Podcast

213- Anti Kahramanları Neden Severiz?

Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Walter White, Tony Soprano, June Osborne gibi ekran başında izlerken desteklediğimiz, hatta bağ kurduğumuz anti kahramanlarla gerçek hayatta karşılaşsak ne olurdu? Muhtemelen arkamıza bakmadan kaçardık. Peki ama ahlaki açıdan kusurlu, hatta suç işleyen bu "anti kahramanları" neden bu kadar seviyoruz? 111 Hz’in bu bölümünde mitolojik hikayelerden modern psikoloji deneylerine, Carl Jung’un "gölge benlik" kavramından neoliberalizmin etkilerine uzanan bir yolculuğa çıkıyor; içimizdeki karanlık yanla yüzleşmemizi sağlayan bu karakterlerin cazibesinin ardındaki sırları keşfediyoruz.


Sunan: Barış Özcan

Hazırlayan: Kevser Yağcı Biçici

Ses Tasarım ve Kurgu: Metin Bozkurt

Yapımcı: Podbee Media



Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠⁠⁠⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠⁠⁠⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------



Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

2.954 kelime · ~15 dk okuma

Öyle hikayeler vardır ki sizi başka bir yere ışınlar. Bazen ilhamı buluruz vardığımız yerde, bazen de harekete geçme cesaretini. 111. frekansta o hikayelerin izini sürüyoruz.

Hadi başlayalım. Hoş geldiniz arkadaşlar. Tam çıkmak üzereydim ben de. Çok önemli bir buluşmaya gideceğim.

Çok heyecanlıyım. Aslında bunu gizli tutmak istiyordum ama neyse. Siz yabancı değilsiniz. Bir bölüm hazırlıyorum en sevdiğim dizi karakterleri hakkında.

Transkriptin tamamını oku

O yüzden kısa bir röportaj yapacağım bazılarıyla. Madem öğrendiniz o halde hadi siz de gelin benimle. Neredeler acaba? İşte cam kenarındaki masada oturuyorlar.

İnanamıyorum ya kimler kimler gelmiş. En sevdiğim dizilerden biri Breaking Bad'in kahramanı Walter White. Televizyon tarihinin en kült karakterlerinden Sopranos'un yıldızı Tony Soprano. Ve Handmaid's Tale'den June Osborn var burada.

Gelin daha fazla bekletmeyelim bunları hemen yanlarına gidelim. Oo hoş geldiniz. Valla ne diyeceğimi bilemiyorum. Çok heyecanlıyım.

Beni kırmayıp geldiğiniz için çok teşekkür ediyorum öncelikle. Tony Soprano özellikle size. Tamam tamam. Giriş faslını kısa keselim.

Neyse derdin anlat bir an önce. Ama öncesinde bir şey soracağım. Bu restoranı sen seçtin değil mi? Bu masayı da.

Cam kenarındayız dostum. Farkında mısın? Açık hedefiz yani. Yoksa muhbir falan mısın sen ha?

Doğruyu söyle. Yok yok ya ne alakası var muhbir falan değilim ben. Puanı yüksek olduğu için burayı şey etmiştim ama yani fikir gerilmeye hiç gerek yok bence. Devam edelim biz sohbetimizi.

Önce biraz kaynaşalım isterseniz. Hem daha samimi bir hava olur. Walter White senden başlayalım istersen. Benim fazla zamanım yok yalnız.

Teslim etmem gereken kilolarca mal var. Eğer gecikirse, sadece benim değil, hepimizin başı derde girer. Anlıyor musun? Tamam.

O zaman yavaştan başlayalım. Bu arada, sana da merhaba June Osborne. Çok, nasıl desem, tetikte duruyorsun. Birkaç soru soracağım sadece, lütfen.

Kasma kendini bu kadar. Burada biz bizeyiz sonuçta, güvendesin yani. Güvende mi? Gözler her an yanımızdayken nasıl güvende olabiliriz ki?

Barış, bana doğruyu söyle. Hanna nerede? Kızımı nereye sakladınız? Onun için her şeyi yaparım.

Her şeyi. Anlıyor musun beni? Of! Yeter be!

Kafamı şişirdiniz. Kesin artık. Kimse bana ne yapacağımı söyleyemez. Anlıyor musun?

Ben tehlikenin ta kendisiyim. Şey, benim acil bir işim çıktı da. Yemeğin altını açık unutmuşum. Bir de şey, ütü prizde kalmış falan.

