
2.217 kelime · ~11 dk okuma
Öyle hikayeler vardır ki sizi başka bir yere ışınlar. Bazen ilhamı buluruz vardığınız yerde, bazen de harekete geçme cesaretini. 111. frekansta o hikayelerin izini sürüyoruz. Hadi başlayalım.
Hadi. Selam arkadaşlar. Sormayın ya moralim çok bozuk. 13-17 oldu şimdi İtalya önde. Yok yani benim kalbim dayanamayacak galiba. Setler 2-1. Gidiyor gibi maç. O kadar da yol katettik veriyoruz sanıyorum. Yok yani dayanamayacağım ben. Kapatıyorum televizyonu.
Yani İtalya'da gerçekten çok güçlü bir takım ama yani bizim de üstünlük kurduğumuz anlar oldu. Ama maçtaki üstünlük onlarda gibi duruyor. Neyse. Maç bu canım. Bir kazanan bir de kaybeden olacak elbet. Kaybetmek de oyuna dahil Barış. Dünyanın sonu değil. Ama çok yaklaşmıştık finale. Olsun. Çok iyi mücadele ettiler. Yani o kadar sinir oldum ki. Neyse neyse çabanıza sağlık kızlar. Yani artık yapacak bir şey yok.
Ne oluyor arkadaşlar? Kaybetmiyor muyduk biz? Dur bakayım. Hadi Ebrar. Ne? İnanamıyorum arkadaşlar. Nasıl? Kazandık mı yani? Ama dönmez gibiydi. Finaldeyiz. Yani voleybolun işte bu kısmı çok heyecanlı. Set sonunda her şey değişebilir. Maç başında üstünlük kuran maç sonunda kaybedebilir. Yani ben izlerken bile pes etmiştim aslında ama onlar son kısma kadar savaştılar. Yani bir değişime bakıyor her şey işte. Bakın nasıl da toparladı kızlar. Helal olsun ya gerçekten de.
Ne maçtı ya arkadaşlar. Öldüm öldüm dirildim yani. Bir an gerçekten maçı veriyoruz sandım ama son dakikaya kadar bırakmadı takımımız. İyi ki de bırakmadı. Voleybol tarihimizin en heyecanlı maçlarından biriydi valla. 2023 Avrupa Şampiyonası'nda oynadığımız yarı final maçı. Sizi tekrardan o zamana bir götürmek istedim. Gerçekten de hatırlanmaya değer bir maçtı çünkü bu. Her kuşağın hatırladığı böyle bir takım bir sporcu ya da bir zafer anı vardır ya bu da kesinlikle onlardan biri. Ve eminim seneler sonra bile konuşuyor olacağız. Zaten spor bu ülkenin belleğinde uzun yıllardır böyle farklı branşlarda elde ettiğimiz başarılarla var olan bir alan.
Mesela Ruhi Sarı Alp'in 1948 Londra Olimpiyatlarında kazandığı bronz madalya Türkiye'nin uluslararası arenada ses getiren ilk başarılarından biriydi. Ya da ben mesela Ceb Herkül'ümüzü hatırlıyorum. Naim Süleymanoğlu. 7 kez dünya halter şampiyonu olmuştu. 3 kez olimpiyat altınını ülkemize kazandırmıştı. E biraz daha ileri sardığımızda 2002 FIFA Dünya Kupası'nda erkek milli futbol takımımız 3. oldu. 2011 Avrupa Kadınlar Basketbol Şampiyonası'nda kadın milli basketbol takımımız 2. oldu. Günümüze dönelim. Şimdi de bireysel sporlarda başarılarımız katlanarak devam ediyor. Mete Gazoz, Sümeyye Boyacı, Yasemin Dalkılıç... Ne şanslıyız ki bu listeyi sayfalar boyu devam ettirebileceğimiz bir sürü genç, bir sürü ilham veren sporcumuz var. Ülkemizin çok değerli sporcular yetiştirdiği aşikar ama son yıllarda isimlerini sıkça duyduğumuz bir takım sporuna odaklanmak istiyorum ben bugün.
Belki de aralarında en çok ses getirenlerden biri olan Amilli Kadın voleybol takımımız. Çünkü uğruna konuşulması gereken başarıları, karakterleri, sesleri var kendilerinin. 2000'li yılların başından itibaren yükselen bir ivmeyle bize umut olan başarılar elde ediyorlar. Ve kazandıkları kupalar kadar kendilerinden o emin duruşlarıyla birlik hissini, kadın olmanın gücünü yeniden tanımlayan bir enerji taşıyorlar.
