
2.369 kelime · ~12 dk okuma
Bugün çocuklarımızın üzerine belki fazlasıyla titriyoruz. Hatta bazılarına göre çocuk erkil bir dünyada yaşamaktayız. Ebeveynler hayatlarını çocuklara odaklı kuruyorlar. Eğitim için alınan borçlar, her gün yenisi çıkan pahalı oyuncaklar, özel setler, kurslar, çocuk eğitimi üzerine akademik araştırmalar, bilişsel gelişim programları, çocuklara ayrılmış oyun alanları, parklar, okullar, klinikler…
tarihte benzeri pek az görülen bir gayretle çocuklarımızı mutlu etmeye odaklanmış durumdayız. Minik efekanları, sevimli sudesuları, zaman zaman şımarık canavarları dönüştüren bu ilginin aslında çok yeni bir olgu olduğunu sıklıkla fark edemiyoruz. Tarihte Acayip ve Garayip'in bu bölümünde helikopter ebeveynleri pek memnun etmeyecek bir konuyu ele alacak, çocukluğun tarihine göz atacağız. Hazırsanız başlayalım efendim.
Fransız tarihçi Philippe Arie 1960'ta yayımladığı Eski Nizamda Çocuk ve Aile kitabında çok tartışılan bir iddia ile uzun soluklu bir tartışma başlattı. Arie'ye göre tarihin büyük bölümünde, neredeyse aydınlanmaya kadar çocukluk dediğimiz şeyden bahsetmek mümkün değildi. Çocukluk kavramı toplumsal bir kurgu olarak sonradan şekillenmişti. Arie'nin en güçlü kanıtlarından biri Orta Çağ sanatıydı.
Bu dönemde çocukları resmeden ikonlar ve fresklerde çocuklar daha çok cüce yetişkinler gibi resmediliyor, yüz, beden ve kıyafet yetişkinleri taklit ediyordu. Ayrıca yine ona göre çocuk ölümlerinin çok yüksek oranlarda olduğu bu yıllarda çocuklara özel bir önem atfetmek duygusal açıdan çok yoğun bir yükü beraberinde getirdiğinden insanlar çocukları küçük yetişkinler olarak görmekle yetinmişlerdi. Bu iddianın doğru olup olmadığını anlamak için önce çocuk ne ifade eder bunu anlamak lazım. Şüphesiz bir türün devamı için çocuklar vazgeçilmez önemdedir.
Tabiatta zayıf yavruları ölüme terk eden bazı canlılar bile söz konusu sağlıklı yavrular olduğunda ölümü göze almaktan, yırtıcılara karşı durmaktan çekinmez. Bu açıdan çocukların önemsiz görülmesi ya da çocuklara karşı kayıtsız kalınması pek de mümkün görünmüyor. Öte yandan insan yavrusu, tabiatın en savunmasız canlılarından biri. Tabiatta pek çok canlı, hayati becerileri edinmiş bir biçimde doğar.
Söz gelimi ilkbaharda doğan bir buzağı, birkaç saat içinde titreyen ayaklarını yere sağlamca basar, bir sonraki bahar neredeyse annesi kadar iri yarı hale gelir. Bakım süresi en uzun canlılardan filler bile doğumdan birkaç saat sonra kendi başlarına yürüyebilir ve sürüye katılabilir. Oysa insan yavrusunun sağlıklı bir biçimde yürümesi için neredeyse iki yıl beklemek gerekir. Yavrunun kendi kendini besleyebilmesi, kendi başına yaşayabilecek erginliğe ulaşması için harcanan zaman rahatlıkla 15 yılı geçer.
Hatta günümüzde otuzlarına gelmiş bir genç bile anne babasının bakım ve gözetimine muhtaç durumda olabiliyor malumunuz. Bu tabiat açısından muazzam bir maliyet aslında. Ancak bu maliyetin bir gerekçesi var. İnsan yavrusu tıpkı filler ya da ceylanlar gibi doğacak olsaydı, hamileliğin 21 ay sürmesi gerekirdi.