O yüzden gitmem lazım. Hadi size iyi günler. Ne yaşadık biz ya? Az kalsın olay çıkıyordu.

Bayağı tedirgin oldum açıkçası. Halbuki ben bu karakterleri izlerken hiç öyle hissetmiyordum. Yani uzaktan oldukça ilginç buldum. Hatta içten içe desteklediğim karakterlerdi bunlar.

Ki ortak özellikleri üçünün de birer antikahraman olması. Ama yan yana gelince işler değişti. Büyü bozuldu sanki. Peki neden böyle oldu?

Yani gerçek hayatta arkadaş olmayı istemeyeceğimiz, hatta yan yana gelmekten bile çekineceğimiz bu antikahramanları izlemeyi neden seviyoruz? Onları neden destekliyoruz o zaman? Gelin bu bölümde antikahramanların bu karmaşık dünyasında bir yolculuğa çıkalım birlikte. Antikahraman tanımını yapmadan önce geleneksel kahramanla villain yani kötü karakter ne demek onu bir netleştirelim isterseniz.

Geleneksel kahramanlar toplumun huzuru, refahı için çalışan, yalnızca kendisi için değil tüm insanlığın iyiliği için mücadele eden, yasaların, doğrunun, erdemin yolundan sapmayan fedakar karakterlerdir. Mesela Harry Potter ya da Kaptan Amerika'yı düşünebiliriz buna örnek olarak. Villain yani kötü karakterse, kahramanımızın karşısında yer alan, ona engel çıkaran, temel motivasyonu da güç, kaos, kişisel kazanç ya da bazen sadece kötülük olan karakterler. Hiçbir normları, hiçbir ahlaki sınırları filan olmaz bunların.

Yıkımdan, acıdan beslenirler adeta. Lord Voldemort ya da Red Skull'ı düşünebiliriz bu villain karakterlere örnek olarak. Antikahramanlarsa bu ikisinin arasında bir yerlerde duruyor. Yani ne siyah ne de beyazlar.

Green'in tonları arasında gidip gelirler çoğu zaman. Yani kısacası geleneksel bir kahramanda olması beklenen o idealizm, ahlaki kusursuzluk, cesaret, cömertlik, fedakarlık gibi niteliklerden yoksun olan karakterlere antikahraman denir. Otoriteyle, toplumla ya da bizzat kendileriyle çatışma halindedir bu karakterler. Üstelik bu çatışmalarını öyle doğrunun ışığında, hukuki ya da ahlaki kurallara göre yürütmezler genellikle.

Eylemleri yanlış, bencilce, etik dışı hatta yasalara aykırı olabilir kimi zaman ve bu noktada onlarla bağ kurmamızı sağlayan şey ise motivasyonları ya da geçmiş travmalarıdır aslında. Bu sayede eylemlerini onaylamasak bile anlayabiliriz onları. Walter White, Tony Soprano, June Osborne, Dexter, Behzat Ç gibi popüler televizyon figürleri antikahramanlara verilebilecek en iyi örneklerden Fakat tabi bu kavram onlarla birlikte var olmadı. Antik kahramanların geçmişi çok daha eskilere dayanıyor.

İnsanlık her zaman farklı olana, toplum dışına itilene, kusurlu olana ilgi duymuştur. Onu merak etmiştir çünkü. Antik Yunan ve Roma mitolojisinde Tanrıların keyfi yönetimine ya da ataerkil düzene karşı gelen, bazen de sadece kurban oldukları için antikahramana dönüşen figürler bugünkülerin atalarıdır diyebiliriz. Mesela Yunan mitolojisine ait olan Prokne ve Filomela isimli kız kardeşlerin hikayesi buna verilebilecek en çarpıcı örneklerden biri.

Evlilik çağına gelince Trakya kralı Tereus'la evlendirilen Procne evden ayrılıp kocasının memleketine gitmek, onun sarayına yerleşmek zorunda kalmış. Fakat bu sarayda kendini yapayalnız hissediyor. Her geçen gün içine kapanıyormuş çünkü kız kardeşi Philomela'yı çok özlüyormuş. Nihayet bir gün dayanamayıp kocası Tereus'a konuyu açmış.

