Podcast

Heyt Ulan! Var mı Bana Yan Bakan: İstanbul Kabadayıları

İzle
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

"Heyyt ulan felek, havada uçan karada kaçan var mı bana yan bakan!"

Bu bölümde; Bağdat'tan başlayıp Yeniçeri Ocağı'na sızan "baldırı çıplak" zorbaların nasıl racon kestiğini öğreniyoruz. Mahalle güvenliğini ve namusunu korumak için canla başla yarışan tulumbacılardan, hamamların külhanlarında yatan külhanbeylerine kadar İstanbul'un bitirimler alemini gezeceğiz. İkinci Abdülhamid döneminde paşalık rütbesine yükselen kabadayıların altın çağı ile Fehim Paşa'nın trajik sonu gibi çarpıcı hikâyelerin yanı sıra; Tuzsuz Deli Bekir ve Onikiler gibi namlı isimlerin bu şehri nasıl şekillendirdiğini keşfediyoruz.



Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠'u ziyaret et!



------ Podbee Sunar ------

Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

2.074 kelime · ~10 dk okuma

Hüeyt ulan felek! Havada uçan, karada kaçan, var mı bana yan bakan? Ben adamın şişhane yokuşundan girer, boğaz keseninden çıkarım. Anamı kesen ben, babamı kesen ben, kız kardeşimi dilim dilim doğrayan yine ben.

Benim adım Tuzsuz Deli Bekir, keserim adamı takır tukur. Heyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyy Kabadayılığın tarihi bundan bin sene önce Abbasi hilafeti hakimiyetindeki Bağdat'a kadar götürülebilir. 8. yüzyıldan sonra Bağdat'tan Türkistan'a uzanan yeni şehirlerde genç, bir ölçüde başıboş ve yiğitlikleriyle nam salmış Simalar dikkat çekmeye başlamışlardı.

Bunlar alışıla geldiği üzere bazı esnafları haraca bağlamak, tüccarlardan baç yani vergi almak gibi işlerle geçiniyor, gezgin bir yaşam sürüyorlardı. Büyüyen şehirlerin işsiz bekârları kendilerince yeni bir teşkilatlanmaya girişmişlerdi. Bunlara ayyar denilirdi. Bazı ayyarların süpürge ve kıldan yapılma kıyafetlerle dolaştıkları, adeta yabani bir görüntü sergiledikleri kaydedilir.

Transkriptin tamamını oku

Bu ayyarlar kendilerine feta yani delikanlı da diyor, bunların reisleri reisül fityan yani delikanlı önderi olarak anılıyordu. Ayyarlar o derece güçlü hale gelmişti ki, Afganistan'da Yakub bin Leys adındaki ayyar, yerel bir hanedan oluşturmuş, bu hanedan bir müddet bölgeye hakim olmuştu. Ayrıca yine ahtas denilen bir başka sınıfta bulunuyordu. Ahtaz sözlük de genç adam anlamında bir sözcüktür.

Bu genç adamlar yani delikanlılar ayarlardan daha itibarlıydı. Bunlar bir nevi yerel güvenlik gücü gibi asayişi kolaçan eden, bizdeki tabiriyle mahallenin namusuna sahip çıkan, yangınları söndüren ve gerektiğinde şehir savunmasına katılan tiplerdi. Ancak zaman zaman Ahdas ve Ayyarlar halka zulmediyor, milleti haraca bağlıyor, ona buna racon kesiyorlardı. Bu Ahdas ve Ayyar sınıfı Çin'den Adriyatiye, tüm bu coğrafyada bir genç tipini, kabadayı karakterini oluşturan prototip olmuştur diyebiliriz.

Öte yandan zaten dünyanın dört bir yanında benzer bir haydut profili bulunmaktaydı. Mesela Hindistan kırsalında tagi denilen sarı türbanları ve hançerleriyle dikkat çeken çeteler geziniyordu. Bunlar adeta adam öldürmeyi dini bir ritüel haline getirmiş, yıkımın tanrıçası Kali adına adam öldüren, yol kesen tiplerdi. Hindu taglar veya tagiler Bawani adına cinayet işlerken, Müslüman tagilerse Allah Tüme Malik yani Allah mülk sahibidir diyerek hançerlerini kullanıyorlardı.

Bu tagi çeteleri popüler kültürde bir deyiminde ilham kaynağı. Hatırlarsanız bundan 5-6 sene önce bir tag life akımı vardı. İşte oradaki bitirim kabadayı anlamındaki tag aslında bu Hindistanlı tagilerden gelen bir sözcük. haraç ve racon kesen zorbalar.