Bu takdirde ne annenin vücudu bu süreci kaldırabilir, ne de beyne ayrılan alan nedeniyle genişleyen kafa büyüklüğü sebebiyle çocuk anneden sağlıklı bir şekilde ayrılabilirdi. Bu nedenle antropologların ikinci yavru bakımı dediği bir süreç devreye giriyor. Yani adeta toplum çocuklara hamile kalıyor ve çocuklar anne karnının dışında büyütülüyor. Daha anlaşılır bir biçimde ifade etmek gerekirse, insanda hamilelik, çocuğun anne karnından çıkmasından sonra da devam eden sosyal bir süreç.
Bu süreç insan sosyalleşmesinin temel dinamiklerinden de biri oluyor. Yavrular daimi olarak bakım istediğinden, iş bölümünün önemli bir kısmı yavruları gözetmek oluyor. Toplumun belirli üyeleri avlanmak, belirli orman meyvelerini ve tahılları toplamak gibi işlerle ilgilenirken, çocuklara bakmak, gençlere yol göstermek, onları eğitmek bütün topluluğun ortak faaliyeti haline geliyor. Nenelerin, teyzelerin hatta dayı ve amcaların rolü çocuğun yetişmesi için önem kazanmıştır.
Belki de toplumsal rollerini oynamakta zorlanan ihtiyarlar bile çocuk bakımındaki rehberlikleri ve yardımcılıkları sebebiyle korunmuş, ölüme terk edilmemişlerdir. Dolayısıyla bir arada bir toplum olarak yaşama ihtiyacının temelinde de çocuk yetiştirmenin zorluğunun yattığını söyleyebiliriz. Hillary Clinton, first lady olarak bir kitap kaleme almıştı. Kitabın başlığı It Takes a Village, bu düşünceyi doğrulayan bir Afrika atözözüne atıfta bulunuyordu.
Bir çocuğu büyütmek için bir köy gerekir. Gerçekten de bir çocuğu büyütmek için bir köy ahalisinin desteği gerekiyordu. Çocuk ve Evcilleştirme Arya'nın haklı olduğu husus, çocukların eskiden bugün olduğu kadar nazlandırılmadığıdır. Evet, çocuklar ergenliğe gelene kadar tahıl toplayan, post işleyen, hatta avlanan anne-babalarını seyrederek ve bu işleri öğrenerek vakitlerini geçiriyorlardı.
Ne var ki, ilkel toplumlarda emek en önemli sermayeydi ve çocuk emeği de sürecin bir parçası olmak zorundaydı. Sima Delos Huesos'ta bulunan neandertal çocuklarına ait dişler ve bu dişlerdeki kesikler çocukların erken yaşlarda post işlemek gibi faaliyetlerde yer aldığını göstermekte. Neandertal çocukları muhtemelen homo sapiens yavrularından çok daha önce sosyal hayatın bir parçası haline gelebiliyorlardı. Hatta neredeyse yürümeye başlar başlamaz kesici aletlerle çalışmaya başladıkları düşünülmekte.
Yine de avcı toplayıcı kabilelerde emeğe duyulan ihtiyaç daha azdı. Bu nedenle çok çocuk sahibi olmanın aslında bir faydası yoktu. Antropologların tespit ettiği üzere bu kabileler 4 senede bir çocuk sahibi oluyor, çocukları çok daha geç sütten kesiyor, çeşitli yöntemlerle düşük yapıyor ve hatta belki de zamansız gelen çocukları öldürmek zorunda kalıyorlardı. Bu kontrol metotları olmasa bile protein ağırlıklı diyetleri sebebiyle avcı toplayıcı kadınlar erkenden menopoza, ileri yaşlarda ergenliğe girerlerdi.
Öte yandan tahılla beslenen yerleşik nüfuslar daha erken ergenliğe girdikleri gibi doğan çocukları sütten erken yaşlarda kesip yumuşak tahıl lapalarıyla besleyebiliyorlardı. Çocuklar tarlalarda aileleriyle birlikte çalışıp üretime katkıda bulunabiliyordu tarım toplumunda. Dolayısıyla insanların hayvanları ve diğer insanları köreleştirmek suretiyle evcilleştirdiği bu dönemde kendi çocuklarını da evcilleştirdiğini söylemek mümkün aslında. Bugün sık sık duyduğumuz çocuk rızkıyla gelir sözünün arkasında da aslında bu emek ilişkisi yatmakta.
