Podcast

pozitif düşünmeye mecbur muyum?

mecbur muyum?

11 ay önce
İzle
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Her yerde aynı cümle: Pozitif ol, olumlu düşün, iyiyi çağır, gülümse, frekansını yüksek tut, uyumlu ol.... ve daha nicesi. Kötü hissetmeye, olumsuz düşünmeye, bazen de somurtmaya hakkımız yok mu? Mecbur muyuz sürekli pozitif düşünmeye?



Yararlanılan Kaynaklar:


Ehrenreich, B. (2009). Bright-sided: How the relentless promotion of positive thinking has undermined America. New York, NY: Metropolitan Books.



Ehrenreich, B. (2010). Smile or die: How positive thinking fooled the world. London, UK: Granta Books. (Bright-Sided’ın Avrupa baskısı; aynı içeriğin farklı versiyonu.)



Cabanas, E., & Illouz, E. (2019). Manufacturing happy citizens: How the science and industry of happiness control our lives. Cambridge, UK: Polity Press.



Hochschild, A. R. (1983). The managed heart: Commercialization of human feeling. Berkeley, CA: University of California Press.




Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------

Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

2.788 kelime · ~14 dk okuma

Merhabalar herkese, Mecbur Muyum'un yeni bölümüne hoş geldiniz. Bugün yine yanılıcı ve tabu tokatlayıcı bir konu konuşacağız. Pozitif düşünmeye mecbur muyum sorusunu masaya yatıracağız. Ben bu konuyu bir benzerini diyeyim. Kendi YouTube kanalımda, Kötü Emeller'de de ele almıştım. Çok benzer bir şey yapmamak adına başka bir kitap üzerinden bu konuyu ele alacağım bugün. O yüzden o videomu izlediyseniz burada yeni bir şey var, bunu da izleyebilirsiniz.

Artık böyle pozitif psikolojinin düşmanı bir ismi olarak nam saldım bu arada. İster istemez ama gerçekten bu konu hakkında araştırdıkça içimdeki nefret daha da büyüyor. Beraber bugün pozitif düşünme baskısına ve bu baskının yarattığı toplumsal ve psikolojik dönüşüme ve içimizde öldürdüğü o itkilere göz atacağız. Bence ilginç bir konu olacak. Hazırsanız başlayalım.

1. Bölüm Gülümsemeye Mecbur Muyum? Bugün hepimizin dilinde aynı cümle dolaşıyor. Pozitif ol. Bir sınavdan kalınca, işini kaybedince, hasta olunca ya da kötü bir gün geçirince bile senden beklenen şey moralini bozma, iyi düşün, enerjini yüksek tut. Ama ne zamandan beri pozitif düşünmek bir nezaket biçiminden çıkıp ahlaki bir zorunluluk haline geldi? Ve bu zorunluluk aslında kimin işine yarıyor?

Transkriptin tamamını oku

Barbara Ehrenreich, Smile or Die kitabında tam olarak bu sorunun peşine düşüyor. Kendisi bir kanser teşhisi alıyor ve bu dönemde çevresinden sürekli işte gülümse, iyi düşün, iyi olsun, evren seni duyar gibi mesajlar alıyor. Keder, öfke ya da korku dile getirmek neredeyse yasakmış gibi hissettiğini söylüyor. pembe kuldeliler, işte moral kampanyaları, her şeyin bir nedeni vardır klişeleri. Ve yazar bu tabloyu şöyle özetliyor. Hani böyle bir durumda acıya yer yok, sadece gülümsemek serbest. Ama bu yalnızca kişisel bir hikaye de değil aslında. Bir çağın duygusal rejiminin bir hikayesi. Modern dünyada pozitif düşünce artık bir ruh hali değil, bir ekonomi haline geldi. Mutsuzluk kişisel bir kusur sayılıyor. İşsizlik, hastalık ya da başarısızlık yanlış düşünmenin sonucu olarak görülüyor.

ekonomik ya da yapısal koşulları suçlamak yerine bireyin zihinsel tutumu suçlanıyor. Böylece sorunların kaynağı olarak dünya değil de zihin gösteriliyor aslında. Sanki gerçekliği değiştirmek yerine düşünce biçimimizi değiştirmek yeterliymiş gibi. Stoğacılar'a kadar uzanan bir fikirdir Antik Yunan'da ama stoğacılığında aslında zehirli tarafını gösteriyor bu pozitif psikoloji baskısı.

