Podcast

Delisi Olan Her Gün Ağlar: Çatlak Monarklar

İzle
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Binlerce insanın kaderine hükmetmek ciddi bir iştir. Bazıları bu yükün altında ezilir ya da maalesef akli melekelerini yitirir. Peki, saltanatlarını bir delilik gösterisine çeviren monarkları ne kadar iyi tanıyorsunuz?

Atını senatör ilan eden Caligula’dan, Roma’yı ateşe verirken lir çalan Nero’ya; kendini camdan yapılmış zannedip dokunulmasın diye kaçacak delik arayan VI. Şarl’dan, havuzdaki balıklara altın saçan I. Mustafa’nın tuhaf hallerine dek uzanıyoruz bu bölümde…

Sahi, bahsedilen hükümdarlar gerçekten cünun illetine mi tutulmuştu; yoksa vizyonlarına yetişemeyen halk, onları karalamış mıydı? Belki de deliliğin ta kendisi, bu denli bir kudrete sahip olmaktı...

Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠'u ziyaret et!



------ Podbee Sunar ------

Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

2.735 kelime · ~14 dk okuma

Siz mi geldiniz? Ben de size bugün deri monarkları anlatacaktım. Binlerce insanın kaderini yöneten tek kişi olmak. Herkesin kendisinden çekindiği, emirlerini beklediği bir sultan, kral ya da tiran olmak.

Savaşa, barışa, kıtlıkla mücadele yöntemlerine karar vermek. Her an bir saray darbesiyle öldürülmekten korkmak, bir savaş mağlubiyetiyle tacını kaybetmekten çekinmek. Tüm bunlar bir insanın aklını kaçırması için yeterli bir yük gibi görünüyor. Öte yandan bir de tarih boyunca deli krallar olarak bilinen tipler vardır.

Eski çağlarda kral olmak yeterince çılgınlık değilmiş gibi, üstüne neler yapmışlar da deli olarak anılmış bu krallar. Kimisi atını senatör ilan etmiş, kimisi camdan yapılmış olduğuna inanıp kimse kendisine dokunmasın diye kaçacak delik aramış, kimi havuzdaki balıklara altın saçmış, kimi bir şehre ateşe vermiş. Tarihte Acayip ve Garayip'in bu bölümünde tarihin en acayip krallarını, Devleti yönetmekten çok kendi hayallerine sahne yapan deli hükümdarları konuşacağız. Hazırsanız başlayalım efendim.

Transkriptin tamamını oku

Kutsal kan, monark ne demek? Deli monarklardan bahsetmeden önce monark ne demek? Ona bakalım ki monarkların deliliği neden tolere ediliyordu iyice anlaşılsın. Asırlar boyunca yönetim hakkının soydan gelen kutsallıkla alındığına inanılırdı.

Mesela Orhun kitabelerinde, Tengri buyurdu Kutsahibi oldum, Kaan oldum şeklinde bir ibare geçer. Taht ilahi bir tayinle belirleniyordu bu anlayışa göre. Yani kimse çıkıp da Zeki Müren gibi halkına beni sizler var ettiniz falan demezdi. Muhteşem Yüzyıl dizisinde Mustafa'nın öldürüldüğü sahneleri gözyaşlarıyla izleyenler hatırlayacaktır.

Osmanlı'da hanedanın kanı akıtılmaz. Asi şehzadeler yay kirişiyle boğulurdu. Çünkü kanları kutsal kabul ediliyordu. Benzer bir şekilde Orta Çağ'da Fransız ve İngiliz krallarının dokunuşlarının hastalıklara şifa vereceğine inanılırdı.

Firavunlar Tanrı'nın yeryüzündeki düzeni, Maat'ın temsilcisiydi. Roma İmparatorları Forum Romanum'da kendilerini kutsal bir mertebeye yükselten, maske takarak benliklerinden soyundukları bir ayinle tahta çıkardı. Pek çok muzaffer kumandanın doğduğunda avucunda kanla dünyaya geldiğine, gökte sahip kran denilen bir yıldızın bu kimselerin doğumunda parladığına inanılır. Öyle ki bazı kültürlerde kralların yere basması bile hoş karşılanmaz.

