Podcast

komplo teorileriyle dalga geçmeye mecbur muyum?

mecbur muyum?

10 ay önce
İzle
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Komplo teorileri deli saçması, bunlara inanlar da deli mi gerçekten? Eğer öyleyse, komplo teorisi olarak ortaya atılan ama sonrasında gerçek olduğu anlaşılan iddiaları ne yapacağız? Bunlara inandığımız için cahil, dalga geçtik diye üstenci olmaya mecbur muyuz peki? Bu bölümde komplo teorilerine nasıl yaklaşmamız gerektiğini konuşuyoruz.



Yararlanılan Kaynaklar:


Dentith, Matthew R. X. Taking Conspiracy Theories Seriously. Lanham: Rowman and Littlefield, 2018.



Dentith, M. R. X. The Philosophy of Conspiracy Theories. London: Palgrave Macmillan, 2014.




Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------

Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

3.741 kelime · ~19 dk okuma

Merhabalar herkese, Mecbur Muyum'un yeni bölümüne hoş geldiniz. Bugün oldukça can alıcı, toplumu bölen, polerize eden bir konuyu konuşacağız. Komplo teorilerini konuşacağız ve komplo teorileriyle dalga geçmeye mecbur muyum sorusuna bir yanıt arayacağız. Bu konunun ilhamını bana benim hakkımda yazılmış bir tweet verdi.

Şöyle yazmış erkek olduğunu düşündüğüm biri. Bir beyefendi. Ezgi Emel konusunda çok karışık hisler besliyorum. Bir yandan eleştirilerini alıngan ya da saldırgan bir yerden getirmediği için yapıcı hissettiriyor.

Ufuk açıyor. İlk kısmı için teşekkürler. Diğer yandan da bazen averaj komplocu tadı veriyor. Dinlemeye devam edeceğim.

Transkriptin tamamını oku

Bu komplocu sıfatını görünce gerçekten çok şaşırdım. Çünkü ben komplo teorilerine refleks olarak deli saçması tepkisi veren, vermiş olan bir insanım. Komplo teorilerinde böyle çok tepeden bakan bir insandım. O yüzden oldukça şaşırttı beni böyle bu taraftan bir eleştiri gelmesi.

Böyle biraz meta naratifleri, işte ne bileyim psikiyatriyi, psikolojiyi, ilaç şirketlerini falan filan eleştirdiğim için herhalde böyle o büyük oyun anlatısına yakınsamış bunu yazan kişi. Ama bence komplo teorileri epistemolojik olarak yani bilgi felsefesi bakımından çok ilginç şeyler ve oradaki aslında o şüphecilik zaman içinde benim hoşuma gitmeye başladı. Normalde dediğim gibi refleks olarak tepeden bakardım biri komplo teorisi anlattığı zaman ama... Aslında benim de benzer bir şüphecilikle yola çıktığımı aynı komplo teoricileriyle daha sonra hani yolda beni kaybettiklerini düşünmeye başladım.

Yani aslında çıkış noktamız ne bileyim işte resmi anlatılara şüpheyle yaklaşma gibi. bir yerse bunu kabul edersek aslında benzer yerlerden çıkıyor. Bunu fark etmekte bana şu soruyu sordurdu. Acaba komplo teorilerine felsefi bir yerden bakabilir miyiz?

Felsefede şöyle bir şey vardır, charitability yani karşındakinin argümanını olumlayarak yani basitleştirerek ve kolay saldırılacak bir şekilde değil de olumlayarak düzgün bir şekilde ona charitable davranarak ona böyle basite indirgemeden kompleksitesini görerek yaklaşmak ve o şekilde çürütmek hani bu böyle bir entelektüel erdemdir yani. Çünkü bir argümanın en basit haline saldırmak da bir safsata oluyor. Bu safsatanın ismi de hatta straw man deniyor, çöp adam safsatası. Sen kompleks bir fikri çok basitmiş gibi dillendirerek hani kolay bir hedefe saldırıyorsun aslında.

Onun tam tersini yapmaya çalışacağız ve bu bölümde komplo teorilerine ciddiyetle hani burun kıvırmadan, dalga geçmeden, felsefi bir perspektiften bakacağız ve komplo teorilerine aslında sağlıklı bir şüphecilik sahibi olup olmadığını değerlendireceğiz. Bence özellikle komplo teorileriyle ilgileniyorsanız çok çok ilginizi çekebilecek bir bölüm olacak. Farklı bir zihninizde pencere açacağını düşünüyorum. Birinci bölüm, yarım kalan planlar.