Peki bu dönüşüm nasıl oldu? Yani nasıl oldu da voleybol diğer takım sporlarından kendini sıyrıp böyle bir anda hepimizin ortak kalp atışına dönüştü? Hazır lig sezonu da yeniden başlamışken bugün bu konuyu beraber bir inceleyelim dedim. Öncelikle voleybolun geçmişine değinelim istiyorum biraz ki bu sporun hangi yollardan geçip bugüne ulaştığını bir görebilelim.
Voleybol, William Morgan adında bir spor eğitimcisinin 1895'te kendi ideallerine göre tasarladığı bir branş. Ülkemize gelişi ise ilk defa 1919 yılında olmuş, Amerikalı Dr. Deaver'ın tanıtması sayesinde. Sonrasında Selim Sırlı Tarcan ülkemizde bayrağı devralmış ve bir beden eğitimi öğretmeni olarak okullardaki voleybol altyapılarını kurmuş ve bu şekilde Türkiye'de yayılmasını sağlayan bir öncü haline gelmiş. Kabataş, Galatasaray, Vefa filan derken çoğu lise voleybolu da bu müfredatta zorunlu olarak tutulmuş ve bu branş kısa zamanda çok büyük bir ilgi görmüş.
Bu noktada voleybolun tarihine bakarken File'nin ilk sultanından yani Sabiha Rıfat Güreyman'dan bahsetmeden geçmek olmaz. Kendisi Türkiye'nin ilk kadın inşaat mühendisiydi aynı zamanda. Üniversitedeyken voleybola ilgi duymuş ve Fenerbahçe'nin 1927'de kurulan kadın voleybol takımında oynamaya başlamış. Çeşitli başarılar kazanmalarına rağmen kadın voleybolunda yeteri kadar rakip olmadığı ve bu da düzenli maç yapmayı zorlaştırdığı için takım kapatılmış. E durum böyle olunca da kadın sporcuların erkek takımında oynamalarını engelleyen bir kanun maddesi olmayınca oynamaya devam etmek isteyen Sabiha Rıfat Hanım, Fenerbahçe erkek voleybol takımına girmiş.
ve bir erkek takımında forma giyen ilk kadın sporcu olmuş. Zamanı biraz daha ileri sardığımızda... İkinci Dünya Savaşı'nın hemen sonrasında Sovyetler Birliği'nin yükselişini voleybolda da görebiliyoruz. Dağılana kadar epeyce bir süre dünya sıralamasının en başında olmaya devam ediyorlar.
Bizim kadın voleybol amilli takımımız 1957 yılında kuruluyor ama ilk büyük sıçrama elde ettikleri Avrupa ikinciliğiyle 2003 yılında olabiliyor. Aslında ondan önce de başarılı olmalarına rağmen medyadaki görünürlükleri yeterli seviyede değildi. Eski milli voleybolcumuz Özlem Özçelik de bir röportajında bahsediyor zaten bundan. Epey zorlu bir turnuva geçirmişler 2003 yılında. Fakat takımdaki herkesin birbirine inanmasıyla, düşeni bir diğerinin kaldırmasıyla ve tabii ki arkalarındaki seyirciyle beraber finale kadar yükselmişler. Sonrasında da işte hem başarıları hem de gördükleri ilgi Çıta'yı daha da yükseltmelerini sağlamış. O yıldan itibaren artık bildiğimiz isimleriyle yani
filenin sultanları olarak anılmaya başladılar. Tabii tüm bunlar ve sonrasındaki başarılar tesadüf değil. Planlı bir emeğin, sistemli yatırımların ve tabii ki büyük bir inancın sonucu, Eczacıbaşı, Vakıfbank, Fenerbahçe gibi kulüplerin altyapılara büyük ölçekte yatırımlar yaparak bu gelişimi desteklemesi en büyük etkenlerden Şimdi idol olarak görülen çoğu sporcu bu kulüplerde yetişti. Özellikle Eczacıbaşı'nın vizyonuna değinmek gerek bence burada. 1960'larda tüm siyasi karmaşanın içerisinde büyük adımlar atıyorlar. Faruk Eczacıbaşı'nın da bir röportajında söylediği üzere
Türkiye'de o zamanlar takım sporları yani futbolu bir kenara bıraktığımızda çok zayıfmış. Eczacıbaşı da takım sporlarını çok daha üst bir düzeye taşımak için çalışmalar yapmış ve çeşitli spor dallarını bir çatı altında toplayıp bir kulüp kurmuş. Özellikle dediğimiz gibi altyapılara verdikleri önem çok kritik. Genç sporcuların gelişimine erken yaşlarından itibaren destek oluyorlar. Bu girişim özellikle de genç kızların spora dahiliyeti için dönemin şartlarına göre çok öncü bir hareket. Nitekim 1980 yılında Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası'nda ikinci olarak ilk defa kadın takım sporlarında uluslararası bir başarı getiriyor Eczacıbaşı.