Kardeşi Philomela'nın da onlarla birlikte yaşayıp yaşayamayacağını sormuş kadın çaresizce. Tereus karısının bu isteğini kırmamış ve Philomela'yı getirmek üzere yola koyulmuş. Ancak ne olduysa işte bundan sonra olmuş. Tereus, yolda Filomela'ya tecavüz etmiş.

Bununla da kalmayıp olanları başta karısı Procne olmak üzere kimseye anlatmaması için Filomela'nın dilini kesmiş. Fakat bunlar Filomela'yı susturmaya yetmemiş. Dokuduğu halıya Tereus'un kendisine yaptıklarını işleyen Filomela, bunu kardeşi Procne'ye ulaştığı kadının gerçekleri öğrenmesini sağlamış. Ve işte bundan sonra da kardeşlerin intikamı başlamış.

Prokne, Tereus'un tahtının varisi olan ilk oğlunun canına kıyıp onu kocasına yedirmiş. Tereus bu durumu fark ettiğinde sinirden çılgına dönmüş ve iki kadını da öldürmeye ant içmiş. Ancak başaramamış. Zira Tereus'tan kaçan kız kardeşler tanrılara onları kurtarmaları için yalvarmışlar ve duaları kabul olmuş.

Prokne bir kırlangıç, Filomela ise bir bülbül olmuş ve ikisi de özgürlüğe doğru uçarak kurtulmayı başarmışlar. Baya karanlık ama bir o kadar tatmin edici bir hikaye bu. Zira kız kardeşler hayal edilebilecek en korkunç suçu işliyorlar fakat bunu yaşadıkları o acımasız dünya yüzünden yapıyorlar. Dolayısıyla bu intikam alma şeklini ata erkil iktidara ve normlara karşı bir isyan olarak değerlendiriyor.

Tecavüzcüsü tarafından dili kesilmiş Filomeda'nın bir bülbül olarak sonsuza kadar şakayacak olması fikriyle tatmin oluyoruz. Antikahramanların yolculuğu bu mitolojik anlatılarla bitmiyor takdir edersiniz ki modern zamanlarda Cervantes'in kusurlu şövalyesi Don Quixote'la, İngiliz şair Lord Byron'ın isyankar kahramanlarıyla, Kafka, Camus, Sartre gibi varoluşçu yazarların toplumla yabancılaşmış karakterleriyle devam ediyorlar yolculuklarına. Ve 90'lar sonu 2000'ler başı itibariyle de yani televizyonun altın çağı olarak kabul edebileceğimiz dönemle birlikte de antikahramanlar anlatıların merkezi figürleri haline geliyorlar diyebiliriz. Bunun altında yatan bazı sebepler de var elbet.

Zira antikahramanlar yalnızca bir karakter tipi değil, ait oldukları dönemin toplumsal eleştirilerini görünür kılan araçlar aynı zamanda. Bryant Üniversitesi'nde tarih edebiyat ve sanat profesörü olan Thomas Roach da bu görüşü savunanlar arasında. Çağdaş toplumda siyasi, sosyal ve dini kurumlara olan güvenin kaybının insanların anti-kahramanların tarafına geçmesine katkıda bulunduğunu söylüyor kendisi. Roach'a göre geçmişte monarşik ve dini kurumlar neyin iyi neyin kötü ya da kimin güvenilir kimin güvenilmez olduğunun yanıtlarını veriyorlardı insanlara.

Fakat demokratik toplumlarda bu kurumlar ortadan kalktığı ya da iktidarları büyük ölçüde sarsıldığı için artık tüm bunları ayırt edebilmek bize düşüyor haliyle. Zaten bu gibi durumlarda yani kurumlara olan inancımız sarsılmaya başladığında toplumda da genel bir endişe yayılıyor ve o zaman da bireysel kurtuluşları için savaşan antikahramanlara olan ilgimiz artar diyor Thomas Roach. Bireysellik demişken antikahramanların yükselişinde bunun önemi de yatsınamaz tabii ki arkadaşlar. Mutsuz olma özgürlüğü bölümümüzde detaylı olarak konuşmuştuk.

Bunları dinleyenler hatırlayacaktır. Amerika Birleşik Devletleri başta olmak üzere modern toplumların büyük çoğunluğuna hakim olan o neoliberal ideoloji bireyselliği adeta kutsuyor biliyorsunuz. Daha iyi bir yaşam için başkalarıyla dayanışma içinde olmak, kolektif olarak çalışmak yerine bireysel çabalar öne çıkarılıyor her zaman. Netice itibariyle işte sağlık sisteminin çöküşü, ekonomik güvencesizlik, adaletsizlik gibi bir takım sorunlar da toplumsal olarak değil de bireysel olarak savaşılması gereken problemler olarak algılanıyor insanlar tarafından.