Hz. İsa tasvirlerindeki ayak ucuna çizilen yastık da bu anlayışın devamıdır. Dolayısıyla kralların tuhaf davranışları çoğu zaman hükümetin hikmetinden sual olunmaz denerek tolere edilebiliyordu. Neticede monarklar kutsaldı.

Öte yandan bu kimseler zannettiğimizin aksine sıklıkla işleyen bir sistemin reklam yüzüğüdü. Devleti vezirler, generaller ve bürokrasi yönetir, kralsa bir nevi hakem gibi otururdu. Mesela Sümerler'de uğursuz yıl olduğunda kral tahttan indirilir, yerine geçici bir kukla kral çıkarılırdı. Günümüzde de İngiliz monarklarının real siyaset hakkında konuşması pek hoş karşılanmaz.

Dolayısıyla monarklar aktif yöneticiler olmaktan çok bir nevi ara bulucudur. Kralın bu objektif pozisyonu nedeniyle pek çok memlekette halkın rahatsızlığı kralın görevlilerine havale edilir. Kralın rahatsızlıkları da göz ardı edilir. Mesela Rusya'da ''Çar iyi, boyarlar kötü'' orijinal ifadesiyle ''Çar haroşi, bayare plohye'' diye bir atasözü vardır.

Nitekim bugün de ''Liderimiz iyi de çevresi kötü'' gibi mazeretleri sık sık duyuyoruz malumunuz. Son olarak bu insanlar sıklıkla izole bir hayat sürerlerdi. Saraydan çıkmaz dünyayı lalalarının, hocalarının anlattığı kadarıyla bilirlerdi. Mesela sürgüne gönderilen Osmanlı hanedanı üyelerinin hayatlarında ilk kez soyulmamış bir patatesi sürgün sırasında gördüğü anlatılır.

Saray darbeleri, isyanlar, entrikalar da bu insanların sinirlerini yıpratıyordu. Avrupa hanedanlarında daha çok gördüğümüz yakın akrabalarla evlilik sık sık genetik hastalıkları beraberinde getiriyordu. Özcümle böyle şartlarda deli monarkların çıkmasına şaşırmamak lazım. İlk Deli Kral Kimdi?

Tarihte ilk deli kral koltuğuna kimin oturduğu biraz tartışmalı. Kimi kaynaklar Nabukadnezar'ı gösterirken, kimi de ondan çok sonra tahta çıkan Nabonidus'u işaret eder. Tevrat'ın Daniel kitabına göre bu kral yedi yıl boyunca öküz gibi ot yiyip göğün çiğiyle ıslanmış, kısacası sokaklarda serseri gibi sürünmüştür. 1880'lerde keşfedilen bir çivi yazılı tablet de bu hikayeyi ima eder ama pek de net değil.

Neyse ki Roma İmparatorluğu devreye girdiğinde işimiz kolaylaşır. Delilik konusunda özellikle Julio Claudian hanedanı sağ olsun epey malzeme bırakmıştır. Bu aktarımlar sıklıkla muhaliflerin abartmalarını içerse de son derece keyifli aktarımlar. M.d.

14'te tahta çıkan Tiberius, Deli İmparatorlar sülalesinin ilk örneğiydi mesele. Her şeyden önce ciddi bir alkol sorunu vardı. Bu yüzden askerler ona biberius yani hep içen lakabını takmışlardı. Latince bibere içmek demek.

Buradan da bildiğimiz biberon kelimesi geliyor. Kendi görüntüsünden pek hazzetmezdi Tiberius. Bu nedenle Kapri'deki villasına kapanıp herkesten uzak yaşıyordu. Antik tarihçi Soetonius'a göre bu villa aslında bir nevi ahlaksızlık kampıydı.

Genç kızları ve oğlanları toplayıp pan ile ninfeler gibi giydiriyor, burada seks partileri düzenliyordu. İddiaların abartılı olup olmadığını bilmiyoruz ama çocuğunuzu yaz tatilinde Tiberius amcanın yazlığına göndermeyi düşüneceğinizi pek zannetmiyorum. Üstüne üstlük Tiberius'un oğlu Drusus ölünce iyice paranoyaklaştı imparator. Senatörler de ondan bıkmış durumdaydı.