Devletin ya da gizli güçlerin gönderdiği zihin kontrol sinyallerini engellemek için takılan böyle alüminyum folyo şapkalar, dünyayı yöneten kertenkele adamlar ya da düz dünya teorileri, komplo teorisi dendiğinde zihnimize beliren imaj çoğunlukla, çoğu insan için, komplo teorisi değilseniz, olumsuz oluyor. Bir ortamda biri, ya bu olay aslında anlatıldığı gibi değil, arkasında başka bir iş var dendiğinde hemen onu söyleyen insanı böyle o kahvehane dayısı kategorisine koyuyoruz ve o elit refleksimiz devreye giriyor. Gözlerimizi deviriyoruz, böyle hafif alaycı bir gülümseme takınıyoruz ve içimizden şöyle düşünüyoruz, hani yine başladı bizimki yine saçma sapan şeyler anlatacak. Çünkü modern, rasyonel, aklı başında bir birey olmanın ön koşulu buymuş gibi kodlandık aslında.

Resmi anlatıya güvenmek ve marjinal fikirleri anında elemek. Bu da bir statü göstergesine dönüştü. Ama bugün burada biraz rahatsız edici bir soruyu masaya yatıracağız. Gerçekten öyle mi?

Bir daha sırf komplo teorisi olarak etiketlendiği için ona burun kıvırmaya mecbur muyum ya da onunla dalga geçmeye mecbur muyum? Cevabı baştan vereceğim. Hayır, mecbur değilsiniz. Hatta felsefi ve politik açıdan bakarsak dalga geçmememiz gerekiyor.

Bugün komplo teorilerine toptan saçmalık muamelesi yapmanın aslında bizi nasıl körleştirdiğini ve bunun demokrasiye nasıl zarar verdiğini konuşacağız. Kaynağım Yeni Zelanda'lı bir filozof Matthew Dentist diye bir kişi. Bu doktorasını komplo teorileri üzerine yapmış bir filozof ve Philosophy of Conspiracy Theories kitabında da bize çok temel bir soru Komplo nedir? Tanım aslında şaşırtıcı derecede basit ve teknik yani.

Bir olayın komplo sayılması için üç şart var. Birincisi, bir grup fail olacak. Bunlar komplocular. İki, gizlilik içinde hareket edecekler, kamuya açık bir şekilde değil.

Ve üç, bir amaçları olacak. Eğer tanım bu kadar basitse, size kötü bir haberim var. Hepimiz birer komplo teorisyeniyiz. Nasıl mı?

Mesela bir arkadaşınıza sürpriz bir doğum günü partisi hazırlıyorsunuz, gizli bir WhatsApp grubu kurdunuz, ondan habersiz bir mekan ayarladınız ve onu şaşırtmayı amaçladınız. Ve tebrikler, teknik olarak bir komplo kurdunuz. Eğer o arkadaşınız o günlerde, ya siz benim arkamdan bir işler çeviriyorsunuz diye şüphelendiyse, o da bal gibi bir komplo teorisyeniydi ve işin köprüsü de haklıydı. Şimdi sürpriz partiyle dünyayı yöneten gizli örgütler bir mi, kardeş mi diyeceksiniz ve tabii ki haklısınız.

Büyük bir ölçek farkı var. Ama yapısal olarak, tanımsal olarak aynılar. Ya sorun şu ki, biz sadece sevmediğimiz, bize tuhaf gelen ya da bilime çok aykırı, düz dünya gibi iddialara komplo teorisi diyoruz. Ama kanıtlanmış belgeli komplolara, mesela işte ne bileyim, Walter Gates skandalına ya da on bir Eylül olaylarında LKAD'nin gizli planına komplo teorisi demiyoruz.

Onlara resmi ya da gerçek tarih diyoruz. Bir komplo teorisini dinlediğinizde, içinizdeki o şüpheci sesin genelde şöyle dediğini duyarsınız. Ya bu adamlar işte ne bileyim İllüminati deyin, derin devlet deyin, işte küresel elitler deyin. Ya bu kadar mı zekiler, bu kadar mı kusursuz plan yapıyorlar?

Hiç mi aksilik çıkmıyor? İşte tam burada felsefenin ağır toplarından biri Karl Popper sahneye çıkıyor. Kendisini normalde çok severim, bilim felsefesini de çok severim ama kusura bakmasın Karl Popper fanları. Komplo teorisi eleştirisinde kendisini haksız buluyorum.