İşte Türkiye böyle bir tarihle dünyanın en önemli takımlarını ve oyuncularını bulunduran önemli bir voleybol ülkesi haline geliyor. Nitekim geçtiğimiz 10 yılda neredeyse her uluslararası turnuvada madalya kürsüsüne çıkmayı başardılar. Hatırlarsanız 2023 belki de Türk voleybol tarihinin en unutulmaz yılıydı. Avrupa Şampiyonası'nı kazandık, Milletler Ligi'nde birinci olduk. Olimpiyat elemelerini namalup lider olarak tamamladık. Hepimiz o maçları nefeslerimizle tutarak, gözlerimiz dolarak ülkenin çeşitli yerlerinde böyle bir birlik duygusuyla izledik. Ne acayip bir yazdı gerçekten de. İşte tüm bu başarılar tek bir jenerasyonun değil, yıllardır süregelen bir altyapının, bir vizyonun ürünü. Ve bu başarılar arttıkça toplumun gözündeki anlam da değişmeye başladı.
Mesela pandemi zamanını hatırlayın. Hepimiz evdeydik. İyi giden pek bir şey yoktu. Her şey gibi 2020 yılındaki olimpiyatlar da iptal olmuştu o zaman tabi. Tokyo olimpiyatları ancak bir sene sonra yapılabildiğinde ise önlemler gereği takımlar seyircisiz oynuyordu. Ama hepimiz salonumuzdaki koltukta otururken sanki orada gibiydik.
market torbalarını sabunla sildiğimiz zamanlar, hatırlıyor musunuz? Yani işte o zamanlar bu tür şeyler bize birer umut olmuştu. Yani geçtiğimiz zorluklarda ülkenin moral kaynağına, ortak gururuna dönüşmüşlerdi. Popülerlikleri de artmıştı pek tabii. Bu simaları artık çok iyi tanıyoruz. Onları reklam filmlerinde izliyoruz, ekranlarda ilham verici hikayelerini dinlemeye başladık o yıllarda.
Peki sizce her başarı popülerlik getirir mi? Mesela voleybolu bu kadar yaygınlaştıran şey sadece başarılı olmaları mı yoksa başka etkenler de var mı? Dilerseniz burada kısa bir ara verelim. Döndüğümüzde de bu sorulara hep birlikte cevaplar arayalım.
Evet arkadaşlar son yıllarda voleybolun öne çıkmasını sağlayan sebeplerden bahsedecektik. Başlayacağı etkenlerden birinin en direkt tabirle duruşları olduğunu söyleyebiliriz. Yani sadece sahadaki başarı değil aynı zamanda sahadaki temsiliyetleri. Bu spor Türkiye'de kadının, kamusal alandaki varlığının yıllar süren yolculuğunda bir nevi dönüm noktası haline geldi. Zira kadın sporcular her alanda olduğu gibi senelerce destek bulmakta zorlanmıştı. Başarı kazansalar bile hak ettikleri ilgiyi görememişlerdi. Ama filenin sultanları işte bu ezberi kökten değiştirdi.
Televizyondaki kadın temsili günümüzde bile kırılgan değil mi böyle pasif, muhtaç bir konumda kalabiliyor. 2016 yılında doçent doktor Derya Gül ünlü ve yine doçent doktor Pınar Aslan tarafından yayınlanan Türk televizyon dizilerindeki kadın rollerine kadınların gözünden bakmak isimli bir makalede bu konuya değinilmiş. genellikle belirli kadın tiplemelerinin kullanıldığı. Bunların dışında rollerde yer alan kadınların da dizinin ilerleyen bölümlerinde normalleştirildiğini ve belirlenmiş toplumsal cinsiyet rollerine uygun hale getirildiğini söylemişler bu makalede.
