
2.395 kelime · ~12 dk okuma
Koçlar kendilerine dikkat etsin. Başakları bu ay büyük kar bekliyor. Aslanlar akıllı olsun. Teraziler sanatla uğraşır.
Yengeçler yampiri yürür. Akreplerden aman illallah. Bu ve benzeri cümleleri sık sık duyuyorsunuzdur. Bazıları gök cisimlerinin hareketlerinden, insanların karakter özelliklerini anlamaya çalışıyor.
Bazıları talihinin dönüp dönmediğini merak edip burç yorumlarına sarılıyor. Merkür retrosu nedeniyle gerginim diyenler, Mars ters parende atmış diye babaları tutanlar, boğa burcu oluşunu hasetliğine bahane edenler. Merak etmeyin, ben de astrolog değilim. Ama tarihte acayip ve garaibin bu bölümünde, astrolojinin tarihine göz atacağız.
Hazırsanız başlayalım efendim. Mutlaka hayatınızın bir anında şehir ışıklarının azaldığı, gökyüzünün pırıl pırıl parladığı bir yerde bir anlığına olsun gökyüzüne bakmışsınızdır. Karanlığın ortasında bir halı gibi neredeyse boşluk bırakmayacak şekilde dizilmiş yıldızlar insanı derinden etkiler. Özellikle kanlı ay gecelerinde dolunay insanın tüylerini ürpertir.
Şüphesiz atalarımız bizden çok daha fazla bu olguyla karşı karşıyaydı. Ayrıca onların bizden farklı olarak bol bol gökyüzü izlemeye vakitleri vardı. doğa olaylarıyla gök cisimleri arasında bağlantılar olduğunun farkındalardı. Özellikle ayın düzenli ve neredeyse matematiksel bir düzende takip edilebilen evreleri, ay kaynaklı mecezir yani gelgit olayları şüphesiz insanların dikkatini çekmekteydi.
Söz gelimi M.Ö. 32.000 yılına tarihlenen Blankart Kemik Plakası'nı inceleyen Alexander Marshak bu plakanın ay evrelerini gösterdiğini iddia etmektedir.
Dolayısıyla bundan 34 bin yıl önce de insanlar gök cisimlerini takip etmekteydiler. Marshak'ın tezi tartışmalı olsa da özellikle tarımla uğraşan ilk Neolitik çiftçilerden itibaren gök cisimlerinin insan hayatında çok daha etkili hale geldiği tartışma götürmez. İnsanlar hayvanların çiftleşme ve kuluçka zamanlarını, bir nehrin taşma ayılarını, gündüzün ve gecenin süresini hesaplamak için daha çok düşündükçe doğal bir takvimin varlığını fark ettiler. Biliyorsunuz, dünya güneşin çevresinde döner ve bu onun yıllık hareketidir.
Bu nedenle yıl boyunca güneşin ardında kalan takım yıldızının hangisi olduğu da değişir. Bu durum kaçınılmaz olarak güneşin belirli bir patikayı takip ettiği ve yılda bir bu patikanın zemininde yer alan takım yıldızlarını ziyaret ettiği izlenimini yaratır. Görünürde toplamda 12 takım yıldızı, 12 ayrı hane vardır. Evet, doğru tahmin ettiniz.
Tarihin en erken takvimlerinden biri, 12 burçtan oluşan zodyak kuşağı bu gözlem sayesinde oluştu. Zodyak Yunanca'da küçük hayvanlara ilişkin demektir. Çünkü bu yıldızlar sıklıkla bir hayvana benzetilmekte, takvim de buna göre düzenlenmekteydi. Benzer bir şekilde İslam öncesi Türkler de 12 hayvanlı bir takvim kullanmaktaydılar.
Bu burçlar güneş ve ay büyük ölçüde düzenli bir biçimde hareket eder. Ancak gökte seyredilen gezegenler o kadar da tutarlı değildir. Aslında kendilerince bir izlekleri vardır. Ancak dışarıdan seyredildiklerinde geziniyor gibilerdir.
