
3.013 kelime · ~15 dk okuma
Öyle hikayeler vardır ki sizi başka bir yere ışınlar. Bazen ilhamı buluruz vardığınız yerde, bazen de harekete geçme cesaretini. 111. frekansta o hikayelerin izini sürüyoruz. Hadi başlayalım.
Arkadaşlar hoş geldiniz. Demek buldunuz beni. Gerçi fazla uzağa gittiğim söylenemez ama evet bugün alıştığınız şekilde bölümü açmak yerine kendimi şehrin biraz daha dışına, deniz kıyısına attığım doğrudur. Hayır, bir sorun yok. Her şey yolunda. Hayat bildiğiniz gibi akıyor. Yani nasıl derler bilirsiniz. Normal. Evet. Oldukça normal ve sıradan. Her geçen gün birbirinin aynısı.
Yanlış anlamayın, şikayet falan etmiyorum. Bu bir şans ve konfor belki de. Sadece insan bazen günlük rutinden az da olsa sıyrılıp daha farklı bir yola sapmak istiyor. Meraklanmak, biraz olsun şaşırmak. Günden güne daha az şaşırıyoruz galiba değil mi? Şaşıracak daha az şey olduğundan mı yoksa kendi şaşırma yetimizle yavaştan vedalaştığımızdan mı açıkçası ben de bilmiyorum.
Havada baya serinlemiş, hiç denize girilecek falan gibi değil. Yani zaten sıcak olsa da şu anda önümde böyle adeta asit mavisi bir renkle fokurdayan bu denize girmek isteyeceğimden pek de emin değilim. Yani suyun rengi gibi sahilde uzanan insanların enerjisi bile bir soluklaşmış. Her şey yalnızlığa terk edilmiş. Eşyalar, insanlar, hatta kumsalın kendisi bile.
Neyse, biraz kasvetli bir açılış oldu galiba. Hem ben buraya birazcık ruhumu dinlendirmeye gelmiştim. Öyleyse biraz gözlerimi kapatsam iyi. Bu ne ya? Plajın ortasında nereden geldi şimdi o ses? Arkadaşlar benim duyduğumu siz de duyuyorsunuz değil mi? Yani halüsinasyon falan değil bu. Yani bakıyorum da etrafta hiç kimsenin fark ettiği falan yok.
Hayır, artık ben kalkıp gideceğim bu sesin kaynağına bakmaya. Yani hiç kimse duymuyor mu bunu ya? Evet, evet orada bir şey var. Ama niye ki bu? Yani hiç anlayamadım. Hiçbir şeye benzetemiyorum. Çaydanlık desen değil. Ahtapot desen değil. Robot desen... O da değil.
Sanırım merhaba demek istedi. Şey... Merhaba. Sen de nesin? Bu biraz kaba bir soru oldu galiba. Şey demek istedim. Nereden geldin? Bilmiyorsun. Anlıyorum. Kayboldun. Oldukça garip bir durumla karşı karşıyayız şu an. Tamam şaşıralım dedik de böyle bir şeyi daha önce ben ne gördüm ne de duydum.
Ama tamam, moral bozmak yok. Evet, madem kayboldun, o zaman gerçekte ait olduğun yeri bulacağız ve inan bunun neresi olduğuna dair hiçbir fikrim yok. Arkadaşlar, bir süredir şehrin göbeğinde böyle nereye gideceğimizi falan bilemez bir halde dolanıyoruz. Uzun zamandır yolumun bu taraflara düşmediğini söylemiştim zaten. Sokaklar, caddeler hep böyle bir yabancı. Bırakın peşimdeki bu ilginç, kayıp şeye yol göstermeyi, daha kendim bile hangi yöne sapacağıma emin olamıyorum. Yani şu an ikimiz de aynı durumdayız denilebilir. Kaybolmak ya da kaybolmuş hissetmek.
