Podcast

tarih bilmeye mecbur muyum? I konuk: mustafa b. bozkurt

mecbur muyum?

9 ay önce
İzle
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

mecbur muyum'un bu bölümünde konuğumuz Mustafa B. Bozkurt ile tarih bilmeye mecbur muyum sorusunu pek çok açıdan ele alıyoruz. Resmi tarih nasıl yazılır, iyi bir tarih anlatısı nasıl olmalıdır, neden entelektüellik tarih bilmekle özdeşleştiriliyor, atalarımızın yaptıklarından dolayı biz bugün suçluluk duymalı mıyız?



Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------

Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

6.122 kelime · ~31 dk okuma

Merhabalar herkese. Mecbur Muyum'un yeni bölümüne hoş geldiniz. Bugün çok değerli bir konuğum var. Tarihçi Mustafa Bozkurt yanımda.

Tarihte Acayip ve Garay programından, podcastından da tanıyorsunuz. Biz burada ortak PodB'nin çatısı altındayız. Ben de ilgiyle dinliyorum hem YouTube kanalını hem de podcast'ın ikisinde de çok güzel işler yapıyorsun. Sağ ol.

Bu arada Mustafa B. Bozkurt'un B'si ne? Batuhan. Ha Batuhan.

Transkriptin tamamını oku

Ama işte Mustafa Bozkurt çok fazla var. Batuhan Bozkurt da çok fazla var. Bir fırlamalık olsun diye... Güzel, orada bir gizem olarak şey yapıyor, hani Bernardo falan çıkabilecek gibi hissettiriyorum.

Batuhanmış. Bugün tarih hakkında konuşacağız ve tarih bilmeye mecbur muyum sorusu hakkında konuşacağız. Mustafa, çok teşekkürler tekrardan geldiğin için. Ben davetin için teşekkür ederim.

Youtube kanalında Lex Historia, onu da takip etmenizi öneririm. Gerçekten çok tatlı, çok böyle anlaması kolay. Güzel bir Türkçe ile beni maksimum anlatıyorsun. Hatta güzel bir öz Türkçe ile Osmanlıca ile anlatıyorsun.

O şeyin de çok iyi. Biraz önce senden birazcık kişisel hayatından ve nasıl tarihe merak sardığından, çünkü sen hukuk okumuşsun, avukatlık da yapmışsın, hala da yapıyormuşsun. Nasıl tarihe merak sardın ve girmeden önce şunu söyleyeceğim, bir tane öğrencim vardı buradan da belki dinler bilmiyorum Mehmet Tatoğlu. Hayatımda gördüğüm en tarih bilgisi geniş insan yani ve on sekiz yaşındayken.

Ama çocuk böyle şey işte ben şimdi felsefe hocasıyım ve şey anlatıyorum işte ne bileyim Kant anlatıyorum tam bin sekiz yüzlerde işte Prusya işte Königsberg falan. Hocam o esnada işte Königsberg'te bilmem ne pazarları olurdu falan. Ya da tam o esnada işte Prusya'da şöyle bir şey olmuştu yani tarih ver söylesin sana yani öyle bir der yani. Ve bir gün işte annesi veli toplantısına geldi dedi ki biz hukuk okumasını istiyoruz.

Türkiye'de kalıp hukuk okumasını istiyoruz dedi. Ben dedim ya bu çocuk tarih okumalı yani hani hayatımda gördüğüm en tarih meraklısı, tarih obsesif insan. Bilmiyorum hani benim yönlendirmem ne kadar etkili oldu. Kendisi zaten çok yetenekli biri ama şimdi de Oxford'da tarih okuyor.

Allah'tan hukuk okumadı. Acaba senin böyle bir hikayen mi vardı diye varsaydım. Çünkü biraz böyle... ...tarihe,

kültüre daha böyle işte tırnak içinde, sözel çatısı denir ya böyle. O sosyal bilimlere meraklı olan çocukları hemen aman para kazansın diye hukuka yönlendiriyorlar. Senin de mi böyle bir hikayen var diye? Evet, yani buradan önce Mehmet kardeşime sesleneyim.

Yani ikimiz de aynı yollardan geçtik. Sen başarmışsın, tebrik ediyorum seni. Sen de birazcık uzak yoldan da olsa başarmışsın. Evet, biraz uzun yoldan oldu ama yani tam söylediğin gibi aslında.

Hukuk okumanın aslında en temel şeyi, yani temel bir sosyal bilim. Çok rahat Türkiye şartlarında iş bulunur. Aman evladım, sigortalı bir işin olsun gibilerinden hukuku yazdım ama benim tarihle olan alakam aslında ortaokulda başlıyor. Yani orada kendi kendime Osmanlıca okuma yazmayı öğrendim.

O zaman da şey çok vardı. Tarih forumları vardı. Sürekli tartışıyoruz. Yani ben o zaman işte bir 12-13 yaşında böyle yine bu kilolarda bir çocuğum.

Tabi anonim olarak oradayım. Karşımda belki bir profesör, belki bir yüksek seans talebesi var. Saatlerce tartışıyorduk orada sürekli olarak. Böyle başladı.

Hep içimde bir ukdeydi. Sonra üniversite sınavlarında da bir derece yapmıştım söz elde. Ve dedim artık gitmem lazım. Yok yine aynı şey işte aman evladım sen oturmak için olsun. Poana yazık olmasın.

Poana yazık olmasın. Böyle bir hukuk serüveni başladı. Bu sefer hukukun içine nasıl bunu yedirebilirim? Nasıl bu zevkimi merakımı hukuk içinde yaşayabilirim diye düşündüm.

Hukuk tarihine eğildim. Ve yüksek lisansta da hem hukuk tarihini hem hukuk felsefesini içine alan böyle bir karma bir multidispliner bir tez yaptım. Sonra yine çoğumuz gibi pandemi zamanında ya dedim ben bu kesmedi beni yani bir şey daha yapmam lazım. Hukuk tarihi içerikleri üretmek için bir YouTube kanalı açtım.

Fakat daha sonra kanal öyle bir çığırından çıktı ki ben hani bal kabağı börekli işte şeyde tarif demendim. Mutef Yemekler'de yaptım, Gezi videoları da yaptım. Bir anda iş büyüdü ve genel tarih içeriğine döndü. Sonra Ötüken Neşliyat'la da birlikte mikro tarih kitapları çıkarmaya başladım.

Evet, bana da hediye getirmişsin. Çok teşekkürler. Bu da son miskronik kitaptan çıkan. Mistisizm hakkında ilgili okuyacağım.

Çok teşekkür ediyorum hediyenin içinde. Ben teşekkür ederim. Yani böyle bir serüven, işin sonunda da aslında artık tarihle profesyonel olarak ilgileniyor hale geldim yani. Biraz öyle bir hikayem var.

Çok güzel. Ben de hiç tarihle ilgilenmem. Ya çünkü böyle çok... Şimdi ben de aslında teknik olarak bir tarih dersi veriyorum yani.

