
3.001 kelime · ~15 dk okuma
Merhabalar herkese, Mecbur Muyum'un yeni bölümüne hoş geldiniz. Bugün Burçlara İnanmaya Mecbur Muyum sorusunu birlikte masaya yatıracağız. Benim kendi kanalımda, Kötü Emeller'de benzer bir konuda bir videom vardı. Hatta ilk videolarımdan biriydi.
Astrolojiye neden inanıyoruz diye. Ona da bakabilirsiniz ama ben kendimi tekrar etmeyi sevmediğim için bambaşka kaynaklar ve bambaşka bir perspektiften... ...bu soruyu ele aldım bu bölümde.
O yüzden onu izlediyseniz burada yine yeniden başka şeyler bulacaksınız. Bu bölümü de tavsiye ediyorum. Güzel bir bölüm olacak diye düşünüyorum. Bu arada bu konu özellikle benim ilgimi çeken ve kişisel bir konu bir yandan.
Çünkü ben burçlara inanmıyorum ve bununla ilgili inanılmaz fazla linç yiyorum böyle. Ve bir yüksek lisansa başvurmuştum Boğaziçi Felsefe'de. Bu mülakat sorularından biriydi. Yani deneme sorularından biriydi daha doğrusu.
O da işte şey, astrolojiyi felsefi bir perspektiften yorumlayın gibi bir soru deneme sorusu. Benim sözlü mülakatım kötü geçmesine rağmen bu denemeyi çok iyi yazdığımı beyan etmişti Boğaziçi'ndeki hocalar. Ve bu sayede Boğaziçi felsefenin yüksek lisansına girmiştim. Sonra tamamlamadım bu arada da.
Ondan bir ayağımıza attık. Neyse, o yüzden bu konu özellikle ilgimi çekiyor. Hani beni de böyle Boğaziçi felsefeye sokmuştu zamanında. Bir Jijek fıkrasıyla başlamak istiyorum.
Jijek'in böyle farklı farklı... Jijek'i çok izlerseniz bu arada birkaç tane fıkrası var. Aynı şeyleri farklı okazyonlarda yaptığını fark edersiniz. Bunu da ben böyle üç beş ayrı yerde anlattığını duydum.
Şey anlatıyor, işte bir profesör arkadaşım var diyor. Ve kendisi böyle sürekli çok, çok, full, yüzde yüz rasyonel bir insan olduğunu iddia ediyor, diyor Zizek. Bilime inanır, pozitivisttir, hiçbir batıl inancı prim vermez. Ama bir gün evine gittiğimde kapısının üzerine kocaman bir at nalı gördüm diye anlatıyor.
Ve şaşkınlıkla sordum, sen cidden buna mı inanıyorsun? Uğur getirdiğine falan mı düşünüyorsun diye. O da hiç istifini bozmadan şöyle demiş, hayır elbette inanmıyorum. Böyle şeylere inanmam ama duyduğuma göre Adnalı ona inanmasam bile işe yarıyor.
Burada aslında hani bazı inanç sistemlerinin hiç ona inanmasanız da nasıl sizi... ...başkalarının inancı üzerinden etkilediği... ...hakkında bence ilginç,
komik bir fıkra. Bu astroloji konusuna özellikle uygun buldum. Çünkü ben ne zaman astrolojiden bahsetsem, daha doğrusu... ...astrolojiye inanmadığımdan bahsetsem... ...hemen şey diyor,
ne burcusun, zaten o inanmayan burçtur falan. Yani ben inanmadığım da astroloji çerçevesinde onun içine yedirilerek... ...yeniden bana geri sunuluyor.
Ve işte bu arada astroloji videomda da hep altına yazmıştım yani... ...ne Burcu'yum sizce falan diye. Kimse de doğru bilemedi.
Bir tane yorum vardı doğru bilen. O yüzden de benim... ...burçlara olan inançsızlığımı teyit edecek çok fazla olay ve perspektifte yaşadım.
Bugün üç tane şey konuşacağız. Üç tane ayrı kitabı ele alacağız yine her zamanki gibi. Biri biraz daha evrimsel bir yerden, biri daha sosyolojik, toplumsal bir yerden. Hatta ikisi daha sosyolojik, toplumsal bir yerden ele alacak.
