
2.524 kelime · ~13 dk okuma
Merhabalar herkese Mecbur Muyum'un yeni bölümüne hoş geldiniz. Bugün sizlerle sanat filmi izlemeye mecbur muyum, sanat filmi sevmeye mecbur muyum konusunu konuşacağız. Bugün biraz farklı bir şey deneyeceğim. Bugün partnerim Yaşar yok.
Biraz böyle kişisel hayat hikayemle girerek, daha doğrusu hayatımdan ufak bir segmenti sizlerle paylaşarak oradan konuya bağlamak istiyorum. Çünkü sanat filmi denince benim aklıma ilk gelen isim benim babam. Babam acayip entelektüel biridir. Yani tanıdığım en entelektüel insan. tepki gelecek. Zaten sen ayrıcalıklısın, ondan da işte bilmem ne. Öyle bir durum yok. Zaten benim Türkiye'de tanıdığım gerçek zenginler, bu old money denen zenginler de pek entelektüel değiller açıkçası. Onların old money'nin, eski paranın entelektüel olduğuna dair yanlış bir anlayış var. Genelde Türkiye'de tanıştığım entelektüeller orta, orta üst sınıfa
mensup oluyorlar. Benim babam da Antalya'da doğup büyümüş. Babası Terzi, annesi ev hanımı olan biri ve işten eve gelir gelmez benim çocukluğum boyunca dört artı bir evde oturuyorduk ve evimizin en büyük odalarından biri kütüphaneydi. Babam da işten gelir gelmez bu kütüphaneye çıkardı.
Bu arada bu kütüphanenin bende yarattığı travmaya ayrı bir parantez açmak istiyorum. Evde dört oda var. Biri anne babamın odası, biri abimin odası, biri de benim odam. Diğeri de kütüphane. Ve anne babamın odasından sonra en büyük oda kütüphane. Böyle vaha gibi bir yer. Ve benim odamda 5 metrekare. Ben orada yaşam mücadelesi verirken, İş Bankası, Hasan Ali Yücel serisi, kitaplar, Meydan, Larus, Ansiklopediler falan. Böyle kütüphanede yayılmış duruyorlar ve ben buna kurulmaya başladım. Bu kitaplarım burada rahat rahat, ferah ferah takılırken benim böyle 5 metrekarede yaşam mücadelesi vermeme ve bir gün böyle cinnet geçirdim yani. Ben bu kitaplardan daha mı değersizim falan diye aile bireylerim bu muhteşem kitabı hatırlayacaklardır. Sonra sağ olsunlar kütüphaneyle benim odamın yerini değiştirmişlerdi. Ben uzun yıllardır annemlerle yaşamama rağmen hala da öyle duruyor.
Neyse konumuza dönelim. Babam işten gelir gelmez işte müzik setinden bir klasik müzik cd'si koyar. Carmina Burana gibi. Varlık yayınlarından seçtiği bir kitabı okumaya başlar birkaç saat boyunca. O kendi dünyasında, kendi entelektüel dünyasında
adeta kaybolur ve böyle vulgar, bayağı eğlence sektörünün ürünü olan her türlü üretmede ekstrem karşıydı. Sanat, sinema, edebiyat, şiir bir şekilde ana akımsa babam onun karşısında dururdu. Hatta Lord of the Rings'de benimle beraber sinemaya gitmişti. Çok şaşırmıştım nasıl bu kadar popüler bir şeyi izlemeye karar verdi diye. Şöyle de bir anım var. Çocukken Bir Bizi Gözetliyor diye bir yarışma programı vardı erken 2000'lerde benim gibi. Çocuk olanlar hatırlayacaklardır. Konsept işte Big Brother. Kadınlarla erkekler bir eve giriyorlar. Evde yaşamları 7.24 kamera kaydı altında. Onları izliyoruz. Kavgaları, flörtleri yayınlanıyor. Kim bulaşık makinesini yerleştirmedi falan. Tüm ülkenin takip ettiği sansasyonel bir yarışmaydı.
