk sesler bile bu imgeyi delip geçemedi. Zaman geçtikçe, Şikago'da kaybolan genç erkeklerin haberleri çoğalmaya başladı. Her biri sessizce kaybolmuş, ardında hiçbir iz bırakmamıştı. Şehirde yavaş yavaş bir korku havası oluştu. Fakat bu kayıplar polisin dikkatini yeteri kadar çekmedi. Çünkü erkeklerin çoğu homoseksüeldi. O dönemin önyargılı bakışı bu gençlerin hayatlarını adeta değersiz kılıyordu. Üstelik John'un toplumdaki düzgün imajı da onu korumaktaydı. Polis için şüpheli olmaktan çok uzak birisiydi.
Ama 1978'de işler değişti. Şu ana kadar kaybolan gençler göz ardı edilmişti. Fakat 15 yaşındaki Robert Priest kaybolduğunda işler değişecekti. Robert beyaz, Amerikalı ve çalışkan bir gençti.
Üniversite hayalleri kuruyor, bir eczanede yarı zamanlı çalışıyordu. O akşam annesinin doğum günü kutlaması vardı. Marketteyken annesine iş görüşmesi için biriyle görüşüp döneceğini söyledi ve dışarı çıktı. Ama geri dönmedi.
Polis soruşturmayı başlattığında kaybolan genç erkeklerin arasında ilk kez farklı bir tabloyla karşılaştı. Çünkü Robert'ın arkasında güçlü ve ısrarcı bir ailesi vardı. Anne ve babası oğullarının kendi isteğiyle ortadan kaybolmayacağını biliyordu. Tanıkların ifadeleri, Robert'ın en son John'la görüldüğünü gösterdi.
Bu şüphelerin üzerine polis John'un evini aramaya karar verdi. Yapılan baskında ilk bakışta sıradan bir ev gibi gözüküyordu. Fakat araştırma derinleştikçe ürkütücü ipuçları bulunmaya başlandı. Evin içinde farklı insanlara ait olduğu düşünülen cüzdanlar, takılar ve diğer kişisel eşyalara rastlanmıştı. Polis ilk incelemelerde elle tutulur bir kanıt bulamadı ancak John'un peşini bırakmadı.
Ekipler sürekli olarak evinin önünde onu izliyordu. Mahalleli artık bu memurları görmeye alışmıştı. Jones'a, komşularına onların koruma olduğunu söyleyerek kontrolü elinde tutuyormuş gibi davranıyordu. Ama baskı arttıkça...
yıllardır ustalıkla taktığı iyi insan maskesi düşmeye başladı. Polisler evden çıkan her küçük izi kaybolan gençlerin dosyalarıyla karşılaştırıyordu. Bulunan eşyalar, kimlikler ve parçalanmış ipuçları bir araya geldikçe tablo daha da netleşti. Araştırmayı derinleştiren ekipler John'un etrafındakileri de sorguyu almıştı ve şirket çalışanlarından Rossi bildiği her şeyi anlattı. En önemlisi de John'un kendisine tam olarak mezar boyutunda hendekler kazdırmış olmasıydı. Ve bu hendekler evin altındaki boşluktaydı. Polis bütün bilgilerin ışığında ikinci defa eve girdi ve bu kez nereye bakacaklarını çok iyi biliyorlardı.
Toprak kazıldıkça kemikler ortaya çıkmaya başladı. Önce bir çift, ardından bir diğeri. İlerledikçe daracık boşluk adeta bir mezarlığa dönüşüyordu. Polis memurlarının yüzlerindeki dehşet ifadesi çıkarılan her yeni kemikte biraz daha belirginleşti.
29 ceset evin altına gömülmüştü. Yalnızca ev değil, çevresi bile toplu mezar gibiydi. Arama sırasında John işlediği tüm suçları itiraf etti. Bu şekilde anlaşıldı ki 5 kurbanı da Des Plaines nehrine atmıştı. O gece Chicago'nun en huzurlu muhallesi, tarihin en ürkütücü kazı alanına dönüştü.
John bu araştırmadan hemen sonra tutuklandı. Herkes ondan öfke, panik ya da pişmanlık beklerken o, soğukkanlılığını hiç bozmamıştı. Polislerin karşısında sanki sıradan bir iş görüşmesi yapıyormuş gibi cinayetlerini tek tek anlattı. Çizdiği krokilerle gömülü cesetlerin yerlerini gösterdi, tarihlerden bahsetti ve detayları ürpertici bir dinginlikle aktardı. Sonunda gerçek ortaya çıktı. John Wayne Gacy toplamda 33 gencin hayatını canice sonlandırmıştı. 1980'de başlayan dava tarihin en kısa tartışmalarından birine sahne oldu. Jury yalnızca iki saat içinde onu suçlu bulmuştu. Savunmasındaysa dört farklı kişiliğinin olduğunu iddia etti. Çalışkan müteahhit, aktif politikacı, sevgi dolu palyaço ve kötü Jack. Jack kafasında yarattığı bir karakterdi ve eşcinsellikten nefret ediyordu.
Fakat bütün deliller, John'un cinayetleri planlı, metodik ve tamamen bilinçli şekilde işlediğini gösterdi. Ardından cezası açıklandı. John idam edilecekti. John Wayne Gacy, Pogo the Clown maskesinin ardında yıllarca sakladığı dehşetle tarihe geçti. John bu maskeyi iyi insan imajını pekiştirmek ve kendinden kaçmak için takmıştı. Fakat işlediği korkunç suçlar ortaya çıktığında basın onu katil palyaço olarak adlandırdı. Artık o maske çocuklara kahkahalar dağıtan bir palyaço figürü değil, Amerika'nın en korkunç kabuslarından birinin simgesi haline gelmişti.
John Wayne Gacy'nin davası sadece cinayetlerle değil, yıllarca saklanabilmiş olması açısından da sarsıcı. Kendini çok iyi bir insan, düzgün bir vatandaş gibi gösterirken, arka planda bu kadar cinayet işlemesi ve bunları ustalıkla saklaması benim kanımı dondurdu gerçekten. Bu da bize şunu hatırlatıyor bence, maskeler bazen en güven verici yüzlerde bile olabilir. Evet, bu haftanın Karanlık Dosyalar bölümünün de sonuna geldik. Bir sonraki bölümde görüşmek üzere. Kendinize iyi bakın.
Altyazı M.K.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.