Nitekim bugün de onlara gezegen diyoruz. İngilizcedeki planet kelimesinin kökeninde de Yunanca planan yani dolaşan tabiri yer alır. Babilliler bu beş gezegenin her birini bir başka tanrıyla ilişkilendirmekteydiler. Jüpiter, Marduk, Venüs, İştar, Satürn, Ninurta, Merkür, Nabû, Mars, Nergal'in yansımasıydı.
Bu inanç asırlar boyu sürmüştür. Mars, Venüs, Merkür ve Jüpiter Roma dünyasında Yunan tanrıları Ares, Afrodit, Hermes ve Zeus'un isimleri olmuştur. Hatta diyebiliriz ki bugün Merkür geriledi böyle olduk derken aslında bir ölçüde bu inanca işaret etmiş oluyoruz. Om'un Astrolojisi ve İlk Kehanetler Antik çağın insanları için evren iki parçalıydı.
Ayın altındaki dünya yani bizim dünyamız düzensiz ve belirsizdi. Ay üstü evren ise düzenliydi ve ilahi bir ahenkle işliyordu. Yerde olan her şey de bu göksel alametlere bağlıydı. Tabi o günlerde henüz yörünge ve yerçekimi hakkında bir teori ileri sürmek pek mümkün değildi.
İnsanoğlu bu gök hadiselerini sadece izlemekle kalmıyor, Venus şuhaneye vardığında sel olur gibi gök cisimleriyle yerdeki olaylar arasında bir ilinti kurmaya çalışıyordu. Bu bağlamda OMEN yani Alamet Astrolojisi denilen bir yöntem ortaya çıktı. Bu aslında uzun yıllar süren, gözlem raporlarına dayanan, bugünkü anlamıyla olmasa da bilinsel diyebileceğimiz bir yöntemdi. Mesela Asur Sarayı'nda katipler saray damında yıldızları gözler ve o günkü olaylarla yıldızları ilişkilendirirdi.
Mars şöyle davrandı ve bu sene kıtlık oldu gibi kayıtlar tutuyordu Asur katipleri. Nitekim tarihin en eski astroloji metni olan Enuma Anu Enlil'de böyle bir metindi. Muhtemelen milattan önce 1500'lere uzanan, ancak daha çok milattan önce binlerden sonra kullanılan bu metin kataloğunda şuna benzer ifadelere rastlarız. Ab ayında Venüs yükselir ve bir yıldız kayarsa, kıtlık olacak ya da kral güçlü hale gelecektir.
Ab ayında Venüs görünmezse kral güçlü olacak, ülke mutlu olacaktır. Ya da ay ilk gün görünürse güvenilir bir sözdür. Ülke mutlu olacaktır. Gün normal uzunluğuna ulaşırsa, uzun günler saltanatı başlar.
Ay göründüğünde taç takarsa, kral en yüksek rütbeye ulaşır. Babil'de M.Ö. 7.
yüzyıla tarihlenen Mül'apin tabletleri de takım yıldızlarını listeleyen bir kalibrasyon metniydi. Antik Mısır'da ise rahiplerin Sirius yıldızını gözlediğini, yıldız ufukta göründüğünde Nil nehri taşacak haberini halka duyurduklarını, köylülerin tarladaki işlerini buna göre planladığını biliyoruz. Sirius'ta Nil arasındaki bağ tamamen uydurma bir bağ değildi. Neticede Mısırlıların Sopted dediği bu yıldız, yıl içinde ilk kez Temmuz-Ağustos aylarında görünüyor, bu aylarda Sudan'daki tropik yağmurlar Nil'in taşmasına sebebiyet veriyordu.
Dolayısıyla aslında konu yıldızlar değildi. Nitekim bugün yıldız döngüsü az da olsa kaymış durumda. Ayrıca 1970'lerde yapılan Asvan Barajı da bu taşkın döngüsünü değiştirmiş vaziyette. Antik dünyada gök cisimlerinin hareketleri öylesine önemsenirdi ki, uğur ve uğursuzluk işareti olarak yorumlanır, savaşları bile durdurabilirdi.
