
1.932 kelime · ~10 dk okuma
Bugün psikoloji tarihinin en tartışmalı deneylerinden birisini anlatacağım size. Günümüzde yapılsa gerçekleştirenin de, gerçekleşmesine izin verenin de yıllarca hapishanede yatmasına neden olacak. Haklarında büyük linç kampanyaları yürütülmesini sağlayacak bir deney bu. Bunun için önce 20.
yüzyılın başlarına bir gitmemiz gerekiyor. Dünya savaşı yeni bitmiş, insanlık büyük bir travmadan çıkmıştı. Bu esnada bilim dünyası da emin adımlarla ilerliyordu. Özellikle de insan zihnini anlamaya yönelik yürütülen çalışmalar tüm hızıyla devam ediyordu.
Psikoloji bilimi de henüz emekleme aşamasındayken bazı araştırmacılar insan zihninin derinliklerine inmek için gerçekten sınırları zorlayan yöntemlere başvurmaya başlamıştı. İşte onlardan birisi John B. Watson adında bir psikologtu ki kendisi davranışçı psikolojinin de öncülerindendir. Watson 1878'de Güney Carolina'da doğmuş.
Çalkantılı bir çocukluk geçirmişti. Babası alkolik, annesi ise aşırı dindardı. Belki de büyüdüğü ortam yüzünden insan davranışlarını anlamaya bu kadar merak sarmıştı. Fakat onun ismini tarihe geçirecek deneyin ilk kıvılcımı 1919'da parlamıştı.
Bir gün sokakta yürürken köpeklerden aşırı korkan bir çocuk gördü Watson. Bu görüntü anında aklına kazınmıştı. Acaba yeni doğmuş bir bebek evcil hayvanlardan korkar mı? Böyle bir korku doğuştan var olabilir mi?
Yoksa bu korku sonradan mı öğrenilir? Bir bebek bir hayvandan bir kere korkarsa daha sonrasında tüm hayvanlardan da korkmaya başlar mı? Çıkış noktası bu sorular olacaktı Watson'ın. O zamanlar Pavlov'un köpeklerle yaptığı deneyler de yeni yeni duyuluyordu.
Hani şu zil çalınca salya akıtmayı öğrenen köpekler var ya. O deneyden bahsediyorum. Watson da şunu düşündü. Eğer köpekler böyle koşullanabiliyorsa, neden bebekler de koşullanmasın?
İşte bu fikri test etmek üzere Johns Hopkins Üniversitesi'nde bir dizi deney yapmaya karar verdi. Fakat bunlar sadece psikoloji dünyasının değil, bilim tarihinin de en tartışmalı deneyleri arasında yerini alacaktı. Biz de bugün o sinir bozacak deneylerin izini süreceğiz sizinle. Aslında John B.
Watson'ın amacı basitti. Sevimli hayvanları korkutucu seslerle eşleştirecek ve bebeklerde yapay bir korku oluşturacaktı. Farkındayım, bunun düşüncesi bile korkunç. Fakat biliyorsunuz, o zamanlar etik kurullar falan yoktu ortada.
Psikoloji yeni bir bilim dalıydı ve sınırları çizilmemişti henüz. Watson 1920'de bu düşüncesini test etmek amacıyla harekete geçti. İlk önce hastanede çalışan bir süt annenin, 9 aylık oğlu Albert B.'yi buldu.
Albert tam da aradığı gibi bir bebekti. Sağlıklı, sakin ve duygusal açıdan dengeli. Watson'ın yanındaysa Rosalie Rainer adında genç ve hevesli bir yüksek lisans öğrencisi asistan olarak çalışıyordu. Aralarındaki ilişki daha sonradan Watson'ın başını epey ağrıtacaktı.
Ama o kısmı birazdan anlatacağım. Neyse deneye başlamadan önce ilk olarak Albert'ın temel tepkilerini ölçtüler. Ona çeşitli hayvanlar gösterdiler. Beyaz fare, tavşan, köpek, maymun… Albert hepsine neşe ve merakla uzandı.
Sonra maskeler ve pamuk yumaklar verdiler Albert'a. Küçük bebek bunlarla da ilgiyle oynadı. Buraya kadar her şey normal görünüyordu. Ama sonra işler değişti.
Watson bebeğin arkasına uzun metal bir çubuk yerleştirdi ve aniden çekiçle vurdu. Albert beklendiği gibi irkildi ve korktu. İşte Watson'ın aradığı tepki de tam olarak buydu. İki ay sonra asıl deneyler başlamıştı.
Bu süreçte Watson da birçok not alıyordu defterine. Onun aldığı notlardan bazıları gerçekten çok ama çok rahatsız ediciydi. İnsanın içini burkacak cinste notlardı hepsi. 11 ay 3 günlük.