Bizde ayyar tabiri yan kesici, eşkıya anlamında kullanılsa da bilindik kabadayı görüntüsünün ortaya çıkması için 16. yüzyılın sonunu beklemek gerekecektir. İlk olarak 1580'lerde sipahiler ve kapı kulları arasında zorbaz denilen bir sınıf ortaya çıktı. Zorbazlar ya da daha sonraki adıyla Zorbalar, şehir içinde bilek güçleriyle dikkat çeken bitirimler olarak bu devirde İstanbul'da dolanmaya başlamıştır.

Zorbaz, Farsça'da zorla oynayan, zora oynayan anlamına gelir. Nitekim Nikos Kazancakis'in ölümsüz serseri karakteri Alexi Zorba da ismini buradan alır. Zorbalar başta sipahiler arasından çıksa da zamanla yeniçeriler öne geçmiştir. 1648'de bu iki grup yani sipahi zorbalarıyla Yeniçeri zorbaları Sultanahmet Meydanı'nda adeta bir meydan muharebesine tutuşmuş, muharebeden sonra Yeniçeri zorbaları üstünlüğü ele almıştır.

Özellikle devletin otorite boşluğunun büyüdüğü 1700'lü yılların ikinci yarısından itibaren Yeniçeri ortasına bağlı, mahallenin namusunu ve asayişi koruyan, buna karşın haraç kesen zorba tipi İstanbul'da hakim olmuştur. Yeniçeri ortaları yani birlikleri bu devirde bir nevi kardeşlik örgütüne dönüşür. Bir Yeniçeri ortasına mensup olmak, o ortaya mensup olanlarca yoldaş olarak görülmek ve ayaktaşlar arasına yazılmak anlamına geliyordu. Bu nedenle İstanbul'da ne kadar serseri, bekar odasında pinekleyen bitirim, hamal, esnaf, kayıkçı varsa Yeniçeri ortalarına yazılmaya başlamıştı.

Bu ortaya yazılanlar ortaya mahsus nişan denilen remizleri yani sembolleri baldır ve pazularına dövme olarak işliyor, bıçaklarının, kıyafetlerinin, çizmelerinin üzerine bu alametleri kazıtıyordu. Bir zorba her vesileyle vücudundaki bu dövmeyi göstermeye dikkat eder, bu nedenle sık sık tozluklarını atıp baldırı çıplak gezerdi. Nitekim baldırı çıplak tabiri de buradan geliyor. Yeniçeri kabadayılarının bu yolda icat ettikleri en kârlı usulde İstanbul limanına mal ve erzak getiren tüccar gemilerine balta asmaktı.

Pazı ve bıçağına güvenen zorba kabadayı 3-5 hatta büyüklü küçüklü 30-40 tekneye kadar geminin burnuna mensup olduğu ortanın tahtadan yapılmış kocaman bir nişanını mıhlardı. Bununla o geminin kaptan, gemi sahibi ve geminin içindeki malı sahibi olan tüccarın kendi himayesinde olduğunu ilan etmiş olurdu. Bu himaye karşılığı olarak da bu geminin hamulesinden bir arslan payını cebe indirirdi. Dilimizde halen daha balta olmak, balta asmak, bıyığına balta asılmaz gibi tabirler var ki bu günlerin hatırası.

Bu zorbalar daha ziyade ticaretin yoğun olduğu liman ve tersane civarında faaliyet göstermektelerdi. Bu nedenle Kabadayı argosunda çok sayıda İtalyanca kökenli kelime bulunmakta. Mesela metres anlamındaki manita, İtalyanca aynı anlamdaki mantenuta'dan, mafyöz kural anlamındaki ragione, İtalyanca'daki akıl ya da düzen anlamındaki ragione yahut bölge anlamındaki regione kelimesinden gelmekte. İstanbul modasını belirleyen kabadayı kılığı 1700'lerin sonunda bu zorbalının giydiği it kılığı yahut cezayir kesim İstanbul modasını etkilemişti.

Tasvir etmek gerekirse bir zorba şöyle görünürdü. Başlarında sarık, bellerinde Hint ya da İran şalından bir kuşak bulunurdu. Kuşağı bir tabanca ve yatağın sıkıştırılır, bunların kabzası mutlaka dışarıda bırakılırdı. Soğuk havalarda omuzlarına bir Cezayir bornozu atar, bornozdan mutlaka yine kabzayı gösterir, bornozun bir ucunu da yerlere kadar uzatırlardı.