Tabii o zamanlar sadece televizyon var hayatımızda eğlence olarak ve bunun da bir getirisi olarak artık kaybettiğimiz bir diğer, herkes aynı şeyleri izliyor ve herkes aynı şeyleri konuşuyor. Ama BBG'nin özellikle çok daha özel bir yeri oldu toplumsal anlamda. İlk defa böyle bir reality show yapılıyordu. İşte her gün şey konuştu, BBG'de Hülya Ali'ye nasıl laf soktu, Tarık'la Dilek'in flörtünü gördüm mü? Okulda falan full bu konuşuluyor ve ben de muhabbete girmek istiyorum ama babam bunu çok bayağı bulduğu için yasakladı BBG izlenmesini evde. Ben de böyle mutfaktaki küçük televizyonda küçücük böyle onu izliyorum gizli gizli ve kumandayı da ayarlıyorum. Bir önceki kanala geçme tuşu var otomatik olarak. Hani babam gelirse işte belgesel mergesel ne varsa onu açıyordum. Neyse sanki böyle ayıplı bir şey izliyormuşum gizliliğinde BBG izliyordum. Babamın
mega entelektüel, yargılayıcı bir insan olmasından ötürü. Ve sadece televizyonla değil, kitap okumam da yetmiyordu. İşte mesela ben şeyi çok severdim, talihsiz serüvenler dizisi ya da bir genç kızın gizli defteri gibi daha böyle eğlence faktörü yüksek, edebi faktörü biraz daha düşük kitapları çok severdim. Şöyle bir odama gelir bakardı, kitaplara göz gezdirirdi. Bu ne ya, boş boş şeyler okuyorsun, git biraz panayet, istirahat oku falan der, giderdi. Yine 2000'lerde, çocuk veya da genç olanlar hatırlayacaktır, korsan film furyası vardı. VCD ve DVD formatında. Korsan filmler satılırdı ve biz filmleri genelde bu şekilde izlerdik. Yani televizyonda yayınlanmıyorsa ikinci alternatif buydu. Çünkü internetten film indirmek sonsuzluğa yakın bir süre aldığı için ve Netflix gibi bu streaming platformları da olmadığı için korsan CD'ler alırdık. Yani orijinallerini de alan oluyordu tabii de. Hani onlar böyle 10 kat falan daha pahalıydı. Ve evde VCD, DVD çalarımızla bu korsan filmleri izlerdik. Babamın da çok niş zevkleri vardı anlattığım gibi. Bizim mahalledeki semt pazarında korsan CD'ci bir abiye işte ana akım filmler getiriyor. James Bond getiriyor, Matrix getiriyor. Babam o adamı bir şekilde kafaladı ve 4 saatlik Doğu Alman sinemasından hiç kimsenin adını sanını duymadığı bir yönetmenin filmini Korsan CD'ye indirtir, bir sonraki hafta pazarda ondan satın alır izlerdi. Korsan filmci adamın film bilgisi ve görgüsü arttı bu süreçte bu arada babamın talepleri sayesinde.
Hatta bu arz-talep ilişkisi o kadar uzun sürdü ki, adam bu sanat filmlerine sardı yani. Adam bir şey, sinefil oldu. Ve babamla bu filmleri tartışmaya başladılar. Ben de Pazar'a babamla beraber gidiyorum. İşte babam korsan cdc diyor ki, işte Kyo Rostami'nin şiirselliği bu kez Duranlı'ya dönüşüyor diyor.
Film sadeleşme çabasında içeriğini neredeyse tamamen yitiriyor gibi yorumlar yapıyor. Korsan CD'ci de haklısın abi. Gerçeklikle kurgu arasındaki geçişler anlamlı olmaktan çok keyfi hissettiriyor falan diye cevap veriyor. Ben de o esnada Korsan CD'ler arasında Harry Potter ve Azkaban Tutsağı'nın VCD'sini arıyorum gibi. Gibi dizisinden kesit gibiydi gerçekten ama canlı yaşadım bunu yani.