Bunun en meşhur örneği Thales tutulması olarak bilinen tutulmadır. M.Ö. 6.
yüzyılda Medler yani İranlılarla başkenti bugünkü Salihli'de bulunan Lidyalılar savaşırken bir güneş tutulması gerçekleşti. Tarihçi Herodot'un aktardığına göre gündüz bir anda geceye dönünce iki taraf tanrıların savaştan hoşnut olmadığını düşündü ve kılıçları bırakıp barış görüşmelerine geçti. Görüşmeler sonunda Halis Nehri yani Kızılırmak sınır kabul edildi, Lidya kralının kızı Med Prensi ile evlendirildi. Herodot ayrıca Miletli Bilge Talesin bu tutulmayı önceden hesaplayıp Lidyalıları uyardığını söyler.
Belki de Lidyalılar güçlü Medlere karşı bu göksel olayı kendi lehlerine kullanmak için savaşı özellikle o tarihe denk getirmişlerdi. İzhak Asimov, Thales'in bu tahminini tarihte kesin olarak bilinen ilk bilimsel öngörü sayar ve bilimin doğuşunu buraya bağlar. Önceleri gökyüzünün hareketleri, ne zaman tarlaya ekelim, ne zaman yola çıkalım, hava nasıl olacak gibilerinden okunurdu. Ben kimim, kaderim ne sorularını soran horoskopik astroloji henüz sahneye çıkmamıştı.
Kişilerin hayatı ya da kaderi üzerine yorumlar çok daha geç şekillendi. Bugün bildiğimiz anlamda yıldız haritalarının ilk örneği ise M.Ö. 410'da Babil'de ortaya çıktı.
29 Nisan 410 tarihli bu metin, o gün doğan bir kimse için iyi talih kehanetinde bulunuyordu. Horoskopik astrolojinin gelişmesi aslında astroloji dünyasını da temelden değiştirecekti. Fakat bu değişikliklere geçmeden önce bir mola daha vermek yerinde olacaktı. HOROSKOPİK ASTROLOJİNİN DOĞUŞU Greco-Romen dünyada kişisel astrolojinin gelişmesi İskenderiye'de Ptolemaios hanedanı döneminde oldu.
Burada yaşayan Batlamius, Tetrabiblos adlı eserinde astrolojiyi sistemleştirdi. Burçlar ve evler düzenini kişiselleştirdi. Örneğin birinci ev fıtratınızı, onuncu ev şöhretinizi, yedinci ev evliliğinizi temsil ediyordu. Ayrıca doğduğunuz gün doğu ufkunda yükselen burç da büyük bir önem taşıyordu.
Batlamius esasen bir bilim adamıydı. Almagest adlı eserinde ekinokslar, eksen kaymaları gibi göksel olayları matematik hesaplarla incelemişti. Ancak kurduğu astrolojik sistem kişinin geleceği ve karakteri hakkında yorum yapmak için oldukça elverişliydi. Bu da modern astrolojinin temelini attı.
Roma'da falla uğraşanlara genellikle keldaniler denirdi. Aslen Orta Doğulu bir halk olan keldanilerin adı, astrolojinin de doğulu bir gelenek olduğunun işaretiydi. Ayrıca bu müneccimler zaman zaman Roma'dan sürülüyor, cezalandırılıyordu. Bunun ilk örneği M.Ö.
139'da Cornelius Hispanus'un Yahudilerle birlikte keldanileri de şehirden kovmasıdır. Roma'nın asıl derdi fal ve kehanet değildi aslında. Bu yeni tip keldani müneccimlerinin kişisel horoskoplarla toplumu manipüle etme ihtimaliydi. Bu nedenle Roma sarayında astroloji büsbütün kaybolmadı.
Mesela İmparator Augustus kendi çevresinde özel müneccimler bulundururdu. Fakat İmparator'un öleceği gibi uğursuz kehanetlerin halka yayılmasını yasaklamıştı. Tiberius ise bu konuda daha sertti. Müneccimleri bir uçurumun kenarına getiriyor, yaklaşan ölümü sezemeyenleri aşağı attırıyordu.
Bu tuhaf sınavdan yalnızca Trasilus adında bir astroloğun sağ kurtulduğu anlatılır. Trasilus, kehanetlerindeki başarısı sayesinde Comegene kraliyet ailesinden bir kadınla evlenmiş ve oğlu Cladius Babilius da saray astroloğu olmuştu. Zaman zaman yasaklarla ve şiddetle karşılaşsa da horoskop modası Akdeniz dünyasına yine Roma devrinde yayılmıştı. İnsanlar doğum günlerinden haritalar çıkartıyor, kader ve kısmet üzerine yorumlar yapıyordu.