Kaynağımız Matthew Dentit'te, kitabında Popper'ın meşhur toplumun komplo teorisi, the conspiracy theory of society diye bir yazısı var. Bu eleştirisini masaya yatırıyor. Popper da burada diyor ki, komplo teorisyenleri dünyadaki her olayı bir grup kötü niyetli adamın kusursuz bir planı sanıyor. Yani sanki bu adamlar Olimpos dağındaki tanrılar gibi, ne isterlerse o oluyor, diyor.

Ve Popper'a göre bu bir hata, böyle düşünmemiz. Çünkü sosyal hayat çok karmaşık, planlar bozuluyor, niyetler ile sonuçlar nadiren uyuşuyorlar. Ama Dent it bunu eleştirirken çok kritik bir müdahale yapıyor ve diyor ki, bir dakika burada bir işte az önce bahsettiğim o korkuluk ya da çöp adam safsatasına başvuruyor aslında Karl Popper. Çünkü aslında aklı başında hiçbir komplo teorisyeni ki buna en aslında uçuk olanlar da dahil komplocuların tanrı kadar becerikli olduğunu iddia etmiyorlar.

Komplocular da aslında insan. Onlar da hata yapıyorlar ve aslında tarihte de birçok örneği var bunun. Mesela işte Jules Cesar suikasti. Brutus ve Cassius liderliğindeki senatörler bir komplo kurdular mı?

Evet. Amaçları neydi? Cesar'ı öldürüp Roma Cumhuriyeti'ne geri getirmekti. Ne oldu?

Cesar'ı öldürdüler gerçekten ama çıkan iç savaşta cumhuriyet tamamen yıkıldı ve imparatorluk kuruldu. Şimdi soru şu, sonuç imparatorluk niyet cumhuriyetle uyuşmadı diye biz buna komplo demeyecek miyiz yani? Tabii ki de hayır. Sadece başarısız olmuş ya da yanlış hesaplanmış bir komplo deriz buna.

Yani bir komplo teorisinin sırf dünya bu kadar kusursuz yönetilemez diyerek reddetmek aslında mantıksızlık. Çünkü çoğu komplo teorisi zaten kusursuzluk iddiasında değil, sadece bir girişim, bir niyet iddiasında. Burada ikinci ve daha derin bir problem var. Grup niyeti denilen bir problem.

Diyelim ki hükümet ya da ilaç endüstrisi, mesela benim eleştirdiğim endüstrilerden biri, bir komplo kuruyor. Bu da devasa yapıların tek bir beyni yok yani. Nasıl tek bir niyetten bahsedebiliriz? Dentit de kitapta çok iyi bir analoji kullanıyor.

Mesela bir üniversite bölümünü düşünün diyor. Bölüm başkanı çıkıp diyor ki bölümümüzün not sistemini değiştirmeye karar verdi. Bu dışarıdan bakınca tek bir irade gibi görünüyor ama kapalı kapılar ardında biz ne olduğunu bilmiyoruz. Belki bazı hocalar karşı çıktı.

Belki bazıları sırf toplantı uzamasın diye evet dedi. Belki bazıları nasılsa dekan reddeder diye onayladı. Büyük ilaç firmaları işte Big Pharma denen ya da derin devlet dediğimiz yapılar da aynı şekilde yaşıyor aslında. Bu grupların içinde de fikir ayrılıkları olabiliyor.

Örneğin hani Irak işgaline çok tekrar tekrar döneceğim. Irak işgaline giden süreçte kitle silahları dosyasını hazırlayan istihbaratçılar ile bunu politikaya dökenler arasında bir niyet farkı olabilir ama bu ortada bir komplo olmadığı anlamına gelmez. Sadece komplonun sandığımızdan daha karmaşık ve parçalı olduğu anlamına gelir aslında. Toparlarsak, bugün cebimize koymamız gereken ders şu bu bölümden.

Bir komplo töresini değerlendirirken, komplocular her şey kadirdir yanılgısına düşmemize gerek yok. Ama tam tersi bir hataya düşüp, insanlar beceriksizdir, bu kadar büyük planlar yapamazlar da dememeliyiz. Çünkü tarih beceriksizce planlanmış ama dünyayı değiştirmiş komplolarla dolu. İkinci bölüm, toptancılık tuzağı ve hasta ilan edilenler.

Meseleyi bir zemine oturtalım, akademik bir zemine. Akademik dünyada, özellikle sosyal epistemolojide, epistemoloji işte bilginin toplumsal boyutunu inceleyen alan, sosyal epistemoloji. Bu konuda çok ciddi bir kavga var, komputörlüğe konusunda. Bu kavgayı anlamak için de iki temel terimi size açıklayacağım.