Kısacası babam değişik bir karakter ya. Bir diziye koysalar fazla karikatür olmuş, abartmışlar, böyle bir entelektüellik yok dersiniz. Ama var. Gerçekten orijinal ve entelektüel gelişimime tahmin edersiniz ki çok faydası dokunmuş biri. Ama sevgili babam hani entelektüelliği şov olsun ya da bilgilerimi sağda solda satarım diye düşünerek değil. Gerçekten samimi bir meraktan yaşayan ve çevresine de bu entelektüelliği yaşatan biri.
O yüzden belki de benim sanat filmine olan ilgim bir tercihten çok bir kadardı. Hani babam hiçbir zaman bana izlemelisin bu sanat filmini demedi. Ama bütün o tavırları, alışkanlıklarıyla beni başka türlü bir seyirciye, artık Hollywood filmlerinden zevk alamaz bir insana dönüştürdü. Bu yüzden bugün hem kendime hem size şunu sormak istiyorum. Neden sanat filmleri izliyoruz? İzlemeye gerçekten mecbur muyuz?
Bölüm 1 Neden sanat filmleri izlemeliyiz? Samimi olalım, çoğunlukla sanat filmlerini izleyesimiz pek gelmiyor. Öyle işten yorgun ağırgın gelmişiz, böyle kafamızı dağıtacak bir şeyler açmak istiyoruz mesela en basitinden. Ve bir adamın portakal soyduğu uzun bir sahneye bakarken bir şey olacak mı yoksa aptal gibi boşuna mı izliyorum gibi bir his de ortaya çıkabiliyor. Peki neden izlememiz gerekiyor o zaman? Biz sıradan izleyiciler olarak neden hala bu filmlere zaman ayırmalıyız? Ve bir filmi sanat yapan ne?
Şimdi sinemanın ilk çıktığı zamanları düşünelim. 1800'lerin sonu. Ve o zamanlar sinemayı insanlar sadece bir teknolojik gelişme olarak düşünüyorlardı. Hareket eden fotoğraflar olarak düşünüyorlardı. Hatta bazı eleştirilenler, film sanatı olamaz çünkü mekanik bir şey. Kameranın öndekini kaydediyor diyordu. Bir filozof vardı Roger Scruton. Size sevmem bu arada. İngiliz muhafazakar ama meşhur bir adam. Estetikle ilgili fikirleriyle çok meşhur. Güzellik ve estetikle.
Ve şöyle bir argümanı var, fotoğrafın ve sinemanın yaratıcı olmadığını çünkü yalnızca gerçeği kopyaladığını iddia ediyor. Benzer bir eleştiri Platon'da da vardır sanata karşı. Ancak Rudolf Arnheim, Stanley Cavill ve sonrasında Noel Carroll gibi düşünürler. Bir dakika dediler yani, eğer bir film gerçeği kaydediyorsa neden aynı sokağı çeken iki yönetmen bambaşka dünya yaratıyor? Nasıl bambaşka hisler uyandırıyor izleyici de? Demek ki mesele neyi çektiğimiz değil, nasıl çektiğimiz dediler.
Kadrajı, ışığı, ritmi, sessizliğiyle sanat filmleri sinemanın bu yönünü büyüteçle gösteriyor aslında ve sinemanın ne olduğunu hatırlatıyor, bir bakma biçimi olduğunu. İkinci bölüm. Zor filmlere neden ihtiyacımız var? Hollywood filmleri her birkaç saniyede bir kesiliyor bildiğiniz gibi. Ne hissetmeniz gerektiği konusunda sizi yönlendiriyor. İşte burada gülmen lazım, burada ağlaman lazım, burada korkman lazım diye. Sanat filmi ise yönlendirmiyor. Yani bir nevi duygusal çocuk bakıcılığı yapmıyor. Bazen fazla bile gelen bir zamanı izleyiciye bırakıyor. Mesela şey düşünelim, izlemesi zor olan filmlerden akla ilk gelen Tarkovski'nin Stalker'ını.