Düşünce tarihi dersi gibi bir şey veriyorum yani maalesef. Yani maalesef değil, iyi tarafları da var tabii ki. Düşünce tarihi, işte entelektüel tarihi, nasıl gelişti falan filan ama... Ya tarihte bölünebilirim.

Lisede mesela bir maruz kaldığım tarih dersi ki ben hani iyi öğretmenlere sahip bir lisede okudum. Hani hocalarım alınmasın izlerlerse. Şöyle sanki o günün yani o zaman o döneminin müfredatının devlet bize ne bilmemizi isterse böyle Osmanlı'yı sürekli işte şey yapan öven diğer ülkeleri yeren ve böyle çok o resmi tarih beni hiç sarmadı yani hani o yüzden çok böyle koptum yani insan hikayeleri falan yok ya ya da işte ne bileyim. Anekdot yok, hep böyle şey hamasi olabiliyor.

Yani işte tarihi kazananlar yazar falan. Biz bu tarafını okuyoruz da acaba işte Yunanlılar ne okuyabiliyoruz falan gibilerinden. O yüzden beni hiç sarmadı tarih dersleri. O yüzden de hani bu konuyu da sen önerdiğinde çok mutlu oldum tarih bilmeye mecbur muyum?

Genelde bir algı var yani bu tarih bilme meselesi ile entelektüellik bir arada görülüyor. Ya da hani böyle bir kültür edineyim, genel kültür edineyim diye düşündüğünde ilk akla gelen şey tarih bilgisi oluyor. Sence bu neden yani Türkiye'ye özel bir şey mi sence bu? Ya şöyle, önce tabii resmi tarih meselesinden belki başlamak lazım.

Bu çok şikayet edilen bir şeydir. Yani resmi tarih bize bundan anlatmıyor. Ya da resmi tarih şöyle, böyle gibi çok şey söylenir. Zaten resmi tarihin, özellikle lise seviyesinde öğretilen... ...resmi tarihin amacı aslında tarih öğretmek değildir.

Yani iyi vatandaş yetiştirmektir. O vatandaşın özellikleri ne olacak? Ona göre bir tarih anlatısı oluşturur. Ve burada tabii ki hamasi şeyler mevcuttur.

Ve aslında bir sıradan vatandaşın içindeki duygular... ...tarihli olan bağlantısı biraz buna oynayan bir şey. Evet, Türkiye üzerinde değil bu arada.

Neredeyse bütün dünyada böyle gibi. Bütün dünya da öyledir. Yani Amerika'da da okuduğunuz zaman tam bir kahramanlık ve macera... ...macera dolu Amerika hikayesi okursunuz ama netice itibariyle derinine indiğinizde... ...başka şeyler,

rahatsız edici şeyler bulabilirsiniz. İşte insanlar biraz da bu çelişkiden dolayı... ...resmi tarih bize bunu öğretmiyor gibi şikayetleniyorlar.

Bu aslında sizin yapacağınız bir şey. Yani onu belki buradan da söylemek lazım. Zaten resmi tarih böyle olsun diye yapılmış bir sistemdir. Dolayısıyla böyle bir yapısı var yani resmi tarih.

Peki nasıl yazılıyor resmi tarih? Şöyle esas itibariyle tabii ki devlet merkezli bir tarih anlatısıdır resmi tarih. Yani baktığınız zaman devlet arşivlerinin temel alındığı bir sistem var burada. Ki burada belki rankeyi de anmak lazım.

İlk defa arşive giriyor ve her şey olduğu gibi resmedeceğim arzusuyla giriyor aslında. Onun şeyde Almanca hatta bir sloganlaşmış sözü de vardır. Her şey nasılsa öyle. Bunu anlatmak için giriyor ama girdiği yer devlet arşivleri.

Dolayısıyla yalnızca devlet orada bir şeyler anlatıyor. Biz sadece devletin sesini duyuyoruz orada. Yani söz gelimi bizim Osmanlı kaynaklarında bütün asiler hakaretlerle anılır. Şimdi bu hakaretleri saymayayım.

Yani burada çok renkli şeyler Osmanlı bulabiliyor. Bir örneğini vereyim. Küffar-ı Hakisar. Sigara bata sıcak kafirler diyor düşmanlarını.

Ama bu Osmanlı'nın bakış açısı ve siz sadece o arşive baktığınız zaman o anlatıyı görüyorsunuz. Öte yandan bunu işleyip sıradan bir vatandaşa anlatılacak tarih olarak yeniden kurguladığınızda da tabii ki çelişkileri ortadan kaldırarak aslında kurguluyorsunuz. Yani bir kahramanlık hikayesi varsa onu ön plana çıkarmalısınız. Zaferler ön plana çıkmalı.

Bir hata varsa bir kusur varsa mutlaka içimizdeki İllandalılar tarafından yapılmıştır. Gibi böyle aslında biraz anlayıp buluyorsunuz tarihi ve orada mağlubiyetlere çok daha az yer veriyorsunuz. Çelişkilere çok daha az yer veriyorsunuz. Biraz da böyle yazılıyor yani bütün dünyada. Peki mağlubiyetler şey diye mi yazılıyor?

Şimdi sen arşivde zaman geçirmişsindir diye varsayıyorum. İşte ne bileyim işte Osmanlı yendiği zaman böyle övgüler falan yenildiği zaman da işte iyi gitmedi ya falan gibi birkaç cümleyle mi? O da detaylarıyla hani şöyle bir şey yapılıyor mu? Öz eleştiri yapılıyor mu arşivlerde mesela?

Şöyle yani bu... Yenilgi detayları galibiyet detaylarına göre daha mı az demek istedin? Yok aslında detaylar var. Yani arşivde tabii ki bunların da kaydını bulursunuz da.

Burada asıl mesele şu. Biliyorsunuz bir saray tarihçiliği diye bir olgu vardır. Yani profesyonel tarihçilikten önce... Biliyorsunuz derken benim hiç tarih bildiğimi varsaymam.

Bu arada benim tarih bilgim çok kötü. Yani bilmemişsiniz. Sen böyle bir lise 1 öğrencisini anlatıyorsun. Peki.

Şimdi vaka nöfislik dediğimiz bir şey var. Bu da saray tarihçiliği. Yani siz sarayın himayesinde olan bitenin kaydını tutuyorsunuz. Adeta o dönemin bir gazetesi gibi, dergisi gibi kayıt tutuyorsunuz.

Ve bu kayıtları tutarken hiç şüphesiz bir siyasi kliğin içindesiniz. Ve o siyasi kliğin görüşlerini de yansıtıyorsunuz. Bizde Gelibolu Ali mesela o çok barizdir. Okuduğunuz zaman Gelibolu Ali'nin kime düşman olduğunu, kime dost olduğunu görürsünüz.

Hatta çok ilginç bir şey var. Evliya Çelebi de kayıtta bulunuyor hiç şüphesiz. Kendi devrini kaydediyor. Tabi o bir vakanovist değil.

Bir seyyah ama tarihe ilişkin kayıtları onda da bulabiliyoruz. Çok ilginç bir şey yapmış. Bugün tesadüf ettim. 1683'te yazdığını tahmin ediyoruz bu kısımları.

