
2.267 kelime · ~11 dk okuma
Aman bir roca alim var! Tarihte acayip ve garayibi dinleyenlerin başına... ...Allah Allah hey!
Rampi! Rampi! Rampi! Rampi!
Evet, romanlar sazlarıyla, sözleriyle, neşeleriyle... ...gittikleri her yerde dikkat çeken insanlardır. Çalgı Çengi denince akıllara gelen... ...Cennet Mahallesi'nden Gırgıriye'ye... ...Yasemince'deki Gülazer tiplemesinden... ...Yeşilçam'daki Çiçekçi tiplemesine... ...türlü dizi ve filmde mizaha konu olan... Serbestlikleri,
özgür yaşama düşkünlükleriyle toplumun geri kalanından ayrılan bu insanların öyküsü her zaman merak edilir. Nereden geldiler? Dünyaya nasıl yayıldılar? Tarihte ne gibi izler bıraktılar?
Bu sorular pek çok kimsenin kafasını kurcalar. Tarihte Acayip ve Garaib'in bu bölümünde romanların tarihinden bahsedeceğiz. Kasımpaşalı ve Eli Maşalıysanız başlayalım efendim. Roman toplumu son derece gizemli bir topluluk.
Kimse, hatta romanların kendileri bile asırlar boyunca tam olarak nereden geldiklerini tespit edememiştir. Topluluğun ismi bile bir tartışma konusudur. Eski dünyada romanlar ekseriyetle Mısır ülkesiyle ilişkilendirilirdi. Mısır'dan dünyaya yayıldıkları düşünülürdü.
Nitekim ilk olarak Bizans dilindeki dokunulmazdan anlamını taşıyan atinganoi tabirinden geldiği düşünülse de gitano, cipsis, iciptin gibi tüm bu tabirler Mısır orijinini işaret eder ve bu biçimde yorumlanmıştır. Hemen burada not düşelim ki dilimizde Roman toplumu için kullanılan, artık kullanılması pek hoş karşılanmayan çingene ya da çingane tabiri de Asya orijinlidir. ya eski Türkçe'deki çığan yani yoksul kelimesinden, ya Farsça'daki çeng yani çalgı kelimesinden gelmekte. Fakat bizde de Roman toplumu için eskiden Kıpti tabiri kullanılırdı ki bu da Mısır'daki Kopt halkına işaret eder.
Efsaneye göre Hz. İsa Mısır çöllerine gittiğinde bir grup insan ona misafirperverlik etmemiş, bu nedenle Tanrı da onları lanetleyerek ebediyen gezgin olmalarına hükmetmiştir. Bir başka efsanede ise Hz. İsa'nın bedenine saplanan son çarmıh bir Roman demirci tarafından yapıldığından aynı lanet cari olmuştur.
14.-15. yüzyılda Mora Yarımadası'ndaki bir bölge burada yaşayan Roman nüfusunun çokluğu nedeniyle Küçük Mısır olarak anılıyordu. 1531'de İngiltere'de el falı bakan romanların sürgününe hükmeden yasa, Egyptian Act yani Mısırlılar yasası olarak isimlendirilmişti.
Anlaşılan o ki romanlar da bir dönem bu anlatıları sahiplenmişler. Mesela Evliya Çelebi'miz Gümülcine'de karşılaştığı bir roman vatandaşın Mısır hakkı için, Gümülcine hakkı için diye yemin ettiğini aktarmaktı. Aynı şekilde Avrupa'da gezinen roman grupları bu anlatıyı lehlerine kullanmasını fevkaladeyi biliyorlardı. Söz gelimi normalde girmelerine izin verilmeyen bölgelere erişebilmek için Mısır'dan gelmiş kefaret hacıları olduklarını söylüyor, günahlarının bağışlanması için hac bölgelerini ziyaret edeceklerini söyleyerek izin kağıdı alıyorlardı.