Bu filmler yavaş ilerliyor ve sabrını istiyor izleyicinin. Merakını ve hatta rahatsızlığını da istiyorlar. Ama o rahatsızlık aslında bir kusur değil, bir amaç. Noel Carroll'ın da dediği gibi, film duygusal zekamızı eğitebilme kapasitesine sahip bir sahne yavaş, sessiz ve belirsiz olduğunda aslında sadece bir olay beklemiyoruz. Empati kurmayı, dikkat vermeyi, belirsizliğe tahammül etmeyi öğreniyoruz. Yani aslında Hollywood filmlerinin uyuşturduğu kaslarımızı çalıştırıyoruz.
Bir nevi aslında bir zihinsel anlamda spor salonuna gitmek gibi oluyor bir sanat filmini izlemek ve Hollywood'un hep yatıştırdığı taraflarımızı tekrar harekete geçiriyor. 3. Bölüm Sanat Filmleri ve Hollywood Hollywood filmlerin netliği sever, her sorun çözülür, kahraman affedilir, patlamalar bile kusursuz görünür. Ama hayat bildiğimiz gibi böyle değil. Sanat filmleri gerçeği düzeltmeye çalışmaz, sadece gösterirler. Tereddütü, sessizliği, ahlaki karmaşayı, iç sıkıntısını, Gösterişli olanla değil, hayatın dokusuyla ilgilenirler. Bir filozof Stanley Cavill bir yerde şöyle diyor, sinema dünyanın kendine bakma sanatıdır. İşte sanat filmleri tam da bunu yapar. Dünyayı aslında bir ayna tutarlar ve onu güzelleştirmek için değil, fark etmemizi sağlamak için yaparlar bunu. Dördüncü bölüm, anlamak değil, hissetmek.
Sanat filmi izleyenlerin en çok, en sık söylediği şey şudur, hiçbir şey anlamadım, ne oldu şimdi? Ama bir filme anlamak, onunla ilişki kurmanın tek yolu değil aslında. Bazen sanat filmleri anlamı değil, duyumu, duygulanımı ve deneyimi hedefler. Sesle yapabilir bunu, ritimle yapabilir, bazen duyurgunlukla yapabilir.
Carol'un da söylediği gibi sanatta duygu ve düşünce iç içedir. Biz sadece görüntülerle düşünmeyiz, aynı zamanda görüntülerle hissederiz. O yüzden bazen bir durağan plan bin kelimeden daha çok şey anlatabilir. Sanat filmi senden onu çözümlemeni bir anlam çıkartmanı değil, sadece deneyimlemeni ister. Beşinci bölüm, sıkılmanın hediyesi. Belki de asıl soru sanat filmlerinin neden izlemesi bu kadar zor değildir. Belki de neden dinginlikten bu kadar korkar hale geldiktir. Sanat filmleri bizi eğlendirmek zorunda değil, bizi düşünmeye, hissetmeye ve belirsizliğe davet etmek zorundalar bir zorundalıkları varsa. Dikkatimizi dağıtmazlar, farkındalık sunarlar ve bunu hikayeyle değil, görmeyle yaparlar.
Evet, şu ana kadar sanat filmlerini neden izlememiz gerektiğini konuştuk. Bugün ise çoğumuzun aslında izlediği şeylerden bahsedelim. Hollywood yapımları ve çoğumuz onu belki Hollywood yapımlarının zararsız bir eğlence olarak görme eğilimindeyiz. Göz alıcı insanlar, aşk hikayeleri, birkaç ahlaki ders ve tanıdık senaryolar. Peki ya Hollywood sadece bir eğlence endüstrisi değilse ya insanlık tarihinin en etkili ideolojik makinelerinden biriyse?
Şimdi kısa bir ara verelim ardından Hollywood'un karanlık yüzünü anlatmaya devam edeceğim. Tarihi sıkıcı buluyorsanız henüz gerçek tarihle tanışmamışsınız demektir. Acayip ve Garayip serisi sizi gerçek tarihle tanıştırmaya hazırlanıyor. Bu yolculukta muzaffer kumandanlar, ürkütücü sınırlar, muazzam ordular yok. Yalnız insanın tarihi, her türden tuhaflığın tarihi var. Pod B'yle birlikte hazırladığımız Tarihte Acayip ve Garayip bunları anlatmak için huzurlarınızda. Hazırsanız başlayalım efendim.
