
1.893 kelime · ~9 dk okuma
Evet arkadaşlar, bugün Arda'nın doğum günü. Kendisi tam 20 yaşına girdi. Artık üniversiteli bir genç. Arda pastasını yerken annesi içeri girip yatağın altından eski metal bir kutu çıkardı.
Ve beraber çocukluk fotoğraflarına bakmaya başladılar. Annesi için o gün vanilya kokusundan ibaretken Arda pek tabii hiçbir şey hatırlamıyordu. Çünkü daha sadece bir bebekti. Peki neden?
Yani insan bebekliğinde veya çocukluğunda yaşadığı şeyleri neden hatırlamaz? İşte bugün arkadaşlar sizinle bu konuyu konuşmak istiyorum. Hafıza. Örneğin bazı anılar yıllar geçse de ilk günkü kadar canlı kalırken bazıları neden hiç olmamış gibi silinir?
Ya da neden bazı kokular bir anda bizi yıllar öncesine ışınlayabilir? Yani insan neye göre hatırlayıp neye göre unutur? Hadi gelin insan beyninin içine bir yolculuğa çıkalım beraber. Aslında doğumunuzdan sonraki ilk yıllara baktığınızda tablo oldukça tanıdık.
Bir yaşında yürümeyi öğrendiniz ve iki yaşına geldiğinizde ilk kelimelerinizi söylediniz. Üç yaşına geldiğinizde oyunlar oynuyor, düşüyor ve dünyayı keşfediyordunuz. Ama nedense şimdi o anlara dönmek istediğinizde karşınızda sisli bir boşluk çıkıyor. Oysa beyniniz o yaşlarda hiç durmadan öğreniyordu.
Nesneleri tanıyor, sesleri ayırt ediyor, dilin ritmini çözmeye başlıyordu. Peki madem bu kadar şey öğreniyorduk, neden hiçbirini hatırlamıyoruz? Cevap hem basit hem de bir o kadar karmaşık. Buna infantil amnezi yani bebeklik amnezisi deniyor.
Psikoloji de şu şekilde açıklanıyor. Ortalama olarak insanlar yaşamlarının ilk üç yılını hatırlayamaz. Ve bu yalnızca herhangi birine özgü değil. Evrensel bir durum.
Yani ırk, kültür veya cinsiyet fark etmiyor. Kim olursak olalım, o ilk yıllar zihnimizin sisinde kayboluyor. Bu sorunun peşine düşen ilk isimlerden biri Sigmund Freud'tu. Freud'e göre unutmak, bastırmayla ilgiliydi.
Yani kısacası çocukluk travmalarımızı bastırdığımız için unutuyorduk. Ancak bu teori zaman geçtikçe terk edildi. Çünkü bebeklerin hafızası sadece travmaları değil aslında her şeyi unutuyor. Günümüzde bu konuyu daha sağlam temellerle açıklamaya çalışan bilim insanlarından biri de Max Planck İnsan Gelişimi Enstitüsü'nde bir araştırmacı olan Sarah Power.
Kendisi fareler, çocuklar ve hafıza üzerine çalışıyor. İşte deneysel bir psikolog olan Power diyor ki. İnfantil amnezi ile çocukluk amnezisi birbirinden ayrılmalı. Çünkü infantil amnezi sıfır ila iki buçuk yaş arasında oluşan anıların erişkinlikte tamamen hatırlanamaması demek.
Çocukluk amnezisi ise 3 ila 6 yaş arasında oluşan anıların silik, parçalı ve eksik şekilde hatırlanması. Yani beyin bir süreliğine kayıt alıyor ama bu kayıtlar erişilemez hale geliyor. Peki neden? Sarah Power çalışmaları sırasında bebek farelerle ilginç deneyler yapmıştı.
Bu deneylerde fareler küçük yaşta belirli deneyimlere maruz bırakıldılar. Sonra büyüdüler ve bunları hatırlayıp hatırlamadıkları test edildi. Cevap netti. Hatırlamıyorlardı.
Ama farelerin beyinlerinde o deneyimlere dair biyokimyasal izler hala mevcuttu. Yani fareler öğrenmişti ama hatırlayamıyorlardı. Peki bu kayıtlar sadece sessiz miydi yoksa tamamen silinmiş miydi? Bunun yanıtı genetik mühendislerinden geldi.
Araştırmacılar bazı farelerin hipokampüsündeki belirli proteinleri, özellikle de NMDA reseptörlerini değiştirdi. Ve açıkçası sonuç çarpıcıydı. Fareler bu şekilde unuttukları anıları hatırlamaya başladı. Peki ama bu tam olarak ne anlama geliyordu?