Dolayısıyla çağdaş anti-kahraman hikayelerinin çoğu Onları hayal kırıklığına uğratan, kurumları yozlaşmış ya da ahlaki açıdan iflas etmiş bir topluma karşı isyan eden yalnız bireyler hakkında oluyor genellikle. Günümüzün en ünlü anti-kahramanlarından Walter White'ın çalışmayan sağlık hizmetleri, Dexter Morgan'ın yozlaşmış adalet sisteminin sonucu olarak doğması işte tesadüf değil yani. Geleneksel kahramanların, mesela Süpermen gibi karakterlerin, evet onu artık geleneksel diyebiliriz, vardır yani böyle sarsılmaz erdemleri, kusursuz ahlak anlayışları, günümüz izleyicisi tarafından biraz gerçeklikten uzak, hatta çocuksu bulunuyor artık. Bunu da son Süpermen filmiyle ilgili yaptığım YouTube videosunda birazcık anlatmıştım.

Onların bu doğruluk, iyilik dolu hayatlarının aksine bugünün dünyası çoğunlukla karmaşık sürprizlerle dolu çünkü. İyinin ve doğrunun sınırlarını çizmek bile mümkün olamıyor çoğu zaman. Hayatta kalmak için bazılarının daha bencilce kararlar verebilmesi gerekiyor bazen. Ve işte anti-kahramanlar tam olarak böyle davranıyorlar.

Siyah ya da beyaz, aziz ya da günahkar falan değiller. Bizim gibiler. Hatalar yapan, bazen yanlış kararlar veren, kusurlu, çelişkili karakterler onlar ki bu özellikleri de onları daha gerçekçi, daha inandırıcı kılan şeyler zaten. Evet, antikahramanların günümüzdeki popülerliğinin sebeplerini biraz anlamaya başladık bence.

Fakat hala cevaplamadığımız bazı sorular var. Eylemlerinin bir kısmını onaylamadığımız, çoğunlukla gerçek hayatta arkadaş olmak bile istemeyeceğimiz bu karakterleri biz neden bu kadar seviyoruz? Onlarla nasıl bir bağ kurabiliyoruz? Bu soruları cevaplayacağız tabii ama öyle kaçmak yok.

Önce kısa bir ara verip soluklanalım. Döndüğümüzde kaldığımız yerden devam edeceğiz. Soluklandığımıza göre şimdi kaldığımız yerden devam edebiliriz bu antikahramanları konuşmaya. En son ne demiştik?

Çoğunlukla yan yana gelmeyi dahi istemeyeceğimiz bu antikahramanları izlerken neden böyle hissetmediğimizi, neden ekran başına kilitlendiğimizi, kendimizi onları desteklerken bulduğumuzu falan konuşuyorduk değil mi? Evet arkadaşlar, bu karakterleri sevmemizin ilk ve en önemli sebebi onlarla empati yapmamız tabii ki. Fakat bu o kadar kolay olmuyor her zaman. Empati yapabilmenin en önemli koşulu ne?

İzlediğimiz karakterin, eylemlerinin arkasında yatan motivasyonu anlamak. Zira bizler izleyici olarak karakterin ne yaptığıyla değil, neden yaptığıyla ilgileniyoruz çoğunlukla. Boston Üniversitesi İletişim Fakültesi'nde yaptığı çalışmalarla tanınan doçent Dr. Minat Say Vogel ve Colorado Üniversitesi İletişim Fakültesi doçenti olan K.

Maja Kroviak karakterlerin motivasyonlarının ve hikayenin sonucunun karakterler hakkında hissettiklerimizin nasıl etkilediğini anlayabilmek için bir deney tasarlamışlar ta 2013 yılında. Öncelikle bu deney katılımcılarına karakter motivasyonunun fedakarlık ya da bencillik olarak değiştiği bir hikaye okutmuş araştırmacılarımız. Ardından bu hikayedeki kahramana dair görüşlerini sormuş, onu sevip sevmediklerine dair sorular yöneltmişler. Sonuçlarsa başta söylediklerimizi kanıtlar nitelikte.