Ayrıca bugün alışageldiğimiz yaz tatili kavramı da aslında yazın ailelerinin yanında tarlalarda çalışması gereken çocukların bir hatırasıdır bize. Sanayi devrimine geldiğimizde tıpkı tarım devrimi gibi çocuk emeğine duyulan ihtiyaç yeniden yükselmişti. 1851 senesinde 15 yaşından küçük çocukların tekstil sektöründeki oranı erkeklerde %19.4, kız çocuklarında %41 idi.
Çocuklar neredeyse 7-8 yaşlarında iş başı yapıyor, günde 13,5 saat çalışıyordu. Söz gelimi bir çocuk 1830'larda bir pamuk fabrikasında günde 500'den fazla iplik yapmak zorundaydı. 19. yüzyılın önemli bir bölümünde Belçika'daki Wallonia madenlerinde, İngiltere'de Yorkshire, Cumberland ve Lancashire'da madenlerde kız ve erkek çocuklar birlikte çalışıyordu.
Bu aynı zamanda pek çok çocuğun ağır yaşam koşulları altında yaşaması, hatta hayatlarını iş yerlerinde kaybetmeleri anlamına geliyordu. Günümüzde bu durumun tamamen ortadan kalktığını söylemek güç. Çocukların en az yüzde 10'u, takriben 160 milyon çocuk, işçi olarak çalışmaya devam ediyor. Bu çocuklar genellikle üçüncü dünya ülkelerinde yaşamaktalar ve tehlikeli sektörlerde faaliyet göstermekteler.
Dilerseniz bu karamsar tabloyu daha da karamsar hale getirelim ve kısa bir aradan sonra çocuk ölümlerinden bahsedelim. ÇOCUK ÖLÜMLERİ VE YAZ İkinci yüzyılda yaşayan Epiktetos şöyle der. Çocuğunuzu öptüğünüzde kendinize şunu söyleyin. Sabaha belki de ölmüş olur.
Evet, çocukların çokluğu aynı zamanda çocuk ölümlerinin de artması anlamına gelir. Yetersiz beslenme, doğum sırasında ortaya çıkan komplikasyonlar, hayvanlarla iç içe yaşamanın getirdiği zoonoz hastalıklar, ve her şeyin başında sabit yerleşimin getirdiği hijyenden uzak yaşam tarzı çocukların çok erken yaşlarda ölmelerine sebebiyet veriyordu tarımın ilk yayıldığı yıllarda. Çocuk kaybı oranı uzun yıllar boyunca neredeyse hiç azalmadı. Hatta zaman zaman çok ciddi boyutlara ulaştı.
Çocuk ölümlerinin sıklığı herkes için bir sorun teşkil etmekteydi eski çağlarda. İngiltere kraliçesi Anne 17. yüzyılın sonunda 17 kez hamile kalmış, bu hamileliklerin 12'si düşükle sonuçlanırken 5 çocuk bebek yaşlarda hayatını kaybetmişti. Şüphesiz Anne'nin yaşadığı istisnai büyüklükte bir trajediydi.
Ancak o yıllarda çocuk kaybı herkes için acı bir gerçekti. Bu acı gerçekten güçlü bir monark olsanız da kurtulamıyordunuz. Günümüzde de isimleri konulur konulmaz hayata gözlerini yuman amcaların, teyzelerin, halaların hikayeleri, köy yaşamını yeni terk etmiş şehirli Türklerin aşina olduğu bir öyküdür. Dahası bu hikayelere ölümün gece gerçekleştiği, evin büyüklerinin rahatsız edilmemesi için sabaha kadar beklendiği gibi detaylar da eklenir.
