Podcast

sevgili bulmaya mecbur muyum?

mecbur muyum?

12 ay önce
İzle
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Herkes sevmeyi, sevilmeyi, ilişkiyi övüyor. Ama diğer yanda da özgürlük, bireysellik duruyor. Herkes aşkı övüyor ama bu çağda aşkı bulmak hiç olmadığı kadar zor görünüyor. Ne yapacağız peki? Sevgili bulmaya mecbur muyuz gerçekten?



Yararlanılan Çalışmalar:

Bauman, Z. (2000). Liquid Modernity. Cambridge: Polity Press.

Brooks, A. (2020). Love and Intimacy in Contemporary Society: Love in an International Context. Routledge.

Illouz, E. (1997). Consuming the Romantic Utopia: Love and the Cultural Contradictions of Capitalism. University of California Press.

Illouz, E. (2012). Why Love Hurts: A Sociological Explanation. Polity Press.

Illouz, E. (2007). Cold Intimacies: The Making of Emotional Capitalism. Polity Press.



Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------

Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

2.061 kelime · ~10 dk okuma

Merhabalar herkese. Mecbur Muyum'un yeni bölümüne hoş geldiniz. Bugün yine toplumsal olarak kabul görmüş bazı doğruları tokatlayacağız ve bir yapı bozma uğratacağız. Bugün biraz love yani aşk konuşacağız sizinle.

En sevdiğim konulardan biridir bu arada konuşması. Sevgili bulmaya mecbur muyum konusunu masaya yatıracağız. Yine biraz akademik, biraz hayatın içinden bazı görüşlerle bu mecburiyetin birazcık içine bakacağız. Bu soru artık yalnızca kişisel bir merak değil, hepimizin kafasının bir yerinde dönüp duran bir mesele oldu aslında. Çünkü bugünün dünyasında aşk sadece hissettiğimiz bir şey değil, bir yandan da kim olduğumuzu tanımlayan bir etiket, bir ilişkide olmak, tamamlanmış olmanın, yalnız kalmak ise eksik sayılmanın bir ölçüsü gibi oldu aslında.

Ve sosyal medyada, reklamlarda, dizilerde her yerde de bu mesaj tekrarlanıyor. Birini bulmalısın, sevilmelisin, hayatı paylaşmalısın ve yalnızsan bir şeyler yanlış gidiyor gibi bir algı var. Ama bu kadar aşk içeren bir çağda neden ilişkiler hiç olmadığı kadar kırılgan, geçici ve yorgun görünüyor? Birazcık da bu soruya odaklanmak istiyorum.

Transkriptin tamamını oku

Neden sevgili bulmakta ve ilişkilenmekte zorlanıyoruz? Biraz aslında bu perspektiften bakacağım bu soruya. Üç tane sosyolog derledim bu soruyu cevaplamaya çalışırken. Sigmund Bauman, ilki olacak ve Liquor Love yani Akışkan Aşk adlı kitabında ilişkilerin neden artık bu kadar akışkan olduğunu anlatıyor. Bağlar kuruyoruz ama bu bağları tutamıyoruz. Bir diğer kaynağım Eva Illius, The End of Love and Cold Intimacies, yani aşkın bitişi ve soğuk yakınlaşmalarda modern insanın duygularını nasıl yönetmeye çalışırken onları soğuttuğunu gösteriyor. Üçüncü ve son kaynağım Ambroxious'e Love and Intimacy and Contemporary Society kitabında aşkın nasıl bir gösteriye, bir medya ürününe hatta bir kişisel marka meselesine dönüştüğünü anlatıyor. Bu bölümde onların fikirlerinden yola çıkarak şu soruyu soracağız. Eğer aşk gerçekten bu kadar değerliyse, hepimizin aradığı şeyse, neden bu kadar yapaylaştı? Ve eğer hepimiz sevilmek istiyorsak, neden birbirimize bu kadar uzaklaştık? Belki de cevap basit. Aşk artık hissettiğimiz bir şey olmaktan çok sahip olmamız gereken bir şey gibi yaşanıyor. Bağ kurmak neden artık bu kadar zor? Hatta bazen istenmeyen bir şey gibi.