Hepimiz zaman zaman kendimizi bu problemle yüzleşirken buluruz değil mi? Bazen bilmediğimiz bir şehirde veya şehrin bilmediğimiz bir yerinde, bazense hayatın içinde kaybolduğumuzu fark ederiz. Bir hedeften yoksun olmak ya da hiçbir yere ait hissetmemek, ait olmamak gibi görünebilir mi? Ve gerçeği de metaforik hali de çoğunlukla ürkütücü gelir bize. Peki kaybolmak,
Her zaman kötü bir şey midir sahiden? Her zaman korkulması mı gerekir? İsterseniz hazır biz de böyle şehirde kaybolmuşken biraz bunun üzerine konuşalım. Üstelik elimizde bir haritada var aslında. Tüm bu yaşadıklarımız Avustralyalı yazar ve illüstratör Sean Tan tarafından The Lost Thing isimli bir kitapta ele alınmış. Ve bu bölümde sizleri hikayenin çizimlerle canlanan büyülü dünyasını incelemeye davet ediyorum.
Çantanın incelikle resmettiği bu isimsiz genç kahramanımız bir yaz gününü plajda geçirmekte ve gazoz kapağı koleksiyonu için yeni parçalar aramaktadır. Bu gri ve bir hayli sanayileşmiş şehirdeki tekinsiz plaj cıvıl cıvıl olmaktan epeyce bir uzakta. Etrafı hastalıklı bir yeşile çalan borularla kaplı duvarlarla çevrili bu deniz ne kadar iç açıcı olabilir? E varın siz düşünün.
İşte tam o sırada kahramanımız plajın ortasında kocaman kırmızı garip bir şey fark ediyor. Tıpkı bizim fark ettiğimiz gibi. Şimdi kayıp bir eşya bulmak açıklanabilir bir durum. Fakat bu hikayede kahramanımızın bulduğu şey hiçbir sorgu suale gerek kalmaksızın doğası gereği ve bütünüyle kayıp. Dolayısıyla ismi de kitabın başlığıyla aynı oluyor. The Lost Thing yani kayıp şey.
Ne var ki çocuk aynı anda hem yengece, hem çaydanlığa, hem de endüstriyel bir fırına benzeyen bu şey için en uygun yeri bulmaya baş koyuluyor ve aslında hikayede böyle başlıyor zaten. Yaşadığı dünyada hiçbir etikete, hiçbir kategoriye indirgenemeyecek bu şey için bir köşe varmış gibi görünmüyor çünkü. İşte şantının başyapıtının merkezindeki ana mesele de bu zaten. Kitap öyle bir zeka, öyle bir felsefi derinlik barındırıyor ki sadece çocuklara seslendiğini düşünmek büyük bir hata olur.
Nitekim daha çok modern dünyanın ve içindeki modern ruhların bir teşhisi olduğunu söyleyebilmek gayet mümkün. Üstelik 2000 yılında yayınlanmış olmasına rağmen bu eser dışarıda kalmış hissetmeyi, insanı tek düzeliğe iten bir dünyada büyümeyi, duygusallıktan kaçmayan nükteden bir dille anlatıyor. Bu hibrit obje yanlış yerde oluşunu hiç konuşmadan, sessizliğiyle bize aktarabiliyor. Bu kaybolmuşluk hissini bizzat yaratan, buna sebep olan dünyayı bize göstermekse tabi ki Shawntan'ın dehası. Sayfaların arasında kaybolduğumuzda bu dünyanın aslında baskıcılık ve gücünü itaatten alan bir uyumluluk manzarası sunduğunu fark ediyoruz.
Solmuş renklerin, brütalist bir mimarinin ve görünmez saatlerin ritmine uygun adım yürüyen birbirinin tıpkısının aynısı insanların dünyası bu. Yapmaları gereken o önemli ve büyük işlerle o kadar meşguller ki önlerinde duran hayranlık uyandıracak derecede ilginç bir yaratığı görmüyorlar bile. Bu duyarsızlık sanırım bize bir şeyler söylüyor değil mi? Kitap fantastik bir dünyada geçiyor gibi görünürken oldukça sert bir toplum ve sistem eleştirisinde bulunuyor esasında. Kahramanımız plajdaki bu beklenmedik karşılaşmanın ardından kayıp şeyle bir süre oynuyor.
