
1.990 kelime · ~10 dk okuma
İnsanoğlunun tarihinde hayvanların evcilleştirilmesi önemli bir yer tutar. Örneğin su kuşlarının evcilleştirilmesi sadece bu aralar herkesin ziyadesiyle muzdarip olduğu grip hastalığını getirmemiş, kaz tüyü yastıklardan karsın o leziz kaz etine kadar pek çok sahada işimize yaramıştır. Tarla süren büyükbaşlar, yolları kolaylaştıran, savaşların kaderini değiştiren, toplumsal sınıfları belirleyen atlar, haneleri koruyan, avlara giden köpekler, eski ticaret yollarının tırları olan develer. Ancak kedinin durumu bunlardan büsbütün farklıdır.
Ne amaçla evcilleştirildiği sık sık şüphe uyandırır. hiçbir şeyle ilgilenmeyen, neredeyse kibirli diyebileceğimiz halleriyle sanki biz onları evcilleştirmemişiz de onlar bizi evcilleştirmiş gibidir. Tarihte Acayip ve Garaib'in bu bölümünde kedilerle olan tuhaf ilişkimize, kedilerin tarih boyunca üstlendikleri gizemli role göz atacağız. Hazırsanız başlayalım efendim.
Yakın tarihe kadar kedilerin tahıl depolarını korumak üzere fareler ve diğer haşerata karşı Mısır'da evcilleştirildiği düşünülmekteydi. Öte yandan bir kazı alanında günümüzden takriben 8 bin sene evveline tarihlenen bir mezar buldu araştırmacılar. 2004 senesinde Jandeniz-Vine önderliğinde bir kazı ekibi Güney Kıbrıs'ta Limosol'e 6 kilometre mesafedeki bir kazı alanında Neolitik dönemde hayata gözlerini yummuş bir insanın cesediyle tuhaf kemiklere tesadüf etti. Araştırmacılar bu kemiklerin müteveffa ile birlikte gömülmüş bir kediye ait olduğunu ortaya çıkardı.
İlginç olan şu ki kediler adanın endemik türlerinden değildi. Öte yandan sağı solu tırmıklayan vahşi bir kedinin adaya bir salın içinde getirilmesi de pek mümkün görünmüyor. Bu nedenle mezkür kedinin evcilleştirilmiş yahut ortak evcil yani yarı yabani bir kedi olduğu düşünülüyor. Bu buluntu kedi-insan münasebetlerinin tarihini Antik Mısır'dan ve Tahıl'dan önceye 4000 sene kadar geriye taşımış oldu.
Öte yandan antik Mısır'ın kedilerle özdeşleştirilmesi de çok haksız değil. Şüphesiz bir tarım cenneti olan Mısır'ın başı farelerle dertteydi. Kediler bu ortamda insanlara adeta yardım eli uzatan kutsal canlılar gibi görülüyordu haliyle. Aynı gerekçelerle Mezopotamya'da da kara yılanlar kutsal bir varlık olarak görülmüştü.
Bu zehirsiz canlıların pek çok Mezopotamya dininde kutsal ad edilmesi tesadüf değildir. Mısırlıların takıntısı ise kedilereydi, arz ettiğimiz gibi. Mısır Panteonu'nda Bastet, kedi başlı bir tanrıçaydı. Doğurganlığı ve himayeyi sembolize eden bu mağbudeye tapınanlar için bir kediye zarar vermek büyük günahlardan biriydi.
Bastet Tapınakları, İstanbul'daki zengin semtlerini aratmayacak sayıda çok kedinin bir arada yaşadığı tapınaklardı. Bu itikadın rahipleri, bir kediyi öldürenin kısasen öldürülmesi gerektiğini düşünürlerdi. Mısırlıların kediye olan bu zaaflarından yararlanmaksa, Ahameniş Şah'ı II. Kambises'in aklına gelmiş bir fikirdi.