Çok karıştırmadan, basitçe endişelenmeyin. Literatürde özellikle filozof Joel Bunting ve Jason Taylor'ın tanımladığı üzere iki yaklaşım var. Biri toptancılık, buna generalizm deniyor. Diğeri de partikülürizm, tekilcilik.

Yani bizim burun kıvırma ya da topyekun reddetme refleksi dediğimiz şey toptancılık. Ve toptancılar diyor ki komplo teorileri türü gereği irasyonel ve bir şey komplo teorisi ise içeriğine bakmaya bile gerek yok. Muhtemelen yanlış zaten paranoyakça ve onlarla ilgilenmek zaman kaybı. Etiketi gördüğü an ürünü çöpe atıyor.

Bunlar toptancılar. Bir de tekilcilik var ve benim kaynağım Matthew Dentis'in savunduğu görüş de tekilcilik. Tekilcilik diyor ki, bir dur bakalım, her komplo teorisi kendi içinde sunduğu kanıtlara göre değerlendirelim. Genel bir yargıyla hepsini çöpe atmak yanlış olur, diyor tekilci taraf.

Çünkü tarih hani, hadi canım sen de, o kadar da olmaz dedi lan ama sonradan gerçek olduğu ortaya çıkan komplolarla. ...dolu Watergate dedik ya da çok daha yakın zamanda... ...ben hatırlıyorum,

üniversitedeydim. 2013'te Edward Snowden, NSA... ...National Security Agency'nin dinleme skandalı.

O belgeler çıkmadan bir gün önce mesela... ...devlet herkesi dinliyor... ...bütün Facebook'taki,

WhatsApp'taki konuşmalarınıza erişiyor deseydiniz... ...size komplo teorisyeni deyip gülerlerdi muhtemelen ama... ...ertesi gün haklı çıktınız.

Yani işte Dan Titt ve arkadaşların savunduğu şey de tam olarak bu. Yani bir iddianın... Komplo teorisi olması onun doğrudan yanlış olduğu anlamına gelmiyor. Sadece bir grup insanın gizlice bir iş çevirdiğini iddia ettiği anlamına geliyor.

Ve yani insanlar da gizlice iş çeviriyorlar yani. Bu da o kadar irasyonel bir düşünce değil aslında. Ama Dentist'e göre ve ben de onun görüşüne katılıyorum. Aslında bu teorileri üretenleri hasta ilan etme çabası daha tehlikeli.

2016'da Fransa'da Le Monde gazetesinde bir grup sosyal bilimci bir bildiri yayınlıyor. Diyorlar ki, kompletörlerine inanmak bir tür zihinsel hastalık, bir komploji zihniyeti denen bir sorun ve bunun tedavi edilmesi gerekiyor. Bu benim kaynağımdaki kitapta da Liebeschim ve Dentit, ikisi de filozoflar kompletörleriyle ilgilenen. Bu yaklaşıma çok sert karşı çıkıyorlar.

Yani siz insanları iktidara sorguladıkları için patolojik vaka yani hasta ilan ediyorsunuz. Düşünsenize yani hükümetin ya da büyük şirketlerin kapalı kapıları ardında bir şeyler çevirdiğinden şüphelenmek ne zamandan beri akıl hastalığı oldu? Yani istihbarat diye bir şey var en basitinden. CIA yok mu yani?

Bu demokrasi için gerekli olan sağlıklı bir şüphecilik aslında diyorlar yazarlarımız. Yani komplo teorilerine burun kıvırdığımızda aslında sadece kendimizi akıllı hissetmiyoruz. Aynı zamanda iktidar odaklarının en çok istediği şeyi yapıyoruz ve sorgusuz sualsiz itaati biz bir rasyonellik zannediyoruz. Peki bu toptancıların toptan red yaklaşımı tarihte nelere mal oldu?

Hangi saçma denilen teoriler aslında dünyayı değiştiren gerçeklerdi? Ve biz neden ısrarla bu teorilerden korkuyoruz? Bir sonraki bölümde kompletörlerin demokrasinin düşmanı mıdır yoksa dostu mu sorusunu filozof David Cody'nin analizi üzerinden konuşacağız. Orada işler biraz daha karışacak.

Bir yere ayrılmayın. Üçüncü bölüm. Demokrasi Söylentiler ve Modern Sapkınlar. İlk bölümlerde komplo teorilerine toptan deli saçması muamelesi yapmanın, yani toptancılık, generalizmin bizi nasıl körleştirdiğini konuştuk.