Birkaç saat böyle geçiyor ve en nihayetinde onu kimsenin almaya gelmeyeceğini anlayınca sorumluluğu bizzat üstlenip bir arkadaşının kapısını çalıyor. Dediğine göre arkadaşı Pete her şeyle ilgili fikri olan biri. Burada Pete'in bu yaratıkla ilgili enteresan çıkarımıyla da karşılaşıyoruz. Son derece umursamaz, son derece cool bir tavırla şunu söylüyor kendisi. Bilmiyorum dostum, bu çok tuhaf. Belki de bu şey kimseye ait değildir. Belki hiçbir yerden gelmiyordur. E bazı şeyler böyledirler. Dümdüz kayıptırlar işte.
İşte Pete böylece kestirip atarken biz de hiç kimseye veya hiçbir yere ait olmamanın gerçekten de mümkün olup olmadığı üzerine düşünmeye başlıyoruz. Bir aileye doğuyoruz. Bir topluluğa, bir coğrafyaya. Çoğu zaman da kendimizi bunlarla özdeşleştiriyoruz. Geldiğimiz yerle yani. Fakat işte bazen bu o kadar da kolay olmuyor.
Doğduğumuz yere aykırı hissedebiliyoruz veya kabul edilen kalıpların dışına taştığımızı hissedebiliyoruz. O anda biz de Pete'in dediği gibi dümdüz kayıp mı oluyoruz? Neyse hikayemize geri dönelim. Pete'in bu boş vermiş yaklaşımına rağmen kahramanımız vazgeçmiyor bu işten. Onu sokaklarda başıboş bırakmaya gönlü razı olmuyor. E ne yapsın? Alıp onu evine getiriyor tabii. Fakat burada anne ve babası da plajdaki insanlarla aynı tutumu sergiliyorlar. Kayıtsızlık.
O kayıp şeyi görmüyorlar. Evet salonun ortasında kıpkırmızı rengiyle tüm heybetiyle duran bu yaratığı gündelik olaylardan bahsederken fark etmiyorlar. Kahramanımızın anne babasını usulca dürtmesi gerekiyor. Annesi bu şeyin oldukça kirli oluşuna takılıyor. Babası üzerinde her türlü hastalığı taşıyabileceği konusunda uyarıyor. Ve ikisi de bir ağızdan şu emri veriyorlar. Onu aldığın yere götür. Kahramanımızın ama o kayıp filan demesine kalmadan da yarım kalan sohbetlerine geri dönüyorlar. Öylece varlığı önemsizmişçesine. Dolayısıyla o kayıp şeyi evin arkasındaki kulübeye saklamak dışında bir seçenek kalmıyor. En azından ona kalacak bir yer buluncaya kadar.
İşte bu amaçla kahramanımız gazete sayfalarını karıştırmaya başlıyor. Beyaz eşyalar için indirim duyuruları arasında tam PİT'e hak verip vazgeçmek üzereyken son sayfada küçücük bir ilana takılıyor gözü. Günlük hayatınızın düzeni beklenmedik şekilde bozuldu mu? Sahibi olmayan şeylerden mi muzdaripsiniz? İsmi olmayan nesneler, kökeni belli olmayan, sorun yaratan nesneler, bir kalıba sokamadığınız nesneler. Paniğe kapılmayın. Onları koyacak bir yerimiz var. Federal Ivır Zıvırlar Departmanı.
Aslına bakarsanız bu ilan belki bizim de işimize yarayabilir arkadaşlar. Ne dersiniz? Belki de kahramanımız ertesi sabah kayıp şeyi şehir merkezine götürürken ona biz de eşlik etmeliyiz. Biraz ara verdikten sonra sizinle hazır ve nazır bir şekilde hemen tam burada buluşalım olur mu? Sakın geç kalmayın. Biliyorsunuz bu şehirde düzen tıkır tıkır işliyor. Her şey, herkes çok takik. En ufak bir aksamaya tolerans gösterileceğini ben hiç sanmıyorum.
Sizi kutluyorum arkadaşlar. Tam zamanında geldiniz. Kahramanımız tam da kayıp şeyi bu gördüğü ilanda bahsedilen yere götürmek için yola çıkmak üzereydi. Tabii biz de onun hemen peşindeyiz. Belki bize de bir yardımı dokunur. Kim bilir?