Makedon General Polyaenus'un Strategemata'da aktardığı efsaneye göre, Pelusium Harbi'nde orduların kedileri siper edinmelerini emretmişti Şah II. Kambises. Kutsal hayvanlara ok atmaktan çekinen Mısırlılar, Pelusium'da ağır bir yenilgiye uğratıldılar. Yine de Mısır'da doğruluk leydisi Bastet ve onun kedi kültü değerini kaybetmedi.
Mısırlılar mumyalanmış kedilerin şefaatine sığınmaya devam ettiler. Tarih boyunca sevilip beslenseler de Rudyard Kipling'in ifadesiyle kediler daima vahşi tarafta kalan varlıklardır. Evlerin yükselmediği, ev ile bahçenin hatta sokağın iç içe olduğu devirlerde kediler zamanlarını ev ile sokak arasında serbestçe dolaşarak geçirirlerdi. Soğuk ve müdanasız tavırları, nereye gittiklerinin belli olmayışı gibi hususlar, kediler hakkındaki kararetleri de belirlemiş olmalıdır.
Kötücül kedilerle ilişkilendirilen temaların sıklıkla kan emicilik, gece gezinme, odalara sızma, şekil değiştirme, masumları katletme gibi temalar olduğunu görmekteyiz. Söz gelimi Japonya'da kedilerin 9 canlı olmakla kalmadıkları, ölümlerinden sonra bir insanın vücudunu ele geçirebilecekleri düşünülür. Baron Redesteel'in derlediği eski Japon masallarından biri Nabeşima'nın vampir kedisine ilişkindir. Bu kedi şekil değiştirerek güzel bir kadın gibi görünür, baştan çıkardığı erkeklerin kanını emerdi.
Bizde de Ecinni'lerin sık sık kedi suretinde göründüğü kabul edilir. Halk anlatılarını kaydeden memoratlarda şekil değiştirmiş kedilere dair tuhaf hikayeler yer alır. Halit Bayre Üstadımız İstanbul forklöründen Ecinlilerin kedi suretinde göründükleri tuhaf hikayeleri derler. Örneklerden birinde yoksul bir kadıncağız her gün Arap Mesut ismindeki kedisini beslemektedir.
Öte yandan ne yapalım evladım Allah bu kadar verdi ben de sana elimden geldiğince ikram ediyorum der bu besleme sırasında. Gün gelir bir lokma ekmek bulamayacak hale gelir kadın. Kedinin hüzünlü bakışlarına dayanamayarak ona şöyle der. Yavrum ben de yiyecek lokma bulamadım.
Allah rızkımıza kefildir. Ancak elimden bir şey gelmiyor. Sen istersen bu evi terk et, aç kalma. Kedi hakikaten evi terk eder.
Aradan seneler geçer. Bir gün kadıncağız evinde tespih çekerken kapı çalar. Gelen misafirler şöyle der. Arap Mesud'un annesi siz misiniz?
Kendisi bir kazaya uğradı. Uzunca müddet yaralı yattı. Bu sabah öldü. Size de mirasını getirdik.
Ve bu gizemli misafirler evin ortasına iki çuval bırakırlar. Çuvallardan ilkinde soğan kabuğu ki cinlerin parasıdır. İkincisinde gümüş mangır vardır. Kadın ecinli taifesinden edindiği bu evlat sayesinde fukaralıktan kurtulur.
Arap Mesud ismiyle beslediği kedi aslında şekil değiştirmiş bir cindir. Her kedi Arap Mesud kadar hayırlı görülmez. Özellikle Orta Çağ Avrupa'sında kediler tam manasıyla uğursuz kabul edilmektelerdi. Avrupa'da kediler cadılık ve büyüyle ilişkilendiriliyordu.
Cadılar ve şeytan kedi kılığında gezerdi. Gece bir kedinin ayağını kıran çiftçi sabah köydeki ihtiyar kadının topalladığını görürdü mesele. Bizde de buna benzer cinlerin kedi suretinde göründüğü anlatılar olduğunu az önce kaydettim. Halk bilimci Charles Godfrey Leland'ın neşrettiği Aradia yahut Cadı Gospeli isimli derleme, Toskana'daki cadı kültürünün kutsal kitabı olarak kabul edilir.