Bir ara hastalanıp güçten düştüğünde onun öldüğünü zannederek yerine birini seçmeye kalktılar. Ama kötüye bir şey olmaz derler ya Tiberius birden canlandı. Yine de üvey torunu Caligula onun işini bitirdi. Yastıkla dedesini boğup Roma'yı kurtardı.

Tiberius öldüğünde halk sevinçten Tiberius Tibere diye bağırıyordu. Yani adamı bir suçlu gibi Tiber nehrine atmak istiyorlardı. Yine de kendisine uygun bir cenaze töreni yapılmıştı. Tiberius'un yerine geçen Caligula'dan başta herkes çok umutluydu.

Ne var ki çok geçmeden onun da hayalperest ve megalomanyak bir tip olduğu anlaşıldı. Kaligula geceleri uyumuyor ve sarayında dolanıp duruyordu. Ölüm korkusuyla dengesiz davranışlar sergilemeye başlamıştı. Halkın önünde geçirdiği öfke krizleri dedikodulara sebebiyet veriyor, o da bunları körükleyecek şekilde Ay ve Jüpiter'le sanki bir sırrı paylaşır gibi fısır fısır dedikodu yapıyordu.

Bazen Zeus kılığına girip elinde bir şimşek veya üç dişli bir topuz taşır, bazen de bir kadın veya Büyük İskender kılığına girerdi. halkını açlıkla terbiye etmeyi düşünüyordu. Halkın aç kalmasından memnundu. Hatta açlığı yetersiz görürse, deprem ya da yangın gibi bir felaketin gelmesi için tanrılara yalvarırdı.

Onun debdebeli sofraları her zaman ölümle sonuçlanabilecek bir oyundu. Bir defasında sofrada yemek yerken gülmeye başladı. Neden güldüğünü soranlara, ''Sizi her an idam ettirebilirim, ondan gülüyorum.'' demişti.

Deliliğin en meşhur alameti ise çok sevdiği atı İnci Tatus'a verdiği önemdi. Cassius Dio gibi kaynaklar onun bu çok sevgili atını senator yapmaya kalktığını, atının sağlığı için tanrılara içkiler sunduğunu kaydetmekte. Bu belki senatoyla dalga geçmek için, benim atım bile sizin yaptığınız işi yapar demek için yapılmış bir oyundu. Ancak deliliğine yorulmuştu.

Bu eserekli hanedanın son imparatoru Nero, bu çıtayı arşa yükseltti. Annesi Agrippina ile sorunlu bir ilişkisi vardı. Hatta bazı dedikodular bu yakınlığın Enses'te varacak kadar ileri gittiğini söyler. Buna rağmen kendi üzerinde tahakküm kuran annesini öldürdü.

Üvey kız kardeşi Octavia ile evlenmişti. Sonra onu hem boşadı hem de öldürttü. Oktavya ve Agrippina'nın hayaletleri Nero'nun peşini bırakmadı. Oktavya'dan sonra evlendiği Sabina adındaki kadın hamileyken bir kavga sırasında zavallı kadının karnına tekme attı ve düşüğe sebebiyet verdi.

Bu sırada Sabina da öldü. Yaptığını fark edince pişman oldu Nero. Ama çözümü çok ilginçti. Sabina'ya benzeyen genç bir erkek köle olan Supaurus'u hadım ettirip karısı yaptı.

Ona sürekli Sabinacığım diye hitap ediyordu. Tabii bununla da yetinmedi. Vesta rahibelerinden birinin rızına geçtiği söylenir. Kamusal eğlencelerde sahneye çıkar, şiirler okur, şarkılar söylerdi.

Hatta bir at yarışına katılmış, attan düşmesine rağmen kendisini zorla şampiyon ilan etmişti. 64 yılında Roma'da büyük bir yangın çıktı. Şehir kül olurken Nero, sarayından şehri kahkahalarla, bir rivayete göre lir çalarak izledi. Kenan Doğulu'nun meşhur ''Deliyim, gözü kara deliyim, yakarım Roma'yı da yakarım'' şarkısına ilham kaynağı olan da bu hadiseydi.