Şimdi elimizdeki büyüteci biraz daha yaklaştıralım. Size bir soru sorayım. Bir bilginin resmi makamlardan gelmesi onun doğru olduğu anlamına gelir mi? Ya da tam tersi bir bilginin söylente ya da komplo teorisi olması onun yanlış olduğunu mu kanıtlar?

Filozof David Cody ezber bozan bir makaleyle karşımıza çıkıyor. Söylenti karşıtı kampanyalar ve komplo yemleme propagandası. Ve Cody diyor ki, Söylentiler ve komplo teorileri haksız yere kötü bir şöhrete sahip. Ona göre bu kötü şöhret de tesadüf değil.

Aslında bu bizzat antidemokratik bir propagandanın ürünü. Ve şöyle açıklıyor, iktidar odakları, mesela hükümetler, büyük şirketler bilgi akışını kontrol etmek isterler. Ve eğer insanlar resmi kanalların dışındaki bilgilere, yani söylentiler olabilir, dedikodular olabilir, komputörler olabilir, bunlara güvenmeye başlarlarsa bu kontrol mekanizması kırılır. Cody buna güdümlü demokrasi diyor.

Yani dünyanın her tarafında iktidarlar şunu isterler, halk oy versin tamam ama oy verirken kullanacağı bilgiyi biz seçelim. Bu yüzden zaten dünyanın her tarafında bütün hükümetler medyayı kontrolleri altına almaya çalışırlar. Medyayla siyase çok iç içedir. İşte komplo teorilerini topyekûn savaşa atmak aslında bu resmi bilgi tekelini, monopolisini koruma savaşı.

Cody'nin çok sevdiğim bir benzetmesi var. Diyor ki, modern dünyada komplo teorisinin etiketi, Orta Çağ'daki o heretik, sapkın etiketiyle aynı işlevi görüyor. Birine komplo teorisyeni diye damgaladığınız an onu sapkın ya da heretik ilan etmiş oluyorsunuz ya da işte kafayı yemiş ilan etmiş oluyorsunuz ve artık ne söylediğini dinlemenize bile gerek kalmıyor. Söylediği doğru olsa bile artık o dışlanmış biri ve Cody'e göre bu aslında bir çeşit cadı avı.

Peki bu resmi hikaye takıntımız ne kadar rasyonel? Kodi burada kurumsal otorite ile epistemik otorite yani bilgi otoritesi ayrımı yapıyor. Mesela birinin polis amiri, bakan ya da CEO olması yani kurumsal otorite olması onun doğruyu söylediği anlamına yani epistemik otorite olduğu anlamına gelmiyor. Aslında tam tersi çünkü Tarih hepimizin bildiği gibi koltuğunu ya da statükoyu korumak için yalan söyleyen yetkililerle dolu.

Yine Irak Savaşı'ndan önce Amerikan siyasetçileri ne dediler? Irak Savaşı'na girmeden önce Irak'ta kitle imha silahları var dediler. Bu resmi bir açıklamaydı, resmi bir bilgiydi. Buna inanmayanlar da petrol için gidiyorlar aslında diyenlere de komplo teorisi yani damgası yapıştırıldı.

Sonuç ne oldu? Hani kitleyim ve asilahı falan çıkmadı ama petrol şirketleri apaçık oradaydı. Yani resmi hikaye dediğim şey aslında yalan olduğu ortaya çıktı. Ve bazen devleti yönetenler komplo teorilerini yok etmek için bizzat kendileri komplo kuruyorlar.

Bu şaka değil. Kitapta Cass Sunstein ve Adrian Vermoele isimli iki akademisyen. Sunstein Harvard'da bir hoca. Zaten Harvard'daki hocalarda bir...

Kıllık oluyor yani. Ben bir de Harvard'da hocalık yapıyorsam, şüpheyle yaklaşıyorum. Ve bu Sunstein, işte Harvard'da hoca dediğim, Obama döneminde Beyaz Saray'da da bir danışmanlık görevi var. Bir önerisi oluyor bu Sunstein'in ve Adrian Vermeule'nin.

Bu ikili komplo teorileriyle mücadele adı altında devletin ajanlarına, gizlice internet forumlarına, Reddit gibi falan, sohbet odalarına sızmasına... Ve sahte kimliklerle tartışmalarını manipüle etmesini öneriyor. Buna da bilişsel sızma ismi veriyorlar ve çok komik bir ironi. Çünkü devletin gizli işler çevirdiğini söyleyenlere deli diyorlar.