Bölüm 6 İllüzyon Fabrikası Her yıl Hollywood bize sanatı kutladığını gösterir. Oscar ödülleri, kırmızı halılar, gözyaşları, menajerine teşekkür eden aktörler, aktrisler. Ama siyaset bilimci Michael Parentini de dediği gibi, Hollywood bir rüya fabrikasından çok bir doktrin fabrikasıdır. Bize mevcut dünya düzenini kaçınılmaz ve hatta arzu edilir olduğuna inandıran hikayeler üretir. Matthew Alford'un Real Power diye bir kitabını okudum bu bölüme hazırlanırken. Açıklamaları da koyuyorum bu arada okuduğum kitapları.
Hollywood'un propagandayı eğlenceye dönüştüren bir sistem olduğunu anlatıyor kitabında. 6 büyük şirket var. Disney, Warner, Sony, Paramount, Universal ve Fox. Ekranda gördüğümüz neredeyse her şeyi kontrol ediyorlar. Giderek şeye doğru gitmeye başladı. Amerika'nın oyunu yiyen ama hayır, gerçekten belgelerim var ve yazarımız da bu konuda PhD yapmış bir akademisyen. Yani öyle komplo teorici falan değil. Ve verilerle argümanlarını destekliyor.
Bir Marvel filmi, bir Disney müzikali ya da bir aksiyon filmi izlediğimizde sadece hikaye değil, bir dünya görüşü tüketiyoruz aslında. Ve Hollywood sana ne düşünmen gerektiğini söylemiyor, nasıl düşüneceğini de öğretiyor. Cesaretin nasıl gözükmesi gerektiğini, özgürlüğün, Amerikan anlamıyla, ne anlama geldiğini, kötünün kim olduğunu gösteriyor. Ve bir şekilde her defasında da merkezde Amerika var.
Yedinci bölüm, Pentagon ve CIA'in görünmez eli. Alfred ve Tom Sakker'ın National Security Cinema adlı kitabını da okudum bu bölüme hazırlanırken ve bu kitap Hollywood'un devletle ilişkisini belgeliyor. 1911'den 2017 yılına kadar 800 film ve 1100 dizi Pentagon ve CIA'den resmi destek alıyorlar. Yapımcı askeri üs, helikopter, danışmanlık ya da ekipman istiyorsa senaryoyu önce Savunma Bakanlığı'na yolluyor.
ve Savunma Bakanlığı beğenmezse destek vermiyor. Yani sansür doğrudan değil, bir tür ekonomi üzerinden işliyor. Transformers serisi mesela bunun en bariz örneği. Pentagon senaryoya müdahale ediyor, replikleri değiştiriyor. Hatta son
sahnede filmdeki savunma bakanının bring them home yani onları bizim evlatlarımızı eve getirin demesi bile Pentagon'un önerisi. Karşılığında Pentagon filmin milyarlarca dolarlık teçhizat kullanmasına izin veriyor. Tanklarını kullandırıyor, uçaklarını kullandırıyor. Ve bazı filmlerse tam olarak bu yüzden hiç çekilemiyor. Mesela Fields of Fire diye bir film örneği veriyor yazarlar. Vietnam'daki savaş suçlarını göstermek istiyor bu film. Bu yüzden de reddediliyor. Countermeasures, İran kontra skandalına gönderme yapan bir film ve iptal ediliyor. Hollywood'da aslında sansür yasakla değil, kaynak kesmeyle yapılıyor.
8. Bölüm Kahraman Fabrikası Hollywood'un temel görevi kimin kahraman olacağına karar vermek. Savaş filmleri asla Amerikan askerini sorgulatmaz. Eğer bir hata varsa o da bireyseldir, sistemsel değildir bu filmlerde. Kahramanlar belki tökezlerler ama sonunda hep iyi niyetle hareket ederler. Aksiyon ve bilim kurgu filmleri de bu kalıbın devamı. Mesela ''Independence Day'' izleyenler vardır. Bir uzaylı istilasını anlatır. Ama esas mesaj Amerika'nın liderliğidir. ''The Avengers'' da çok popüler bir seri. O da aynı şekilde böyle. Tehlike evrensel ama kurtuluş ne hikmetse hep New York'tan gelir. Ana tema değişmez. Sistemde ufak tefek sorunlar olabilir ama sistem yıkılmamalıdır. Ve doğru insanlar, kahramanlar içindeyse sistem kendi kendini onarır.