Kitabın otantik olup olmadığı tartışmalı ancak içinde yer alan bir hikaye kedilere ilişkin menfi bakışın tezahürüdür. Cadı Gospeli isimli derlemeye göre Ay Tanrıçası Dayana, aydınlığı kendisinden ayırarak Lüsüfer'i yaratmış, kendisi Karanlıklar Kraliçesi olurken kardeşi Lüsüfer yani Işık Getiren adını almıştır. Şeytan Lucifer'i baştan çıkarmak ve odasına sızmak için Diana'nın dönüştüğü hayvan ise elbette kedidir. Dilerseniz evinde kedi besleyenler için kısa bir mola verelim, siz de evinizdeki kedileri besleyiverin bu arada.
Romalıların özgürlük tanrıçası Liberta'nın sembollerinden biri de kediydi. Hakeza yeraltı mağbudesi, Hecate'nin hizmetkarı Galintias, tanrıça Hera tarafından kediye dönüştürülmüştü. Bunun gibi Viking veya Germen tanrıçası Freya'nın iki mavi kediye bağlı bir savaş arabası sürdüğüne inanılıyordu. Belki de bu nedenle Katolik dünya kedilerle dinsel sapkınlığı birbirine yakın görmüştür.
Mesela 1170'te Peder Waldo, herkes tanrıyla iletişim kurabilir, kilisenin topladığı haraçlara gerek yoktur dediğinde, kilisenin buna tepkisi Adversus Valensium Sectum gibi risalelerle Waldo'cular kara kediye taparlar şeklindeki palavrayı yaymak olmuştu. Almanca'da dini sapkınlığı ifade eden ketzer kelimesi, kedi anlamına gelen katze kelimesiyle akrabadır. Hatta Fransız ilahiyatçı Alain Delil, heretik Katarların kediye taptıklarını bunun isimlerindeki kat'tan da belli olduğunu söylemekten çekinmez. Oysa Katarlar isimlerini Yunanca kataroi yani dindar adam tabirinden almaktaydılar.
1233'te Papa IX. Gregori'nin yayımladığı Foksin Rama Metni bu konuya dair ilginç bir örnek. Marburg'taki muhterem Engizitör Conrad bir dizi işkence dolu sorgudan sonra Avrupa'yı şoke edecek bir gizli örgütü ifşa eder. İddiaya göre Sain Conti III.
Henry'nin de içinde bulunduğu bir grup satanist bir örgüt oluşturmuştu. Örgüte girmek isteyenler köpek büyüklüğünde bir kurbağayı öpüyor, bu öpücük kurbağayı prense dönüştürmek yerine öpenleri dinsiz hale getiriyordu. Yenilen yemekten sonra örgütün yeni üyesi bir kedi heykeliyle karşılaşıyor, heykel canlanıyor, kuyruğu dik bir biçimde sofranın üzerinde dolaşıyor, nihayet yeni üyeyle üstad kedinin kalçasını öpüyordu. Bu ritüelden sonra mumlar söndüğünde gece yarısı kara bir kedi görüntüsünde şeytan zuhur ediyor, örgüt üyelerine mesajlarını tebliğ ediyordu.
Engizisyoncu Conrad ve yardakçıları suçladıkları asiller tarafından ortadan kaldırıldı ve bu iddialar bir dedikodu olarak kaldı. Ancak Papa bunu ciddiye alarak 1233'te Foksin Rama adında bir ferman kaleme aldı ve bu nevi sapkınlar varsa onların dinden çıktığını ilan etti. Papa'nın bu kedi fetvası bazı araştırmacılarca kedilere karşı fetva gibi anlaşılmış, hatta bir kısım araştırmacı 14. yüzyılda patlak veren kara vebanın sebebini bu fetvalara bağlamıştır.
Neticede veba farelerin üzerinde taşınan Yersinia pestis bakterisinden kaynaklanıyordu. Dolayısıyla kedileri öldürmek vebanın yayılmasına kapı aralamıştı. Ne var ki bu test pek de makbul değil. Çünkü ferman kedileri değil, kedilere tapan sapkınları hedef almaktaydı.