Bu zihniyet özgürlük vaadiyle ortaya çıkıyor ama aslında bireyi disipline ediyor. Kendi kaderinin efendisi sensin. Hani bu nedir? Güç verici bir söylem değil mi? Evet ya hani istersem olur, pozitif düşüneyim falan gibi. Ama bu güç aslında sistemin sorumluluğunu bizlerin omzuna yüklemekten başka bir şey değil yani. Artık vatandaş, çalışan, öğrenci ya da ebeveyn aynı psikolojik koda göre biçimde. Kendini düzenle, duygularını kontrol et, enerjini yüksek tut, işte pozitif düşün, asla negatif olma ve mutluluk artık bir duygu olmaktan çıkıyor, bir göreve dönüşüyor. Mesele artık sadece kültürel bir alışkanlık da değil, bu modern iktidarın yeni bir biçimi olarak da yorumlanabilir. En azından Edgar Cabanas ve Eva Illius Mutlu Yurttaş İmalatı kitabında bundan bahsediyorlar.

Artık mutluluk devletlerin, şirketlerin ve okulların diline yerleşmiş bir yönetim aracı haline geldi. İnsanlar toplumsal koşulları sorgulamayı değil, duygularını yönetmeyi öğrenmek zorunda kalıyorlar. Ve iyi vatandaş, eleştiren, hakkını arayan biri değil artık, duygusal olarak dayanıklı vatandaş, her türlü değişime ayak uyduran vatandaş, esnek, dirayetli vatandaş. Burada önemli bir sosyolojik kavramı da ortaya atmak lazım. Emotional labor yani duygusal emek kavramı. Bu şu demek insanın kendi duygularını işin bir parçası olarak yönetmesi hatta satması anlamına geliyor. Şimdi örnek verince hemen anlayacaksınız. İşte uçuş görevlisinin bizleri yolcuları karşılarken gülümsemesi. işte müşteri temsilcisinin o sabırlı tavrı, öğretmenin daima o anlayışlı tonu. Bunların hepsi aslında yaptığımız işlerde göstermemiz gereken işin tanımı içinde olan duygusal emek ve bunların hepsi ücretin bir parçası aslında. Kapitalizm artık yalnızca emeğimizi değil, duygularımızı da üretkenliğin bir aracı haline getirdi maalesef. Bu nedenle günümüzün mutluluk ideolojisi hem görünmez hem de çok etkili bir disiplin. Haksızlığa uğradığınızda mesela öfkelenmek yerine, değil mi? Öfkelenirseniz profesyonel olmazsınız bu iş yerinde. İşte nefes egzersizi yapmanız beklenir. Eleştiri negatiflikle eşdeğer görülüyor. Öfke toksiklikle eşdeğer görülüyor. Siyasi politik farkındalık ise fazla duygusal ya da dramatik olmakla suçlanıyor. Yazarın gözlemlerini burada daha geniş bir tabloya oturtabiliriz aslında. Modern toplum artık duygular üzerine yönetiliyor.

Ekonomi, siyaset ve psikoloji ortak bir dilde buluşuyor, pozitiflik dili. İnsanların kendilerini iyileştirerek uyum sağlamaları, eleştirmek yerine motive olmaları, talep etmek yerine şükretmeleri. Ve belki de günümüzün en yaygın ama en tehlikeli becerisi bu, umutsuz değilmiş gibi yapma sanatı. 2. Bölüm Zihnin gücü her şeye yener mi? Pozitif düşünce söyleme o kadar yaygın ki, o kadar doğal ki, sanki insanlıkla yaşatmış gibi hissediyor olabiliriz. Aslında bu fikir oldukça yeni ve belirli bir tarihsel bağlımın