Hava ne kadar soğuk olursa olsun ten gömleği denilen gömleğin düğmeleri mutlaka açık bırakılır, göğüs kılları inci boncukla süslenir, buna da sine perçemi denirdi. Bu giyimin altına orta nişanını göstermek için baldırı çıplak bırakan kısa bir diz çakşırı giyilir, ayakkabı olarak da neredeyse topukları açıkta bırakan deri yemeniler seçilirdi. İt dalaşı denen mahalle kavgalarında bu Cezayir pelerini şöyle bir ele dolanır, rakibe yatağın çekilirdi ki bu daha sonraları ceketi omzuna atmış, fesi yan yatırmış kabadayı tipinin de ilk örneğidir. Pırpırı kıyafeti ya da Cezayir kesimi denen bu kıyafet erkek modasını da belirlemişti bir dönem.

Bugün nasıl bazı gençler tas tıraşı yaptırıyorlarsa o günlerde de beyzadeler seçkin yerlerine bakmadan böyle giyinmeye özeniyordu. Nihayet Yeniçeri Ocağı'nın ilgâsıyla bu devir kapandı. Artık ortanın nişanını baldırında gezdirmek, Yeniçeri Ortası'nın gücüne dayanıp şuraya buraya balta asmak mümkün değildi. Ancak bu defa yakılıp yıkılan ocağın küllerinden kahvaneler ve tulumba takımları doğmuş, şehrin bitirimleri buraların müdavimi olmuştu.

Dilerseniz burada bir çay molası verelim. Tulumbacı Rekabeti Tulumbacılar ilk defa lale devri İstanbul'un da boy göstermiş bir sınıftı. İstanbul sık sık yangınlarla yok olan, mahallelerini ateşe kurban veren bir şehirdi o günlerde. Aşap konaklar en ufak ateşte tutuşuyor, özellikle sık sık patlayan patlıcan kızartmalarının yapıldığı günlerde evler bir anda ateş alıyordu.

Ateşle ısınan mıh çivileri ıslıklar çalarak bir kurşun gibi havaya sıçrıyor, bu çivilerin düştüğü yerlerde yangında yayılıyordu. Bu sorunu çözmek için Fransız asıllı bir mühendis getirildi. Bu mühendis İslam'ı kabul edip Davut Gerçek adını aldı. Dergâh-ı Ali Yeniçerileri tulumbacı başısı Davut Gerçek Ağa, bir tulumbacılar ocağı kurulmasına da ön ayak oldu.

Ayrıca bunların kullanması için suyu bir yöne doğru yönlendiren tulumba aletini de icat etti. Davut Gerçek Ağa'nın takipçileri birbirlerine omuzdaş diyor, yangınların içine gözü kara bir biçimde atlıyordu. Bu tulumbacı sınıfı sonradan itfaiye bölüğünü oluşturacaktı. Ancak 1865 Hocapaşa yangınından sonra devlet bir fermanla İstanbul halkını tulumbacılığa teşvik etti.

Bu da mahalle tulumbacılığı denilen yeni bir olguyu doğurdu. Her mahallede bir tulumba bulunuyor, tulumbalar Rum mahallesinde kilisede, Müslüman mahallesinde camide saklanıyordu. «Yangın var!» feryadını duyan mahalle gençleri bir araya gelir, tulumbayı kaptıkları gibi yangın yerlerine koşarlardı.

Mahalle tulumbacıları arasında bir rekabet vardı. Her mahallenin tulumba takımı, diğer mahalleden önce yangın yerine varmak, yangını bir an evvel söndürmek için yarışırdı. Bu yarış bazen çekişmeye dönüşür, tulumbacılar yangın yerini söndürmek yerine rakip tulumbacı takımıyla dövüş ederdi. Ayrıca yangından kurtarılan pek çok mal da yine tulumbacılar tarafından cebellezi edilirdi.

Bu yarış heyecanı ve ateşler üzerinde yalın ayak verilen mücadele tulumbacılığı karizmatik bir hale getirdi. Arabacılar, kalemefendileri, idadi talebeleri, beyzadeler, paşazadeler tulumbacı olmaya heveslenip mahalle tulumba takımlarına yazıldılar. İstanbul tarihinin meşhur yazarlarından üstadımız Osman Cemal Kaygılı bile gençliğinde tulumbacılık etmişti. Belki de bu nedenle Tulumbacı ve Külhan Bey çevrelerini çok canlı bir biçimde aktarır.