Sonra onları susturmak için devlet eliyle gizli bir operasyon yani teknik tanımıyla aslında komplo planlıyorlar yani. David Coady'de buna işaret ediyor aslında. Komplo teorilerine savaş açanlar aslında kendi komplolarını meşrulaştırıyorlar. Özetle bir şeye komplo teorisi deyip geçmek, aslında ben sadece bana yukarıdan verilen resmi anlatıya inanırım demenin modern ve havalı yolu.

Ama asıl soru şu, bu teorileri üretenler, savunanlar gerçekten tehlikeli mi? Yoksa asıl tehlike bu şüpheciliği bir hastalık gibi görüp toplumu sterilize etmeye çalışanlar mı? Bir sonraki bölümde işin psikolojik boyutuna ineceğiz. Dördüncü bölüm.

Bir hastalık olarak şüphe ve sosyal bilimcilerin paniği. Düşünün ki doktora gidiyorsunuz, şikayetiniz fiziksel bir ağrı değil. Şikayetiniz şu, işte doktor hanım, ben hükümetin bize her şeyi anlatmadığını düşünüyorum. Şirketlerin kar için halk sağlığıyla oynadığından şüpheleniyorum.

Doktor size bakıyor, notlarını alıyor ve şu teşhisi koyuyor. Siz komplocu zihniyet hastalığına yakalanmışsınız. Merak etmeyin, bilim nedinde bunun için bir tedavi var. Bu kolağa belki böyle ne bileyim, 1984 tarzı bir anlatı gibi geliyor ama değil.

Bu günümüz akademisinde özellikle sosyal psikolojide çok ciddi bir tartışma konusu. Çünkü bugün bu sorgulayan vatandaşı nasıl hasta bir paranoyak haline getirdiklerini konuşacağız. Hatırlarsanız ilk bölümde Fransa'da yayınlanan o meşhur Le Monde bildirisinden bahsetmiştim. Bir grup sosyal bilimci komputörlerini topluma yayılan bir hastalık olarak tanımladılar.

Ve bunu durdurmak için bilişsel bir tedavi önerdiler. Ve onlara göre komploatörlerine inanan insanların zihinlerinde onları rasyonel düşünceden ayıran yapısal bir bozukluk vardı. Buna da komploci zihniyet dediler. Peki bu hasta etiketini nasıl yapıştırdılar?

Bir tane deney var. Gelin ona bakalım isterseniz. Michael Wood ve arkadaşlarının meşhur bir çalışması. Bu çalışmada komplo teorilerinin çelişkili fikirlere aynı anda inandığını, dolayısıyla irasyonel olduklarını iddia ediyorlar ve kanıtlama yolları da şu, katılımcılara Osama Bin Laden'in ölümü soruluyor.

Bazı komplo teorisyenleri diyor ki, Bin Laden zaten yıllar önce ölmüştü ama aynı kişiler başka soruda Bin Laden hala yaşıyor olabilir seçeneğini de işaretliyor. Ve araştırmacılar da diyor ki, bakın gördünüz mü? Aynı adamın hem ölü hem canlı olduğuna inanıyorlar. Bunların mantıklarında temelden bir bozukluk var diyorlar ve bunu bir kanıt olarak gösteriyorlar.

Ama Li Baixin, filozof Li Baixin diyor ki, bir dakika siz aslında burada verileri manipüle ediyorsunuz. Çünkü aslında bu insanlar Bin Laden hem ölü hem canlıdır demiyorlar. Dedikleri şey şu, resmi açıklama yalan. Bin Laden daha önce ölmüş de olabilir ama kaçmış da olabilir.

Bize anlatılan hikaye doğru değil diyorlar. Aslında mantıklarında bir çelişki yok. Sadece resmi hikaye duyulan haklı bir şüphe var ve alternatif senaryolara açıklık var. Tıpkı anahtarınızı kaybettiğinizde hani kapıda unutmuş da olabilirim ama mutfakta düşürmüş de olabilirim demenize benziyor bu aslında.

Bu da kimseyi deli yapmaz, sadece ihtimalleri değerlendiren biri yapar aslında. Ama asıl tehlikeli olan bilim insanlarının bu hasta etiketini kullanarak muhalif sesleri Susturmaya çalışması. Lieberchen buna patolojikleştirme projesi diyor. Formülde basit.