ürünü olan bir fikir. 19. yüzyıl Amerika'sına götüreceğim sizi. Burada New Thought, yeni düşünce hareketi diye bir hareket ortaya çıkıyor. Bu dönemde 19. yüzyılda Amerika büyük bir dönüşüm içinde sanayileşme, kentleşme ve göç toplumsal dokuyu alt üst etmiş halde ve geleneksel dini anlatılar yerine daha bireysel bir maneviyat ortaya çıkıyor. Orta sınıf yeni bir anlam arıyor bu dönemde ve New South tam bu ortamda doğuyor aslında. İnsanlara da şunu vaat ediyor, düşünceleriniz kaderinizi belirler, zihninizi kontrol ederseniz sağlığınızı, başarınızı ve mutluluğunuzu da kontrol edebilirsiniz. Yazar da burada şunu vurguluyor. Bu fikir aslında Tanrı'nın yerini bireyin manifest gücüyle dolduruyor. İyimserlik bir erdem ya da sahip olması iyi bir özellikten çıkıp mucizevi bir güç haline geliyor.

bu New South akımıyla ve şu fikir de aslında ister istemez ortaya çıkıyor. Bir hasta oluyorsan hastalığının nedeni yanlış düşünmektir. Başarısızlık olumsuz inançların sonucudur gibi sloganlar hızla yayılıyorlar bu dönemde ve acı ve mutsuzluk duygusal repertuarımızın, insan olmamızın bir parçası değil de sanki zihnimizin bir hatası, bir bug'ı gibi görünmeye başlıyor. Ve bu söylem yani hem dindarlar için hem de seküler kesim için cazip. Çünkü ortak bir vaat taşıyor. Dünyayı değiştirmene gerek yok. Zaten dünyayı değiştirmek imkansız, çok zor. Sen kendini değiştir, diyor aslında bu vaat. Ve bu inanç sistemi kısa sürede kapitalizmin ruhuna mükemmel bir şekilde yerleşiyor. Hani cennette yapılmış bir çöpçatanlık gibi. Çünkü sanayi çağının yeni düzenine itaatkar ama motive işçilere ihtiyaç var. Kendine inan, başarabilirsin sözü hem dini hem de ekonomik olarak çok işe yarıyor bu dönemde. yöneticiler için bu moral yükseltmenin, işçiler içinse dayanmanın dili. böylece pozitif düşünce hem sömürünün hem de tesellinin ortak ideolojisine dönüştü bu dönemde. bu kültürün ardında çok daha geniş bir mekanizma çalışıyor. insanlar sistemin adaletsizliklerine değil kendi psikolojilerine

yönlendiriliyorlar. Toplumsal eleştiri yerine kişisel gelişme bırakıyor ve mutsuzsan devleti, patronunu ya da düzeni sorgulamak yerine mindfulness uygulamasına girmen öneriliyor. İdeoloji terapinin diline gizlendi bu süreçte. Olumsuz düşüncelerden arınmak, enerjini korumak, yüksek frekansta kalmak gibi cümleler hepimiz duyuyoruz bu cümleleri. Sistemle barışmanın yeni yollarına dönüştü. Ne kadar mutlu görünürsen o kadar kabul edilirsin. Ne kadar enerjini korusan o kadar uyumlu bir vatandaş olursun. Bu duygusal dönüşümün belki de en dikkat çekici yönü artık politik alanı da dönüştürmesi. 20. yüzyılın başlarına geldiğimizde öfke, dayanışma ve isyan toplumsal değişimin motoru olmuş haldeydi. Ama bugüne baktığımız zaman öfke bir duygusal zayıflık, isyan ise negatif enerji olarak kullanıyor.