İnsanların böyle sıkış tıkış, adeta birbirine yapışık bir halde gittiği tramvayın içindeyiz şimdi. Hareket edecek, kımıldayacak yer yok resmen. Chauntain'ın sayfalarda yarattığı dünya bilinçli olarak rahatsız edici. Diğer çocuk kitaplarından alışık olduğumuz o toz pembe dünya, parlak renkler, işte mavi gökyüzü, mutlu refah ortamlar falan yok burada.
Şehir merkezi uzun beton yapıların, toksin sızdıran duvarların, paslı boruların ele geçirdiği bir açık hava hapishanesi gibi. Etrafta bir tane bile ağaç, bir çiçek ya da yeşilliğin kırıntısı dahi yok ve bu tesadüf değil. Sakinlerinin içinde bulunduğu bu ruhsuz, soğuk, mekanik yaşamın ana kaynağı burası çünkü. Tan, illüstrasyonlarında 20. yüzyılın pek çok usta sanatçısından da ilham almış. Hatta kitabın son sayfasında esprili bir dille onlardan özür diliyor kendisi. Jeffrey Smart, Edward Hopper ve John Brackten.
Hopper'ın Early Sunday Morning, Breckin' Colin Saint's 5pm ve Smart'ın da Cahill Expressway tablolarını incelediğimizde Chauntain'ın çizimleriyle olan paralellikleri görmemek mümkün değil. Yabancılaşmayı, tecriti, kuralların kentsel bir tasarıma bürünüp insanı nasıl da yuttuğunu, modern toplumun uyum dayatması altındaki o yalnızlığı gözlemleyebiliyoruz bu eserlerde. Nitekim tam şu anda önünde durduğumuz binada tam olarak bu resimlerden fırlamış gibi. Oldukça karanlık ve dezenfektan kokan bir yer burası. Hiç pencere olmadığı için içeri ışık da girmiyor. Kahramanımızdan birkaç form doldurması isteniyor. Acaba ne soruyorlar? Herhalde ismini, kimlik numarasını, adresini, posta kodunu filan gibi şeyleri. Onu gruplandırmaya yarayan şeyleri yani. Hey baksana! Hı? Ne? Efendim?
Sessiz olman gerek. Eğer bu şeyi gerçekten önemsiyorsan... ...onu burada bırakmamalısın. Bu yer unutmak sanki hiç olmamış gibi yapmak içindir. Al bunu. E tamam da burada bir adres yok ki. Sadece bir şekil çizilmiş.
Hey! Bunu bırakıp gidemezsin! Ama gitti bile arkadaşlar. Bir kart bıraktı ve gitti. Bu gizemli ve tedirgin hali içimi bir şüpheyle kapladı doğrusu. Federal Ivır Zıvırlar Departmanı. Ambleme daha yakından baktığınızda göze bir slogan da çarpıyor. Svipus Underum Carpetae.
Chantal esprili ve eleştirel dilini burada da muhafaza ediyor. Latince bir motto gibi görünen bu cümle aslında İngilizce sweep under the carpet deyiminin zekice süslenmiş hali yani halının altına süpür. Diğer bir deyişle örtbas et. Az önce beliren görevli buranın unutmak için olduğunu söylerken haklıymış demek ki. Uyumsuz görünen, düzene bir tehdit kabul edilen her şeyin kapatıldığı bir delik burası belli ki.
özgün ve anlaşılması zor olanı tamamen yok sayan bir dünyada olduğumuzu unutmamam gerekiyor sanırım. Fennin kelime oyunları burayla da sınırlı kalmıyor. Kendisi bu mekanik, bu bürokratik dünyanın tüm detaylarını ince ince arka plana işlemiş. Farklı departmanların da kendine has mottoları var. Federal Ekonomi Departmanı'nın sloganı bölümün en keskin eleştirisini yapıyor olabilir. Consumere ergo sum.
Cümleye tanıdık geldi mi? Cogito ergo sum yani düşünüyorum öyleyse varım diye bir söz var. Yani ünlü filozof Descartes'e ait olan cümle. İşte kitapta ironik bir şekilde bu çarpıtılıp tüketiyorum öyleyse varıma dönüştürülmüş.