Merzifonlu Kara Mustafa Paşa ile bir görüşme yapıyor. Edirne'ye gittim diyor 1660'ların sonuna Merzifonlu'yla kadar. görüştüm. O bana dedi ki, ''Viyana nasıl bir yerdir?

Alınabilir mi?'' Bana sordu. Sağını solunu anlattım diyor. Baktım alacak gibi.

Yani oraya gitmeye niyetlenmiş. ''Aman paşam'' dedim diyor. Bizim ecdadımız Kanuni demiştir ki, ''Her kim ki bu Beçkalası'na gelirse, piç ola hiç ola burayı alamaya veya Yanıkkale'ye gelirse yana geri dönün.'' Şimdi evliya bunu yazarken aslında şöyle yapıyor.

Yani bu mağlubiyet Kanuni'nin bedduasından kaynaklı. Veya başka vaka nüvisler, başka tarih yazarları doğrudan bazen Merzifonlu'nun üstüne yıkarlar bu kabahati. Merzifonlu şöyle hata etti, şöyle kibirli davrandı. Bazıları Tatar Han'ı Murad Giray'a yıkarlar.

Çünkü yabancı bir unsur. Gelip bize yardım etmedi, arkadan vurdu, ihanet etti. Onun üzerine yıkarlar. Başka türden anlattılar bunlar.

Şimdi burada asıl mesele biraz şu. Elimizde tabii ki detaylar var ama onu okuma biçimimiz aslında değiştiriyor her şekilde. Yani netice itibariyle bir tarihçi bugün oturduğu zaman masa başına... ...tüm bunları beraber değerlendirip bir anlatık kurmak zorunda.

Yani bu işin bir tarafı da bir narasyon oluşturuyor. Evet, ben de tam onu soracaktım. Yani çünkü sen mesela kendi tarih okumalarında ve yorumlamalarında... ...nasıl bir metodoloji kullanıyorsun?

Çünkü çok epistemolojik bir soru da bu. Yani aslında bilgi felsefesine dair bir soru. Nasıl tarihi bilgi nasıl üretilmeli sence? Ya hiç şüphesiz mukayeseyle yapılmalı.

Yani işin iki tarafını birden resmeder biçimde yapılmalı. Tabii ben biraz mikro tarihle ilgilendiğim iş. Yani çok spesifik alanlarla ilgileniyorum. Yani mesela fakirizmin tarihini yazdım.

İşte ateş üstünde yürüyenler, çivili yatakta yatanlar, böyle bütün olağanüstü şeyler ve bundan insan hikayeleri. Dolayısıyla aslında bizim klasik tarihçilerimizin pek hoşlanmayacağı malzemeleri de kullanıyorum. Daha antropolojik bir şeyin var aslında. Evet, evet.

Yani onları da mecbursunuz kullanmaya. Çünkü hiçbir devlet arşivinde size ateş üstünde yürüyen biri hakkında bir şey anlatılmaz. Dolayısıyla artık biraz daha seyahatnameler, anılar, hatıralar... ...hepsini birden değerlendirmek durumunda kalıyorsunuz.

Bununla birlikte tabii ki mukayeseli olarak ortaya koymanız Çünkü lazım. birinin hatırlayamadığını öbürü hatırlayabilir. Ve hatıralar ekseriyetle insanların hayatının sonlarına doğru yazdıkları şeyler. Geçmişte olan şeyleri anlatıyorlar ve onlar da tarihin bir parçası aslında.

Tarihin içinde belli şeylere cevap vermek için bazen yazıyorlar. Dolayısıyla yaylaştıral bir bakış açısının mutlaka kullanılması lazım. Benim metodumun açısından şu belki fark ediyor olabilir. Ben daha fazla böyle underdog kalmış kaynaklara bakıyorum.

Yani kıyıda köşede kalmış şeylerle ilgilendiğim için biraz mecburum öyle yapmaya. Çünkü bir devlet arşivinde bulamayacağınız şeylerle uğraşıyorum biraz. Anladım. Yani underdog derken biraz açar mısın bu arada?

Şöyle yani bizde bu çok böyle birkaç, özellikle profesör beyefendinin televizyonunda çok sık söylediğim şey. Efendim böyle tarih olmaz. Sosyal tarih yapılamaz. İşte bunlar Amerikalıların uydurmaları.

Tarih dediğin işte arşivde illaki devlet evrakı üzerinden yapılır falan gibi. Biraz arkayık bir görüş, yani rankeci bir görüş esas itibariyle. On dokuzuncu yüzyılda bir anlamı olabilir. Yirminci yüzyılın başında bir anlamı olabilir ama o köprünün altından çok sularak.

Biraz böyle bir halen daha bizim tarihçiliğimizde o şey vardır, o tavır vardır. Hep böyle büyük olaylar... ...büyük hadiseler anlatılmalıdır ve siyasi tarih bazda anlatılmalıdır.

Evet. Yani o açıdan aslında çok hoş karşılanmayan alanlara giriyorum. O tarz şeyleri toplamayı daha çok seviyorum. Anladım, tamam.

Peki ikinci soruma gelelim. Niye sence entelektüellik ya da genel kültür tarih bilgisiyle eşit görülüyor Türkiye'de? Onun da bence tarihi bir temeli var. Şöyle bir şey var aslında, insanoğlu tarihi yazma ihtiyacını nasıl edindi aslında ona bakmak lazım.

Yani biz niye tarih yazıyoruz her şeyin başında? Başlangıçta tarih dediğimiz şey profesyonel bir şey değil. Yani bir kabilenin tarihi, bir aşiretin tarihi aslında kulaktan kulağa aktarılan. İşte o kabilenin yaşlısının aktardığı.

Ve muhtemelen de yaşlı kadınların aktardığı bir şey. Yani ben öyle görüyorum en azından. Çok ilginç bir şey var, onu da bir parantez içinde söyleyeyim. Dolny Vestonice diye bir kazı alanı var.

Bu kazı alanında bir ihtiyar kadın figürü bulundu ve bu kadın fevkalade önemli görülüyor. Yani muhtemelen bir tanrıç olduğu falan düşünüldü. Kazılar devam edince bir yaşlı kadın iskeletine rastlandılar ve yüzü etlendirdikleri zaman tanrıça heykeliyle aynı yüze sahip olduğunu gördüler. Köyün muhtemelen hikayeyi anlatan, ateş başında oturan o hanım ablası, o ihtiyar bilge bir şekilde resmedilmiş.

Yani onun hatırasını yaşatmak istiyorlar. Ve tabii ki bu aslında bir tecrübe aktarımı. Yani bakın biz şöyle bir ava gitmiştik, şöyle bir olaylar olmuştu. Hatrınızda kalsın. Bu zamanla biraz daha tabii ki devletlerin tekelinde bir şey olmaya başlıyor.

Vaka nüvislik örneğinde verdiğim gibi. Ve çok ilginç şeyler var. Yani neredeyse modern diyebileceğimiz yaklaşımları antik dönemde bile görüyorsunuz. Tukikides mesela bir Yunan harbi sırasında şey diyor, o kadar önemli bir harbi olacağını hissettim ki günü gününe her şeyi yazmaya başladım.