Zigmund Bauman bize güçlü bir ipucu veriyor kitabında çünkü onun dediği gibi modern çağda aşk bile akışkanlaştı. Birinci Bölüm Zigmund Bauman Akışkan Aşk ve Bağsız Yakınlık Zigmund Bauman akışkan modernite kavramıyla modern dünyanın temel özelliğini tarif ediyor. Hiçbir şey kalıcı değil. Kimlikler, ilişkiler hatta değerler bile sürekli bir değişim ve dönüşüm halinde. Toplumsal yapılar çözülmüş, bireyler artık kendilerini sürekli yeniden inşa etmek zorunda kalıyor.

Bu durum bir yandan özgürlük getiriyor çünkü bu bir esneklik ama çok derin bir istikrarsızlık da yaratıyor. İşte liquid love, akışkan aşk, akışkan modernitenin duygusal alandaki yansıması. Nasıl ki modern ekonomi esneklik, hız ve geçicilik üzerine kurulmuşsa modern aşk da aynı kurallarla işliyor bağımana göre. Aşk artık böyle sabit bir duygu değil, tüketim toplumunun temposunu ayak uyduran çok akışkan bir deneyim ve Bağman'a göre modern birey bağ kurma arzusu ile bağlanma korkusu arasında sürekli bir gitgel yaşıyor. Bir yandan ilişki istiyoruz çünkü yalnızlık olumlu bir duygu değil yani hoşumuza gitmiyor ama bir yandan da özgürlüğümüzü kaybetmekten ve diğer seçenekleri kapatmaktan korkuyoruz. Bu yüzden bağ kırarken hep bir kaçış rotası açık bırakmak istiyoruz.

Aşk dediğimiz şey güven değil, sürekli olasılıklar içinde geçici bir huzur alanı haline geliyor ve bağ kurmak, emek, sabır ve riskle değil, konforla, dengeyle ve haz yönetimiyle ilgili hale geliyor. Modern insan da aslında ilişkilerinde tutku kadar esneklik aramaya başladı diyor Bağman. Bir ilişki fazla sıkılaştığında bizde o tehdit hissi yaratıyor. Fazla gevşediğinde ise ilgiyi ve tutkuyu kaybediyoruz. Sonuçta hiçbir bağ tam anlamıyla güvenli hissettirmiyor. İlişki istiyoruz ama bağlanmadan istiyoruz. Bu aslında modern aşkın trajik bir tarafı. Yakınlık artık birlikte yaşamak değil, bir süreliğine aynı hızda hareket etmek haline geldi herhalde. Bağ kurmak da birine ait olmak yerine birlikte bir deneyim yaşamak haline geldi. Bu mantık aslında tüketim kültürünün duygusal bir yansıması, bir versiyonu gibi. İlişkiler de tıpkı ürünler gibi deneyimleniyor, test ediliyor ve gerekirse değiştiriliyor. Bağman buna hafif bağlar. diyor. Yük taşımaz, sorumluluk istemez. İstendiğinde bırakılabilir, unutulabilir, yenisiyle değiştirilebilir. Bu yüzden modern ilişkiler kısa ömürlü ama her bitişte yeni bir başlangıcın olasılığını taşıyor. Bağların bu kadar kolay çözülmesi yalnızlığa bir çare olmuyor. Hatta o yalnızlık hissini aslında daha da derinleştirebiliyor. Sürekli bir ilişki arıyoruz ama kimseye tam olarak teslim olamıyoruz. Bağman da uyarıyor. Aşk kalıcılık gerektirir ama kalıcılık artık özgürlükle

bağdaşmıyor. İşte bu yüzden diyor Bağman, modern çağın aşkı tutkulu bir bağ değil, geçici bir temas, kısa süreli bir aidiyet deneyimi. Şimdi buradan başka sevdiğim bir yazar olan Eva İlyüz'dan bahsedeceğim. Daha önce bu podcastta bu arada dikkatli mecbur muyum dinleyicileri bahsettiğimi hatırlayacaklar. Onun Aşkın Bitişi, The End of Love diye bir kitabı var. Aşkın sosyolojisi hakkında yazıyor.