Bu araştırmadan anlamıştık ki bebeklikte edinilen bazı anılar aslında silinmiyordu. Sadece erişilemez hale geliyordu. Yani adeta beynin içine gömülüyordu. Bir tür biyolojik kilit sistemi de diyebiliriz.
Ve bu sadece fareler için geçerli değil. Aynı zamanda insan bebeklerinde de benzer sistemin izleri bulunuyor. Mesela 2020 yılında yapılan bir efemeral çalışmasında iki yaş altı bebeklerin görsel bir nesneyle tekrar karşılaştıklarında beynin hipokampal bölgesinde aktivite olduğu gözlemlendi. Yani beyin o nesneyi tanıyordu aslında.
Ama bu anı dilsel ifade kapasitesi gelişmediği için dile dökülemiyordu. Bu da bize şu soruyu getiriyor. Hafıza için sadece bilgi yeterli mi? Yoksa anlatmak hatırlamanın temel taşı mı?
Bölümün başında da bahsettiğimiz gibi, birçoğumuz için hayatın ilk net anısı 3 yaş civarına denk gelir. Bu bir doğum günü pastası, düşüş anı veya bir oyuncağın kaybolması olabilir. Aslında ilk defa bir ben hissiyle özdeşleştiğimiz andan bahsediyoruz. Ama neden tam olarak o yaşta?
Çünkü hatırlamak için sadece bir olayın olması yetmez. Onun bize ait olduğunu kavrayacak bir yapı gerekir. Yani benlik. Psikoloji de otobiyografik hafıza olarak tanımlanıyor.
Bu, yaşanmışlıkları kendimize ait bir hikayenin parçası olarak kodlayabilme yetisi özünde. Ve doğuştan gelmiyor. Zaman içinde gelişiyor. Gelişimi ise üç büyük faktöre bağlı.
Bunlardan ilki dil yeteneği. Dil, olayları sıraya koymayı, neden sonuç ilişkileri kurmayı ve detayları anlamlı hale getirmeyi sağlar. Yani dil gelişmeden anılar sessizdir. Çocuğun beyni belki kaydeder ama dil olmadığında o kayıtlar dağınık bir arşivde rastgele dosyalanır.
Hatırlamak için ise o dosyaların başına bir kütüphaneci gerekir. İşte o kütüphaneci de dildir. Dil sayesinde beynimiz olaylara bir isim verir. Ve bu şekilde isim verilen şey tanımlanabilir olur.
O da hatırlanabilir hale gelir. Gelişimi etkileyen bir diğer faktör benlik farkındalığıdır. Çocuklar ortalama 18 ila 24 ay arasında aynadaki yansımalarının kendilerine ait olduğunu fark ederler. Bu aşamaya ayna testi denir.
Bir çocuğun alnına görünmeyen bir boya sürülür ve aynaya bakınca o lekeye dokunuyorsa artık kendinin farkındadır. İşte bu farkındalık hafıza için devrimsel bir andır. Çünkü artık çocuk olayların pasif bir gözlemcisi değil, aktörü haline gelir. Yani artık bir şey sadece olmaz, o şey bana olur.
Hafıza da böyle inşa edilir işte. Bana ait olan bir dünya, bana ait olan olaylar ve o olaylara yüklediğim anlamlar. Son faktör ise zaman algısıdır. Bir olayın ne zaman gerçekleştiğini kavrayabilmek hafızanın temelidir.
Örneğin 2 yaşındaki bir çocuk için her şey şimdidir. 3 yaşından itibaren ise geçmiş ve şimdiki zaman ayrılmaya başlar. Bu da anıların bir zaman çizgisine yerleştirilebilmesini sağlar. Yani olay sadece yaşanmış değildir, geçmişte yaşanmıştır.
İşte bu üç unsur, dil, benlik ve zaman algısı bir araya geldiğinde beyin ilk kez epizodik hafıza üretmeye başlar. Yani nerede, ne zaman ve nasıl olduğunu hatırlayabileceğimiz olaylar. Ama tam burada ilginç bir soru daha doğuyor. Eğer epizodik hafıza ancak 3 yaş civarında devreye giriyorsa, nasıl oluyor da yürümeyi, konuşmayı veya bisiklet sürmeyi unutmuyoruz?
Sebebi bunların aslında bambaşka bir hafıza türüne ait olması. Zira beynimizin hafıza sistemleri birden fazla. O zaman dilerseniz burada kısa bir ara verelim. Sonrasında diğer hafıza türleri üzerinden kaldığımız yerden devam edelim.
Hafıza türlerinden ilki bahsettiğimiz epizodik. Yani klasik hafıza türüdür. Bir doğum günü partisi, düğün ya da kaza anı gibi. Ne zaman, nerede ve nasıl yaşandığını hatırladığımız anlar.