1425'te Aragon kralı Alfonso, Roman toplumunun liderlerinden Küçük Mısır Kontu John'a Santiago de Confestela'daki hac yerini ziyaret etmek için giriş izni vermişti. Tabi bu iznin ardından aynı kralın Aragon mahkemesine köpeklerimi Mısır Kontu çaldı şeklinde bir şikayetle bulunduğunu da ekleyeyim. Aynı şekilde 1540'ta İskoçya'da Kral V. James'in John Fov adındaki bir çeri başını yani roman liderini bizim sevgili Mısır kontumuz olarak andığını görmekteyiz.
Öte yandan efsanelerin de aksine romanlar Mısır'dan tamamen çıkmamıştı. Onlarca roman topluluğu Mısır'da hakim vaziyetteydi. Dans gösterileri, cambazlık, sazendelik gibi işlerin yanında maymunlar, akrepler ve yılanlarla oynama, haşeratla mücadele gibi işlerle uğraşan bu topluluklar ironik bir biçimde Kıpti yani Mısırlı hariç hemen her şekilde anılmaktaydı. Nalbantlık ve tamircilik yapan Roman aşiretlerine Tatar denmekteydi Mısır'da.
Bir başka Roman aşireti Şahini, diğeri Halebi adını taşıyordu. Mısır'da gavazi ve gacar denen roman topluluklarıysa özellikle sokak gösterileriyle maruftu. Gavaziler arasından mahir dansözler çıkardı. 19.
yüzyılda Mısır sokaklarını kasıp kavuran Esnalı Safiye ve onun rakibi Küçük Hanım veya Küçük Hanım yabancı seyyahların dahi dikkatini çekmişti. Hatta bu Küçük Hanım meşhur romancı Gustave Flaubert'i peşinde koşturmuş, Fransız yazarı kendisine aşık etmişti. Yazarın metresi Louis Collet, kimmiş bu küçük hanım diyerek Mısır'a kadar gelmiş, Süveyş kanalının açılışında bu dansçıyı izlemişti. Flaubert'in Salambo romanının ilham kaynağının da mezkûr dansçı olduğu söylenir.
Dahası Fransız şair Louis Boullier, küçük hanım Souvenir adıyla onu anlatan bir şiir kalemi almış, Amerikan yazar ve hatip George William Curtis de bu şarklı güzelin gösterisini izleme şerefine nail olmuştu. Tabii tüm romanların küçük hanım gibi olduğu düşünülmesin. Mısır'da yüzlerini kapatıp ceylan derileriyle gezen roman kadınlar fal bakmakla meşhurdu. Bu hanımlara Fehemi denirdi.
Fehemiler sadece fal bakmakla kalmaz, suya bıraktıkları bir deniz kabuğuyla önce suyu köpürtür, ardından bir patlama yaratırlardı. Bu ilüzyon gösterisi onların sihirbazlıkla da ilgilendiğini gösterir vahiyettedir. Bunun gibi Gacar kadınlarından bazıları yollarda taal şufel baht yani gel bahtını gör veya nilburel gaib kayıp olanı buluruz gibi nidalarla müşteri toplamaktalardı. HİNDİSTAN İZLERİ Peki, romanların tam manasıyla Mısır'dan çıkmadığını, Mısır'dan gelmediğini anladık.
Peki nereden geliyorlar? Bu soruyu cevaplamak için elimizde fevkalade elverişli bir araç var. O da gen araştırmaları. İspanya romanları üzerinde yapılan güncel bir çalışma başta olmak üzere pek çok inceleme bu topluluğun Kuzeybatı Hindistan'dan yani bugünkü Pencab Rajasthan hattından dünyaya yayıldığını göstermekte.
Nitekim etimolojik analizlerde bunu doğruluyor. Neşeli bir yerden örnek vereyim. Mesela Adnan Şenses'in okuduğu bir roman havasında levan yetmez piyisine, çalış biraz kerizine denir. Buradaki keriz tabiri romani dilinde iş ya da yapmak anlamına gelir.