Onları iradesi olmayan kuklalar misali oradan oraya taşıyan mekanik bir dünyada tüketmekle var olduğunu sanan modern insanı hicvediyor tabii ki burada. Bu insanların hepsi uyum sağlıyor fakat düşünmüyorlar. Burada ait olmanın iki yüzünü görüyoruz aslında. Uyum mu sağlıyoruz yoksa gerçekten olduğumuz halimizle kabul mü ediliyoruz?
Uyum sağlamanın içinde çoğunlukla kendinden ödün vererek sisteme girmenin geçici bir rahatlığı yatar arkadaşlar. Fakat gerçek aidiyet kategorize edilemeyen, etiketlenemeyen hatta tuhaf addedilen taraflarınla da kabul edilmek demektir. İnsanın büyük ikilemi burada yatıyor zira. Maslow'un o ihtiyaçlar hiyerarşisinde gösterildiği gibi hem bir aidiyete ihtiyaç duyuyor hem de bunun kendimize dürüst kalarak, otantik halimizle gerçekleşmesini diliyoruz. Fakat aidiyetisi sübjektif bir psikolojik durum. Kişinin başkalarıyla kurduğu ilişkinin ne kadar kaliteli, ne kadar sahici olduğunu düşündüğüyle yakından ilgili.
Ve bu ayrım şu yüzden önemli, bir insan oldukça büyük bir sosyal ağın ortasında konumlanabilir. Pek çok organizasyona üye olmuş olabilir, pek çok arkadaş grubunun içinde olabilir fakat yine de buna rağmen o aidiyet duygusunun eksikliğinden kaçamayadabilir bazen. Yani burada önemli olan nicelik değil, nitelik. Kişi derinlikli ilişkiler kurduğunu ve başkalarının onun iyi oluşunu önemsediğini düşünüyorsa bu hem fiziksel hem de ruhsal sağlığa iyi geliyor. Dışarıda bırakılma korkusuyla bireysel ifade arzusu arasındaki gerilim sürekli bir içsel pazarlığa itiyor bizi.
Gruptan kabul görmeye devam etmek koşuluyla gerçek benliğimin ne kadarını açığa çıkarabilirim? Bu çatışma her iki uca da kaydığında yani toplumdan izole edilmemizle kendimizi inkar etmemiz arasındaki uçlardan söz ediyorum. İşte her iki uca da yaklaştığında aynı duygu baş gösteriyor. Kaybolmuşluk.
Psikolog Eric Erickson, insanın sosyal dünyada kişiliğini var etme çabasını gelişim sürecinin kritik görevlerinden biri olarak görür ve psikososyal bir evre olarak konumlandırır. Ona göre gelişimin sekiz ayrı evresi vardır ve her biri insana farklı bir yaş aralığında farklı türde krizler sunar. Bu krizleri çözümlemediğimiz takdirde de sağlıklı bir şekilde bir sonraki evreye geçemeyiz. Bu basamakların beşincisi ve belki de en önemlisi ergenlik döneminde yani 12-18 yaşları arasında gerçekleşir. Kimlik kazanımına karşı rol karmaşası. Nitekim Erickson kimlik krizini bir patoloji ya da bir problem olarak görmemiş. Aksine bunu keşfin doğal, sağlıklı bir parçası olarak adlandırmış. Ona göre farklı rolleri, farklı aktiviteleri, davranışları denemek için bundan daha iyi bir zaman yok çünkü. Eğer bu süreç keşif, merak, yeni deneyimlerden uzak geçerse birey bir kimlik bunalımının içine girer. Dünyadaki yerinden ne yapması gerektiğinden, nereye gitmesi gerektiğinden emin olamaz.
Kim olduğuna dair hiçbir fikri yoktur. Üstelik bazen bununla baş etmek için zararlı yöntemler de geliştirebilir. Gelişim psikoloğu James Marcia kimlik statüleri teorisinde bunu ipotekli kimlik olarak tanımlamış. Yani ergen birey mesleki ve ideolojik kararlarını vermiştir. Kendisine bir davranış biçimi oluşturmuştur. Ama bunu herhangi bir krizden geçmeden yapmıştır.