Bu, hipokampüs ve prefrontal korteks gibi beynin bölgelerinin ortak çalışmasıyla olur. Ve işin en ilginç tarafı şu. Bebeklik amnezisi tam olarak bu sistemin geç gelişmesinden kaynaklanır. Çocuk iki yaşındayken elbette bir şeyler yaşar.
Ancak hipokampüs henüz bu olayları bir epizot şeklinde kaydedemez. Olay yaşanır ve kayıt alınır. Ama bağlam eksik olduğundan ne yaşadığımızı hatırlamayız. İkincisi prosedürel hafızadır.
Yürümek, bisiklet sürmek veya yüzmek gibi beceriler bu hafıza türüne girer. Prosedürel hafıza, beyincik ve bazal ganglionlar tarafından yönetilir. İlginçtir ki bu sistem bilinçli hatırlamaya ihtiyaç duymaz. Yani bir şeyi nasıl yaptığınızı anlatamazsınız ama yaparsınız.
Aynı zamanda prosedürel hafıza, epizodik olana göre çok daha erken gelişir. Bu yüzden konuşmayı nasıl öğrendiğimizi hatırlamayız ama konuşuruz. Üstelik bu hafıza Alzheimer gibi nörolojik hastalıklarda bile genellikle en son etkilenen sistemdir. Bir diğeri semantik hafızadır.
Örneğin Paris'in Fransa'nın başkenti olduğunu söylemek ya da bir elma kırmızı olabilir gibi bilgilere sahip olmak semantik bilgilerdir. Yani nereden, kimden veya ne zaman öğrendiğimizi hatırlamayız ama doğru olduklarını biliriz. Bu tür hafıza çocuklukta gelişmeye başlar ve ancak yaklaşık 6-7 yaş civarında sistematik hale gelir. Üstelik yaşam boyu genişlemeye de devam eder.
En ilginç tarafı ise şu. Çocuklukta yaşadığımız birçok olay epizodik hafızadan silinse bile içindeki bilgiler semantik hale dönüşür. Yani hatıra gider ama bilgi kalır. İşte beynin ilginçliklerinden bir tanesi.
Sonraki türümüz duygusal hafıza. Mesela bazı kokular size çocukluğunuzu hatırlatır değil mi? Ama nerede olduğunuzu veya kiminle olduğunuzu anımsayamazsınız. Sadece o his gelir.
İşte bu duygusal hafıza amigdala tarafından yönetilir ve tamamen bilinçsiz işler, travmalar, korkular ve sevinçler çoğu zaman olaydan bağımsız şekilde zihne yerleşir. Bu yüzden bazen hatırlamadığımız bir çocukluk anısı yalnızca bir duyguyla yeniden canlanabilir. Ve sonuncusu çalışan hafızadır. Bir telefon numarasını kısa süreliğine hatırlamak ya da bu cümleyi dinlerken bir önceki cümleyi hala zihninizde tutuyor olmanız işte bu hafıza türüne aittir.
Prefrontal korteks tarafından yönetilir ve çocuklukta yaklaşık 5 yaşına kadar gelişir. Süresi kısadır ama karar verme, dil ve dikkat süreçlerinde kritik bir rol oynar. İşte hafıza türleri bu şekilde. O zaman kısaca değindiysek, şimdi asıl konumuza geri dönelim.
Çocukluk hafızası neden bu kadar kırılgan? Çünkü 3 yaşından sonra genelde her şey mükemmel ilerlemez. Bazı anılar kalır, bazıları ise silinir. Ve bu süreçte en büyük etki, belki de hiç tahmin edemeyeceğimiz bir yerden gelir.
Ebeveynlerin anlattığı hikayelerden. Çünkü hatırlamak yetmez. Onu yaşatmak gerekir. Hafızanın doğasını anlamak için önce şunu netleştirmek gerekiyor.
Beyin her yaşanmışlığı eşit biçimde saklamaz. Bir olayın yaşanmış olması, onun mutlaka hatırlanacağı anlamına gelmez yani. Çünkü hafıza sadece bilgi depolayan bir arşiv değil, aktif olarak düzenlenen bir hikaye inşa sistemidir. Ve bu hikayenin zaman içinde yeniden yazılması ve okunması gerekir.
Psikolog Patricia Boyer'ın uzun yıllar boyunca farklı yaş gruplarını izleyerek yaptığı çalışmalar bu konuda oldukça çarpıcı sonuçlar ortaya koyuyor. Boyer 3 yaşındaki çocuklarla ebeveynlerinin geçmişte yaşadıkları belirli olaylar üzerine konuştukları görüşmeler düzenlemiş. Mesela bir doğum günü partisi ya da ailece yapılan bir tatil gibi. Ardından bu çocuklar 6, 8 ve 10 yaşlarına geldiklerinde tekrar değerlendirilmiş.