Mesela birine ne iş yapıyorsun diye sorarken sobuti keres diye sorarsınız. Farsçadan gelen tövbekâr, işvekâr gibi kelimelerdeki kâr eki ile akrabadır bu. Romanların yabancılar için kullandığı gaco veyahut gacı tabiri. Eski hindaryen lisanında sivil ev halkı anlamındadır bu kelime.
Romanlar gezgin olduğu için yerleşik insanları eski Hint diliyle böyle isimlendirmişler ve bunu ta İspanya'ya hatta Amerika'ya kadar taşımışlar. Kelime İspanyol argosunda ve bizim argomuzda gacı, kadın anlamını taşırken Bulgarca da sevgili anlamında korunmakta. Bu örnekler çoğaltılabilir ancak yine Adnan Şenses'ten dinlediğimiz ''Barolara sipaleyi naşlatsana'' cümlesindeki ''baro'' Hint lisanında büyük kelimesine tekabül eder. Orta Avrupa'da romanlar başlarındaki cemaat liderine baroşeri yani büyükbaş veya büyük lider derler.
Osmanlı'da bu cemaat önderlerinin kullandığı çeribaşı tabiri de bu kelimenin Türkçeleştirilmesi gibi duruyor. Mesela bu günlerde meşhur roman sanatçımız Kobra Murat kendini çeribaşı olarak ifade etmektedir. Görüceğiniz üzere romanların dili, Abe Alas'ın ağlama bir gülcük, tadındaki cümlelerden ibaret değildi. Artık büyük ölçüde unutulmuş ve argo konuşmanın içine sızmış olan orijinal bir dilleri vardı romanların ve bu dil Hindistan kökenliydi.
Şimdi dilerseniz kısa bir göbek atma molası verelim. ROM-DOM-LOM TOPLULUKLARI Dünyanın her yerinde bu topluluk hakkında farklı ifadeler kullanılsa da, Romanlar kendilerini daha çok Rom, Dom, Lom gibi isimlerle isimlendirmekteler. Rom ya da Romani, adam demek, kendi lisanlarında. Tıpkı eski Moğolların kendilerini İnuit, yani insan veya adam olarak isimlendirmesi gibi.
Doğu Akdeniz'de, Arap ülkelerinde yaşayanlar daha çok Dom, Kafkasya'da yaşayanlarsa daha ziyade Lom ya da Lomavren adını tercih etmekte. Bu toplulukların takriben binli yıllarda Hindistan'dan ayrıldıkları düşünülüyor. Hindistan'daki yaşamlarını tahmin etmek için de elimizde ilginç bir örnek var, Bedei halkı. Nehir çingeneleri olarak bilinen Bedei topluluğu, Bangladeş ve Hint-Bengalinde yüzen adalarda yaşamaktalar.
Birbirine bağlanan teknelerden oluşan bu adallarda yaşayan Bedeiler, belirli dönemlerde kıyıya çıkıp yılan oynatıyor, falcılık ve şifacılık yapıyor. Karada ve yerleşik olarak yaşamanın onursuzluk olduğunu düşünen, özgürlüğüne pek düşkün bedeyler, yerel halk tarafından marjinal ve uğursuz bir topluluk olarak görülmekte. Benzer bir isme sahip Domba halkı da aynı şartlarda yaşıyor. Belki de Romanlar, Dombalar gibi kast sisteminin en alt sınıfı olarak görüldüklerinden, Hindistan'dan çıkma fırsatını bulur bulmaz bu kıtayı terk eden insanlardır.
Romanların Hindistan'dan çıkışı hakkında Firdevsi'nin şehnamesinde yer alan bir anekdot fikir verebilir. Sasani Şahı Behramgur, Hint racasından müzisyen ister bu anlatıda. Mihrace yani Hint Sultanı Ruri veya Luli adındaki bir topluluktan 10.000 kişi İran'a gönderir.