Nero yangından sonra enkazın üzerine devasa bir saray inşa ettirdi. Bu yangı muhtemelen Nero'nun imar projelerine yer açmak için çıkartılmışsa da İmparator suçu yeni yeni baş gösteren yeni din olan Hristiyanlığa ve Hristiyanlara attı. Bu dinin takipçilerini sirklerde aslanlara yem etti, türlü işkencelere maruz bıraktı. Bu kadar delilik fazla geldiyse akıl sağlığınızı korumak için bir kısa mola verelim burada.

Eski dünyada akıl sağlığını zorlayacak pek çok şart bir aradaydı. Yiyecek ve içeceklere bulaşan arsenik, civa benzeri zararlı maddeler, yüksek ateşle birlikte gelen hastalıklar insanların delirmesi için yeterliydi. Ayrıca muhtemelen Julio-Claudian hanedanı gibi bazı hanelerde dirilik genetikti. 1388'de tahta çıkan Fransa kralı Charles ise bu faktörlerin hepsini birden toplamış gibiydi.

Halk başta ona sevgili Charles diyordu. Ancak tam bir kaçık olduğu çok geçmeden anlaşıldı. Muhtemelen tifus yüzünden derisi dökülüyordu. 1392'de yaşadığı bir olay ise bardağı taşıran son damla oldu.

Yolda bir cüzdanlı kralın atına sarılıp, ihanete uğradınız geri dönün deyince Charles birden cinnet getirdi. Hainlere karşı ileri diye bağırarak ormana daldı ve kendisini sakinleştirmeye çalışan askerlerden bazılarını öldürdü. 1393'te adını bile unuttu. 1395'te kendini Aziz George zannedip zırhının içinde bir aslan yaşadığına inandı.

Atakları sırasında karısını ve çocuklarını bile tanımazlıktan geliyordu. Otel Saint Paul'ün koridorlarında çılgınlar gibi koştuğu, kaçmaya çalıştığı rivayet edilir. Papa II. Pius'un anlattığına göre bir dönem kendisini camdan yapılmış zannediyordu ve kırılmamak için kıyafetlerine demir çubuklar diktirmişti.

Ani krizlerinin birinde Yahudileri ülkeden sürgün etme kararı aldı. Fransa'nın sevgili Charles zihinsel dengesizliği yüzünden ülkeyi idare edemedi ve sonunda Fransa İngiliz işgaline açık hale geldi. Genetik sorunlarından dolayı deliren en talihsiz aile ise İspanyol hapsburuklarıydı. Habsburglar hep yakın akrabalarla evlendiklerinden zaten genetik olarak hassastardı.

Aile kalıtsal olarak Habsburg Çenesi denilen bir çeneyle şu şekilde doğuyordu. Hanedanın İspanya'yı yöneten kolunda ise bu açıdan berbat bir vaziyet olduğunu söyleyebiliriz. Zaten büyük büyük anneleri Joanne, Deli Joanne olarak bilinirdi. Esenekli bir kadındı.

Torunu Asturyas prensi Don Carlos geçirdiği kafa travmasından sonra saldırganlaşmış, üzerine su sıçratan bir hane sahibinin evini yakmak gibi çılgınlıklara düçar olmuştu. Nihayet kendi babası Felipe tarafından hapsedildi ve burada açlıktan öldü. Hanedanın en kötü durumdaki üyesi ise 1661'de doğan 2. Carlos'tu.

Çocukken tahta geçmişti ancak çok geçmeden tam manasıyla zihinsel bir engele ve genetik hastalığa sahip olduğu anlaşıldı. 5 yaşında olmasına rağmen annesinden süt içmeye devam ediyordu. 8 yaşına kadar yürüyemedi. Evlendiyse de hanedana bir varis veremedi.

Saraylılar ona el hehizado yani büyülenmiş diyordu. Ölümüne yakın aile üyelerinin mezardan çıkarılmasını emretti ve hepsinin kemiklerini tek tek inceledi. 1700 senesinde öldüğünde İspanyol hapishaneleri aile içi evlilik kurbanı olarak tarih sahnesinden çekildiler. Onun ölümünden sonra 13 sene sürecek olan İspanya Veraset Savaşı başlayacaktı.