Ariel'in aktardığı bir örnekte beş küçük baş belası çocuğa sahip olan bir kadını komşusu şöyle teselli ediyordu. Merak etme, bunlar seni rahatsız edene kadar büyüyemeden yarısını veya belki hepsini kaybetmiş olacaksın. Tuhaf bir teselli ama o dönemin gerçeği buydu. Çatalhöyük kazı alanında evler temiz ve kirli alan olarak ikiye ayrılır.
Ölülerini evlerinin içine gömen Çatalhöyük halkı temiz alanı yetişkin erkekler ve yaşlı kadınlara ayırırken, ölen çocuklarını kapı eşiği diyebileceğimiz kirli alana gömüvermişlerdi. Burada gördüğümüz oldukça yaygın bir davranış tarzı aslında. Çok değil, yarım asır önce Anadolu taşrasında doğmuş insanların sıklıkla tam olarak doğum tarihlerini bilmediklerini hatırlatalım. Zeytin zamanı, zemheri soğuklarında gibi doğum tarihlemeleri ebeveynlerin takvim konusundaki bilgisizliklerinden çok çocuğun doğum anına verdikleri düşük önemden kaynaklanıyordu.
Çocuk ancak yaşayacağı belli olduktan sonra anlam kazanıyor, onunla ancak o tarihten sonra yakın bir ilişki kuruluyordu. Yeni doğan bebek tam bir belirsizlik alanındaydı. Yine Anadolu'dan örnek verilecek olursa geçtiğimiz yüzyıl pek çok çocuk, şehirde doğanlar bile nüfusa geç yazılır veya daha önce ölmüş olan kardeşlerinin kimlikleriyle yaşamaya devam ederdi. Yine de bu durumun tam manasıyla bir kayıtsızlık yarattığını söyleyemeyiz.
Agrigento Arkeoloji Müzesi'nde bulunan ve M. S. yüzlere tarihlenen bir çocuk lahtinde dramatik bir son nefes sahnesi resmedilmiştir. Tasvirde muhtemelen çocuğun endişeli babasını, kederli annesini ve ailenin diğer fertlerini acı çekerken görürüz.
Çocuk ölümünün yarattığı acı her çağda aynıdır aslında. Ortaçağda Müslüman yazarlar, Orta Doğu'da yaygınlaşan bu bonik veba atmosferinde çocuk kayıplarına ilişkin sabrı teşvik eden Risaleler kalemi alarak ana babaların yüreğine su serpmeye çalışır. 14. yüzyılda Avrupalı bir baba kızının ardından pearl yani inci adlı bir kitap kalemi alır.
Özellikle biraz büyümüş, ailesiyle sağlıklı bağlar kurmaya başlamış çocukların kaybı elbette acısı çekilen, yası tutulan bir kayıptır. Ancak belki bugünkü kadar derinleşmeden hayatın olağan akışı içerisinde kayboluyor ya da bir şekilde teselli ediliyordu bu acılar. Çocuğu baş tacı etmek Peki çocukları nasıl baş tacı ettik? Efekanları, sude suları nasıl prenseslere ve prenslere dönüştürdük?
Burası işin daha renkli ve zevkli kısmı. 17. yüzyılda yaşayan Fransız rahip Pierre de Berul, çocukluğu insan doğasının ölümden sonraki en rezil ve kepaze hali olarak tanımlar. Bu tanımlama rahibin çocuklara kişisel husumetinden çok klasik bir bakış açısını yansıtır.
Açgözlülükleri, kibirleri ve bencillikleriyle çocuklar hakikaten baş belası olabilir. Dahası Hristiyanlık ilk günah öğretisiyle çocukların hiç de saf olmadığını, en azından vaftiz olana kadar günahı yüklendiklerini ima eder. Aziz Agustin'in itiraflarında şöyle geçer bu hadise, ''Kimse günahtan masum değildir. Velev ki dünyada yalnız bir gün yaşayıp ölen bir çocuk olsun.'' Bazı akademisyenlerin üzerinde durduğu gibi İslam dini çocuklara karşı daha anlayışlıdır.