Yani o bir rapor tutuyor aslında orada. Yani vakaları kaydediyor. Şimdi burada aslında bilgeliğin bir yolu. Yani tarih biliyor olmak.

İhtiyar bir adam, ihtiyar bir kadın size bir şeyler anlatıyor. Ve bu bağlamda bana kalırsa en azından ben yani sıklıkla bunu söylüyorum. Sosyal bilimlerin anası tarih. Yani sosyoloji ile uğraşacaksanız biraz tarih bilmeniz lazım.

Antropoloji ile uğraşıyorsanız daha fazla tarih bilmeniz lazım. Hatta belki psikolojinin içine bile yani entegre edilebilecek bir şey tarih. Dolayısıyla bu eşlenmiş durumda. Yani bir kişi entelektüel mi değil mi?

Yani varsayımsal olarak söylüyorum, kimya alanında çok iyi bir uzman olabilir. Jeoloji alanında çok iyi bir uzman olabilir. Ama işte sen Varna Savaşı'nı biliyor musun gibi bir noktaya geliyor iş. Dolayısıyla bir entelektüelliği göstermenin yolu haline de gelmiş durumda tarih bilmek.

Evet. Bizim bölüm, ben de sosyal bilimler bölümündeyim. Tarih hocalarıyla beraberiz aynı odada. Sen de izleyenlerle size selam olsun.

Hep onların bir şeyi var böyle. Biz de ana bilimiz, siz yandalsınız falan diye böyle bir havaları var. Ya bana tarih bilmem derken yani resmi tarih dinlemedim yani hiç tarih dersinde aynen hiç o tarz işte yok sırt sındığı savaşıdır, uzar sırt savaşıdır dinlemedim ama insanlık tarihine dair tabii ki şeylerim var. Onda dipdot olarak düşeyim.

Ama şunu söyleyeyim, bu hani ana bilim olma meselesiyle ilgili tarihte bu diğer bilimler bilinmeden yapılabilecek bir şey değil gibi geliyor bana. İyi bir antropoloji bilginiz yoksa, iyi bir coğrafya bilginiz yoksa, yani Brodel'in yaptığı tarihçilik mesela... ...o coğrafya bilmeden yapılabilecek bir şey değil.

Sayfalarca şey anlatıyor Brodel, çok ilginç bir şey. Arap develeri ile Türk develerinin farkını anlatıyor. Niye Araplar Anadolu'ya giremedi de Türkler girdi? Bunun cevabını bulabilmek için.

Dolayısıyla aslında multidisipliner olmayan, yani sadece tarihe yönelen bir tarihçilik... ...aslında daha zayıf bir tarihçilik. Evet, evet.

Kısır kalıyorsun. Evet, o kibri de biraz öyle kırabiliriz yani. Yok yok, bizim hocalarımız çok yönlüdür şimdi. Alınırlar.

Ama hocam, size demedik, genel konuşuyoruz. Peki, sözlü tarih hakkında ne düşünüyorsunuz? Şimdi özellikle bazı vakıflar, azınlık vakıfları Türkiye'de de, dünyada da böyle sözlü tarih projeleri şey yapıyorlar. Çünkü resmi tarihte yer almayan işte daha ufak tefek azınlıkların, işte dine azınlık olabilir, etnik azınlık olabilir, hikayelerini... ...işte hala hayatta kalan insanlar üzerinden.

Ben Kanada'da mesela bir kızla tanışmıştım. Oradaki inuilerin hikayelerini böyle yaşlı kadınlardan sözlü bir tarih projesi yapıyordu. Tarihte de çok şey var yani. Hani bir yazılı metin fetişi var diyeyim yani.

Yani yazılı yoksa bir kaynak yoktur gibi. Böyle sözlü anlatılar sence tarih yazımının içinde ne kadar yeri var? Olmalı mı? Olmamalı mı?

Yani aslında bütün kaynak, yani bunun özellikle özel durulması da lazım. Bütün kaynaklar bir atmosferde ortaya çıkıyor. Bu atmosferde ortaya çıkan şeyi biz bu atmosferle anlamalıyız. Yani bu yazılı bir kaynak da olabilir.

Bir şeyin kağıda yazılıyor olması onun daha kıymetli, daha önde olduğunu göstermiyor. Hiç şüphesiz sözlü kaynaklarda aktarımdan aktarıma bir dönüşüm. Yanlış hatırlama, unutma, eksik anlatma veyahut belirli gerekçelerle abartıya gitme durumu olabilir. Yani bu konuda daha rakamsal olan, daha rapora benzeyen şeyleri kullanmak daha sağlıklı olabiliyor bazı konularda.

Yani söz gelimi çok klasik bir şeydir. Modern öncesi tarih anlatımında bir yerde bir ordudan bahsediliyorsa yüz binlerce askerdir. 100 bin kere 100 bin asker. Böyle bir şey olamaz.

Hiçbir antik ordu böyle 1 milyonluk bir nüfusla bir yere hareket edemez. Zaten beslenemezler. Bu abartıya bazen bizim vatandaşlarımız çok düşebiliyor. Mesela çok yaygın bir şey.

Sosyal medyada bir savaştan bahsediliyor. Burada 100 bin tane insan öldürülmüş. Orada 100 bin tane insan yaşamıyor. Ama oradaki maksat şu, çok yani.

Onu anlatmaya çalışıyor bize bunu anlatan kişi. Ve bu yazılı aslında. Yazılı kaynaklarda da bunlar olabiliyor. Mesele zaten aslında metodolojiyi bilmek.

Yani kaynağı ne soracağız, kaynaktan ne cevap alacağız ve kaynağı nasıl sorgulayacağız meselesi. Sözlü tarihte de şöyle bir şey var. Tabii ki özellikle antropoloji de çok kullanılan bir metot. Röportajlar, sözlü görüşmeler.

Ama orada bir aslında kirlenme durumu da olabiliyor. Çünkü siz onun içine girdiğiniz zaman aslında karşı tarafı etkilemeye başlıyorsunuz. Bu çok yaygın bir şeydir. Antropologlar gider bir kabileye, üç ay sonra Hazreti İsa'nın hikayesini başka türlü olarak dinlerler oradaki yerlilerden.

Bu çok yaygın bir şey. Buna dikkat etmek lazım ama söz tarihe mutlaka değer vermek lazım. Bir bölgeyi anlamak için, bir toplumu anlamak için. En azından o toplum bu tarihi vaka hakkında ne düşünüyordu?

Onların muhayyilesinde ne vardı bunu anlamak için çok önemli. Ben de çok sıklıkla kullanıyorum açıkçası. Yani şu aralar bir belgesel çalışmasının içindeyim mesela. Frans Kafka diyor işte köy doktorunu bu evde yazdı.

Şimdi bu hiçbir yerde bulabileceğiniz bir şey değil. Ancak Pıraklı biriyle konuştuğunuz zaman size diyor işte bak burası böyle falan. Dolayısıyla bu şeyleri kullanmak hem meseleyi daha renkli bir hale getiren bir olay ki bu çok önemli. Yani bir bilim iletişimi açısından önemli.