Ya deli değilse? Peki, adı deli olan her kral gerçekten deli midir? Elbette değildir. Kimi monarklar vizyonerdir.

Ancak onları anlayamayan insanlar bu kesin delirmiş, kafayı yemiş ya diye didikodusunu yapar monarkların. Nitekim Rus Çarı Deli Petro da bir ölçüde böyleydi. Tahta çıktıktan sonra Avrupa'ya gidip Venedik, Hollanda ve İngiltere'de gemi yapımını öğrendi. Bir nevi work and travel yaptığını söyleyebiliriz çarın.

Tabii kimse bir çarın tahtını bırakıp barangoz çırağı gibi çalışmasına bir anlam veremiyordu. Oysa onun amacı Rusları denizci bir millet haline getirmekti. O sırada Rusya'da boyarlar hala kalpaklı, kürklere bürünmüş, Tatar geleneklerine göre takılan tiplerdi. Petro ise döner dönmez onları Avrupalı gibi giyinmeye zorladı.

Sakalını kestirmeyenlerden yıllık 100 ruble sakal vergisi aldı. Ardından İsveç'ten aldığı topraklarda Neva Nehri kıyısındaki bataklığı kurutup yeni bir başkent kurmaya karar verdi. Saint Petersburg. Binlerce insan bu şehrin inşaatında sıtmadan ve kötü yaşam koşullarından ölse de şehir on seneyi bulmadan yükseldi.

1712'de Hermitaj'ın da kalbinde olduğu görkemli sarayla birlikte bu çılgın proje sona erdi. Şüphesiz Petro'nun tuhaf ilgileri vardı. Kuntz Kamera adıyla gariplikleri derlediği bir müziğe sahipti. Deforme olmuş insan iskeletleri, ölü doğmuş bebekler gibi doğanın yol kazalarını toplamayı severdi.

Hatta bu tarz ölü bebeklerin kendisine gönderilmesini emreden bir ferman bile yayınlamıştı. Ancak bu da doğal. Netice itibariyle bu davranışı merakından ve nadir bulunan şeylere olan ilgisinden kaynaklanmaktaydı. Saray cücesi Volkov için düzenlediği düğünde Moskova'nın dört bir tarafından topladığı cüceleri davet ederek ortalıkta midillilerle gezindikleri, asiller gibi giyindikleri bir parti düzenlemesi de onun mizah duygusuna yorulabilir.

Nitekim bazı çarların duvara cüce fırlatarak eğlendikleri de bilinmektedir. Batı'da Büyük Petro dense de bizde Deli Petro diye anıldı bu büyük çar. Ancak Romanovların asıl delisi Üçüncü Petro'ydu. Nevrotik, inatçı, alkolik, solgun ve büyük ihtimalle iktidarsızdı.

Karısı büyük Katerina tarafından tahttan indirilince, Prusya kralı 2. Friedrich'in deyimiyle yatağına gönderilen bir çocuk gibi tahtını bıraktı. Hazır Prusya demişken, Baviera kralı 2. Ludwig de tarihin deli kralları arasında sayılır.

Şatafat takıntısı vardır Ludwig'de. Dev şatolar inşa etmeye meraklıydı, operaya düşkündü ve hayal aleminde yaşıyordu. Wagner gibi önemli sanatkarlar onun himayesinde eser verdiler. Fakat o ülkesinde kuğu kral ya da masal ülkesi kralı olarak biliniyordu.

Bugün ortaya çıkan mektupları onun eşcinsel olduğunu ve ekstravaganza bir hayat düşlediğini gösteriyor. Ancak bu düş, Baviyera'yı borç batağına sürüklemişti. Tahttan indirilişine gösterilen resmi gerekçe ruhsal dengesizlikti. Fakat muhtemelen diş ağrıları için kullandığı klorofor nedeniyle büyük ölçüde selsemlemişti.