Öncelikle neden burçlara inanıyoruz ve neden inanmamalıyız'ı beraber masaya yatıracağız. Bu arada şuna dipnot düşeyim. Ben burçlara inanmıyorum ama yani inanan insanlara da son derece okey görüyorum. Uğraştır yani.
Sanki böyle yirmi dört saatimizin yirmi dördünü de çok verimli ve bilimsel şeylerle harcamamız gerekmiyor. İnsanlar... Eğleniyorlar, güzel, hoş sohbet bir ortam oluyor birbirinin Burcu'nu tahmin ederken vesaire. Ya hayatınızı belirleyecek, hayattaki kararlarınızı belirleyecek tek baram olarak astrolojiyi almıyorsanız bence bir sorun yok astrolojiyle ilgilenmenizde.
Ya da işte ne bileyim, muhabbetini etmekten hoşlanmanızda ya da bazen insanlara iyi de geliyor. Placebo etkisi olabilir, başka bir şey olabilir. Hani bir kozmik bir düzenin olduğuna ve onun belki iyiliğini düşünen bir kozmik düzenin olduğuna inanmak. Bilimsel olmak zorunda değil bize iyi gelen şeyler.
İyi gelen şeyler bilimsel şekilde iyi gelmek zorunda da değiller. O yüzden hani öyle bir astroloji haterlığım yok ama inancım da yok diyeyim. Şey ben astrolog değilim burada podbiz stüdyolarını basmasın diye. Yaptığım disclaimer'lar.
Neyse başlayalım. Bugün masada çok tanıdık ama bir o kadar da gizemli bir konu var. Ama uyarıyım önceden Mercury Retrosu cüzdanınızı nasıl etkileyecek? Ya da ikizler burcu neden dengesiz bir şeyler?
Konuşmayacağız dediğim gibi. Bugün olayın biraz daha mutfağına hatta daha da derine beynimizin içine gireceğiz. Sorumuz net, bir insan milyonlarca kilometre ötedeki gaz ve toz bulutlarının... ...bugün patronuyla yapacağı kavgayı bildiğine neden inanır?
Ve elimde bu sorunun cevabını biyolojik ya da evrimsel bir perspektiften açıklayan güzel bir kitap var. Bir bilim tarihçisi Michael Shermer'ın, İnanan Beyin, The Believing Brain diye bir kitabını buldum. Shermer şöyle diyor, kendini suçlama, senin aslında evrimsel olarak tasarımın böyle, donanımın böyle. Şimdi biraz sizi şöyle tarihin başlangıcına, en eski çağlara, vahşi doğada yaşadığımız dönemlere götürmek istiyorum.
Shermer'a göre beynimiz aslında bir inanç motoru gibi çalışıyor. Biz şöyle zannediyoruz. Önce veriler topluyoruz, analiz ediyoruz rasyonel bir şekilde, sonra bir şeye inanıyoruz ya da inanmıyoruz. Shurmur hayır diyor.
Aslında bunun tam tersi. Önce inanıyoruz, sonra inancı haklı çıkaracak verileri topluyoruz. Buna inanca dayalı gerçeklik diyor Shurmur. Ama buna hani psikolojide de şey, confirmation bias da deniyor.
Ona en son bölümde geleceğim. Ama niye böyle beynimiz böyle çalışıyor? Sherman'ın ortaya attığı bir kavram var. Paternicity diye.
Buraya örüntü kurma ya da desen yakalama diye çevirebiliriz. Olan olaylar arasında bir ilişki bulma ya da ilişki atama, atfetme eğilimimiz. Mesela şöyle bir sahne düşünelim. Atalarımızdan biri binlerce yıl önce, on binlerce yıl önce uzun otların arasında yürüyor.
Aniden bir hışırtı duyuyor. O an beyninin saniyeler içinde, hatta saliseler içinde bir karar vermesi lazım. Bu ses ne? Tehdit oluşturan bir ses mi?
Yoksa rüzgar mı? Ya da beni öğle yemeği yapmaya hazırlanan bir yırtıcı hayvan mı diye düşünüyor saliseler içinde. Ve Shurmur diyor ki, burada iki tür hata yapabilirsin. Karar vermeye çalışırken tip bir hata dediği o sesin aslan olduğunu düşünürsün.