Yani iyi bir narrasyon kurmak, iyi bir anlatı kurmak için mutlaka bu sözlü ifadelere de yer vermek lazım. Öte yandan da en azından o atmosferde insanların psikolojisinde nasıl görülüyordu bu tarihi vaka. Bunu anlamak için bence önemli sözü tarih. Tarih ve milli duyguların inşası meselesine de biraz girmek istiyorum.

Çünkü işte insanlar kendi milliyetleriyle, sadece Türkiye'de değil, bütün dünyada bir gurur duymaya da bir aidiyet hissetmesi de birazcık tarihin vesilesiyle oluyor. Sence burada problematik taraflar var mı? En basitinden şimdi şey aklıma gelmişti az önce senle konuşurken. Can Bonomo'nun kendisi Musevi bir tweet'i aklıma geldi.

Ona şey yazmışlar. Yanlış hatırlamıyorsam, hatırladığım kadarıyla işte sizinkiler İsa'ya çağırmaya gelmedi mi Moruk'u falan gibilerinden. Bizimkiler derken 90'lıyım ben Moruk gibi bir cevap yazmıştı. Atalarımızın, ecdadımızın yaptığından iyisiyle kötüsüyle bir Alman için Nazilerin yaptığından suçluluk duymak da olabilir bu.

Ya da işte ne bileyim İstanbul'un fethinden gurur duymak da olabilir bir Türk vatandaşı için. Ne kadar sence ilişkili olmalı bu? Ne kadar sorumlu hissetmeliyiz? Tarihin burada rolü ne?

Yani tabii ki milli duyguları beslemek için tarihten daha iyi bir araç yok. Yani isterseniz işte bir marş besleyebilirsiniz, şiir yazabilirsiniz. İşte bir vardı ya bir apaçığa alıyor gözleri yaşlı falan. Yani her şeyi yapabilirsiniz ama tarih kadar insanı duygulandıran, heyecanlandıran bir şey yok aslında.

Çok kişinin tarihle olan ilgisi de aslında burada başlıyor. Bizim isteğimiz onun ötesine gitmesi. Yani bir profesyon olarak ilgileniyorsanız ya da gerçekten entelektüel olarak bu konuya meraklıysanız... ...onun ötesine gitmenizi bekleriz.

Maalesef Türkiye'de orada kalıyor hikaye. Yani ya işte bak görüyor musun? Biz ne kadar köklü bir milletiz. Ne kadar eski bir milletiz.

Yani şey fetişi vardı Türkiye'de biliyorsunuz. İşte beş bin yıllık şu bulundu. Altı bin yıllık, yedi bin yıllık Anadolu'da bir parça bulundu ki işte üzerine Türkçe ifadeler yazıyordu. Yani altı bin yıl önce alfabeyi kaç kişi kullanıyordu?

Anadolu'da bizim ne işimiz vardı falan. Çok problematik şeylere de gidebiliyor. Yani hamasi ve tabii ki siyasi gerekçelendirmeler için kullanılabiliyor. Bugün çok daha fazla görüyoruz.

Yani mesela Trump'ın sürekli olarak tarihle ilgili atıflarda bulunduğunu görüyorsunuz. Netanyahu zaten hani baştan sona bütün tarihi atıfları her konuşmasına yediren bir lider. Şimdi bu tabii ki bu hamasi, milli şeyleri kurcalamak için çok elverişli bir şey. Öte yandan tabii ki ne kadar sorumluyuz meselesi bence daha bize bakan tarafı bu iş.

Çünkü siyasetçiler bunu her zaman kullanır, kullanmaya da devam edeceklerdir yani. Baktığınız zaman dünyadaki pek çok anıt, olayların yaşanmasından yüz yüz elli sene sonra yapılmış şeylerdir. Bir anda ne hikmetse o insanların aklına buraya bir anıt dikelim, bu tarih olayı analım duygusu gelmiştir. Biraz incelediğiniz zaman şunu fark edersiniz.

O gün başka bir siyasi çekişme vardır. Onun için insanlara bir hatırlatıcı olarak o anıt oraya dikilir. Şimdi burada bize düşen tarafı işin bence şu. Şunu fark etmek lazım.

Modern öncesi dünya çok sert bir dünya ve çok açıkçası vahşi bir dünya aslında. Yani bir devlet adamının bir hatasından dolayı direkt kafasının kesilebildiği, işte bal mumuna batırıldığı, içine saman doldurduğu bir dünya. Bugün biri bunu yapsa herhangi bir lider, biz ona psikopat deriz. Hatta belki seri katil falan deyip yani onu hapse atarız.

Dolayısıyla... Ölçeğimiz bir defa farklı, onu fark etmek lazım. Ve bugüne en azından meseleyi alırken veya onları yargılarken anakronik olmamak lazım. Tarihte bu tarz vakalar her türden yaşanabilir.

Öte yandan bizim sorumluluğumuz bence yok. Yani biz netice itibariyle işte Can Boromo'nun dediği gibi yani ben 87'liyim moruk. Biz de yani işte tamam, bugünün insanlarıyız ve bugün yaşıyoruz. Bugünün mesuliyetleriyle karşı karşıyayız.

Tarihle ilgili bir hesaplaşma yapılacaksa şayet bu devlet kademesinde yapılabilecek bir şey. Resmi tarihi konuştuk. Resmi tarih anlatısındaki değişikliklerle yapılabilecek bir şey. Anıtların değiştirilmesine yapılabilecek bir şey.

Ama onun da sınırları bence biraz tartışmalı. Evet. Şu anda bu arada Amerika'da çok ciddi bir şey. Amerika'da, İngiltere'de işte köle sahibi olan bazı insanlar kolonyal.

Geçmişimizle yüzleşelim. İşte mesela Kristof Kolomb günü kutlanıyor. İşte Kristof Kolomb gününü kaldıralım. Kaç tane yerli Amerikalı şey yani Kızılderili'yi.

Öldürdü, katletti falan. Bir de tarihin böyle bir kısmı da var. Yani şimdi anlatılırken tabii ki biraz işte Amerikalıların, Amerika'da bir lisede... ...Kristof Kolomb'un gelişi,

Amerika'yı keşfi. Sevinçli bir olay. Sevinçli bir olay olarak anlatılıyor. Ama kızılderililerin nezdinde bu dünyanın en karanlık günü.

Ya da işte ne bileyim, Netanyahu'nun diye aklıma geldi. İşte İsrail, Filistin, Nakba. Mesela gibi hani bu çok eksik yani bu karşılaştırılmalı hal ve bir yüzleşme ya da orada o ezilen ya da işte oradaki mağdur katliam... ...ya da öldürülen insanların kültürlerin hikayelerini de birazcık gizliyor aslında.

En azından hani de senin dediğin gibi o bir şeyde kalıp... ...onun ilerisine gidemezsen, daha hamasi bir yerden bakarsan... ...buna hizmet ediyor gibi geliyor benim tarihle olan problemlerimden biri de bu ama... ...senin yaptığın tarih böyle bir tarih diye demiyorum yanlış anlama.