Beyaz fareyi aniden sepetten çıkarıp Albert'e gösterdik. Eli fareye dokunduğu anda arkasındaki çubuğa sertçe vurduk. Bebek şiddetle sıçradı, öne doğru düştü, yüzünü yatağa gömdü. Sağ eli tekrar fareye dokunduğunda yine vurduk.
Yine sıçradı, düştü ve inlemeye başladı. Düşünsenize daha yeni yürümeye başlamış bir bebekten bahsediyoruz ve siz önce ona sevimli bir hayvan gösteriyorsunuz. Tam dokunacakken korkutucu bir ses duyuyor aniden. Bu fazlasıyla travmatik bir deneyim olmalı bir bebek için.
Watson'ın notları şöyle devam ediyordu. 11 ay 10 günlük. Fareyi ses olmadan gösterdik ve Albert'in sol eline dokunmasına izin verdik. Elini hemen çekti.
Geçen haftaki iki uyaranın etkili olduğu açıkça görülüyor. Sonra fareyi gösterip sesi de çıkardık. Hemen sağa düştü, inlemeye başladı. Fareyi sadece gösterdiğimizde ise anında ağlamaya başladı ve hemen sola dönüp hızla emekledi.
O kadar hızlıydı ki masadan düşmeden yakalamakta zorlandı. Watson burada da durmamıştı. Şunu da merak ediyordu. Bu korku başka hayvanlara ya da nesnelere de yansır mı?
Buna uyaran genellemesi de deniyor literatürde. Yani bir uyarana karşı geliştirilen tepkinin benzer uyaranlara karşı da gösterilmesi durumu. Watson da deneylere 5 gün ara verdikten sonra bunları test etmeye başlamıştı. Yine notlarında insanın azabını bozan bazı şeyler denediğini görüyoruz.
11 ay 15 günlük. Sadece fareyi gösterdik, hemen inledi, sağ elini çekti, başını ve gövdesini uzaklaştırdı. Sonra sadece tavşanı gösterdik. Olumsuz tepkiler anında başladı.
Hayvandan mümkün olduğunca uzağa eğildi, inledi, sonra ağlamaya başladı. Tavşana dokundurduğumuzda yüzünü yatağa gömdü, sonra emeklemeye başlayıp kaçmaya çalıştı. Kürk mantı gösterdik, hemen sol tarafa kaydı, sızlanmaya başladı. Manto sol tarafına yaklaştırılınca hemen döndü, ağlamaya başladı ve emekleyerek kaçmaya çalıştı.
Bir asistan Noel Baba maskesi getirip deneye gösterdiğinde ise denek yine belirgin bir olumsuz tepki verdi. Gördüğünüz gibi bebek Albert artık sadece fareden değil tüylü her şeyden korkmaya başlamıştı. Bu da Voxer'ın teorisinin doğrulanmış olduğu anlamına geliyor. 11 ay 20 günlük.
Sadece fareyi gösterdik. Tüm vücuduyla geri çekildi, sol tarafa eğildi. Ağlamadı. Gözleriyle fareyi takip etti.
Tepkiyi tazelemek için yine ses çıkardık. Şiddetli tepki verdi. Sadece tavşanı gösterdik. Mümkün olduğunca sola kaydı, inlemeye başladı.
Tavşanı uzun süre Albert'in kucağında bırakınca yavaşça işaret parmağıyla tüylerine dokunmaya çalıştı. O sırada çubuğa vurdu. şiddetli bir korku tepkisi ortaya çıktı. Walter'ın tahmin ettiği gibi tavşana karşı bu güçlü olumsuz tepki korkunun başka hayvanlara da geçtiğini gösteriyordu.
Albert köpekten de rahatsız olmuştu. Hatta pamuk yumağı bile onu tedirgin etmişti bu deneylerde. Ama ilginç bir şekilde oyuncak tahta bloklarıyla hala mutlu mutlu oynuyordu. Bu da gösteriyor ki korku sadece belirli uyaranlara karşı gelişiyordu.
Peki bu korkular kalıcı mıydı? Watson bunu test etmek için deneylere bir ay ara verdi. Arada geçen bir ay boyunca Albert'ın normal hayatına devam ettiğini, yani korkutucu sesler duymadığını varsayabiliriz. Fakat bir ay sonra yeniden denediler.
O süreçte olanları da konuşacağız elbette. Ama burada kısa bir ara verelim. Dinlediklerimizi hazmetsek iyi olacak. Evet, Watson, bebek Albert'ın üzerinde yaptığı deneylere bir ay ara vermişti.
Bu sürenin ardından bebeğin korkularının kalıcı olup olmadığını test etmek için yeniden denemeye koyuldular. Watson'ın ilk deneylerden sonra aldığı notlar da bir öncekiler kadar sinir bozucuydu elbette. 12 ay 21 günlük. Noel Baba maskesi gösterdik.