Ailenin, toplumun yani kısacası başkalarının onun için belirlediği seçimleri doğrudan kabullenmiştir. Oldukça üzücü bir durum. Erickson kimlik krizini normatif bir içsel süreç olarak sunuyor bize ama güncel araştırmalar dış etkenlerin de bu deneyimi kökten şekillendirdiğini belirtiyor arkadaşlar. California State University psikoloji profesörü Dr. Gene Finney makalelerinde marjinalize edilmiş, azınlıkta kalmış ya da farklı kültürlerden gelen bireyler için sosyal dışlanmanın maalesef kimlik gelişiminde acı verici ve güçlü bir rol oynadığını önemli belirtmiş.
Ve bu bağlamda kriz artık sadece içsel bir gelişim evresi olmaktan çıkıp dışarıdan dayatılan bir gerçekliğe dönüşebiliyor. Buraya nereden geldik? Shaun Tan'dan. O da Avustralyalı bir anneye ve Çinli bir babaya sahip. İçinde büyüdüğü topluluktan farklı melez bir kimliğe sahip olduğu için bu duruma hiç de uzak değil elbette. Ve kitap bu yönüyle onun bireysel yolculuğuna da ışık tutuyor. Tam da Erickson'un o 5. evre yaş aralığında olan karakterimizin bir isminin bile olmaması tesadüf değil belki de.
Bu bana başka bir kayboluş ve farklı olma hikayesini hatırlatıyor şimdi. Steven Spielberg'ün 1982 yılı yapımı E.T. filmini. Orada da Elliot karakteri Spielberg'ün kişisel tarihinden fazlaca ilham alınarak yazılmıştı. Ebeveynlerinin ayrılığından sonra kendini yalnız hisseden Elliot Taylor, boşanmış bir anne babanın çocuğu olan Spielberg'ün yansıması gibiydi aslında.
E.T. ve Elliot'ın arasında da benzer bir bağ var tabi filmde. Zira E.T. de bir bakıma kayıp şey. O zaman, Shaun 10'in kitabı için şu soruyu sormak da kaçınılmaz hale geliyor. Kayıp şey aslında kim? Kahramanımızın ona bu kadar çekilmesi aralarındaki sessiz bir anlayıştan kaynaklanıyor olabilir mi?
Biz konuşmaya dalmışken kendisi kartın üzerindeki o gizemli simgenin götürdüğü adresi de bulmuş bu arada. Burası kenarda kalmış, dar ve karanlık sokaklardan birinin içinde bulunuyor. Spesifik olarak aramadığınız sürece varlığından bile haberdar olamayacağınız türde bir yer yani. Kapıdaki zile basıyoruz.
Arkadaşlar, burası... Burasının neresi olduğunu hiç anlamadım doğrusu. Tarihi parçalar, eski enstrümanlar, oyuncaklar... Ne olduğu anlaşılamayan nesneler... Az önce kaçtığınız büronun sınıflandıramayacağı muhtemelen ıvır zıvır falan diye niteleyeceği şeyler yani. Ama kayıp şey burada olmaktan mutlu görünüyor. Hatta ilk defa o kadar da kayıp değil gibi.
Burada saklanmasına gerek yok. Uyumsuz değil çünkü. Uyumlu olması beklenmiyor. İşleri sisteme ne derece entegre olduğuyla ölçülmüyor. Buradaki hiçbir şey ait değil ve bununla barışıklar. Evet, sanırım artık ona veda etme zamanı. O zaman hoşçakal. Belki ileride tekrar karşılaşırız.
Burası aslında her birimizin içinde sakladığı ve kimi zaman toplumun ve sistemin gözünden uyumsuz, gereksiz, işlevsiz, kayıp addedilen ama bize özgünlüğümüzü kazandıran fikirleri, hayalleri temsil ediyor arkadaşlar. Kitaptaki her bir detay ustaca yerleştirilmiş bir metafor. Kahramanımızın kayıp şeyi başta evinin arka bahçesindeki kulübede saklamaya çalışması da bir tesadüf değil elbette. O da kendi ilgi alanlarını, onu farklı kılan ama ailesinin kayıtsız kaldığı tüm özelliklerini gözden uzakta tutuyor çünkü.