Romalılar astroloji haricindeki kehanetlere de meraklıydı. Mesela savaşlardan önce özel kafeslerde tutulan kutsal tavuklara yem sunarlar, tavuklar yemeyi iştahla yerlerse sefere çıkarlardı. yem yememeleri ise uğursuzluk sayılıyordu. İlginçtir.
M.Ö. 249'daki Drepana Deniz Savaşı'nda Konsül Publius Claudius Pulcher, tavukların yemeyi reddetmesi üzerine öfkeyle, tavuklar yemezse içsinler diyerek zavallı hayvanları denize attı. Ne var ki Roma donanması ağır bir yenilgi aldı.
Senato kutsal alametleri küçümsediği için Pulcher'i yetersizlik ve dinsizlikle suçladı. Para cezasına çarptırıldı, sürgüne gönderildi ve siyasi hayatı mahvoldu. kısa süre sonra da muhtemelen intihar etti. Dolayısıyla Akdeniz'de kehanetler yabana atılmayacak alametlerdi.
Üstelik astroloji yalnızca Akdeniz'de sınırlı değildi. Çin'de imparator göksel krallığın temsilcisi sayıldığından takvimin doğru tutulması ve göksel işaretlerin siyasi ve ahlaki açıdan yorumlanması büyük önem taşıyordu. Hindistan'da ise düğün, taç giyme ve ticaret için Muhurta denilen uğurlu saat aranıyor ve dik ritüeller de buna göre düzenleniyordu. Varaha Mihira gibi meşhur müneccimler insanların nikah günlerini ya da racaların taç giyme tarihlerini tayin eden kimselerdi.
İran astrolojisi ise hem Hint hem de Akdeniz etkilerini taşımaktaydı. Mesela Sidonlu Dorotheos'un astroloji üzerine yazdığı şiir Pehlevice'ye çevrilmiş ve İran'da çok yayılmıştı. Zerdüşt bilgeler özellikle taç giyme törenlerini uğurlu, hayırlı saatlere denk getirmeye dikkat ederlerdi. Bunun gibi Harran'daki keldaniler ise ayüstü varlıkları kutsal kabul ediyor, en başta sin yani ay tanrısını ilahların efendisi olarak yüceltiyorlardı.
Dolayısıyla gök cisimleri hakkındaki gizemli ilimler, onların dini sırlarıyla iç içe geçmiş vaziyetteydi. İslam Dünyası ve Osmanlıda Müneccimler Orta Doğu'daki müneccimlik geleneği büyük ölçüde bu keldanilerin attığı temeller üzerinde şekillendi. Şark dünyasından gelen bu miras, Akdeniz gelenekleriyle özellikle Bağdat'ta, İslam dünyasında birleşti. Her ne kadar İslam falcılık ve kehaneti yasaklamış olsa da, namaz vakitlerinin, Ramazan hilalinin ve bayram günlerinin tespiti için sağlam bir gökbilimi bilgisi şartta elbette.
Bu da zamanla muvakkitlerin ve müneccimlerin rolünü büyüttü. Müneccimlerin hazırladığı zic adı verilen astronomi cetvelleri aslında bu amaçlara matuptu. Bunların en meşhurlarından biri, Timur'un torunu Uluğbey'in hazırladığı Zici Sultani'dir. 15.
yüzyılda yayımlanan bu eser, 16. yüzyılda İstanbul'da bir rastatane kuran Takıytdîn-i Râsıt ve Danimarkalı Tico Brahe'nin gözlemlerine kadar eşsiz bir başarıyla yıldızların konumunu tespit etmişti. Bununla birlikte müneccimler, zayirçi adı verilen hususi cetveller de hazırlardı. Dünya yerinde durmayıp topaç gibi yavaşça sallandığından yıldızların konumları da sürekli olarak değişiyor, bu yüzden her yıl yeni bir zahirçe çıkıyor, gök haritası yeniden düzenleniyordu.