Ama bunun tersi de var. Yani bunu iyileştireceğiz derken aslında tarih çarpıtarak bu mağduriyetin üzerini ört edebiliriz. Nasıl mesela? Şundan kaynaklanıyor.

Bu şeyde çok eleştiriler olarak getirilmiştir. Bu history from below, yani aşağıdan tarih yapmaya çalışan, özellikle Marksist yazarlara getirilen de bir eleştiridir. Yani bazen sosyal eşkıyaları ele alır mesela Osman ve etkilerini büyütür sanki. Yani bazen hakikaten ezilen sınıfların, daha aşağıda olan insanların... ...gücünü abartarak hani onları merkeze alalım,

onlar bazıları bir tarih yapalım derken... ...orada yaşanan problemi örtbas etme ihtimalimiz de var. Nasıl bir problem anlamadım.

Şundan bahsediyorum. Mesela bugün çok tartışılıyor. Netflix'te mesela işte bir tarihi dizi yapılıyor. Orada bir bakıyorsunuz siyahi bir soylu var.

Böyle bir şey olmaz. Yani tamam biz bunu telafi etmek için yaptık, iyileştirmek için yaptık diyorsunuz ama... ...baktığınız zaman tam tersi aslında örtmüş oluyorsun.

Çünkü o tarihlerde CIA'lar bilakis plantasyonlarda köle olarak çalıştırılıyorlardı. Yani bu realiteyi gösterebiliyor olman lazım. Yani bu çok ince bir denge ve şeyi fark etmek lazım. Ben artık hani orada biraz pes etmiş de durumdayım.

Yani bir bilim olarak, bir gerçek anlamda objektif bir anlatı olarak tarihle... ...aslında siyasi bir söylem olarak tarih birbirinden başka şeyler. Bir menkıbe yani aslında.

Kendi menkıbelerimizi yaratıyoruz. Şimdi bugün de Amerika'da yeni menkıbeler üretilecek tabii ki. Ve bu aslında bir hafıza sıfırlama operasyonu. Yani bir şekilde zihnimizi temizleyelim, hafızamızı sıfırlayalım.

Hani şey gibi, biraz manipülasyon gibi de geliyor bana. O olay öyle olmamıştı, hatırlamıyor musun falan gibi. Yeni bir şey anlatıyorlar. Gaslighting yapıyorlar halka.

Halka gaslighting var ya. Şöyle kişi kütleri de yaratıyor aslında. Geçenlerde Twitter'da bir Amerikalı bir kız ya da yani Amerika olduğum varsaydım bir kız İngilizce bir tweet atmış, şey yazıyor. Tarihteki en iyi PR'cüler olan liderler diye mesela hani aslında iyi anılan, şimdi atıyorum Mao'ya baktığımızda iyi anlıyoruz biz ya da Stalin'i çoğunlukla en azından.

Pol Pot'u iyi anlıyoruz, Hitler'i iyi anlıyoruz ama ne bileyim Büyük İskender de çok büyük işte ölümlere, acılara sebep oldu ama o aynı olumlu bir kişi kültü olarak anılıyor. Bunun hakkında bir şey söylemek ister misin? Tabii ki çünkü şöyle bir şey var. Özellikle yani yine aynı şeyi işaret edeceğim ama modern öncesinde... ...bir kumandanın iyi olması,

bir sultanın, padişahın, kralın iyi olması... ...zafere bağlı birinci olarak. Yani çok zaferiniz varsa iyi bir kişi olarak anılırsınız.

İkincisi mesela adalet şeyi çok vardır. Nuşirevan'a adil mesela. Meşhur Nuşirevan çok adildi falan. Oradaki adaletten kasıt şu değil.

İşte herkese eşit davranırdı, yargı önünde herkes eşitti, kanunlar çok iyi kullanıldı değil. Bugün bizim anladığımız adalet değil. Etrafındakileri iyi doyururdu, iyi beslerdi. Onlara da pay verirdi.

Şimdi bu algı farkından dolayı tabii ki şimdi saydığın örneklerin çoğu aslında modern dönemde. Yani videosu olabilen liderler ve biz onları bugünün ölçütlerine göre baktığımızda... ...adil olmadıklarını anlıyoruz.

Ama şöyle düşünün, bundan bin sene önce bunlar yaşasaydı... ...muhtemelen çok büyük muzaffer kumandanlar olarak da anabilirdik bir kısmını. Bir de işin şey tarafı da var bence, çoğu mağlup da olduğu için Hitler mesela.

Galip olarak bitirseydi savaşı, belki başka türden bir hikaye yazılacaktı orada. Öyle bir cüz var bu arada. Evet. Evet, evet.

Yani çok bir de üzerinde çok durulan bir şeydir. Yani vadif tarihçiliğinin sevilen konularından bir tanesi. Hadi burada parantez olarak da söyleyeyim. Şu anda özellikle böyle ergen diyebileceğimiz genç erkek agresyonunun yöneldiği şeylerden biri Hitler ve onun dönemi.

Yani ikinci dünya savaşıyla ilgili herhangi bir şey yaparsanız sosyal medyada mutlaka izleniyorsunuz. Top, tüfek, işte şu kıyafet giyildi, şu kumandan vardı falan bu anlatılara bayılıyor herkes. Evet, İkinci Dünya Savaşı inanılmaz popüler bir tarih merakı alanı. Bir de Roma İmparatorluğu.

Roma İmparatorluğu, Birinci Dünya Savaşı ile ilgili de var. Çok ilginç bir şey gördüm. Sekiz yüzden fazla videosu var tek bir kanalın ve sadece Birinci Dünya Savaşı'na ilişkin. Atların nalları, yurt dışında bir Amerika'da olması lazım.

Atların nalları, nereden geldiği toplar, nasıl hazırlandığı her bölüm ayrı bir konu. Ve kırk beş dakikalık yani muazzam bir araştırma yapmış adam yani. Yani işin böyle bir tarafı var. Mesela İskender'e dönecek olursak, İskender mesela tabii ki bir kült oluşturuyor.

Yani Mısırlılar açısından İskender berbat bir adam. Babililer açısından, Afganlar açısından, o dönemin Persleri açısından berbat bir adam. Korkunç bir şey, korkunç bir hikaye. Hatta gelip işte Avesta'nın bazı kısımlarını yok ettiği falan da anlatılır yani.

O İran anlatısında kötü bir karakter. Ama şunu fark ediyoruz, İskender gittiği her yerde kendi kişi kültürünü oluşturabilmiş. İskender Geçidi var, İskenderiye var, İskenderun var. Biz halen daha onun isimleriyle isimlendiriyoruz.

Ve bir bakıyorsunuz, geç antik çağda peygamber gibi bir figüre dönüşmüş. Yani mucizevi işler yapan, işte Hızır'la birlikte hayat suyunu aramaya çıkan falan bir karaktere dönüşüyor. Ki geçtiği her yerde de kendini asıl tanrılaştırmak için iyi bir PR çalışması yapıyor. Evet, evet.