İkinci bölüm Eva Ilyus, seçim özgürlüğünün yorgunluğu. Eva Ilyus, modern aşkın neden sürdürülemediğini sosyolojik olarak açıklıyor. Aydınlanma düşüncesiyle birlikte aşk, bireysel seçimlerin alanına taşındı. Artık kimse kimlerle olacağını geleneklerle ya da ailesinin seçimiyle pek belirlemiyor, çoğunlukla diyelim. Çoğu ilişkilenme türü kişisel tercihe bağlı. Ama bu özgürlük, Bağman'ın da daha önce bahsettiği gibi ve İlyuz'un da katıldığı gibi bu bize, birey üzerinde bir yük haline geldi. Sonsuz seçenekler kararsızlıkları doğurdu. Çünkü birini seçmek, diğerinden vazgeçmek anlamına geliyor. Ve modern birey bağ kurmaktan çok bağ kuramama hakkını korumak istiyor. İlyuz bunun negatif seçim ismini veriyor. İlişkiler artık kurulmak için değil, istenildiğinde kolayca bozulabilmek için yaşanıyor ve bu esneklik duygusal istikrarsızlığın yeni biçimi. Üçüncü bölüm. Aşkın soğuyan kalbi. Cold Intimacies kitabı aşkın neden bu kadar yüzeysel hissettirdiğini anlatıyor modern çağda. Burada soğuk yakınlık kavramını ortaya çıkarıyor İlyüz. Bu arada bu İlyüz'ün başka bir kitabı aynı konu üzerine. Modern birey duygularını bastırmaz, onları sürekli denetler.

ne kadar açık olacağını, ne kadar bağlanacağını bu ilişkinin fizibilitesine hesaplar. Aşk artık spontane bir akış değil, yönetilen bir süreç haline, bir performansa dönüşür. Dil olarak hala romantiktir, yine aşkım, canım dersin ama içeriği tamamen rasyonelleşmiştir. Bu insanla olmam sosyolojik olarak, sosyoekonomik olarak, fizibilite olarak doğru mu? Hatta şöyle bir şey geliyor aklıma, bir arkadaşım söylerdi.

Anadolu yakasında oturuyor, ben Avrupa yakasında oturan kızlarla bile çıkmam falan seviyesinde. Artık böyle aşkı bir alışveriş listesi gibi, şu varsa, şu varsa, şu varsa benim için bu ilişkiye girmek mantıklıdır gibi ön koşullarla yaşar hale, çok rasyonelleştirir hale getirdik. Böyle olunca da sevgi bir duygudan çok böyle iletişim kurma, sınır koyma, o dengeyi koruma becerisine dönüşüyor. Aslında aşkın özü irrasyonel ve bu becerilerin ve rasyonelitenin çok ötesinde daha kaotik bir şey. Ama biz rasyonelleştirerek o tutkuyu öldürüyoruz. Şimdi kısa bir ara verelim, ardından kaldığımız yerden devam edeceğiz.

Dördüncü bölüm, sevilme baskısı. İliz'e göre insanlar bugün sevgili ararken aslında ilişki değil, onaylanma hissi arıyorlar. Sevilme, kişisel diğerin ölçütü haline de geliyor bir yandan. Aşk da birine bağlanmaktan çok kendini sevilir kılma çabası. İlişki bir aynaya dönüşüyor. Karşımızdakinin bakışı kim olduğumuzu doğruluyor. Bu lakanda da vardır bu arada. Ve yalnızlık eksiklik sayılıyor. Sevilmek ise bir statü sayılıyor. Ama bu durum aşkı yüzeyselleştiriyor çünkü sevilmek kolay, sevmek hala riskli. Modern insan risk almak yerine hissizliği seçiyor.

Beşinci bölüm, bağdan kaçış. Bağımanın akışkan bağlarıyla il yüzün soğuk yakınlıkları birleştiğinde modern ilişkinin paradoksu ortaya çıkıyor. İnsan hem bağ kurmak istiyor hem de bağ kurmaktan korkuyor. Sevmemek artık bir savunma biçimi haline geliyor. Unloving yani sevgi durumundan çıkma, duygusuzluk değil de kendini bir koruma stratejisine dönüşüyor.