Kaybolmakla ilgili en acı gerçek belki de bu. Dünyanın bizi bu şekilde tutmak için adeta bir komplo kurması. TEN'in resmettiği dünyadaki yetişkilerin hepsi kolektif bir anlam kaybı, bir yabancılaşmadan muzdarip. kendi içlerindeki amaçlardan, farklılıklardan o kadar uzaktalar ki bunu başkalarında fark etmekte de güçlük çekiyorlar. Bu kocaman, kırmızı, hibrit bir yaratık olarak karşılarına çıksa bile. Ama burası Ten'in hikayesindeki o ince melankolinin bir derinliğe, bir umut ışığına döndüğü yer aynı zamanda.
Dışarıda kalmak ya da görünene bakılırsa kayıp olmak size bir çeşit süper güç de verir. Başkalarının aksine görebilirsiniz. Arketipsel olarak dışarıdaki kişi çoğunlukla bir kahin, sanatçı ya da eleştirmen olarak konumlanır değil mi? Sisteme kendilerini kaptırmadıkları için ondaki çatlakları fark edebilirler. Normalmiş gibi dayatılan absürt durumları onlar sorgulayabilirler.
Kahramanımızın kayıp şeye yardım etme yolculuğu bu yüzden kendi içinde bir başkaldırı. Bu macera onu da monoton rotadan çıkarıp gizemli sokaklara, aksi halde belki de hiçbir zaman göremeyeceği bir dünyaya götürüyor. Shao Teng gerçekte kimin kayıp olduğunu bize düşündürüyor. bir süreliğine yolunu kaybedenler mi yoksa gri bir dünyaya boyun eğip kendi benliklerini hatta iradelerini kaybedenler mi? Kitabın sonunda toplum hiçbir değişim yaşamıyor. Dünya olanca renksizliği, olanca betonarmeliğiyle var olmaya devam ediyor. Kahramanımız bu hikayenin önceden yaşandığını ve artık büyüdüğünü ima ediyor bize.
hafif bir yetişkin hüznüyle gün geçtikçe daha az kayıp şey gördüğünü de ekliyor. Belki artık o kadar çok kayıp şey yok. Ya da belki de ben fark etmiyorum. Başka işlerle fazla meşgulüm sanırım. Sean Tran yine alışık olduğumuz çocuk kitaplarının aksine bize öyle kolay hazmedilen ya da tamamen mutlu bir son sunmamış.
Çocuk büyüyünce dışarıdan bakabilme yetisi ve duyarlılığı geride mi kaldı acaba? O da doğaya ve kendine yabancı, anlam arayışını çok gerilerde bırakmış bir yetişkine mi dönüştü? Bu soruların cevabı tam olarak yok. Belki de özellikle açık uçlu bir şekilde bırakılmış. Okuyucu kendi hayatının aktığı yöne göre şekillendirecek belki de o hikayeyi.
Kayıp şey, günün sonunda bizlere böyle nazikçe yapılmış bir uyarı olabilir. Nitekim yazar, kariyerinin başlangıcında kendi eserlerinin herhangi bir amacı olup olmadığından bile emin değilmiş. 20'li yaşların ortasında yaratıcı olmak istediğini bilmesine rağmen bu yaratıcılığı tam olarak nereye kanalize edeceğini, nereye ait olduğunu ve tabi anlamını bulamıyormuş. Sonunda her şeyin daha en başında bir anlamı, bir görevi, bir ait olduğu kesin bir yer olması gerekmediğini keşfetmiş. İşte bu şekilde ortaya çıkmış zaten kitap ve 2010 yılında bir animasyon filmine de uyarlandı ve Oscar ödülü kazandı arkadaşlar. Ee anlatılmaya değer böyle orjinal, özgün hikayelerin doğabilmesi için
Öncelikle sıradanlıktan sapıp biraz kaybolmak gerekiyordur belki de. Ne dersiniz?
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.