Zira karakter motivasyonunun izleyicinin o karakteri sevip sevmemesinde kritik bir rol oynadığı ortaya çıkmış arkadaşlar. Buna göre eğer bir karakter yasa ya da ahlak dışı olan bir eylemi iyi niyetle yapıyorsa, mesela canını kurtarmak için ya da çocuğunu korumak gibi bir amaçla yapıyorsa, izleyicinin bu karaktere yaklaşımı olumlu olmuş. Bu sayede eylemi kötü olsa bile motivasyonu iyi olan karakterlerin daha çok sevildikleri anlaşılmış. Gelin tüm bu konuştuklarımızı somut bir örnek üzerinden değerlendirelim şimdi.

The Handmaid's Tale yani damızlık kızın öyküsü kitabının ya da ondan uyarlanan dizinin evrenine gidelim ve antikahramanımız June Osborn'un hikayesine bir bakalım. İstopik bir kurgu bu. Kısaca hikayesini şöyle açıklayabiliriz. doğurganlık oranlarının dramatik şekilde düştüğü, insanlığın soyunun neredeyse tükenme tehlikesiyle karşı karşıya olduğu bir dünyada, Gilead Cumhuriyeti adındaki totaliter, teokratik bir rejimde yaşanıyor her şey.

Bu dünyada anayasa askıya alınmış, toplum kastlara ayrılmış, kadınların okuması, yazması, mülk sahibi olması, çalışması dahil birçok şey yasaklanmış durumda. Ana karakterimiz June, Bu rası kurulmadan önce bir kitap editörüymüş. Evli, çocuk sahibi, özgür bir kadınmış. Ama bu rejim değişikliğiyle birlikte yakalanmış, kızı elinden alınmış ve tek görevi komutanlar için çocuk doğurmak olan damızlık bir kıza dönüştürülmüş.

Sistematik olarak cinsel, psikolojik şiddete maruz kalmış. Ve o sıradaki tek motivasyonuysa kızı Hana'yı bulmak, ailesine, arkadaşlarına, eski özgür hayatına kavuşmakmış. Biz hem bu Jun'un geçmişini hem yaşadığı travmatik anıları hem de maruz kaldıklarını o kadar iyi anlayabiliyoruz ki kitabı okurken ya da diziyi izlerken. Onun motivasyonu son derece doğa, son derece sahici geliyor bize.

Bu noktadan itibaren cihunla büyük bir bağ kuruyoruz, ona empati beslemeye başlıyoruz. Sonrasında onun bu sistemden kurtulmak, kızını bulmak, diğer mağdurları kurtarmak için yaptıkları ahlak ya da kanun dışı olsa bile anlaşılabilir geliyor bize. Yaptığı kötü eylemleri Cü'nün kötü bir ya da bir katil olmasına bağlamıyoruz. Şartların onu buna zorladığını düşünerek yorumluyoruz ki bu yaptığımıza yani kötü eylemleri dış koşullara bağlama haline dışsal atıf deniyor psikoloji literatüründe.

Bu sayede onun ahlak dışı davranışlarını kabul edebilir hale getiriyoruz zihnimizde ve June Osborne'u mükemmel ve hatasız bir insan olmamasına rağmen sevmeye başlıyoruz. Hatta onu ve onun gibi anti-kahramanları tam olarak bunun için seviyoruz aslında. Hayatın böyle karmaşık bir şey olduğunu, kusurlu olmanın normal olabileceğini, her şeye rağmen en iyisi için çabalamanın mümkün olduğunu bize gösterdikleri için. Ama anti-kahramanları sevmemizin, onları izlemeye devam etmemizin tek açıklaması bu değil tabii.

Öyle sahalarının sollarının belli olmaması gibi bir durum da var bir de. Yani şaka bir yana gerçekten ne zaman ne yapacakları, hangi olaya nasıl tepki vereceklerini tahmin edemiyoruz bu karakterlerin çoğu zaman. Ve inanır mısınız, tüm bunlar bizi onlara daha çok bağlıyor aslında. Televizyon tarihinin en kült antikahramanlarından Tony Soprano'yu düşünelim mesela.