Aşk genellikle bir olayla değil, sıcaklığın yavaşça kaybolmasıyla bitiyor artık. Yani bunu da görüyorsunuzdur çevrenizde. Neden ayrıldınız ya da neden o insanla görüşmüyorsunuz? Bir sebep yok. Yani kavga ettik, anlaşamadık. Böyle tempolu, yoğun bir şey olmuyor. Yani o sıcaklık. Yavaşça çözülüyor ve bu sessiz çözülme aslında çağımızın temel duygusu. Ne büyük bir ihanet var ne de büyük bir tutku var. Sadece uzaklaşma, soğuma ve yeniden benzer bir arayış.

6. bölüm, aşkın yeni sahnesi. Buradan yavaş yavaş yeni bir kitaba geçeceğiz. Bu İlyas'ın tarif ettiği bu duygusal soğuma yalnızca hislerin değil, aşkın kültürel temsilinin de bir parçası. Burada Anne Brooks devreye giriyor, üçüncü ve son kaynağımız. O da diyor ki aşk artık duygusal bir bağ değil, bir gösteri haline geldi. Birini bulmak kader değil, algoritmanın, ekranın işi haline geldi. Ve şöyle bir alıntı veriyor bize, modern aşk küresel kapitalizmin en incelikli ürünlerinden biri, sevilmek kadar görülmek de. önemli, sevildiğinin görülmesi önemli. Reklamlar, diziler, sosyal medya hepsi bize aşkı satıyorlar. Bir çiçek, bir tatil, bir hediye duygunun değil, imajın kanıtı. Ama Brooks bu durumu da şöyle tanımlıyor, romantizmin endüstriyel estetiği. O hediyelerle, jestlerle tanımlanan o sevilmenin estetiği olarak tanımlıyor. Aşkın sadece hissedilmesi yetmiyor, paylaşılan bir içeriğe de dönüşmesi gerekiyor.

Yedinci bölüm, dijital romantizm, aşkın pazarı. Sosyal medya aşkı bir pazara dönüştürdü. Profil oluşturmak, bir tanıtım kampanyası gibi kendini göstermeden görünür olamıyorsun ve orada sosyal medyamıza çok iyi bir kürasyon yapmamız lazım kendimizi iyi pazarlamak için. Brooks'a göre herkes bu dijital alanda hem alıcı hem de satıcı. Herkes arz nesnesi olduğu kadar talep eden de kişi. Aşk da bir bağ kurma biçimi olmaktan çıkmış bir pazarlık alanına dönüşmüş neredeyse. Kendini sevdirebilmek kişisel pazarlamanın en gelişmiş biçimi diyor yazar. Ancak seçeneklerin fazlalığı bağlanmayı kolaylaştırmıyor. Tam tersine her yeni olasılık eski bağın yükünü arttırıyor. Hiç bu kadar çok seçeneğimiz olmamıştı. Hiçbir kuşakta bu kadar yorulmamıştı. Brooks, Ilius'un romantik rasyonalite kavramına da atıfta bulunuyor. Modern insan aşkı bile planlamaya çalışıyor. Kim bana daha uygun? Hangi ilişki daha verimli? Ama aşk da bu hesaplarla yaşanmıyor aslında. Çünkü hesap çoğaldıkça

Duygu azalıyor. Rasyonallik arttıkça bağ kurmak zorlaşıyor. Sonsuz seçeneğin olduğu yerde hiçbir seçim derinleşemiyor. O ilişkiye yatırım yapma motivasyonumuz azalıyor. Her ilişki bir deneme gibi bir ihtimal olarak kalıyor. Arzunun yerini yorgunluk, umudun yerini de belirsizlik alıyor.

Peki, baştaki sorumuza ne cevap veriyor Brooks? Sevgili bulmaya mecbur muyum? Brooks'un yanıtı iki yönlü aslında. Evet, çünkü sistem bizi buna itiyor. Sevilen bir insan olmak, birinin beğenisine layık olmak aslında bize bu sistem içinde bir puan kazandırıyor. Tüketim kültürü sevgilisi olmayan kişiyi eksik hissettiriyor. Aşk da duygusal bir deneyimden ziyade bir statü göstergesine dönüşüyor aslında.