Voleybolun görünürlüğüyle beraber işte bu kalıplar kırılmaya başladı. Kadınlar dayanıklılık, cesaret, gücün temsilcisi olarak da ön plandalar şimdi. Günlük hayata merceğimizi çevirdiğimizde de hepimizin illa duyduğu tabirlerdir işte kız gibi topa vurma ya da kız gibi oynama. Zira bu etiket toplumda cinsiyetçi bir yerden zayıflıkla, güçsüzlükle özdeşleştiriliyor. O yüzden var bunlar bizim dimağımızda ama şimdi sahada o kendi kişilikleri, tarzları, mizaçlarıyla duran bu kadınlar kız çocuklarına özgürce ve içinden geldikleri gibi de var olabileceklerini temsil ederek gösteriyorlar.
Filenin sultanları oynadıkları bu önemli rolün farkındalar. Zehra Güneş bir röportajında diyor ki ''Türk kadınları olarak Atatürk'ün gösterdiği yolda ışık tutarak gelecek nesillere rol model olmaya çalışıyoruz.'' İşte bunu söylerken tabii ki aynı farkındalığın altını çiziyorlar. Bu takımın, dolayısıyla da voleybolun yarattığı etkiyi bu kadar güçlü kılan bir diğer unsur, kolektif mutluluk ihtiyacımızın bir yansıması olması. Nitekim zor dönemden geçen bir toplumun aynı anda aynı şeye sevinmeye, aynı sahneye bakarken birbirine yakın hissetmeye duyduğu derin bir özlem vardır.
Harvard Tıh Fakültesi ve California Üniversitesi'ndeki araştırmacılar da mutluluğun yalnızca kişiye özel, kapalı bir yolculuk olmadığından bahsetmişler. Aksine bunun sosyal ağlar aracılığıyla yayılan kolektif bir olgu olduğunu söylüyorlar. İşte Fleming Sultanları'nın yarattığı o enerji de bu bilimsel bulgunun sahadaki karşılığı gibi. Yani uzun zamandır bireyselleşen toplumumuzda yeniden birlikte heyecanlanma pratiği haline geldi voleybol. O anlarda kim olduğumuz, neye inandığımız, hangi görüşte olduğumuz bir anlamda önemini yitiriyor, silikleşiyor. Çünkü hepimiz aynı anda aynı şeyi hissediyoruz.
gururu, minnettarlığı ve elbette umudu. Ama az önce bahsettiğim gibi yaygınlaşmasının arkasındaki hikayede başarının istikrarlı bir şekilde artarak devam etmesi de var. Çünkü bu başarılar böyle bir anda parlayıp sönen bir mucize gibi değil, yıllar süren bir birikimin, emeğin sonucu. Her turnuvada aynı disiplini, aynı odaklanmayı, aynı o inancı sergileyerek kazanmayı alışkanlık haline getirdiler diyebiliriz. Ki bilirsiniz arkadaşlar, sporun doğasında iniş çıkışlar vardır. Ama onlar bu dalgalanmaları bile
iyi yönetmeyi öğrendiler. 2020 Tokyo Olimpiyatlarında çeyrek finalde oynadığımız bir maç vardı mesela Güney Kore ile. Son sette 12-14 gerideyken Meryem Boz'un sayısıyla farkı 1'e indirmiştik. Fakat tüm mücadeleye rağmen maçı yine de vermiştik.
Ama milli takımımız 4 sene sonra yapılan Paris Olimpiyatları'nda yarı finale yükselmeyi başardı ve işte o eşiği aştı. Yani bu istikrarlı başarı çizgisi yalnızca fiziksel bir gücün değil, aynı zamanda zihinsel dayanıklılığın, takım ruhunun da bir göstergesi. Durum böyle olunca sosyal medyada görünürlükleri de epeyce bir arttı, yükseldi tabii ki. Reklamlar, sponsorluklar, işbirlikleriyle geniş kitleler tarafından bu sporcuların görülmesi sağlandı. Ama burada dikkatinizi çekmek isterim arkadaşlar.