Yani gerçekten en öngörülemez kahramanlardan biri zira karakteri adeta ikilemler üzerine kurulu Tony'nin. Acımasız bir mafya babası olmasına rağmen çocukları için şefkat dolu bir baba. Gözünü kırpmadan cinayet işleyebilmesine rağmen bahçesindeki ördeklerin göç etmesini kaldıramayıp panik atak geçirebilecek kadar duygusal bir adam. Kimsenin yıkamayacağı kadar güçlü bir iş kimliğinin yanı sıra gizli gizli terapi seanslarına giden bir suç örgütü lideri Tony Soprano.

Dolayısıyla Tony'nin ne yapacağını tahmin edebilmek çok zor. Borcunu ödemeyen birini affetmesi de mümkün, bir arkadaşını öldürmesi de. İşte onun bu tahmin edilemez doğası da bizi önlenemez bir şekilde kendine çekiyor. Bunun nedeni ise Theory of Mind yani zihin kuramı dediğimiz bilişsel bir özelliğimiz.

Beynimiz hayatta kalmak için sürekli çevremizdekilerin niyetlerini okumaya ve onların bir sonraki hamlelerini öngörmeye çalışıyor. ve tek amacı gelebilecek tehlikeleri önden sezip bizi korumak aslında. İşte anti-kahramanları izlerken de bu özelliğimiz devreye giriyor. Geleneksel kahramanların o tahmin edilebilir doğasının aksine, anti-kahramanların bu ahlaki ikilemleri, karmaşık karakter özellikleri, belirlenemez tutumları, o dinamit değişken yapıları onları merak etmemizi sağlıyor.

Bir sonraki sahnede ne yapacağını tahmin etmeye çalışıyoruz. O konuda neden öyle bir karar verdiğini anlamaya çalışıyoruz ki bu da zihin kuramı yeteneğimizi büyük ölçüde tatmin ediyor ve böylelikle anti kahramanlar da bizi kendilerine bağlamış oluyorlar diyebiliriz. Fakat her şeye rağmen gerçekçi bir şekilde düşündüğümüzde bu karakterlerin özellikle bazılarının oldukça tehlikeli tipler olduğunu da kabul etmemiz lazım arkadaşlar. Hiçbirimiz gerçek hayatımızda bir suç örgütü lideriyle arkadaş olmak ya da uyuşturucu satıcısıyla oturup kalkmak istemeyiz değil mi?

Ama yine de onları seviyoruz. Yoksa onlar da kendimizi mi görüyoruz? Bu noktada analitik psikolojinin kurucusu ünlü psikiyatr Carl Gustav Jung'a da bir kulak vermemiz gerekiyor. Zira kendisi gölge benlik kavramıyla açıklamış bu durumu.

Ona göre gölge benlik, kişiliğimizi kabul etmek istemediğimiz yanı. görmezden geldiğimiz karanlık tarafı. Ancak yine de her insanın toplum tarafından kabul görmeyen şiddet, bencillik, kibir, cinsellik gibi bastırılmış arzu ve dürtüleri barındıran bir gölge yanı vardır Jung'a göre. İşte bu gölge benliğimizin ete kemiğe bürünmüş halleri de antikahramanlar olarak çıkıyor karşımıza.

Antikahraman hikayelerini izlemek, bastırdığımız o yasaklı dürtülerimizi kurgusal bir dünyada keşfetmemize olanak tanıyor. Evimizde böyle huzur içinde otururken antikahramanların o tehlikeli dünyasına giriyoruz. Hiçbir zaman hayata geçiremeyeceğimiz istek ve arzularımızı yaşamış gibi hissediyoruz onlar sayesinde. Bu katartik bir deneyim oluyor biz izleyiciler için.

Yani farkında olmasak da anti kahramanlarla bütünleşiyoruz, karanlık dürtülerimizi onlar sayesinde tatmin etmiş oluyoruz aslında. Kaldı ki Jung da sağlıklısının bu olduğunu söylüyor biliyor musunuz? gölge yanı inkar etmenin, onu görmezden gelmenin çok tehlikeli sonuçları olabileceğinin altını çiziyor. Sürekli olarak bastırılan, sürekli olarak tatmin edilmeyen gölge yanın bir noktada benliğimizi ele geçirebileceğini ve bu nedenle gölge benlikle yüzleşmek gerektiğini ifade ediyor kendisi.