Önce geri çekildi, maskeyi yaklaştırmaya devam edince maskeye vurdu. Elini zorla maskeye dokundurduğumuzda inledi ve ağladı. Sonunda sadece maskeyi görmesi bile ağlamaya başlaması için yetti. Daha sonra kürk manto gösterdik.
Yüzünü ekşitti. Her iki elini de çekti. Ardından tüm vücudunu geri çekti ve manto yaklaştıkça inlemeye başladı. Vücudunu yana çekerken eli yanlışlıkla mantoya değdi.
Hemen ağlamaya başladı. Başını çok tuhaf bir şekilde salladı. Bunun üzerine fareyi gösterdik. Farenin kendisine doğru sürünmesine izin verdi ve geri çekilmedi.
Önce sızlanmaya başladı, sonra iki eliyle gözlerini kapattı. Tavşanı gösterdik, birkaç saniye sonra yüzünü buruşturdu, başını sallamaya ve deneyi yapana dikkatle bakmaya başladı. Sol eliyle tereddütle uzanıp hayvana dokundu, ürperdi ve tüm vücudunu geri çekti. Görüyorsunuz değil mi?
Bir ay bile bu yapay korkuyu silmeye yetmemişti. Albert hala tüylü şeylerden korkuyordu. Bu Watson için büyük bir başarıydı aslında. Koşullanmış korkuların uzun süre devam edebileceğini göstermişti bu rahatsız edici deneyler vasıtasıyla.
Artık burada durmuştur diye düşünüyor olabilirsiniz elbette. Fakat yanılıyorsunuz. Son bir şeyi daha merak ediyordu John B. Watson.
Bu koşullanmış tepkiler laboratuvar ortamında silinebilir miydi? Aslında deneyi bebeği yeniden koşullandırarak bitirmeyi planlıyordu. Yani korkutucu uyaranı olumlu bir şeyle eşleştirerek korkuyu silmeyi düşünüyordu. Ama ne yazık ki ya da neyse ki zamanla buna yetmemişti.
Deneyin sonuçlarını yayınlarken en iyi yöntemin o korkutucu sesi olumlu bir uyaranla değiştirmek olacağını ifade ediyordu Watson. Fakat bu noktada da gerçekten tartışmalı öneriler sunmuştu. Mesela dudaklar, meme uçları ya da cinsel organları uyarmak ve şeker vermek gibi çok uç şeylerdi bunlar. Evet bir bebeğin cinsel organını uyarmaktan bahsediyordu.
Bugün böyle bir önerinin sunulduğunu düşünemeyiz bile. Böyle bir fikir ortaya atan herhangi bir araştırmacının anında kariyeri sonlanır. Hatta okurken yargılanırdı. Fakat dediğim gibi, o zamanın şartlarında bu tür deneylerin sınırları da net bir şekilde belirlenmemişti.
Psikoloji camiası, Watson'ın yürüttüğü deneyin sonuçlarını büyük bir ilgiyle karşılamıştı. Watson bir anda ünlü olmuştu olmasına. Ama bu şöhret çok da uzun sürmedi. Birkaç ay sonra çalıştığı üniversiteden istifa etmek zorunda kalacaktı.
Ama ilginçtir ki bu zorunlu istifanın sebebi bebek korkutma deneyleri değildi. Watson'ın asistanı Rosalie ile gizli bir ilişki yaşadığı ortaya çıkmıştı. Eşi, kocasının Rosalie'ye yazdığı aşk mektuplarını bulunca ortalık karışmıştı haliyle. Watson hem kariyerini hem de evliliğini kaybetti böylece.
İroniktir ki, insan davranışlarını kontrol etmeye bu kadar meraklı olan Watson, kendi davranışlarını kontrol etmekte başarısız olmuştu. Neyse, biz dönelim deneylere ve bu deneylerin yarattığı etik tartışmalara. Bugünün standartlarıyla bakınca Watson'ın deneyini pek çok açıdan etik dışı değerlendirebiliriz. Bir bebeği kasıtlı olarak korkutmak, ona travma yaşatmak, üstelik ebeveyn onayı alınıp alınmadığı bile belli değilken.
O zamanlar psikoloji bilimi çok yeniydi dediğim gibi. Deneklerin ruh sağlığı pek de göz önünde bulundurulmuyordu. Araştırmacılar bilimsel keşif adına her şeyi yapabileceklerini düşünüyorlardı. Diğer taraftan Watson'ın deney yöntemi de son derece sorunluydu.