Şah bunlara sığır, tohum ve eşek verir. Gerleşin, ekin, biçin, kalan zamanda da saz çalın der. Ancak luliler sırrıları kesip yer, tohumlardan ekmek yapar, eşekle de avare avare gezer. Bunun üzerine Behram Gur çok sinirlenir.
Müzisyenlere kızar. Madem öyle, gezin dolanın, çalgı çalın, insanlar size para versinler. Böylece bu Hintli sanatkarlar bütün dünyayı dolaşıp ekmeklerini notalardan çıkarmaya mahkum olur. Bu öykünün bir başka varyantı 10.
yüzyılda Şehname'den bir asır önce Hakim el-Isfahani'de geçer. Romanlarla doğrudan ilintili olmasa da bu öykü romanların öyküsünü yansıtır gibidir. Burada bir toplumu stereotipleştirmek doğru olmaz elbette. Ancak dünyanın dört bir tarafında romanların ortak mesleklerle uğraştığını görmekteyiz.
Bu meslekler kişiyi toprağa, yerleşik yaşama bağlamayan sepetçilik, kalaycılık, müzisyenlik, falcılık ve benzeri meslekler. Bu mesleklerden en ilginci de hayvanlara hakimiyetle ilgili olanlardır. Mısır'da kureydati denilen romanlar baymun oynatır. Haviler kobraları terbiye eder.
Evlere giren yılanları ve haşereleri çıkarma işi de onlardadır. Bizans kaynaklarında atingaroinin, yani romanların ilk kez görünüşü, hayvan oynatıcıların şehre girmesini yasaklayan Roma yasasına atıflı olur. Hindistan'da baziger denilen ayı oynatıcıları, 1972'de hükümetin yerel siyah ayıların yakalanmasını yasaklamasına kadar bu mesleğe devam etmişlerdi. İlginçtir, yasak başlayınca bazı igeller ayı kostümü giyerek gösterilerini sürdürmüşler.
Elbette bu örneklerden bahsedince Gırgıriye serisinde Müjdat Geze'nin oynadığı ayıcı baryam tiplemesini de hatırlatmadan geçemeyiz. Evliya Çelebi, esnafı ayıcıyağını anlatırken bunların pirsiz kıptiler olduğunu söyler. Kar yağdığı bin bereket Bazoğlu gibi meşhur ayıcıların önderliğinde... ...bu Kıptiler resmi geçitlere katılır,
ayılarıyla alay köşkünün önünden geçerler. Bu meslek Roman toplumuyla adeta özdeşleşmiştir. Memleketimizde son dansçı ayılar 1996 senesinde... ...Bursa Karacabey'deki barınakta emekliye ayrıldılar.
Ancak ondan önce sokaklarımızın ilginç renklerinden biriydi ayı oynatan romanlar. Orsar adı da verilen bu zümre, bu vahşi hayvanlara hamamda karılar nasıl bayılır, genç kız nişanlısını görünce ne yapar gibi komutlar verir, insanları eğlendirirlerdi. Bu ayıcılık meselesi başlı başına bir podcast konusu. Ancak bu ayı oynatma geleneğinin, romanların asırlar boyunca taşıdıkları bir gelenek olduğunu da söylemekle yetinelim.
Romanlar bütün dünyada Hindistan'dan getirdikleri davranış kodlarını taşıdılar. Öte yandan yaşadıkları topluma ayak uydurup, yerel dinleri de kabul ettiler. Örneğin memleketimizdeki kahkaha şenliklerine bakalım. İnsanlar hep beraber Tunca nehrine girer ya da burada el yüz yıkar kakao şenliklerinde.
Efsaneye göre romanların bir zamanlar Baba Fingo adında yiğit bir hükümdarı vardır. Düşmanları Baba Fingo'yu içirip içirip suya atanlar. Bunu öğrenen halk liderlerini dere kıyısında köşe bucak arar ancak bulamaz. Nihayet gaipten bir ses yükselir ve o artık nehirde yaşayacak, asla ölmeyecek diye bir nida duyulur.