Şeyde vardır bizim... Şeyde Artemisyon'da Efes'te diyor ki ben burayı yaptırayım işte Artemis'e adanmış bir şey. Çünkü ben Artemis'in oğluyum diyor. Tapınak yandığı gün doğmuş ve diyor ki işte Artemis benim doğumuma gelmek için terk etti tapınağını.

O gün de ben doğdum. Madem öyle ben yaptırayım burayı falan. Efes halkı zeki insanlar. Diyorlar ki iki tanrı yan yana olmaz efendim.

Yani siz de tanrısınız. Siz ayrı durun yani karışmayın bu işe. Ve o kendi ismini oraya veremiyor. Ama böyle bir şey var hakikaten.

Tarih bize birimbikten süzülerek gelirken aslında pek çok problemli tarafı da tıraşlanmış biçimde geliyor. Onu görmemiz lazım. Tarihle bir diğer problemim de şu, sanki tarih hakkında konuşunca... ...şu an tarihin içinde değilmişiz artık diye gibi bir algı oluyor.

İşte o Francis Fukuyama'nın End of History'sini bilirsiniz, tarihin sonu. Şu anda da tarihin içindeyiz. Sanki her şey bitti, işte demokrasilerdeyiz. Hiçbir şey olmuyor, sanatları, ihlalleri olmuyor, savaşları olmuyor.

Sanki bitti gibi bir algı ve şu anda da bir tarihsellik içindeyiz aslında. Öyle bir algı da, bilmiyorum bana mı öyle geliyor acaba ama... Sanki öyle bir alt metni de olabiliyor. Var tabii, geriye dönerek yazdığımız için tarihi.

Yani önümüzde herhangi bir şeyin olduğunu varsaymadan yazıyoruz. Oysa demokrasi örneği çok güzel bir örnek. Evrensel oy bile aslında elli seneyi geçmeyen bir olay dünyada. O kadar yeni ki yani biz onu çok çabuk unutabiliyoruz.

Yakın tarihle ilgili algımız çok çarpıklaşıyor. Evet. Yani ve zaman üzerine çok düşüncemiz de aslında berrak değil. Yani mesela ilk krallardan Kleopatra'ya kadar geçen dönem aslında Kleopatra'dan günümüze kadar geçen dönemle hemen hemen aynı.

Yani Kleopatra eski Mısır krallarına. Bizim Kleopatra'ya olduğumuz kadar uzak aslında. Ama biz fark edemiyoruz. O zaman dilimleri kafamızda çok karışıyor.

Antik Mısır diye bir yer var. Onlar işte hep beraber onların tarihi ve bizim modern tarihimiz de aslında... ...kendi hayat ölçeğimizle başladığı için onu çok takip edemiyoruz.

Mesela benim için beş milyon yıllığa, bana özel bir şey değil. Beş milyon yıllığa, beş bin yıl öncesi arasına çok öyle tahayyül edebileceğim şey yok. Ya da şey ne bileyim işte... 999 kenarı olan bir geometrik şekilde, 2000 kenarı olan bir geometrik şekilde zihnine tahayyül edemezsin ya... ...artık flulaşıyor yani.

Ya da bir referans noktasına ihtiyaç oluyor. Peki yani son soru, sence şu neden özellikle bazı, genelde erkek oluyor bunlar... ...bu arada tarih merakları, bilmiyorum senin YouTube kanalında biraz erkeksidir diye.

Analitikten gördüğüm kadarıyla öyle. Bir çorap kokusu vardır falan diyor. Şaka yapıyorum. Alınmasınlar.

Alınmayın. Bizim 49 Able ekibi de öyle. Çünkü hani şey, onlar da biraz siyaset, politika, tarih falan hani benzer bir kitleye hitap ediyorsunuz gibi düşünüyorum. Bir, öncelikle neden sence erkekler özel böyle bir merakı var?

İkincisi, neden hep benzer konular işte Roma İmparatorluğu, İkinci Dünya Savaşı gibi böyle... ...bazı insanların hiperfokuslandığı, bir grup insanın çok mega ilgisi olduğu konular neden bu kadar örtüşüyor sence? Yani şimdi tabii takipçileri de kırmadan buna nasıl cevap verebilirim onu düşünüyorum.

Ama şöyle bir şey var. Bir kere kadınlar daha iyi işlerle uğraşıyorlar diyerek kadın seyircilerimizin gönüllerini alayım. Bir tarafıyla şu var. Mary Beard mesela bütün dünyada çok iyi bir Roma tarihçisidir.

İyi bir popüler tarihçidir ve bir kadın olarak için içindedir ve onun bakışını ben çok beğenirim. Mesela onun bir belgesel serisi vardı Roma'ya ilişkin. Mezar taşları ve yazıtlar üzerinden Roma'nın günlük yaşamını bu kadar iyi resmeden bir şey olamaz. Yani müthiş bir şeydi.

O yine SPQR, yine onun kitabı falan, çok iyidir. Hatta Boris Johnson'la bir münazara yaptılar. Başbakanken mi? Başbakanlığından önce.

Boris Johnson da antik Yunan Edebiyatı uzmanlığı gibi bir şey. Bir şey yaptılar, münazara yaptılar. Orada anti günah mı daha iyi, Roma mı daha iyi diye mükemmel bir şeydi yani. Dolayısıyla kadınların bu işi yapamıyor olmaları diye bir durum söz konusu değil.

Ama neden böyle daha erkek egemen bir durum var tarihte? Birincisi işte o eskiden beri gelen tarihin ibret olması. Ve aslında büyük olaylara yönelmesi, siyasi askeri olaylara yönelmesi belki hanımefendileri biraz uzak tutuyor bu konudan. Yani sıkıcı şeyler bunlar.

Açıkçası ben de sıkılıyorum, bilmiyorum yani. İçimde böyle feminen bir yan var ya da toksik maskülenatemi yendiğim için olabilir. Yani şey yapıyorum, bunalıyorum. Balbazar sweatshirt'un zaten toksik maskülenateni yenmenin bir nişanesi yani.

Tabii onu göstermek için öyle dedim. Çok iyi. Yani işte sıkılıyorum. Dediğim gibi belgeselle uğraşıyorum.

Mesela Viyana ile ilgili belgesel yapıyorum. Kuşatma detayları bunaltıyor beni. Ama işte orada bir Çerkez Dayı heykeli var, onun meselesi. Veya orada mesela Avusturya İmparatorluğu'nun elbisesinin üzerinde Osmanlıca ''Ah efendim'' yazmışlar mesela.

Müthiş bir detay, çok eğlenceli bir iş yani. Niye böyle bir şey yazar? Bir Avrupa İmparatorluğu'nun kıyafetinde. Ve yani Türkçe yazıyor.

Ah efendim, ah efendim diye. Sen aslında insanı merak ediyorsun diye gibi anladım. Belki daha feminan bir tarihe ihtiyacımız var. Tarih beni bu yüzden kaybediyor.