Aslında bu bir hikaye anlatımı değil, bu rızayı, Amerikan hegemonyasının rızasını yeniden üretmek. 9. Bölüm Görünmez Propaganda 2000'lerden itibaren Amerikan ordusu artık sadece filmlerde değil, televizyon programlarında da yer almaya başlıyor. CSI, Hawaiian FIFO, hatta Cupcake Wars diye bir yemek yarışması bile Pentagon danışmanlığıyla üretiliyor. Böylece propaganda yüksek sesle değil, alışkanlıkla, daha simsice çalışmaya başlıyor. Ordu neredeyse artık bir sahne dokoru gibi görünür hale geliyor ve izleyici onu artık fark etmemeye başlıyor ve hegemonya da tam olarak
Böyle işler aslında korkuyla değil, alışkanlıkla, farkettirmeden. Bir şeyi yeterince sık gördüğümüzde onu artık sorgulamayı bırakırız. Onuncu bölüm, duyguların ekonomisi. Hollywood'un sattığı şey hikaye değil aslında, duygu. Her patlama, her yavaş çekim belli bir duygusal hizaya sokmak için izleyiciyi, sanat filmleri seni rahatsız ederken, yavaşlatırken, düşündürürken Hollywood filmleri duygusal bir konfor alanı yaratıyor. Ve bu bir sanat değil, bir mühendislik. İtaati hissettirmeden öğretiyor.
The Matrix ya da Fight Club gibi hani tırnak içinde sistem karşıtı filmler bile aslında bu sistemden kaçamıyorlar. Burada karakterlerin bir çeşit uyanışı anlatılıyor ama o uyanışı bir gösteriye dönüştürüyor. Seyirci aydınlanmış hissediyor ama film bittiğinde Netflix'e geri dönüyor. Sistem seni isyana değil, isyan hissini alıştırıyor. Sanki isyan etmişsin gibi hissediyorsun bu şey gibi. X'e muhalif bir şey yazıp başka hiçbir şey yapmamak. gibi bir his aslında uyandırıyor Hollywood filmleri.
Peki baştaki soruya geri dönelim. Sanat filmleri izlemeye mecbur muyum? Belki de sanat filmleriyle Hollywood arasındaki en büyük fark hangi duyguyu bize ödünç verdiğinde gizli. Hollywood bize hazır duygular sunuyor. Korkmamız, ağlamamız, sevilmemiz gereken anları planlıyor. Biz yalnızca o duyguların içinden geçiyoruz ama hiçbirine gerçekten sahip olmuyoruz. Sanat filmleri ise tam tersini yapıyor. Bizi boşluğa bırakıyor. Duyguyu kendimiz üretmemiz gerekiyor.
bize bir anlam vermiyor, onu bizden bekliyor. Ve bu yüzden de sanat filmi izlemek kolay değil. Çünkü orada hikaye kadar biz de sınanıyoruz. Dikkatimiz, sabrımız, tahammülümüz sınanıyor aslında. Ama işte tam olarak bu yüzden değerli ve tam olarak bence bu yüzden sanat filmleri izlemeye mecburuz.
Hollywood bize sistemi olduğu gibi kabul etmemiz gerektiğini ikna etmeye çalışır. Sanat filmleri ise bir başka gerçekliğin var olabileceğini. Mecbur muyum bu bölümünün sonuna geldik. Umarım bu bölüm hoşunuza gitmiştir. Bunun üzerine bir Nuri Bilge Ceylan filmi patlatın artık. Bakalım neler hissedeceksiniz. Bir sonraki bölümde görüşmek üzere. Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.