önemli olan aldıkları sonuçlar değildi. Sosyal medya bu oyuncuların hikayelerini daha görünür kıldı. Yani her zaman kötülüklerinden bahsettiğimiz o sosyal medya bu kez bence işe de yaradı. Eskiden gençler için spor haberleri çok sınırlı bir yer buluyordu. Sadece spor sayfalarında işte televizyon kuşaklarında filandı. Bugün
Oyuncuların günlük yaşantıları, antrenman sahneleri, soyunma odasında yaşadıkları o sevinçler filan bütün bu içerikler üretilmeye başlandı. Yani insanlar artık sadece sonucu, skoru değil, o skorun arkasındaki karakteri, onun öncesinde, sonrasında, sırasında yaşadığı emeği, duyguyu da takip eder hale geldi. Psikoloji profesörü Vanessa Perez Torres 2024'te Current Psikoloji'de yayımlanan bir çalışmasında sosyal medyanın gençlerin kimliklerini inşa ettikleri ortamlar olduğundan bahsediyor. Yani genç bireyler takip ettikleri kişileri yalnızca izlemiyor, onların davranışlarını gözlemliyor, kendilerini onlarla özdeşleştiriyor ve bu süreçte kimliklerini adım adım şekillendiriyor.
Hayat okulu derdik şimdi bir yandan da sosyal medya okulu ortaya çıktı diyebiliriz. Başkalarına bakarak öğreniyoruz. Peki neden? Çünkü artık yeni nesilde değerler açısından ciddi bir dönüşüm yaşanıyor. Adalet, çeşitlilik, cinsiyet eşitliği, ön yargıya karşı duruş.
Bütün bu kavramlar gençlerin gündemine çok daha erken giriyor. Bu bağlamda da kadın sporu, toplumsal bakımdan sınırları, sorgulama, görünürlük, kendin gibi olma gibi bir takım kavramları yeniden ortaya çıkardı, bunların yeniden tartışılmasını sağladı. Bahsettiğimiz gelişmeleri içinde bulunduğumuz çağdan ayrı olarak bu anlamda göremeyiz. Yani dijital çağ ile birlikte yeni neslinin artan bir anlam ihtiyacı ve arayışından da mutlaka söz etmemiz gerekiyor.
Dijital gürültünün, hızın, sürekli kıyaslamanın ortasında büyüyen bu kuşak için sadece dışsal başarı değil, aynı zamanda içsel anlam, aidiyet, gerçeklik duygusu da çok önemli hale geldi. Hatta özellikle TikTok gibi platformları düşünün. Çoğu gencin mutluluğu veya kendi varoluşlarının anlamını nasıl aradığına dair daha bireysel paylaşımlarla da sıkça karşılaşıyoruz. Toplumsal değerler, bireysel arzular arasında sıkışan bu gençler için spor, özellikle de voleybol dengenin kurulabildiği nadir alanlardan biri. Ve bu nedenle de yeni nesil sporu öyle sıradan bir hobi olarak değil, kendini tanıma, kendini var etme biçimi olarak da görüyor. 2024'te Multidisciplinary Digital Publishing Institute'da yayımlanan bir çalışma da bunu destekler nitelikte.
sporun gençlerin duygusal zekasının gelişimine katkıda bulunduğundan, bunun öz saygı ve yaşamdan tatmin alma düzeylerinde bir artışa yol açtığından söz ediliyor bu çalışmada. Yani yeni nesil kendini anlama ihtiyacını artık soyut kimlikler yerine spor gibi, sanat gibi, deneyimsel alanlar üzerinden karşılıyor gibi görünüyor arkadaşlar. Voleybol da bu jenerasyonel değişime en iyi uyum sağlayan alanlardan biri. Evet işte böyle milli takımımızla beraber voleybolun artan bir görünürlüğünden söz edebiliyoruz. Ve bu sayede bizler de bir şeyleri öğreniyoruz galiba değil mi? Birlikte yükselmeyi, düşmeyi, sonra tekrar kalkmayı, o dalgalanmaları yaşamayı, koşullar ne olursa olsun pes etmemeyi.
Bu tabii ki bazen çok zor bir şey, bazen yıpratıcı, hatta bazen tüketici. Tükendim artık dediğimiz anlar vardır ya. Ama ne olursa olsun umudu devam ettiren bir şey. Çünkü yarın yeniden deneme şansımız var her zaman. Ve ne mutlu bize ki işte bir takımın parlayışına şahit olabiliyoruz. Ülkemiz nice Eda'lar, Zehra'lar, ilkinler yetiştirecek. Yüzler değişecek tabii ki ama yaratılan o güç ve cesaret, işte o kalıcı olacak. Değişmeyecek.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.