Bu veriler 3 temel amaçla kullanılırdı. Bunların birincisi eşref saatin tespitiydi. Hindistan ve İran örneklerinde olduğu gibi uğurlu saatler bulunmaya çalışılıyordu. Padişahlar, halifeler ya da sultanlar sefere çıkmadan, büyük siyasi ve askeri adımları atmadan önce eşrefi saati bilmek isterlerdi.
Nitekim dilimizdeki eşref saatine denk gelmek değil mi de buradan gelmekti. İkinci amaç doğum gününe dayalı incelemelerdi. Bugünkü gibi doğum tarihinin mizaca etki ettiğine inanılırdı. Mesela Hamel yani koç burcunda doğanlar mağrur, çalışkan ve saldırgan olur.
Seratan, yengeç burcunda doğanlar tembel ve kibirli sayılırdı. Ayrıca bazı kimselerin Jüpiter, eski adıyla Müşteri ile Venüs'ün, eski adıyla Zühre'nin aynı burçta birleştiği anda doğduğu düşünülür. Bu yakınlaşmaya kran denildi. Böyle doğan kimselere de sahip kran denilmekteydi.
Onların daima muzaffer kumandanlar olacaklarına inanılırdı. Timur'un Hazreti Sahip Kıran lakabı da buradan gelir. Yine dilimizdeki Ali Kıran Başkeser ifadesi de bu inancın halk dilindeki yansımasıdır. Ali Kıran yani yıldızı yüksek kimseler güçlerine dayanarak fetih yapar, başkeser olarak kabul edilirler.
Üçüncü kullanım alanı da gündelik kullanımlardı. Kayıp eşyaların, hırsızlıkların veya benzeri küçük meselelerin çözümünde göksel hesaplamalara başvurulur, bu alanda vefk, ebced ve hüddamcılık gibi diğer gizli ilimler de devreye girerdi. İşte Osmanlı sarayında da bu eski gelenek sürüyordu. Mesela Fatih Sultan Mehmed, Rumeli hisarının temelini eşrefi saatte atmak için titizlik göstermişti.
Müneccinbaşılar yalnız muvakkitlik yapmazdı. Yani gök olaylarını tarihlemenin ötesinde her yıl padişah ve devlet erkanı için rakam takviminden ayrı bir de ahkam takvimi hazırlarlardı. Zicilere bakılarak yazılan bu risaleler Müneccinbaşı katiplerince çoğaltılır, saraya ve halka dağıtılırdı. Nevruz yani yeni yıl öncesinde hazırlanan bu takvimler bir sonraki Nevruza kadar ay ay yapılacak işlere ve beklenen hadiselere dair yorumlar içerirdi.
Bu metinler bugünkü burç köşelerine ve burç yorumlarına benzetilebilir. Müneccimlerin başarısı hiç şüphesiz öngörülerinin tutarlılığına bağlıydı. 1617'de Müneccimbaşı Mehmet Çelebi, Sultan I. Ahmet'in ölümünü örtük bir biçimde haber verdiğini iddia etmişti.
Takviminde Padişah-ı İslam'ın kuvvetine yazılıydı. Şimdi bu nasıl ölüm haberi diyebilirsiniz. Ancak müneccim ölümü açıkça yazamayacağından kuvvet kelimesini küçük yazım oyunlarıyla kaydetmişti. Noktaları farklı okuduğunuzda bu kelimeyi fevtine yani ölümüne şeklinde okumanız da mümkündür.
Yine de bu iş tehlikeli bir işti. 4. Murad'ın ölümünü namurat kelimesiyle haber veren Müneccinbaşı Hüseyin Efendi, Murad'dan sonra gelen 4. Mehmed'in ölümünü de öngörmeye çalışmış ama padişah ölmeyince kelleyi kaptırmıştı.
Nitekim bugün bilim düşmanları tarafından yıkıldı denilen Takıyüddin Rasathanesi de aslında muhtemelen böyle siyasi bir hadiseye kurban gitmiştir denebilir. 1500'lerin sonunda İstanbul'a gelen rahip Salomon Şivayger'in kaydına göre Sultan Üçüncü Murat, Şam'dan gelen Takıyüddin'e büyük imkanlar tanımış bir rasathane kurmasına izin vermişti. Ancak Osmanlı, İran karşısında mağlup olunca bu yenilgi uğursuzluk getirdiği düşünülen rasathaneye bağlandı ve Takıyüttin'in rasathanesi top atışlarıyla ihmal edildi. Her padişah müneccimlere aynı derecede bağlı değildi Osmanlı'da.