Bir yandan da hayır diyor yazar çünkü bu sistemin dayattığı aşk biçimi bizi çok yoruyor, piyasanın mantığıyla kurulan ilişkiler yüzeysel hissettiriyor ve aşkın bu ticari biçimleri çoğaldıkça dönüştürücü, kaotik, o bizi besleyen gücü azalıyor. Brooks bunu şöyle özetliyor, kapitalist aşk insanları yakınlaştırmaz, birbirine benzeyen tüketicilere dönüştürür. Peki o zaman baştaki sorumuza geri dönelim. Sevgili bulmaya mecbur muyuz? Modern aşk özgürlükle bağlılık arasında sıkışmış halde, diyor üç yazarımızda. Bağman, kırılgan bağları, İlyus duyguların soğumasını. Brooks ise aşkın ticarileşmesini anlattı bize bugün. Ama belki de asıl mesele sevgili bulmak değil. Asıl soru bu kadar seçenek ve gösteri arasında gerçek bir ilişki kurmanın hala mümkün olup olmadığı. Aşk ne algoritmaların önerdiği profillerde bulunuyor ne de piyasanın çizdiği kalıplara sığıyor. Çünkü gerçek aşk dediğimiz şey planlı bir senaryonun değil, tesadüflerin ve karşılaşmaların alanında aslında. Birkaç eleştirimi de sunmak istiyorum bu arada bu üç yazara. Hani modern zamanlarda ilişki kurmanın zorlukları hakkında uzun uzun konuştuk.

neoliberal bir düzende, ekonomik düzende. Biz aşkı sanki bundan hep azade bir alan gibi düşünüyoruz ama bütün bu ekonomik düzen, bütün bu kapitalist yapı aslında bizim aşka ve duygulara, bakışımıza da sirayet ediyor. Maalesef o da bundan azade kalamıyor. Ama ben bu serdenişleri ve eleştirileri biraz da aşkın doğasına da yoruyorum. Çünkü aşk birazcık da akışkan olmak zorunda olan bir şey. Biraz belirsizlik içermesi aşkın kendi doğasında var. Evet tabii ki de çeşitli ekonomik yapılar bizim ilişkileri yaşamamızı değiştiriyor. Ne bileyim en basitinden hani herkesin sürekli farklı bir şehre ya da farklı bir

ülkeye taşındığı sürekli hızlıca iş değiştirmesi gerektiği bir dünyada biz de insanlarla başka beğendiğimiz, hoşlandığımız belki bir kıvılcım hissettiğimiz kişilerle olan ilişkilere yatırım yapmaya motive hissetmeye biliyoruz. Bu kısım tamam ve bir slogan vardır neoliberalizm kills love diye birazcık öldürüyor evet. Ama bütün bu ilişkilerin aşkın akışkanlığını da neoliberal düzene ya da kapitalizme atfetmemek lazım diye düşünüyorum. Çünkü zaten aşkın doğasında birazcık strateji, flörtün doğasında biraz olacak mı olmayacak mı? Bu insan bana hoşlanıyor mu, hoşlanmıyor mu? Belirsizlik var. Ben belirsizliği aşkın tanımının içinde görüyorum. Zaten tamamen artık işte biz beraber olacağız ve bundan sonra bir üniteyiz dediğiniz andan itibaren o başka böyle bir sevgiye, bir yoldaşlığa dönüşüyor. Bu tabii ki de daha normatif bir yerden dönüşmemeli gibi söylemiyorum. Hani ilişkinin akışında doğal olarak dönüşüyor. Ama aşkın kendisi, ben de şey aşk doktoru, aşkın kendisi çok böyle belirsizliklerin olduğu bir dinamik olması da tamamen eleştirilmesi gereken bir şey ya da neoliberal düzeni suçlamamız gereken bir durum olduğunu da düşünmüyorum naçizane. Yakın zamanda çünkü kötü emelleri aşkla ilgili de bir video çektim. Orada da uzun uzadı ya aşk hakkında çok araştırmalar yaptım ve çok da düşünme fırsatım da oldu. Bu da benim bahsettiğim teoriler hakkındaki ufak bir eleştirim olsun.

Sevgili bulmaya mecbur değiliz ama bütün bu yüzeyselliğin içinde bir çeşit bir samimiyet aramaya mecburuz aslında. Bugün mecbur muyumun bu bölümünde sevgili bulmaya mecbur muyum sorusunu masaya yatırdık. Bir sonraki bölümde görüşmek üzere. Hoşçakalın.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)