Eğer biri iktidarın hoşuna gitmeyecek bir soru sorarsa, mesela Irak savaşı petrol için miydi? Ya da ilaç şirketleri yan etkileri gizliyor mu? Onunla tartışmak yerine ona komplo teorisyeni etiketini yapıştır. Hiç mesai de kaybetmezsin, dilini de yoğurmazsın.

Böylece onu diskalifiye edersin, susturursun ve izole edersin. Peki ama biz ne yapacağız? Her şeye de inanasımız gelmiyor. Çok absürt komplo teorileri de var yani.

Düz dünya gibi, çok böyle bilimsel gerçeklere ekstrem aykırı teoriler de var yani. Ve bazı komplo teorileri gerçekten çok zararlı, ne bileyim, cinsiyetçi, ırkçı, tehlikeli olabilir, nefret suçlarına yol açabilir. Aşı karşıtlığı mesela ya da antisemitik teoriler var birçok. İyi komplo teorisi ile kötü komplo teorisini nasıl ayırt edeceğiz?

Ve burada bir etik sınır çekebilir miyiz? Bir sonraki ve son bölümde Patrick Stokes'un ahlaki maliyet teorisini ve Charles Pigden'ın buna verdiği cevabı konuşacağız. Komplo teoriler ile dalga geçmeye mecbur muyum sorusuna son noktayı koyuyoruz. Beşinci bölüm.

Etik, yalanlar ve gerçeğin terazisi. Buraya kadar neleri konuştuk? Kısaca bir üzerinden geçelim. Komplo teorilerine toptan deli saçması demenin yanlışlığını, resmi hikayenin her zaman doğru olmadığını ve bilim insanlarının bazen muhalifleri susturmak için hastalık kartını nasıl kullandıklarını gördük.

Ama şimdi masadaki en ağır soruyu sorma zamanı. Bir komplo teorisine inanmak etik açıdan yanlış olabilir mi? Bu kitapta filozof Patrick Stokes freni patlamış bir kamyon gibi giden her şeye inanma özgürlüğüne bir dur diyor. Diyor ki tamam komplo teorileri her zaman yanlış değil ama bir komplo teorisi üretmek özünde bir suçlama ve siz bir teori ortaya attığınızda birilerine devlet olabilir, ilaç şirketleri olabilir, ne bileyim başka tür şirketler olabilir, doktorlar olabilir.

Korkunç bir şey yapmakla suçluyorsunuz diyor. Ve eğer elinize sağlam bir kanıt yoksa bu yaptığınız etik dışı. Argümanı bu. Ve Stokes'un verdiği örnek gerçekten acı bir örnek.

2012'de Sandy Hook ilkokulunda Amerika'da biliyorsunuz maalesef Amerika'nın bu saçma silah Fetişi yüzünden diyeceğim yani. Düzenli aralıklarla okullarda school shooting denen işte hezeyan geçiren bir öğrencinin çoğunlukla ya da bazen eski mezunda oluyor ve girip okulları taradığı olaylar oluyor silahlarla. Bu da çok ciddi bir problem Amerika'da. 2012'deki silahlı saldırıda 20 çocuk hayatını kaybediyorlar.

Ama bazı komplo teorisyenleri ortaya çıkıyor bu olay sonrasında ve diyorlar ki bu olay aslında bir kurguydu. Kimse ölmedi. Televizyondaki o ağlayan anne babalar aslında aktördü, aktristti diye böyle hani... ...saçma,

absürt iddialarda bulunuyorlar ve bunun sonucunda... ...işte o çocuğunu kaybetmiş aileler yıllarca taciz ediliyor, tehdit ediliyorlar. Gerçekten insanlar bu komploya inanıyorlar, komplo teorisine.

Ve burada Stokes diyor ki, ben aslında buna karşıyım. Bir komplo teorisini incelemeye hakkımız var ama... ...buna çok da isteksiz yaklaşmalıyız aslında.

Yani ilk refleksimiz inanmak olmamalı. Çünkü yanlış bir suçlamanın bedeli masum insanların hayatını karartmak olabilir diyor. Bence sağduyulu bir görüş. Filozof Charles Pinckney de Stokes'a şöyle cevap veriyor.

Bu iyi bir niyet ama bu isteksizlik argümanı yani hani inanma refleksinde olmayamalıyız argümanı aslında o kadar da iyi bir fikir değil diyor. Çünkü yanlış suçlamadan korkarken gerçek suçluların kaçmasına da izin verebiliyorsun diyor. Buna da komplo inkarcılığı diyor ve yine Irak Savaşı örneğini veriyor. Eğer biz diyor 2003 yılında Bush ve Blair yalan söylüyor olabilir, bu bir komplo olabilir demekten belki çekinmeseydik, belki de orada yüz binlerce insan ölmeyecekti o Iraktaki savaşta.