Onların masumiyetine daha fazla işaret eder. Ancak özellikle ahlak kitaplarında çocukluk bencillikle, saflıkla, gerçekleri fark edememekle yan yana anılır. Dolayısıyla çocukların mutlak masumiyeti ve iyiliği gibi bir düşünce oldukça yeni ve modern bir düşüncedir. Zaten çocuk terbiyesi de bu yönlerin törpülenmesi anlamına geliyordu.
Aydınlanmayla birlikte herkesin aslında iyi ve masum doğduğu ancak terbiye eksikliğinden kötüleştiği kabul edildi. Yine bu dönemde, yani 1700'lerin sonunda, Avrupa'da çocuk eğitimi üzerine bir dizi kitap neşredildi. Neredeyse tüm büyük düşünürlerin temel gündemlerinden biri çocuk terbiyesiydi. Madame Thérèse'den olan beş çocuğunu yetimhaneye terk etmesine rağmen, Jean-Jacques Rousseau bile Emile adıyla bir çocuk terbiyesi kitabı kaleme almaktan geri duramıyordu.
Sanatta Çocukluğun Keşfi Tarih boyunca çocuklar ve çocukluğa ilişkin kayıtlar da son derece mahduttu. Biyografik manyetteki eserlerde bile çocukluk yılları üstünkörü geçilirdi. Anlaşılan o ki insanlar kendi çocukluklarına dair anıları bile pek kayda değer bulmuyorlardı. Çocuklar ve çocukluğa dair anlatılar ise aydınlanmayla revaç buldu.
1837'de Charles Dickens başrolleri çocuklardan seçilen ilk modern roman olan Oliver Twist'i kaleme aldı. Victor Hugo'nun L'enfance şiirinde annesinin acılar içindeki ölümünü fark etmeyen masum bir çocuk resmediliyordu. Hugo'nun Kolomb Amerika'yı, ben çocukluğu keşfettim dediği rivayet edilir. Nitekim Le Miserable yani Sefiller romanının ana karakterlerinden biri emeği sömürülen Cosette adında bir çocuktur.
Bir diğer çocuk karakter olan Gavroş ise bir barikatta marş söylerken öldürülür. Artık çocuklar hayatın gerçek aktörleri olarak karşımızdadır. Çocukların kazandığı bu yeni rol elbette her zaman Hugo'nun resmettiği kadar realist ve gerçekçi değildi. Fransız devriminin ayak sesleri duyulurken ilginç bir biçimde aristokratik alışkanlıklarda çocuksulaşıyordu.
18. yüzyılda bir dizi ressam aristokratları salıncaklarda sallanırken, mandolin çalarken teatral bir masumiyet içinde resmetmeye başladı. Bu yüzyılda topluma hakim olan bourgeois sınıfı çocuklarını küçük prens ve prensesler gibi giydirmeye başladı. Çay partileri, minyatür müzik kutuları, küçük süs kılıçları aristokratlardan çocuklara devredilen imtiyazlar haline gelmişti.
Bugün dahi süren prenses ve prens çocuk figürleri, söz gelimi padişah kıyafetleriyle sünnet sırasını bekleyen gürbüz erkek çocukları, balon öteğiyle düğünlerde boy gösteren kız çocukları, 18. yüzyıldan kalma çocuk modasının bir ürünüdür. Çocuklar eskiden sıklıkla kendi yaptıkları tahtadan, taştan oyuncaklarla oynarlardı. İlk defa anaokulu konseptini icat eden, Fröbel 19.
yüzyılın ilk yarısında Fröbel hediyeleri olarak bilinen eğitsel oyuncakları piyasaya sürdü. Oyuncak sektörü bu yüzyılın yeni gerçeğiydi. 1800'lerde pek çok fabrika, mekanik figürler, seri üretim oyuncaklar ve tren setleriyle oyuncak sektörünün temelini attı. 1902'de Richard Stipe'ın icat ettiği ilk ayı oyuncağı Teddy Bear ise sektör için yeni bir çağın doğduğunu müjdeliyordu.