Kuzeni İmparatoriçe Elizabeth, ona nazik davransalardı keşke. O deli değil, sadece egzantrikti demişti. Ludwig ise kendisini şöyle tanımlıyordu. Ben kendim ve başkaları için ebedi bir bilmece olarak kalmak istiyorum.

Bizdeki Deliler Son olarak gelelim bizdeki deli padişahlara. Özel olarak deli diye anılan Sultan 1. İbrahim'dir malumunuz. Aslında ona deli demek biraz haksızlık oluyor.

Çünkü İbrahim 4. Murad'ın kardeşiydi. Muhtemelen abisinin sert mizacından ötürü sinirleri bozulmuştu ve biraz da asebi biriydi. Gözetim altında ölüm riskiyle büyümüştü Sultan İbrahim.

Abisinin ölüm haberini alınca önce beni öldürmek için bir tertip bu dedi ve inanmadı. Ancak cenazeyi görünce padişah olduğuna ikna olabildi. Bu büyüme tarzı nedeniyle İbrahim'in iktidarsız olduğu söylenir. Sadrazam'a yazdığı mektuplarda iştahsızlığından, kiyerlerinin sıkıştığından, başına duman çöktüğünden, dizlerinde mecal kalmadığından yakınıyordu.

Lakin hanedanın erkek varisi ihtiyacı vardı. Annesi Kösem Sultan devreye girdi. Kudret macunları, üfürükçüler türlü dualarla oğlunu adeta kampa soktu. Kamp epey işe yaramışa benziyor.

Sultanı İbrahim'in üçü tahta çıkan tam dokuz şehzadesi oldu. İbrahim özellikle iri kadınlara düşkündü. Memalik-i Mahruse'nin en şişman kadını bulunsun diye emir verdi. Nihayet Üsküdar'da oturan Şivekar adında bir Ermeni kızı bulundu.

İbrahim ona öyle bir sevdayla bağlandı ki Şam'ın bütün gelirlerini ona hediye etti. Kızın kardeşleri Vasak ve Zaven de sarayda önemli görevlere geldi. Anlayacağınız kız kardeşlerinin oburluğu sayesinde bu Ermeni ailesine talih kuşu konmuştu. Ayrıca Sultan İbrahim'in samura düşkünlüğü de dillere destandı.

Hatta saray kedilerine bile samur kürkler giydiriyordu. Bugünkü kedi sevgisini hatta delilliğini düşününce bu bize pek delilik gibi görülmeyebilir. Onun derilik olarak görülebilecek asıl eğilimi ise üfürükçü hocalara olan merakıydı. Cinci hoca diye bilinen Karabaşzade Hüseyin Efendi, onun sayesinde Galata Kadısı olmuş, memleketi Safranbolu'da hala ayakta duran cinci hanı ve hamamını yaptıracak kadar zenginleşmişti.

Tüm bunlara rağmen İbrahim'in yüzlerce el yazısı hattı var ve burada gayet aklı başında bir profil çizer. Yani derilik ona sonradan yapıştırılmış bir lakab olabilir. Belki sadece sinirleri bozuktu. Zaten korkuları ve endişeleri de sonunda haklı çıktı.

Tahttan indirildi ve idam edildi. Hanedanın gerçek delisi ise birinci Mustafa'ydı. Mustafa'nın babası üçüncü Mehmet, 19 kardeşini öldürmek zorunda kalmıştı. Belki de bu nedenle Mustafa'nın abisi birinci Ahmet, tahta çıktığında kardeşine ilişmedi.

Hatta hanedanın en ihtiyar ve aklı başında erkeğinin tahta çıkması anlamına gelen, Ekber Erşed sistemini getiren de birinci Ahmet'in kendisiydi. Rivayetler aslında Mustafa'yı iki defa öldürmeye niyetlendiğini, ancak birinde hasta olduğunu, diğerinde de bir fırtınanın baş gösterdiğini, birinci Ahmet'in de bunu ilahi bir işaret sayarak bu kararından vazgeçtiğini kaydetmektedir. Abisi beklenmedik bir şekilde ölünce Mustafa ister istemez tahta çıktı. O sırada en yaşlı şehzade oydu.