Yani anti kahramanları izlemek, Bize kötü örnek olmak ya da zarar vermek şöyle dursun, güvenli bir alanda gölge benliğimizle yüzleşme ve karanlık yanımızı tatmin etme fırsatı da veriyor bize. Bu konuştuklarımızı da anti-kahraman denilince akla ilk gelen isimlerden birisi üzerinden örneklendirelim şimdi. Evet tabii ki Walter White'dan bahsediyorum bu kez. Walter nasıldı hikayenin başında?

Aşırı uyumlu bir insanın adeta vücut bulmuş hali gibi çıkmıştı karşımıza. Dahi bir kimyager olmasına rağmen lise öğretmenliği yapan, ek iş olarak araba yıkamak zorunda kalan ancak tüm bu fedakarlıklarına rağmen öğrencileri, patronu, karısı dahil herkes tarafından ezilen bir karakter kendisi. İşte onunla ilk kez burada empati kurmaya başlıyoruz zaten. Onda kendimizden bir şeyler buluyoruz.

Onun bunları hak etmediğini düşünüp üzülüyoruz Volter'a. Ve hak etmediğimiz şekilde muamele gördüğümüz zamanlardaki kendimize de üzülüyoruz tabi bu arada. Fakat kanser olduğunu ve çok az ömrü kaldığını öğrenmesiyle birlikte işler değişmeye başlıyor Walter için. En nihayetinde sağlık sisteminin onu adeta ölüme terk etmesi de bardağı taşıran son damla oluyor diyebiliriz.

İşte bundan sonra Walter'ın bastırdığı tüm o dürtüleri, istek ve arzuları gün yüzüne çıkıyor ve Heisenberg yani Walter'ın gölge benliği ete kemiğe bürünüyor adeta. O yüksek kimya dehasını Uyuşturucu yapıp satmak için kullanmaya karar veriyor Walter ve bu sayede ailesine bir miras bırakmak istiyor ki o öldükten sonra zorluk çekmesinler. Walter yasa dışı bir işe girse de biz onu desteklemeye devam ediyoruz bu noktadan sonra da. Eylemlerini onaylamıyoruz tabi ki ama Yıllardır ezilmesine, potansiyelinin çok çok altında bir yaşam sürmek zorunda kalıp zorluk çekmesine, sağlık sistemi tarafından yok sayılmasına karşı bir çeşit başkaldırı olarak görüyoruz tüm bu yaptıkların.

Ve bu noktada kendi gölge yanımızla da yüzleşiyoruz. Ezildiğimiz, ses çıkaramadığımız, içten içe isyan ettiğimiz ama pek de sert bir tepkiyi dıştan veremediğimiz o durumları, o zamanları, o şeyleri düşünüyoruz. En azından Walter'ın isyan edebilmesi içimizi birazcık rahatlatıyor. İşte böylelikle karanlık yanımızı hem kendimize hem de diğer insanlara zarar vermeden, güvenli bir mesafeden Walter'ı izleyerek o korunaklı alanda tatmin etmiş oluyoruz.

Fakat bu noktada tabii şunun da altını çizmemiz gerekiyor arkadaşlar. Yani evet, antikahraman hikayeleri iyi, hoş. Ama onlarla biraz fazla özdeşleşmenin tehlikeleri de yok değil. Yaptıkları o ahlak dışı eylemleri romantikleştirmek ya da yanlış davranışlarına böyle bahaneler üretip normalleştirmeye çalışmak gibi riskler de oluşabiliyor bazen.

İşte bu nedenle antikahramanları her zaman belli bir mesafeden izleyip ona göre değerlendirmek gerekiyor. Kaldı ki bazı antikahramanlar hikayenin devamında villain'a yani kötü kahramana da dönüşebiliyorlar. Mesela Walter White gibi. Bu ayrıma da özellikle dikkat etmek lazım.

Sonuç olarak evet antikahramanları seviyoruz. Çünkü onlar mükemmel değiller. Ama canavar da değiller. Yani siyah da değiller, beyaz da.

Aynı bizim gibi gri alanda bir yerdeler bu antikahramanlar. Bu bir spektrum. Bazen mükemmel olmak için çırpınmamak gerektiğini söylüyorlar bize. Bazen de kötü yanlarımızı fark edip daha iyi bir versiyonumuz için çabalamamız gerektiğini.

gölge benliğimizle yüzleşmemizi sağlıyorlar, empati duygumuzu geliştirebiliyorlar ve en önemlisi de daha iyi bir ben yaratmak için bir alan açıyorlar bize.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)