Yani bu New Thought'un içsel huzur felsefesi yavaş yavaş toplumsal bir atalete hareket edememe haline dönüşüyor aslında. Bugün hala biz bu mirasın içinde yaşıyoruz ve Amerika'dan bize ihraç ediliyor Amerikalılar tarafından bu düşünce örüntüsü. Evrenine mesaj yollamak, kendine inanmak, enerjini yükseltmek gibi modern cümleler aslında bu bahsettiğim 19. yüzyılın o metafizik vadinin daha güncelleşmiş modernleşmiş hali diyebiliriz. Tek fark şu artık bu fikirler bireysel değil sadece kurumsal düzeyde de dolaşıyorlar, devlet politikalarında da varlar, okul müfredatlarında da varlar, şirket eğitimlerinde her yerde biz aynı mesajı duyuyoruz. Duygularını yönet, dünyayı değil ve belki de pozitif düşüncenin asıl paradoksu burada gizli. Başta özgürlük vaadiyle yola çıkıyoruz. Ne deniyor bize? Evet, zihnini kontrolüne ele alırsan, dünyayı değiştirmesen de zihninin içini değiştirebilirsin. Bu güçlendirici bir ifade. Özgürlük vaadiyle yola çıkıyoruz.

Ama sonunda bir bakıyoruz ki biz insanlar olarak kendi duygularımızın gardiyanına dönüşmüş haldeyiz. Sürekli kendi duygularımızı ve onları kontrol eden, gerçeği değiştirmek yerine hissimizi değiştirmeye çalışan bireyler haline geldik. Kısacası Niels Hoth'un mirası hala yaşıyor, sadece dilini değiştirdi. Artık kimse sana tanrı seni iyileştirecek demiyor, onun yerine evren seni destekliyor ya da yeter ki inan başarı seninle diyor. Ama öz aynı yani. Dış dünyayı sorgulama, sorgulayacaksan kendini sorgula söyleme. Şimdi kısa bir ara verelim, ardından pozitif psikolojinin karanlık yüzü hakkında konuşmaya devam edeceğiz.

3. Bölüm Kapitalizmin Gülümseyen Yüzü Duygusal Dayanıklılık Çağı Pozitif düşünce bir zamanlar kişisel bir teselli biçimiydi ama zamanla, tıpkı her iyi fikir gibi, sistemin işine yarayan bir araca dönüştü. Artık sadece bireyler değil, şirketler, devletler, okullar aynı dili konuşuyor. Olumlu düşün, duygusal olarak güçlük al, değişime uyum sağla. 20. yüzyılın ikinci yarısında kapitalist üretimden tüketime, rasyonellikten duygusallığa doğru evrildi bu söylem. Yeni çalışan tipi sessiz, uyumlu ve duygusal olarak dayanıklı biri olmalıydı. Kurumsal kültür çalışanlarından eleştirel düşünce değil, iyi enerji beklemeye başladı. Toplantılarda moral bozan fikirler hoş karşılanmıyor. Öfke ya da yorgunluk göstermek profesyonellik eksikliği sayılıyordu. Artık emekle birlikte duygular da satılıyordu aslında.

yazar buna kurumsal spiritualizm adına veriyor ve bu iş yeri kültürü iş yerini bir tür modern tapınağa dönüştürüyor. ofislerde meditasyon seansları yöneticiler ilham verici liderlere dönüşüyor. şirketler personellerine duygusal dayanıklılık eğitimleri vermeye başlıyorlar. resilience eğitimleri vermeye başlıyorlar. stresle baş etme becerileri ölçülüyor şirketler tarafından. Hatta mutluluk skorları tutuluyor. İşini kaybeden birine üzülme bu bir fırsat olabilir deniyor ama böyle bir durumda üzülmek çok insani bir tepki değil mi yani? Ya da tükenen çalışana negatif düşüncelerinden kurtul tavsiyesi veriliyor. Her olumsuz deneyim bir gelişim fırsatı olarak yeniden pazarlanıyor. Ama bu duygusal dayanıklılık kültürünün ardında ince bir ideolojik dönüşüm var diyor yazar. Bu duygusal dayanıklılık yani resilience muhabbeti sistemin yükünü hafifletmenin bir aracına dönüştü aslında biz fark etmesek de. Ekonomik krizler, işsizlik ya da kurumsal baskılar artık politik sorunlar olarak değil, bireyin dayanıklılık kapasitesi olarak görülmeye başlandı.