Çünkü ortada savaşı meşrulaştırmak için kurgulanmış gerçek bir komplo var. Yani kitle imha silahları olduğu yalanı. Ve Pigden'a diyor ki kötü bir komplo teorisi zarar verebilir ama gerçek bir komployu görmezden gelmek, kelimenin tam anlamıyla bir savaş suçuna ortak olmaktır diyor. Peki ne yapacağız?

Her şeye şüpheyle mi yaklaşacağız yoksa kimseyi suçlamayacak mıyız? Nerede bu şüphecilik konusunda nasıl pozisyon almamız lazım? Ve Charles Pigden'ın şöyle benim hoşuma giden bir turnusolkuya adlı bir testi var. Buna defection testi deniyor.

Yani defection taraf değiştirme, itirafçı olma testi diyor ve mantığı da şu. Bir komplo teorisi ne kadar büyükse ve ne kadar çok insanı içeriyorsa, o komplonun gizli kalması o kadar da zor. Çünkü birinin çıkıp konuşması yani defekt etmesi aslında an meselesi. Yani yüz bin kişi ya da on bin kişi içeren mesela küresel ısınma bir yalandır.

Komplo teorisini ele alalım. İddiaya göre dünyadaki bütün iklim bilimciler, bütün işte biyologlar vesaire bizi kandırmak için anlaşmışlar. Pigden de diyor ki ya bu imkansız yani çünkü bu komplo çok verebilir bir komplo. Yani çünkü o binlerce bilim insanından biri çıkıp... Evet,

biz yalan söylüyoruz dese işte petrol şirketleri onu paraya boğar. Belki bazı hükümetler onu paraya boğar, bazı sanayiler onu paraya boğar. Kahraman ilan edilebilir. İtiraf etmenin, taraf değiştirmenin ödülü çok büyük, bedeli çok düşük.

Ama buna rağmen tek bir bilim insanı bile itiraf etmediyse, demek ki böyle bir komplo yok yani. Ama mesela Watergate skandalına bakalım. Orada hani bu turnusol çok iyi işe yarıyor aslında. Riskler yüksek, sır daha küçük gruplar arasında ve Pigden de şunu söylüyor, ahlaki olarak çekingen olmayın ve itirafçı testini uygulayın.

Eğer bir teori binlerce kişinin kusursuzca susmasını gerektiriyorsa, muhtemelen o komplo teorisi yanlıştır. Peki, baştaki soruya geri dönelim. Komplo teorileriyle dalga geçmeye mecbur muyum? Cevabım bu sefer net, hayır.

Ama her duyduğumuza da inanmaya mecbur değiliz. Tabii ki sağlıklı bir şüphecilikle bazı bu turnusol kağıdı testlerini uygulayarak hangi komplo teorisinin üzerine düşünmeye değer, hangisinin üzerine düşünmeye değmez olduğunu anlayabiliriz. Bu kitap ve tartışmalar bize şunu gösteriyor. Komplo teorisi etiketi düşünmeyi durduran bir fren olmamalı.

Burada düşünme, hani bir düşünce egzersizi olarak da inanmayacak olsanız da yani bir bilmece gibi ya da bir işte Meksika açmazı gibi nasıl biz arkadaşlarımızla konuşmayı severiz, işte bir milyon dolar verseler bütün yıl boyunca adada tek başına yaşar mıydın falan gibi bir beyin egzersizi olarak da görebiliriz. İkincisi devletlerin Buna inanma, bu delilik demesi bazen sadece kendi sırlarını koruma refleksi de olabilir. Üçüncüsü, bir iddia ortaya atarken, mesela bu Sandy Hook örneğindeki gibi, masum insanların canını yakmadığımızdan, elimizde kanıt olduğundan da emin olmaya mecburuz. Demokrasi ne her söylenene inanan saftiriklerin ne de her şüpheyi hastalık sayan elitlerin omuzlarında yükseliyor aslında.

Demokrasi pigdenin dediği gibi kanıtları takip eden, aslında cesur, sağlıklı bir şüpheciliğe sahip olan vatandaşların işi. Burada bitirelim. Bir sonraki Mecbur Muyum bölümünde yine toplumsal bir tabuyu masaya yatıracağız. O zamana kadar şüphe kaslarınızı sıcak tutun.

Hoşçakalın.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)