Orta Çağ Avrupa'sında Kedi Katliamı Berian'dan gerçekten de Avrupa'da sık sık kedilere karşı saldırılar gerçekleşiyordu. Özellikle Lent denilen Paskalya Perhizi'nden önce ya da 24 Haziran'daki Aziz Yahya Festivali'nde gerçekleştirilen karnavallarda kedilerin hedef alındığını biliyoruz. Bu karnavallarda halk sahte bir kral ya da başrahip yönetiminde hareket eden bir resmi geçide katılırdı. Bu resmi geçitlerde karıları tarafından boynuzlanmış kocalar, karısından dayak yiyenler, kendisinden genç erkeklerle evlenen madamlar, özetle gereneksel normları çiğneyenler sarakaya alınırdı.
Şarivari denen bu törenler insanlarla dalga geçen, onları utandıran törenlerdi. Aynı zamanda bu karnamal dönemleri adeta her şeyin altüst olduğu, toplumsal normların tersine döndüğü bir zaman dilimiydi. Samandan bir kral meydanda yakılıyor, yoksul insanlar asilzade rolü oynuyor, kadınla erkek, çocukla yaşlı yer değiştiriyordu. Bu çılgınlık halinin ortasında kedilere yapılan işkenceler de önemli bir temaydı.
Metste kediler çuvala doldurulup yakılırken Saint-Charmont'da tek bir kedi bir direğe çekilip idam edilirdi. Daha da beteri Burgonya'da kalabalıklar bir kediyi ortaya alıp inletmek için tüylerini yoluyorlardı. Buna Fransızca feyr-le-chat yani kedicilik oynamak denirdi. Almanlarsa aynı şeyi katzenmusik yani kedi müziği olarak adlandırmaktaydı.
Bundan başka Büyük Perhiz'in ilk günü çocukların kedileri şenlik ateşlerinde kızartması, başka bir bayramda yanan bir kedinin kovalanması, İngiltere'de protestanların başındaki kılları keserek papaza benzettikleri bir kediyi idam etmeleri gibi pek çok mide bulandırıcı eylem Avrupa'da vakaya adiyelendi. Hogarth, acımasızlığın dört evresi tablosunda Avrupa'daki hayvan düşmanlığını fevkalade resmeder. Baktığımız her yerde farklı bir hayvana zulmeden insanlar görürüz. Avrupa dillerinde tırnakları sökülen bir kedi kadar sabırlı, patileri kızaran bir kedi kadar dirayetli gibi deyimlerde bu sadist davranışı yansıtır.
Kedilerin repütasyonunun düzelmesi biraz da bourgeois sınıfı sayesinde olmuştur. Kedi beslemek, aydınlanma çağında burjuva sınıfının sevdiği bir alışkanlıktı. Bazı burjuvalar 20'den fazla kedi besliyor, kedilerine kızarmış tavuklar ikram ediyor, hatta onların portrelerini çizdiriyordu. Daha önceleri cadıların şabatı gibi korkunç ve karanlık sahnelerde boy gösteren kediler artık sevgi dolu kucaklamalarla, soba başında uyuklamalarla ya da sevimli oyunlarla resmedilmeye başlamıştı.
Ne var ki alt sınıflar arasında kediler halen daha bir rahatsızlık nesnesiydi. Robert Darnton'un Büyük Kedi Katliamı kitabında derinlemesine ele aldığı gibi, Paris'te Sanseverin'de bir matbaada çalışan genç çıraklar, ustalarına olan tepkilerini onun Gris adındaki tombul kedisini idam ederek göstermişlerdi. Ortaçağ'dan kalma kedilere eziyet törenleri 18. yüzyılda bile devam ediyordu.
Hatta Dominiken rahip Jean François 1758'de bu törenlere karşı bir risale kaleme almak zorunda kalmış, nihayet aynı rahibin bir başka Dominiken kardeşiyle birlikte yazdığı meds tarihi 1769'da kaleme alındığında bu tören yasaklanmıştı. Kediler Tekkesi Avrupa'da durum buyken, malumunuz bizim memleketimizde kediler pek sevilir. Kediler sokakların ayrılmaz parçası, özellikle İstanbul'un sembollerinden biridir. Bunun sebebi hiç şüphesiz bizim kültürümüzde kedilerin tuttuğu özel yerdir.