İnsan intra personal şeyler çok yok. Mevcut tarih yani seninkini bir kenara koyuyorum. ...mevcut tarih anlatılarında çok böyle kişisel hikayeler, insan hikayeleri yok yani.

Ve kadınlar belki biraz daha o pro sosyal varlıkları oldukları için... ...belki senin o sevdiğin Mary Beard da benzer perspektiften baktığı için... ...farklı bir şey katıyordur gibi varsaydım şu anda.

Bu arada kadın tanımıyorum ama... ...belki biraz daha böyle insanlı bir tarih. Kesinlikle bu, kimin sözüydü hatırlamıyorum ama tarihçi bir tazı gibi diyor.

İnsan neredeyse onun kokusunu almalı. Yani aslında tarihi gerçekten bir insan hikayesi olarak almaya başladığımız zaman daha renkli bir şeyle karşılaşıyoruz. Yani meşhur Jinsburg'un Peynir ve Kurtlar diye bir kitabı vardır. Bir İtalyan köylüsü Menocchio adında onun hikayesini öyle bir alır ki sayfalar boyunca o günün İtalyasını ondan öğreniriz.

O günün çatışmalarını, hangi kitaplar okunuyor, matbaa tarihi nedir falan müthiş bir... ...meseleye getirir o ufak noktadan olarak hadiseyi. Aslında daha renkli ve daha fazla bilgi veren bir şey insan.

Evet. Bir insan tekinin yaşamıyor. Şu anda bizi de mesela günlük hayatımızı inceleseler... ...2000'li yıllar nasıldı işte,

2020'li yıllar nasıldı sorusuna müthiş cevap verecek şeyler. Yani çılgın bedişi dikkate almadan bir 90'lar sonra 2000'ler başı tarihi yazılmamalı belki de. Yani dolayısıyla işin öyle bir yanı var ve bence kadınlar da biraz bu yüzden uzak duruyorlar. En azından benim analitiksten gördüğüm kadarıyla... ...ne zaman insan hikayelerine daha fazla yer verirsek kanalda.

Mesela Dedikodu Saati diye bir içeriğimiz var. Böyle seri halinde şey yapıyoruz. Yani sadece böyle anektodal şeyler ve onun soft bir tarih içeriği olduğunda baştan söylüyorum. Yani kimse öyle çok ciddi bir şey dinliyorum diye gelmiyor.

Bazen gelen ve çok tepki gösterenler de oluyor tabii de. Bakıyorum hemen kadın izleyicilerimizin oranı daha fazla yükseliyor. Hadi bir de espri bir şey söyleyeyim. Hele bir de dizilerle denk gelirse, Şakir Paşa dizisiyle denk gelmişti.

Korkunç bir izlenme oldu falan onda. Çok iyi. Yani öyle bir şey var. Onun için evet yani tarihte feminen olmalı mı?

Biraz şey hani sadece bir şeye yöneltmek belki olabilir ama insan merkezde olmalı. Evet. İnsan merkezinde tarih anlatılsa... Teminan derken ondan bahsediyorum. Biraz daha insan hikayeleriyle şey yapan.

Bu arada sen konuşurken şimdi düşündüm. Bence şöyle de bir şey var. Kadınlar genelde tarihsel olarak güçten uzak, iktidardan uzak tutuldukları için sanki hiç şey gibi hissediyoruz. Yani hani ona hedeflenemeyecek kadar ütopik bir şey.

Yani güce sahip olmak. Erkekler de o cosplay'i seviyorlar ya. Yani işte imparator olsam şöyle yapardım. Age of Empires falan.

O kendini onun yerine koyarak herhalde belki de... İşte ne bileyim, Sezar olsam şunu yapardım, bilmem ne, Büyük İskender olsam onu yapayım. Orada kendisini orada görebiliyor bir hayal olarak falan belki de yani. Olabilir, yani empati duygusuyla da ilgili olabilir.

Bir şeyle ilgili bir sorun var. Yani bir Marxist tarih yazımından çıkan bir feminist tarih yazımı da vardır ya. Orada da mesela şey olabiliyor. Yani bizim söylediğimiz şey aslında tam manasıyla o değil.

Çünkü o zaman da dediğim gibi o ezilen sınıfların etkisini abartarak bir haksızlık yapmış olabiliyorsunuz. Bir de şu tarafı var, bir kraliçe de aslında bir sınıfın içerisinde, bir köylü kadın da aynı sınıfın içerisinde. Bunları sadece kadınlık üzerinden değerlendirdiğiniz zaman bir problem de yaratmış oluyorsunuz. Evet ama onun için şimdi intersectionality diye bir şey var.

İşte onları ayıralım diyen bir ekol de var ama haklısın. Peki çok teşekkürler. Bu da sınıf sağlığı diyerek bitirelim. Çok teşekkürler Mustafa.

Çok güzel bir sohbet oldu. Umarım sen de keyif almışsındır. Çok keyif aldım. Tekrar şuradan kitabını da tanıtalım.

Mustafa birazcık geç kaldığı için özür mahiyetinde de getirmiş. Tarih bilmeye mecburuz takvimi karıştırmamak için. Ben bugünü başka bir gün zannediyordum. O kadar tarih biliyorsun, bugünün tarihini bilmiyorsun.

Yarın zannediyormuş sevgili Mustafa ama olsun tamamen kalbime aldım bu güzel imzalı kitabını. Bunu da tanıtmış da olalım. Sadular. Nepal'de tanışmıştım.

Çok güzel, ilgili okuyacağım ve senin yaptığın bu farklı daha alternatif tarihçileri de benim çok vizyonumu açtı. Özellikle daha dün dinledim, çok güzeldi. Benim de konularımla biraz kesişiyor deliliğin tarihi. Ne yapmışsın?

Çok keyifle dinliyorum seni. Ama ben de aynı şekilde hem senin YouTube kanalını hem burayı keyifle dinliyorum. Özellikle YouTube kanalının ismine bayılıyorum. Teşekkürler.

Birkaç kere de söyledim yani müthiş şeyleri. Kötü emel deyip gülüyorum. Evet evet. Bir de benim gıcıklığıma çok uyuyor.

Ama çok güzel bir seçim. Teşekkürler. Yani ben kanal isminden dolayı çok muzdarip bir insan olarak... Evet onu diyecektim.

Sen neden böyle bir topa girdin? İşte ben böyle olacağını bilmiyordum. Yani böyle olacağını bilmiyordum. Bu kadar büyüyeceğini düşünmemişsin diyorsun.

Olsun. Buna rağmen bu kadar yükselmişim. Zor telaffuzuyla. Ne demek Lex History?

Tarihin yasası demek aslında ya da yasanın tarihi olarak da okunabiliyor. Bu hukukçuların işte latince merakı. Evet. İşte başına bela olmuş.

Maalesef öyle bir latinceden darbe yedik yani ama Kötü Emeller müthiş kanalış. Çok teşekkür ederim. Sağ ol. Çok teşekkürler tekrar geldiğin için.

Ben teşekkür ederim. Bir sonraki bölümümüzde görüşmek üzere. Hoşça kalın.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)