Hemen hızlıca kaçarsın ama aslında sadece rüzgardır ses yani işkillenmişsindir ama boşa işkillenmişsindir. Ne kaybedersin? Biraz enerji kaybedersin koşarak. Biraz da belki hani karizman çizilir olmayan bir tehdide karşı bu kadar tırsak olduğun için.
Ama sonuç olarak hayattasın. Tipiki hata dediği şormunun içinden dersin ki aman canım ne olacak rüzgardır dersin ve yürümeye devam edersin. Ama çalın arkasından bir aslan çıkar mesela ve sonuç hani game over yani öldün. Ve kendilerine bir sonraki nesle aktaramazsın ya da belki hani hali hazırda aktarmışsındır ama aktarma ihtimalin azalır böyle bir tutum karşısında.
Bu yüzden de hayatta kalan atalarımız bizim böyle her zaman hışırtıyı aslan sananlar oluyor. Her zaman işgillenmek, o işgillenen ve patern arayan, rüzgar oldu sonra meğersem aslanmış diye olaylar arasında o örüntüyü arayan... Atalarımızın torunlarıyız biz aslında. Yani desen görenlerin, anlam yükleyenlerin torunlarıyız.
Ve doğamız gereği de belirsizlikten nefret ediyoruz. Zaten hani mecbur muyum da hep dönüp dolaştığımız bir tema oluyor bu yani. Belirsizlikten nefret hani. Bu şeyde de bahsediyoruz bundan mesela.
İşte flört ederken taktik yapmaya mecbur muyum? Ne bizi orada rahatsız ediyor? Açık iletişim. Hep belirsizlikten, belirsizlikle baş edememe becerimiz ya da beceriksizliğimiz... ...bu podcastta zaten çok sık sık döndüğümüz bir tema oldu.
Ama beynimiz noktaları birleştirmeye ve orada bir anlam bulmaya programlı, diyor Shermer. Mesela gökyüzüne baktığınızda orada rastgele duran yıldızları görüp... ...aa bak bu yengeç ya da bu bir terazi dememiz aslında bu hayatta kalma mekanizması.
Beyin boşluk sevmiyor, orayı bir hikayeyle doldurmak zorunda hissediyor. Ama sadece desen görüyoruz deyip bırakmıyor Schörmer. İşin içinde bir de agenticity dediği yani fail yükleme, bir şeyleri yapan ya da yapılmasına sağlayan güçler kavramını devreye sokuyor. Bu ne demek?
Sadece orada bir desen var. Yani iki olay birbiri ardına geliyor. Demek ki orada bir ilişki var demiyoruz. Ki olayın birbirinin ardı ardına olmasının arkasında bir de bir irade var diyoruz.
Yani sevgilimden ayrıldığımızda sadece anlaşamadık demiyoruz belki. İşte Venus Akrep Burcu'nda evren şu an sadakatimi sunuyor diyoruz mesela ya da... ...o devasa gaz ve taş kütlelerinin gezegen dediğimiz tek işi gücü bizim aşk hayatımız gibi... ...dünyayı niyetler üzerinden okumaya da alışkınız evrimsel olarak diyor Schörmer.
Ve şöyle bir deneyden bahsediyor kitabında. Jennifer Witson ve Adam Galinsky'nin yaptığı bir araştırma bu. Şunu gösteriyor. İnsanlar kontrolü kaybettiklerini hissettiklerinde, hayatlarında kaos arttığında bu desenleri görmeye daha meyilli hale geliyorlar.
Desen aramaya ve bulmaya daha meyilli hale geliyorlar. Eğer kendinizi güvensiz, endişeli ve çaresiz hissediyorsanız, beyniniz rahatlamak için hemen bir tutarlılık, bir düzen, bir anlatı arıyor. Bu yaşadığım kaosun bir sebebi olmalı. Yıldızlar böyle istediği için böyle oluyor demek.
O kontrol istini bir ilizyon da olsa, sahte de olsa geri veriyor. Ya toparlayacak olursak, burçlara aslında evrimsel olarak beynimiz inanmaya mecbur diyebiliriz yani. Ya da ona yatkın diyelim mecbur olmasak da. Bir desen bulmak, bir örüntü bulmak ve o örüntüye bir anlam yüklemek, kaotik dünyada bir kontrol hissi yaratıyor.