Böylece bu neoliberal düzenin duygusal sözlüğü oluşuyor aslında. Sorun değil, fırsat. Krizli konuşma enerjini koru. Direnmek yerine adapte ol. Ve bu mantık mutsuzluğu ortadan kaldırmıyor. Sadece onu psikolojik biçimde özelleştiriyor. Psikolojinin dili, politik dilin yerini alıyor aslında. Yazara göre aslında bu kültürün kırılma noktası 2008 finansal kriziydi. Yazar şunu hatırlatıyor, krizi öngörebilecek herkes negatif düşünmekle suçlanmıştı. Yok ya verelim o morgıçları ne olacak ki şeklinde. Bankacılar, analistler, yöneticiler kötü senaryolardan kaçındı çünkü kötümserlik aslında kariyerleri için tehlikeliydi ve bunlar da onu biliyordu. Gerçekleri değil, moral motivasyonu konuşmayı seçtiler.

Sonuçta kolektif imsallik küresel ekonomiyi altüst etti bildiğimiz gibi 2008 krizi sonrası ve pozitif düşünce de böylece kendi o ironik sonunu doğurdu. Gerçeği reddederek mutluluk arayan bir toplum hem mutluluğu hem de gerçeği kaybetti. Bugün iş dünyasında duygusal dayanıklık neredeyse yeni bir erdem gibi sunuluyor. İnsanlardan yoksulluğa, adaletsizliğe, düşük maaşlara ya da tükenmişliğe değil, sadece negatif düşüncelere karşı savaşmaları bekleniyor. Ve böylece pozitiflik eleştirisiz bir mutluluk rejimine dönüşüyor aslında. Çünkü eğer her zorluk seni güçlendiriyorsa artık hiçbir zorluğa itiraz edemezsin.

Dördüncü bölüm, bilimin gülümseyen versiyonu, pozitif psikoloji. Gelelim benim en hater'ı olduğum konuya, pozitif psikoloji. Pozitif düşünce bir zamanlar spritüel ve dini bir dildi ama 1990'lardan itibaren bu dil beyaz önlük giydi. Yani ne demek oluyor? Artık pozitiflik yalnızca bir inanç değil, bir bilim olarak sunulmaya başlandı 1990'lardan itibaren.

Pozitif Psikoloji Hareketi diye bir hareket doğuyor. Psikolog Martin Seligman önderliğinde ve Martin Seligman bu dönemde Amerikan Psikoloji Derneği'nin ya da APA'nin başkanlığını yapıyor ve Seligman psikolojinin şu tarafını eleştiriyor. Sürekli patoloji konuşuyor, sürekli hastalık konuşuyor. Biraz da psikoloji tırnak içinde anormal olmayan insanlara nasıl iyi gelebilir? Biraz da onu konuşalım. Yani ortalama bir insanın hayatını psikoloji nasıl iyileştirebilir? Biraz da bunu konuşalım gibi bir niyetle ortaya çıkıyor ve insanları mutlu eden şeylere odaklanması gerektiğini söylüyor psikolojinin. Yani depresyon, kaygı ve travmanın yerine başarı, mutluluk ve anlam konularını koyalım diyor.

Ve bu da kulağa gayet güzel, insancıl, hatta umut verici geliyor, değil mi yani? Psikoloji artık insanların iyi yanlarını inceleyecek. Hayatımızı nasıl daha iyi yapabiliriz? İyiyken nasıl daha iyi yapabiliriz? Onu inceleyecek. Ama yazar diyor ki, bu hikayenin aslında bu madalyonun başka bir yüzü var. Yazara göre ve ben de katılıyorum, pozitif psikoloji insanı özgürleştirmek yerine bireysel sorumluluğun ağırlığı altında bırakıyor.

Mutsuzsan sistem değil, sen suçlusun. İş yerinde baskı mı var? Stres yönetimi eğitimi az. Gelirim mi yetersiz? Şükretmeyi öğren. Başarısız mısın? Daha da pozitif düşün. Bu bakış açısı aslında neoliberal ideolojinin duygusal versiyonu. Toplumsal sorunları bireyin zihin disipliniyle çözeceğini varsayıyor pozitif psikoloji.