Daha önce zengin ve soylu çocuklara has olan oyuncaklar her sınıftan çocuğa bu suretle ulaşabildi. Artık çocuklar yetişkinlerin aletlerini taklit eden basit tahtalar yerine çok daha kompleks oyuncaklarla oynuyordu. Arie çocukların eskisinden daha fazla şımartıldığını söylemek de bu nedenle haklı sayılabilir. Artık insanlar çocuklara daha fazla titizleniyordu.
Ne var ki çocukları şımartma konseptinin de tamamen yeni olduğunu söylemek pek mümkün değil. Oyuncaklar her zaman son derece çeşitliydi. Çocuklar tabiî nesnelerle oynadıkları kadar el yapımı oyuncaklarla da eğlenmişlerdi. Sadece bunun bir ekonomik sektöre dönüşmesi için 19.
yüzyılı beklemek gerekmişti. Kayseri'deki Kültepe-Kaneş yerleşiminde bulunan 4000 yaşındaki seramik çıngırak ya da onunla hemen hemen yaşıt olan ve İtalya Pantelerya'da bulunan taş bebek, modern bir Barbie oyuncağı ya da actionman figürüyle hemen hemen aynı amaca hizmet eder. Luhr Müzesi'nde bulunan bir mermer levhada, sopalar ve toplarla golf benzeri bir oyun oynayan ve hiç de Arien'in ortaçağ cüceleri kadar sevimsiz görünmeyen çocuklara denk geliriz. Viyana'daki Sanat Tarihi Müzesi'nde dramatik bir sahneyle karşılaşır, bir çocuk mezarında fındıklarla oynayan bir grup haylaz çocuğu seyrederiz.
Roma'daki Ulusal Müze'de bir sküter yahut yürüteşle oynayan bir çocuğu, yanında da kaz seven bir başka çocuğu görürüz. Yukarıda bahsi geçen Yasrahdin'in öbür yüzünde muhtemelen babasının gözetiminde bir koça bağlanmış, çocuk arabasına binen bir çocukla karşılaşırız. Bugünün çocukları için akülü arabanın muadili olarak görülebilir bu. Doğal nesneler, yontma ve kilden oyuncaklar, hayvanlar, oyuncak repertuarı tarih boyunca son derece renkli olmuştur.
2017 seresinde Şanlıurfa'da Soğumatar köyünde yapılan kazılarda erişilen bulgular, Arie'nin iddialarını sarsar cinstendir. Arkeologlarımız burada 5000 yaşında bir oyuncak araba ve üzerinde kuş motifi olan bir çıngırak keşfettiler. İlginç olansa bu oyuncakların bir çocuk mezarında bulunmasıydı. Solmatar'da bronz çağının zorlu şartları altında yaşayan zavallı ebeveynler kaybettikleri çocuğun yasını tutmakla kalmıyor, onun son yolculuğuna çok sevdiği oyuncaklarla uğurluyorlardı.
Evet, insanlar her zaman çocuklarıyla belki çağımızın helikopter ebeveynleri kadar değil, ancak kendilerine mahsus duygusal bağlar kuruyor ve ellerinden geldiğince onları iyi yetiştirmek ve mutlu etmek için çaba gösteriyorlardı. Öncelikleri farklı olsa da çocuklarını tamamen yok saydıklarını düşünmek için haklı bir gerekçemiz yoktur. Solmatar'ın gözü yaşlı ebeveynlerinin çocuklarını bizden daha az önemsediklerini söylemek haksızlık olur. Sadece geçmişteki ebeveynler için çok daha can yakıcı sorunlar vardı, sağlık koşulları nedeniyle çocuk kayıpları çok fazlaydı, toplumun imkanları bir çocuğu şımartmaya yetmeyecek vaziyetteydi.
Elinde tabletiyle ana babasını idare eden bir çocukla, tarlada annesinin yanında iş görmek zorunda kalan bir çocuğu kıyaslamak herhalde makul değil. Hangisinin doğru olduğunu da zaman gösterecek demiş olalım. Hakla kalın, hukukla kalın, içinizdeki çocuğu öldürmeyin, sağlıcakla kalın.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.