Böylece romanlar Mayıs sonunda bir araya gelerek suyun içinde Baba Fingo'yu aramaya başlar. Benzer bir biçimde Güney Fransa'nın Kamark bölgesinde Saralakali adında bir tören yapılır. Bu törende Sara la Cali yani Kara Azize Sare olarak bilinen bir heykel denize sokulur. Fransa'nın dört bir tarafından gelen Romanlar Hindistan'dan ya da Sübeyş kanalından Fransa kıyılarına ulaşan bu Roman azizesini kutsarlar.
Bu Sara adındaki Azize, havarilerle tanışan ve onlarla yolculuk eden birisidir. Kakava ve Sara la Kali birbirinden bağımsız olsa da Hint kökenine işaret eder. Nitekim Hindistan'da da Kali adındaki tanrıçanın heykeli suya bırakılır. Gaj nehrine heykel bırakma adetine visarjan denir.
Fransa'da siyah tenli bir Azize heykelini suya bırakan Romanlar aslında bu kadim adetleri sürdürmektedirler. Hint Tanrıçası Kali, Fransa'da Azize Sarala Kali'ye dönüşmüştür. Son olarak özellikle Amerika'da Vlah asıllı romanlar arasında marime denen bir inanç hüküm sürer. Buna göre toplum manevi kirlilikten kaçınır.
Gacolarla yani yabancı Amerikalılarla ortak kaplardan yemek yiyen romanlar manen kirlenmiş sayılır. Yabancılarla temas kirlenme anlamına gelir. Kişi marime denilen bu kirlilik halinden uzak durmalı ve laço yani temiz olmalıdır. Hatta bu nedenle bazı Amerikan hapishanelerinde Romani toplumundan mahkumların diğerlerinden ayrılması hususu tartışılmıştı.
Görüleceği üzere romanlar yerleştikleri bölgedeki inançlarla eski adetleri birleştirmektedir. Belki bu senkretik inanca ve dinsel toleransa işaret eden Evliya Çelebi şöyle der. Kıptiler kafirlerle Kızıl Yumurta Bayramı, Müslümanlarla Kurban Bayramı, Yahudilerle Kamış Bayramı kutlar. Osmanlıda Romanların Mirası Roman toplumunun bir kısmı göçebeydi.
Osmanlı'da göçebe romanlardan alınan vergi için kakava şenlikleri bir vesile olarak kullanılmıştı. Yerleşik romanlarsa İstanbul'da özellikle Balat, Selamsız, Sulukule gibi mahallelerde iskan edilmişti. Kasımpaşa Hacıüsrev Mahallesi ya da Çürüklük romanların yerleştiği ilk mahalle olarak kabul edilir. Balat'taki Lonca, roman toplumunun en oturaklı kısmıydı.
Evliya Çelebi'ye göre Fatih şehri yeniden inşa ettiğinde Balat şehrinden yani Aydın'dan tarihi Milet semtinden Sazende ve Çengü romanları getirtip bu semte yerleştirmişti. Nitekim halen daha buradaki roman kardeşlerimiz arasında dedelerinin sarayda ibriktar olduğu, dedelerinin saraydan çıkma olduğu gibi iddialar vardır. Bu aslında roman toplumunun içindeki seçkin yerine işaret etmektedir, Balat'taki Lonca'daki romanların. Öte yandan göçebe romanlar kendi dillerini ve kültürlerini daha fazla muhafaza etmekle birlikte, yerleşik soydaşları için kalp çingene, kalpazan çingene, raya çingenesi gibi küçük görücü tabirler kullanır, onların yozlaştığını iddia ederdi.
Osman Cemal Kaygılı Üstadımız, Çingeneler romanında bu iki toplum arasındaki farkı çok güzel göstermektedir. Padişahların eğlencelerinde romanlar her zaman seçkin bir yere sahip. Üçüncü Murad'ın şehzadesi Mehmed'in altı hafta süren sünnet düğününde... ...bir gün Romanlara ayrılmıştı.