Ancak Saray Eşrafı onun zihninde bir hıffet yani hafiflik olduğunu çok geçmeden anladı. Sürekli silah görmek istiyordu Mustafa ve sık sık ava çıkıyordu. Tersaneyi ziyaret ettiğinde yüz kadırga yüz fırkateyn hemen denize açılsın gibi anlamsız emirler yağdırmıştı. Dahası peçuylu İbrahim Efendi ve Katip Çelebi gibi tarihçiler, Mustafa'nın tutarsız hareketlerinden bahsedip, onun yerli yersiz derya seyrine gittiğini, yanındaki altınları balıklara yem olarak dağıttığını, ona buna para saçtığını, vezirler arza huzuruna girdiklerinde bazısının tülbendini çekiştirdiğini, sürekli orta oyunu seyrettiğini ve oyunculara altın saçtığını kaydetmekteler.

Nihayet 1. Mustafa 96 gün sonra tahttan indirildi. Yerine Genç Osman olarak da bilinen Sultan 2. Osman geldi.

Ancak onun saltanatı da uzun sürmeyecek, tahttan indirilecek, bu defa yerine tekrardan Mustafa çıkartılacaktı. Mustafa'nın bu ikinci saltanatı Genç Osman'ın ölümünün gölgesinde geçti. Cuma selamlığına camiye gittiğinde vaaz dinlerken ağlıyor, yeğeni Osman'ı rüyasında gördüğünü, onun çok yüce bir makamda olduğunu söylüyordu. Saray Eşrafı ve ulema bunu Mustafa'nın veli olduğuna yordular.

Ancak saray dehlizlerinde dolaşıp her kapıyı vurarak Osman gel beni bu yükten kurtar diye feryat ediyordu Sultan 1. Mustafa. Onun devrinde asayiş yeniden bozulmuş, isyanlar baş göstermişti. Öte yandan padişahın günden güne stres altında eridiğini herkes görüyordu.

Zaten hayatı ölüm korkusuyla geçmişti padişahın. Nihayet virayetli bir sultana ihtiyaç olduğu anlaşıldı. Ulema, adın ne, babanın adı ne, bugün günlerden ne gibi sualler sorulmasına, cevap verilmezse halledilmesine karar verdi. Böylece 1 yıl 3 ay 22 gün sonra Mustafa tekrardan tahttan indirildi.

Bu hadiseden sonra da 16 sene boyunca kafes arkasında yaşadı. Osmanlı'da akıl sağlığı tartışılan son padişah 5. Murat'tır. Aslında gayet aklı başında bir delikanlıydı başta.

Ancak çocukluk hastalıkları yüzünden zayıf bünyeliydi ve bir ölçüde de takıntılıydı. Ne var ki şartruz Konya'na bağımlıydı ve içkiyi de biraz fazla kaçırıyordu. Amcası Sultan Abdülaziz'in ölümüyle tahta çıktı. Ama sinirleri çoktan yıpranmıştı.

Daha ilk günlerden saltanatı taşıyacak halde olmadığı anlaşıldı. Saraydan kaçmaya kalktı, kendine zarar vermeye yeltendi. Hatta denizi atlamaya çalışırken zar zor zapt edildi. Halüsinasyon görüp böceklerin üzerine koştuğunu zannediyordu.

Sadece 93 gün tahta kalabildi. Cununu mıtlık yani geri dönülmez delilik teşhisiyle tahttan indirildi. Ne gariptir ki birkaç ay sonra toparladı. Muhtemelen bir içki krizi ya da ağır bir depresyon yaşamıştı.

Ancak iş işten geçmiş, hayali olan taht elinden gitmişti. Evet efendim. Böylece deli monarklar hakkında geniş bir inceleme yapmış olduk. Belket versin ki bugün demokratik ülkelerde yaşıyoruz.

Deli yöneticilere katlanmak zorunda değiliz. Derdüstü muradüstüyüz. Ha derseniz ki bu idareciler deli değilse bu dünyanın hali ne? Eh ne diyeyim siz de haklısınız.

Hakla kalın, hukukla kalın, akıl sağlığıyla kalın, sağlıcakla kalın efendim.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)