Sonuçlar ise oldukça dikkat çekici. Hatırlanan olayların sayısı ve detayları çocukların evdeki iletişim biçimiyle doğrudan ilişkiliymiş. Sıklıkla hatıralarını anlatan ve olaylar üzerine konuşan çocuklar hem daha fazla anıyı hem de çok daha fazla detayı hatırlıyor. Ama burada kritik bir ayrım vardı.
Sadece dinleyen değil anlatan çocuklar bu etkiyi gösteriyordu. Modern hafıza kuramı bu durumu aktif yeniden inşa olarak adlandırıyor. Yani her anı hatırlandığı anda yeniden şekillenir. Zihin o anıya ait dosyayı açar, bilgiler gözden geçirilir ve bazen küçük rötuşlar yapılır.
Bu süreç nörobilimde rekonsolidasyon olarak bilinir. Yani hafıza hatırlandıkça güçlenir ve her hatırlama hafızayı günceller. Bir hikayeyi ne kadar çok anlatırsan beyin o kadar sıkı biçimde kaydeder. Bu yüzden bir çocuk sadece duymakla değil, ifade etmekle hafızasını sabitler.
Annem bana parkta düştüğümü söyledi. Pasif bilgi aktarımı iken ben parkta düştüm. Çünkü koşuyordum. Ve ayağım kaydı.
Aktif hafıza inşasıdır. İkinci cümlede çocuk olayın kontrolünü eline alır. Sadece bir şey yaşamış olmakta kalmaz, onu sahiplenir. Neden?
Sonuç ilişkisini kurar ve kişisel bir anlam yükler. İşte bu, bir anının gerçekten beyne yerleşmesinin anahtarıdır. Bu süreç sadece nörobiyolojik değil, aynı zamanda sosyeldir. Yani bir çocuğun hatırlama kapasitesi yalnızca beyninin olgunlaşmasıyla değil, etrafındaki yetişkinlerin nasıl iletişim kurduğu ile de ilgilidir.
Alain Ries ve Robin Phibush'un araştırmaları gibi 1990'lardan bu yana yapılan birçok çalışma, ebeveynlerin çocuklarıyla geçmişi konuşma tarzının uzun vadeli hatırlamayı doğrudan etkilediğini göstermiştir. Özellikle açık uçlu sorular soran, sonra ne oldu, orada kim vardı, ne hissettin gibi ifadelerle çocuğun anlatımını teşvik eden ebeveynler çocukların hem daha fazla detay hatırlamasını hem de olaylara duygusal bağ kurmasını sağlar. Yani burada sadece hatırlama değil anlam verme süreci de vardır. hafızayı kişisel tarih haline de getirir.
O zaman anlıyoruz ki hafıza inşa ediliyor. Ve bu inşa süreci erken yaşlarda büyük ölçüde ebeveynlerin kurduğu sosyal iskelet ile gerçekleşiyor. Dolayısıyla ebeveynlik sadece fiziksel ihtiyaçları karşılamak değil, aynı zamanda belleğin duvar ustalığıdır. Çocukluğumuzda yaşadığımız onca şeyin birçoğunu hatırlamıyor olmamızın nedeni.
Sadece zamanın geçmesi değil. Belki de onları hiç konuşmamış olmamızdır. Peki bütün bunlar bize ne anlatıyor? Şunu.
Hatırlamamak aslında öğrenmemek demek değildir ve unutmak bilgi kaybı demek olmayabilir. Çünkü beynin hafıza sistemleri katman katman, işlev işlev çalışır. Bu yüzden bir çocuk yürümeyi unutmadan büyür ama parkta düştüğü anı silinir. Konuşmayı sürdürür ama ilk söylediği kelimeyi hatırlamaz.
Özetle hafıza sadece geçmişi hatırlama aracı değildir. Bir benlik inşa etme aracıdır. Kim olduğumuz kim olmadığımızı unutmamızla da şekillenir. O yüzden belki de asıl soru neden çocukluğumuzu unuturuz değil.
Asıl soru bizi biz yapan şey hatırladıklarımız mı yoksa unuttuklarımız mı? Çünkü hatırlayamadığımız o ilk gülüş, düşüş veya dokunuş gibi boşluklar sadece kayıp değil. Aynı zamanda bizi şekillendiren görünmez tuğlalar. Şu şekilde de ifade edebiliriz.
Biz belleğimizin toplamı değiliz. Aynı zamanda onun eksikleri, boşlukları ve karanlık bölgeleriyiz. Ve belki de çocukluğumuzu unutmamız hayatı yeniden yazabilmemiz içindir.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.