Söz gelimi 1. Abdülhamid ve 3. Selim'in müneccimlerden uzak durduğunu biliyoruz. Ancak müneccimlik kurumu Osmanlı'nın son devrine kadar taşındı.
Hatta Sultan Eşad'ın 1. Dünya Savaşı sırasında müneccimbaşı Hilmi Efendi'ye danıştığı aktarılır. Osmanlı'nın son müneccin başı olan Hüseyin Hilmi Efendi 1924'te vefat etti ve 500 yıllık bu kurumda tarihe karıştı. Gökbilimleri hiçbir zaman yalnızca saf bir bilimsel merak olmadı aslında.
astrolojiyi zırvalardan ayırmak gerekir diyen Kepler bile, Graz'da ve ardından imparatorluk matematikçisi olduğu dönemde geçimini horoskop yazarak ve astrolojik ahkem takvimleri hazırlayarak sağlıyordu. Günümüzde müneccimlerin yıldız haritaları hazırlamasına benzer bir biçimde İngiltere'de William Lilly yüz binlerce satan almanaklar kalemi alıyor, Nostradamus gibi kahinler de bu suretle şöhrete kavuşuyordu. Elbette bu takvimler ve almanaklar zaman zaman yasaklandı. Çünkü içinde yalnızca yıldız yorumları değil siyasi göndermeler de bulunuyordu.
Ne var ki bu popüler horoskoplar aslında eski kehanet astrolojisinin bir devamıydı. Genel olaylar ve büyük gelişmeler hakkında yorumlar yapıyorlardı. Dolayısıyla 1930'lara kadar teraziler şöyle yapsın, akrepler şöyle etsin türü kişisel burç yorumlarına rastlamanız pek mümkün değildi. Dönüm noktası 24 Ağustos 1930'da oldu.
Astrolojinin. Sunday Express gazetesi, astrolog Naylor'ın Yıldızlar Yeni Prenses Hakkında Ne Söylüyor? başlıklı yazısını yayımladı. Bu yazı büyük ilgi gördü.
Ardından aynı astrolog, Ekim'de bir Britanya hava aracı tehlikeye girecek kehanetinde bulundu. Gerçekten de 5 Ekim 1930'da R101 zeplini yere düştü. Bu isabetli öngörü Naylor'a aynı gazetede haftalık bir köşe kazandırdı. İşte bu köşe tarihteki ilk düzenli astroloji köşesiydi.
Naylor yazılarını herkesin kendi doğum tarihine göre okuyabileceği 12 güneş burcu formatında sadeleştirdi ve adına Your Stars yani sizin yıldızlarınız koydu. Bu basit şablon kısa sürede diğer gazetelere yayıldı ve modern horoskop köşelerinin standart bir biçimi haline geldi. Göklerin sırrına vakıf Thales'in yıldızlara bakarken kuyuya düştüğü, Thracialı bir hizmetçinin ona bakıp, gökte olup biteni bilmeye o kadar hevesliydi ki ayağının dibindeki şeyi göremedi dediği aktarılır. Çoğumuz gökteki yıldızlardan şans beklemeye, hayatımızı düzeltme işini gök cisimlerine havale etmeye pek teşneyiz.
Öyle ya, yerdeki sorunlar büyüdükçe yıldız fallarının, gökbilimi yorumlarının sosyal medyadaki payı da büyümekte. Bu bir hobi ya da vakit geçirme ise iyi. Ancak göklere dalıp giderken yeryüzünün sorunlarına bilgâne kalmamayı hatırlatmış olalım. Fala inanıp inanmamak, falsız kalıp kalmamak size kalmış.
Biz bu bölümde astrolojinin tarihini aktarmaya çalıştık. Hakla kalın, hukukla kalın, iyi talihle kalın, sağlıcakla kalın adımlarınız.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.