Ve zamanla bu pozitif psikoloji alanı bir yaklaşım, bir bilim dalından çok bir endüstriye dönüşüyor. Üniversitelerde mutluluk dersleri açılıyor. Ordu, özellikle Amerikan ordusu askerlerine duygusal dayanılık eğitimi veriyor. Milyon dolarlar harcayarak bu Martin Seligman'a hibelerce paralar akıtarak. Ve bu pozitif psikolojinin bazı verileri var ve yazarımız bu verilere de şüpheyle yaklaşıyor. Mesela işte iyimser insanlar daha uzun yaşar ya da pozitif duygular bağışıklığı güçlendirir gibi bulguların çoğu aslında zayıf korelasyonlara dayanıyor diyor yazarımız. ve akademik dünyada bile aslında pozitif sonuçlar daha kolay yayınlanıyor. Olumsuz sonuçlar ya da bir ilişki bulunmadığında kenara itiliyor bu sonuçlar ya da işte bir dergide yayınlanmıyor ve bilimde aslında bir pozitiflik yanlılığı üretiyor, bir bayaz üretiyor. Pozitif düşünce aslında yalnızca kültürel değil, bilimsel bir dogmada haline geliyor pozitif psikoloji vesilesiyle.

Pozitif psikolojinin en büyük destekçileri bu arada dini ve neoliberal düşünceye yakın vakıflar oluyor 90'larda ve bu da bir tesadüf değil aslında çünkü amaç insanın iç dünyasını piyasa dostu haline getirmek. Artık Tanrı seni izlemiyor ama şirketin mutluluğunu ölçüyor senin. Keder, öfke, kaygı gibi duygular yani politik enerjinin taşıyıcıları hastalık gibi görülüyor ve patolojize ediliyor. pozitif psikoloji böylece bir terapi olmaktan çıkıp bir yönetim tekniğine dönüşüyor. Ve yazar şunu söylüyor aslında, gerçek iyileşme acıyı yok sayarak değil, onu anlamlandırarak mümkün. Acıyı bastırmak insana güçlü kılmıyor aslında, yalnızlaştırıyor.

Pozitif psikoloji işte bu yalnızlığın biraz da modern bir biçime haline de geldi. Herkes kendi mutluluğunun girişimcisi olurken ortak bir iyi yaşam fikri ortadan kalkıyor. Bu zaten virüs gibi yayılan bireycilik fikri insana psikolojik olarak çok kötü geliyor aslında. Ve pozitif psikoloji bilimle pazarlama, terapiyle ideoloji arasında bir melez formda şu anda. İnsanı iyileştirmekten çok onları uyumlu hale getiriyor.

Beşinci bölüm, gerçekliğe bakma cesareti. Yazar kitabının sonunda bizi karamsarlığa değil, gerçeğe davet ediyor. Aslında yazarın amacı her şey çok kötü olacak gibi pesimist bir umutsuzluk yaymak değil, her şey kötü olabilir diyebilen bir açıklık, bir şeffaflık aslında. Çünkü ancak dünyayı olduğu gibi görebilen zihinler onu değiştirme iradesine sahip olabilirler diyor yazar.

Ve asıl mesele pozitif ya da negatif olmak değil, düşünmenin kendisini geri kazanmak. Gülümsemeye mecbur bırakılmış bir toplumda düşünmek başlı başına bir direniş biçimi aslında. Çünkü sürekli pozitif kalmak bir tür duygusal diktatörlüğe dönüşüyor düşündüğümüz zaman. İnsan artık gerçekten ne hissettiğini bile anlayamaz hale geliyor. Gülümsemek bir refleks, umut, bir görev oluyor. Yazar kendi kanser deneyiminde de bu baskıyı doğrudan yaşadığını söylüyor.