Bu bitirim Tulumbacılar İstanbul'a silinmez izler bırakmışlardır. Kahvanelerde semayı okuyan, genç yaşta veremden vefatıyla İstanbul'u yasa boğan Çiroz Ali, bilinen tek kadın Tulumbacı olan Langalı Bahriye Tulumbacılar arasında sayılmalıdır elbette. Öte yandan bu Tulumbacılar şarkılarımızda da yaşamaktadır. Kağıthaneli Tulumbacılar'ın ''Yangın olur biz yangına gideriz'' türküsü halen daha fasıllarda okunuyor malumunuz.

Kadırga'da Havuzlu Kahve ya da Arif Abi'nin yeri olarak bilinen Tulumbacılar Kahvesi de halen daha ziyaret edilebilir bir vaziyette. Yine 19. yüzyılda yeni bir sima daha eklendi bu tabloya. O da kabadayılar.

Dayı esas itibariyle Yeniçeri reislerine verilen bir isimdi. Ancak zamanla bunları taklit eden, bunların kabataslak hareketlerini tekrar eden tipler düredi ki bunlara kabadayı yani dayının kabası dendi. Zamanla bu küçültücü tabir bitirimlerce benimsendi. 19.

yüzyılda başta İstanbul'un hemen her semtinde bu nevi simalara rast gelinmeye başladı. Artık kabadayılar güçlerini Yeniçeri ortasından değil mahalleden alıyorlardı. Mahallenin kahvehanesi genellikle bu dayılar tarafından işletilir, mahallenin namusu da bunlardan sorulurdu. Kendisi de gençliğinde kabadayılık etmiş olan Refi Cevat Ulunay Üstadımız, Sayılı Fırtınalar, Eski İstanbul Kabadayıları isimli eserinde kabadayılığı bir nevi şehir şövalyeliği olarak tanımlar.

Özellikle Sultan Hamit devrinde kabadayıların bilindik görüntüsü teşekkür etmişti. Beline kuşak saran, kuşağına tabanca ve bıçak saklayan, fesi yan yatıran, yumurta topuk ayakkabısının arkasını çiğneyerek gezen, bıyığını balta kesmez, yüzü façalı, omzu kartal kanat ceketli bu kabadayılar İstanbul'un vazgeçilmez yüzleri haline gelmişti. Özellikle Aksaray kabadayılarıyla meşhurdu. Yeniçeri Ocağı'nın en büyük kışlası eskiden Aksaray'da bulunduğundan bitirimlik bu mahallenin içine sinmişti.

Aksaraylı kabadayılara yeni odalılar da denirdi. Öte yandan bunlar Yeşilçam'da resmedildiği kadar kalender tiplerde değildi doğrusu. Özellikle Külhan Bey denilen cinsi yanına pek yaklaşmak istemeyeceğiniz tiplerdi. Eskiden çok fakir olup sokaklara düşmüş bekar erkekler hamamların külhanlarında yatarmış.

Malum hamamı sıcak tutmak için odun ve kömür yakılır. Akşam olup da hamam kapanınca odun harlanmaz. Ancak kalan odunların ağır ağır yanması külhanı içinde yatılabilecek bir sıcaklıkta tutar. Burada yatmak zorunda kalan ancak yiğitliğe leke sürdürmeyenlerle külhan beyi diye dalga geçilirmiş.

Ne var ki zamanla bu külhanilik, tekinsiz bitirimler, sağı-solu belli olmazlar için bir ünvan haline de gelmiş. Kabadayılar madara olur, yani façası çizilir ya da racon kesecek çaptan düşerlerse Külhanbeyi diye anılırdı. Bir kabadayının en büyük korkusu Külhanbeyi olarak anılmaktı. Ne var ki Külhanbeylik ile Kabadayılık arasındaki çizgi çok belirsizdi.

Kabadayıların küçük beyler, palavracılar, fiyakacılar, mahalle kabadayıları, meyhane kabadayıları, dil kabadayıları, yumruk kabadayıları, bıçakçılar, hacamatçılar, kalleşler, kıyakçılar, yedi belalar, çamurlar ve dayak hastaları gibi pek çok farklı cinsi vardı. Kabadayılar da her zaman kahvehane işletmek gibi namuslu işlerle uğraşan bileği kuvvetli abiler değildi. Bunların uğrak yerleri şüphesiz meyhaneler, koltuk denilen müstakil işret evleri, Galata'da 19. yüzyılda boy gösteren İstanbul'un ilk barları yani balozlar ya da Aksaray'daki şekerci sokağında bulunan kaymak tabağı hürmüzün hanesi gibi fuhuşhanelerdi.