Burada Sazendeler kırmızı-beyaz çizgili bir bayrakla... ...etraflarındaki zümrelerden ayrılmışlardı. 1846'da Sultan Abdülmecid'in Gabrova'da vermiş olduğu bir davette... ...bir Roman bandosu sahne almış,
padişah yüklü bir bahşişin yanında... ...bando şefine fil dişi kakmalı bir keman da hediye ediyor. Roman toplumunun en önde olduğu iş, şüphesiz saz çalmak ve eğlence tertip etmekti.
Kağıthane, göksu gibi mesire yerlerinde, boğazdaki lüfer safhalarında roman saz heyetleri insanlara eğlendirirdi. Ayrıca Sulukule'deki pek çok hane kaçak meyhane olarak hizmet verir, koltuk adı verilen bu ruhsatsız meyhanelerde hane halkı misafirleri ağırlar, onlara mezeler ayarlar, çalgı çengiyle gelenlerin gönlünü hoş ederlerdi. Gölge oyunumuzun meşhur Karagöz tiplemesi, bir oyununda Çinganeyim Çingane der ve Hacivat'la Çingane lisanında konuşur. Bir başka oyunda Bulgar Gaydası çalar.
Evliya Çelebi'miz de onun Bizans İmparatoru Konstantin'in seyisi Sofyozlu Bali Çelebi olduğunu söylerken, bir başka halk anlatısı Karagöz'ün Trakya'daki Samakol Köyü'nden bir demirci ustası olduğunu kaydeder. Dolayısıyla kökeni ne olursa olsun Karagöz oyununda ve Türk tiyatrosunda da roman sanatkarların bir tesiri vardır. Onların eğlence sektöründeki hakimiyeti nedeniyle dilimize, özellikle argomuza kazandırdıkları pek çok kelime vardır. Hatta ilginç bir biçimde bugün Lubunca olarak bilinen ve özellikle LGBT bireylerin kullandığı jargonda da Roman dilinin büyük tesiri görünür.
Hatta denebilir ki Lubunca büyük ölçüde Roman argosundan bozma bir jargondur. Premenko ve Kayıp Mahalleler Dünyada da durum pek farklı değil. İspanya'da gitano denilen topluluk, bugün flamenko dediğimiz müziği Araplarla birlikte inşa eden topluluk. Granada'daki Albayçin mahallesinde yaşayan gitanolara Araplar fellahı menkup, yani gezgin köylü demekteydiler ki flamenko kelimesinin de buradan geldiği düşünülüyor.
İspanya romanları senelerce dışlanmış, zaman zaman romanlar, sürgünler ve takibatlarla karşılaşmış olsa da, müzikleri bugün İspanyol kültürünü belirleyen temel unsurlardan biri olarak kabul ediliyor. Bu müziğin Paco de Lucia gibi büyük temsilcileri de halen daha romanlar arasından çıkmakta. Öte yandan memleketimizde roman mahalleleri kötü yaşam koşullarıyla maalesef dikkat çekmekte. Sulukule gibi bazı mahalleler soylulaştırma adı altında boşaltıldı, yerlerine büyük rezidanslar ve lüks konutlar yerleştirildi.
Roman vatandaşlarımız bu mahalleleri terk etmek durumunda kaldı. Podcast'imizin başında söze aman bir hoca alim var diye başlamıştık. Bu söze ilham kaynağı olduğu söylenen romanların Hoca Ali'si halen daha yerinde duruyor. Ayvansaray'da roman evliyası Hoca Ali'nin türbesi halen daha ziyaret edilebilir.
Ancak mahalleleri dönüştüren bu gidişi değiştirmeye romanların mecellerinin olduğu pek söylenemez. Hakla kalın, hukukla kalın, sağlıcakla kalın.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.