Mesela tek denek kullanılmıştı. Bilimsel bir çalışma söz konusu olduğunda bu çok yetersiz bir sayıydı elbette. Ayrıca deneyin koşulları da tam olarak kontrol edilmemişti. Albert'ın deneye verdiği tepkilerin başka faktörlerden etkilenip etkilenmediği belli değildi.
Watson bunları bir ölçüde kabul ediyordu etmesini. Ama yine de sonuçların değerli olduğunu düşünüyordu. Bu duygusal tepkilerin bir aydan uzun süre devam ettiğini ve kişiliği ömür boyu etkilediğini gösteriyor." diye yazmıştı makalesinde.
Bu iddia, davranışçı psikolojinin de temel taşlarından biri haline geldi zaman içerisinde. Bugün küçük Albert deneyi psikoloji dünyasının efsaneleri arasında yer alıyor. Bu bilim dalının ders kitaplarında mutlaka adı anılıyor. Çok alıntılandı, incelendi, genişletildi, hatta yeniden yapıldı.
Ama temelde sorunlu olduğu için bilim camiası, ilginç ama yorumlanamaz kategorisini değerlendiriyor. Watson buna ömrü boyunca itiraz etse de verilerinden kesin sonuçlar çıkarmak mümkün değil elbette. Belki çıkarabileceğimiz tek sonuç deneysel psikologları bebek bakıcısı olarak tutmamak gerektiği olabilir. Şaka bir yana bu deney bize bilimsel etiğin ne kadar önemli olduğunu gösteriyor.
Bilim adına her şeyin mübah olmadığını, özellikle savunmasız gruplarla çalışırken çok dikkatli olmamız gerektiğini hatırlatıyor. Peki Albert'a ne oldu? İşte bu sorunun cevabı uzun yıllar boyunca bir muamma olarak kalmıştı. Albert ve annesi deneyden sonra ortadan kayboldular ve kimlikleri hiç açıklanmadı.
Yıllarca psikologlar onların akibetini merak etti tabii ki. Acaba Albert büyüdüğünde nasıl biri oldu? Sevimli hayvanlardan tiksinmesi onu yetişkinlikte de rahatsız etti mi? Yoksa zamanla bu korku geçti mi?
Bu sorular yıllarca yanıtsız kalmıştı. Ta ki 2009'a kadar. O yıl ilginç bir gelişme yaşandı. Psikolog Hall Beck ve iki meslektaşı yaptıkları detaylı araştırma sonucunda küçük Albert'ın gerçek kimliğini bulduklarını iddia ettiler.
Onlara göre Albert aslında Douglas Merritt adında bir çocuktu. Ne yazık ki Douglas'ın hayat hikayesi hiç de hiç açıcı değil. Meğer bebek deneyler sırasında hidrosefaliden yani beyinde sıvı birikmesi durumundan müzderekmiş. Yani aslında sağlıklı ve normal bir bebek de değilmiş.
Dahası Douglas 2 yaşına gelmeden hayatını kaybetmiş. Şayet bu iddia doğruysa hikaye gerçekten her anlamda büyük bir trajediye dönüşüyor. Düşünsenize zaten sağlık sorunları olan bir bebeğe böyle deneyler yapmak nasıl bir aklın ürünü olabilir? Ancak bu iddianın da tartışmalı olduğunu belirtmek lazım.
Bazı araştırmacılar Albert'ın kimliği konusunda hala emin değiller. Özetle Watson'ın deneyi psikoloji tarihinde bir dönüm noktası oldu. Bir yandan davranışçı psikolojinin temellerini attı. Öğrenme teorilerine katkıda bulundu.
Diğer yandan da bilimsel etik konusunda ciddi tartışmalar başlattı. Peki şimdi de biz bir düşünelim. İnsan zihnini anlamak için bu kadar ileri gitmeli miyiz sizce? Bilim adına her şey mübah mıdır?
Bugün benzer bir deney yapılsa siz nasıl tepki verirdiniz? Ya da daha da ileri gidelim. Gelecekte, teknoloji daha da ilerleyince, insan zihnini ve davranışlarını kontrol etmek mümkün olursa ne olur? Bu etik olur mu?
Bu sorular üzerine düşünmek önemli. Çünkü bilim hızla ilerliyor. Neurobilim ve yapay zeka gibi alanlar insan zihnini daha da derinlemesini anlamamıza sağlıyor. Ama bu bilgiyi nasıl kullanacağımız, hangi etik sınırlar içinde kalacağımız da bir o kadar önemli.
Belki de küçük Albert deneyinden çıkarmamız gereken en önemli ders bu. Bilim önemlidir ama insanlık ve etik değerler daha da önemlidir. İnsan onurunu ve refahını her zaman ön planda tutmalıyız. Zira bilimin amacı da insanlığa fayda sağlamak olmalı değil mi?
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.