Külhaniler bu mekanları muhafazaları altına alırlar. Buna karşı buralara her uğradıklarında önlerinde çilingir sofrasını, koyunlarında yosma hatunları veya gönül çeken oğlanları bulurlardı. Paşalık Rütbesine Yükselmek Sultan Abdülhamid devrinde kabadayılar yeni bir vasıf kazandı. Bu dönem kabadayıların altın çağıydı.

Kabadayılar bir bir paşalık rütbesine yükseliyor, omzu sırmalı kabadayılara rastlanıyordu. Mesela Hırvat bir rakibini madara eden Tahir Ağa, padişahın dikkatini çekip tüfenkçilerin başına getiriliyor, sertüfenciyanı Hazreti Şehriyari Arnavut Tahir Paşa Hazretleri adını alıyordu. Çerkez Mehmed'i Tantun'a yollayan meşhur kabadayı Arap Abdullah da miri miranlık rütbesiyle sivil paşa olmuştu. Kabadayı paşaların en fenası ise padişahın süt kardeşi İsmet Bey'in oğlu Serhafiye Fehim Paşa'ydı.

Fehim Paşa'nın korkusundan sokağa çıkmak bile zorlaşmıştı. Göz koyduğunun peşini bırakmıyor, milletin malına, canına, ırzına tasaddi ediyordu. Nihayet Almanların canını yaktı da sürgüne gönderildi. İkinci meşrutiyet ilan edilince de halk Bursa'da Fehim Paşa'yı linç etti.

Paşa'nın askıntı olduğu kızlardan biri Alman asıllı Margaret'ti. İkinci meşrutiyet günlerinde şu şarkı Fehim Paşa'yla alay eder surette meşhur oldu. Hatırla Margaret o meşhum geceyi Bursa yollarında yediğin tekmeyi Evet, Muhlis Sabahattin Bey'in bu güzel hatırla sevgili bestesinin ilk hali, siyasi bir gönderme içeren Fehim Paşa ve metresini konu edinen bir şarkıydı. Fehim Paşa'nın muhafaza altına aldığı, Aksaray'da konakta kabadayılık alemlerini konuştuğu bir zümre daha vardı ki bunlara on ikiler denirdi.

Sermet Muhtar'ın on ikilerde, Refik Cevad'ın sayılı fırtınalarda anlattığı bu isimleri şöyle bir saymak gerekirse ne kadar renkli bir zümre oldukları da anlaşılır. Tıflı Bozzade Kahramanbey, Arap Abdullah, Burunsuz Ömer, Aksaraylı Baha, Kaza Asker Ahmet, Avrat Pazarlı Köşklü Ahmet, Kadayıf Ali, Dökmeci Hayrullah, Gugulik Süleyman, Mektepli Raşit, Kol Kıran Hayrullah, Kavanoz Mehmet, Sarraf Niyazi, Kara Kulağın Lütfü, Çerkez Mehmet, Gümrüklü Şahap, Tütüncü Tevfik, Sakızlı Yusuf, Koltukçu Rayif. Ayrıca bir Kürt aşireti olan Bedirhanzadeler, Arnavut Esat Toktani ve Tiranlı Gani Bey gibi Arnavut Kabadayıları da İstanbul'un gayrimeşru aleminde boy gösteren simalardı. Halil Rıfat Paşa'nın oğlu Cavit Bey, Kabadayılığa özenince Galata Köprüsü'nde Gani Bey'in adamlarınca vurulmuş, Bedirhanzadelere iş koyan belediye başkanı, o zamanki adıyla şehremini Rıdvan Paşa, Göztepe İstasyonu'nda çapraz ateşle öldürülmüştü.

Bunlardan başka özellikle mütareke yıllarında İstanbul halkına kök söktüren Serafim ve Hrisantos çeteleri, Piçardaş, Tanaş, Şıkmanol, Yamalı Yorgi gibi gayrimüslim kabadayılar da bulunuyordu İstanbul'da. Kabadayıların altın çağı 1909'da çıkan Serseri Nizamnamesi, tam adıyla Serseri ve Mazanne-i Sü-eşhas yani kötü bilinen şahıslar hakkında kanun sayesinde sona erdi. Bazı kabadayılar sinopa sürüldü ve bir devir kapandı. Ancak kabadayılık yaşamaya devam etti.

Ta ki 1970'lerden itibaren mafya realitesi Türkiye'de olgunlaşana kadar. Ancak o da bir başka podcast'in konusu olsun. Bugünlük bu kadar diyor, yavaş yavaş voltamızı alıyoruz anladın mı? Hakla kalın, hukukla kalın, sağlıcakla kalın.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)