onu sürekli işte pozitif kal diyenlere karşı çıkıyor ve diyor ki hastalığın spritüel bir sınav olarak görmek zorunda değilim ya da bu acımın içinde bir büyük kozmik anlam bulmak zorunda değilim ama onu inkar etmek bana ait bir deneyimi reddetmek olurdu diyor yazar onun için asıl onurlu asıl erdemli davranış acıyı reddetmeden yaşamak olabilir Aslında pozitif psikoloji sonrası düşünme de tam bu noktada şekilleniyor. Umutla inkarı, birbirinden ayırma çabası, gerçekliğe bakabilme cesareti ve bu umudu yok etmek değil, onu daha sağlam bir temele oturtmak aslında. Her şey iyi olacak, yanılsamasına sığınmak yerine dünyanın adaletsizliğini, kırılganlığını ve acısını görüp buna rağmen yaşamını sürdürmek, işte yazarın önerdiği duygusal olgunluk bu aslında. İyi hissetmeye odaklanmış bir kültür düşünme yetisini kaybeder ister istemez. Eleştiri negatif enerji, vicdan, dramatiklik, toplumsal farkındalıkta fazla duygusu olmak olarak etiketlenebilir ama oysa tarih boyunca yani değişimler tam olarak bu duygularla yapılıyor. İsyanlar, devrimler bu duygularla yapılıyor, bu rahatsızlıklardan doğuyorlar. Bu yüzden bu pozitif düşünme sonrası dönem, duygusal cesaretin bir entelektüel biçimi, dünyaya gözünü kırpmadan bakabilmek.

Pozitif düşünce bize iyi hissetmemizi emrediyor. Yazar, düşünmeyi bırakma diyor. Çünkü mutluluk bir hedef değil, yan ürün hayatta. Ve hayat sürekli optimize edilmesi gereken bir proje değil de, bütün karmaşasıyla ve kaosuyla deneyimlenmesi gereken bir süreç.

6. Bölüm Aklın Kötümserliği, İradenin İyimserliği Yazarın düşüncesi günümüzün mutluluk takıntısına karşı bir direniş etiği gibi aslında. O bizi gülümsemeye değil, bakmaya davet ediyor. Gözlerimizi çevirmeden dünyaya olduğu gibi bakmaya. Çünkü fark etmek bazen iyileşmekten daha değerli. Bugün mutluluk bir duygu değil, bir görev haline geldi. İnsanların iyi hissetmek zorunda olduğu bir çağda hissetmemek bile başlı başına bir suç sayılıyor. Modern kültür bizi sürekli iyimserliğe çağırırken aslında dayanıklılığımızı değil, görme yetimizi zayıflatıyor. Çünkü kötümserlik aklın savunma refleksi. Her şey yolunda diyemediğimiz anlarda dünyayı hala ciddiye aldığımızın kanıtı bu aslında. Ve gerçek umudu tam da bu ciddiyet yaratıyor.

Burada bir Gramsci'yi de anmadan geçemeyeceğim. Meşhur bir lafı vardır, aklın kötümserliği, iradenin iyimserliği diye. Yazarın felsefesi de aslında bu dengeyi savunuyor. Gerçekliği tüm çıplaklığıyla görmek, bu aklın kötümserliği. Ama buna rağmen yaşamı sürdürmek, dayanışmayı seçmek, mücadele etmeyi bırakmamak, bu da iradenin iyimserliği. Pozitif düşünce bizi pasif bir neşeye çağırır. Yazar ise aktif bir farkındalığa çağırıyor ve ben de onun bu çağrısına

Katılıyorum. Onun umudu moral vermek değil, eylem. Çünkü umut ancak harekete geçtiğinde anlam kazanıyor ve inkarda değil, farkındalıkta frizleniyor. Peki, baştaki soruya geri dönelim. Pozitif düşünmeye mecbur muyum? Hayır, mecbur değilsiniz. Ama düşünmeye, hissetmeye ve görmeye mecbursunuz. Mecburuz. Çünkü dünya yüzüne bakmaktan korkmadığımız anda değişmeye başlıyor aslında. Ve belki de daha pozitif olmak için değil, daha sahici olmak için mücadele etmeliyiz. Mecbur muyum'un bu bölümü bu kadar. Burada bitiyor. Bir sonraki bölümde yeniden sizle görüşmek üzere. Hoşça kalın.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)