Kedi sevmek iman alameti olarak görülür. Bizzat Hazreti Peygamber'in müezza adında bir kedisinin olduğu, bu kediyi uyandırmamak için cübbesini kesmek zorunda kaldığı yönündeki aktarımlar zevkle paylaşılır. Bir kediyi öldürenin 7 cami yaptırsa kendini affettiremeyeceği söylenir. Malumunuz çocuklar hayvanlara karşı biraz acımasız olabilir.
Belki de bu nedenle bu son tenbih bizim çocukluğumuzda da sık sık hatırlatılan bir şeydi. Şark dünyasında kedilere saygı neredeyse dini ve umumi bir hadisedir. Memlük Sultanı Baybars bu anlayıştan hareketle bir kedi bahçesi inşa ettirerek bu bahçede kedilere düzgün bir biçimde bakılabilmesi için vakıflar tayin etmişti. Şark dünyasında buna benzer pek çok vakfa rastlanılır.
Osmanlı'da mancacılar sokaklarda gezip kedilere mama olsun diye ciğer satar, bir dileği olanlar manca vakfetmeye, kedi beslemeye ahdederdi. Kedilerle ilgili en ilginç adetlerden biri Bursa'daki Kediler Tekkesi ya da Kedili Tekke'dir. Bu tekkenin kurucusu Ahmet Herevi Miri Büdala yani abdalların önderi olarak bilinir ve daima kedilerle gezerdi. Hatta bu nedenle künyesinin herevi yani heratlı değil de hırrevi yani kedici olduğu da söylenmektedir.
O gün bugündür bu tekkede gezinen kedilere ciğer vermek bir adettir. Muradı olanlar istekleri yerine gelsin diye kedilere ciğer ikram etmekte, muratlarının husulü için bu sırlı kedilere ciğer adamaktadır. Nankör mü? Vefalı mı?
Zaman zaman kedilerin nankör olduğu söylense de uygulamada bunun pek de böyle olmadığı anlaşılmakta. Konya'daki pisili sultan türbesine de bu noktada tebas etmek gerek. Menkıbe'ye göre Hz. Mevlana ile çağdaş olan Pir-i Esad hazretlerinin pek sevgili bir kedisi vardır.
Bir gün Pir-i Esad tam süt içecekken kedisi acı acı miyavlamaya başlar. Hazret bu uyarıyı anlamayınca kedi çanağı atlar ve sütü baştan sona içer. Sütü içtiği gibi de düşer ve ölür. Meğer sütün içine zehirli bir yılan kendi zehrinden bir parça bırakmış.
Bunu anlayan kedicik de sahibini korumak için canını tehlikeye atmış. Bu vefalı hareketten etkilenen Pir Esad Sultan, kedisine özel bir kabir inşa eder ve öldüğünde onun yanına defnedilmeyi vasiyet eder. Nitekim bugün kedisiyle yan yana gömülen Pir Esad Efendi, pisili sultan olarak bilinmekte ve ziyaret edilmekte. Ayrıca meşhur şair ve Mevlevi dedesi Fasih Dede, kedisiyle birlikte defnedilen bir başka zat olarak dikkat çekiyor.
Evet efendim, kediler nankör mü değil mi karar size kalmış. Ancak onlar 8 bin yıl önce nasıl Kıbrıs'ta sahipleriyle aynı mezara girdilerse Galata Mevlevi Hanesi'nin hamuşağınında da sahipleriyle koyun koyuna yatmaktalar. Kediler bugün ambarlarımızı korumak gibi bir amaçları olmasa da pek çok evde bir huzur kaynağı olarak müdanasız yaşamlarına devam etmekteler. Evet efendim, bugünlük kedilerden bahsettik ve bir bölümümüzün daha sonuna geldik.
Hakla kalın, hukukla kalın, sağlıcakla kalın efendim.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.