O hışırtıya aslan sanan ilkel beyin, bugün de Merkür Retrosu'nu hayatındaki aksiliklerin sebebi sanıyor aslında. Peki bu sadece beynimizin bir oyunu mu yoksa içinde yaşadığımız toplum, tüketim kültürü ve gazetelerdeki astroloji yazıları da bu zaafımızı kullanıyor olabilir mi? Bir sonraki bölümde Adorno'ya ve meşhur çalışmasını masaya yatıracağız. Modern hayat bizi astrolojiye nasıl itiyor sorusuna bakacağız.
İkinci bölüm, Adorno ve modern hayatın astroloji tuzağı. Birinci kısımda Michael Schurmer'dan bahsettik. Biyolojik olarak neden inanmaya programlı olduğumuzdan bahsettik. Beynimiz belirsizlikten nefret ediyor.
Rastgele olaylarda bile bir düzen, bir örüntü arıyoruz ve düzenin arkasında da bir niyet arıyoruz. Ve hayatta kalmak için hep bu hışırtıyı aslan sananların torunları olarak buradayız. Peki tamam ama sadece ilkel bir içgüdü mü bu yoksa modern dünya bu içgüdümüzü manipüle etmenin bir yolunu mu buldu? Sosyolojinin dehası Theodor Adorno, onun da çok kulaklarını çıtlatıyoruz bu şeyde.
Nur içinde yatsın. Yıldızlar Yeryüzüne İndiğinde kitabından bahsedeceğiz. Adorno 1950'lerde ve sonrasında hayat inanılmaz karmaşıklaştı diyor Adorno Amerika'da. Artık bir köylü gibi mevsimlere yağmura bakarak hayatınızı planlamıyorsunuz.
Hayatınızı devasa soyut güçler yönetiyor. Çoğunu anlamıyoruz. Borsalar, büyük şirketlerin kararları, hükümetlerin bürokratik mekanizmaları ve birey bu devasa sistem karşısında kendisini çok küçücük ve çaresiz hissediyor. Adorna'da tam burada astrolojinin bu çaresizliği nasıl sömürdüğünü anlatıyor.
Astroloji bize bu karmaşık ve rasyonel olmayan dünyada yalancı bir rasyonellik sunuyor. Ne demek bu? Mesela bir astroloji, bir burç falı ya da yorumu size diyor ki bu hafta iş hayatında kargaşa yaşayacaksın. Ama bu senatan değil.
Yengeç burcunda Mars'ın ters açısı buna sebep oluyor diyor mesela. Hayatımızdaki kaosu ve belirsizliği kabul ediyor. Evet, işler kötü gidecek. Ama size bir neden de sunuyor.
Ama bu senin yüzünden değil. Ve en önemlisi bir otoriteye yani yıldızlara boyun eğmeyi öğütlüyor. Azorna'ya göre astroloji okuyucuyu sürekli olarak uyum sağlamaya davet ediyor. Eğer yıldızlar size şimdi büyük bir yatırım yapmayın, zaman değil diyorsa... Siz de büyüklere karşı gelmeyeyim diyorsunuz.
Bu modern insanın bireysel gücünü ve eleştirel düşünme yeteneğini torpuluyor Adorno'ya göre. Buna Adorno ikinci batıl inanç diyor. Yani rasyonelmiş gibi görünen ama temelde itaatkarlığı destekleyen bir inanç sistemi olduğunu söylüyor. Astrolojinin kullandığı dil de çok önemli.
Adorno diyor ki, Burç yorumlarına yarı eğitimli insanlara hitap ettiğini söylüyor. Yani ne tamamen bilimsel bir jargon kullanır, ne de tamamen saf bir kehanet dilidir. Kozmik enerjiler, açılar, retro hareketler gibi hani böyle hafif bilimsellikle süslenmiş, kulağa modern ve teknik gelen bir dil kullanır. Astroloji diyor.
Bu da okuyucu. Ben bunu okuyup anlıyorsam demek ki kontrol bende yanılsamasını düşürüyor. Adorno bize şunu hatırlatıyor. Burçlara inanmaya mecbur değiliz ama modern toplumun yapısı bize bunu itiyor aslında.
Hayatımız kontrolden çıktığında sorumluluğu üstlenmek yerine suçu bir kozmik güce atarak rahatlıyoruz. Bu bizi isyan etmekten, sistemi eleştirmekten ya da gerçek sorunları çözmekten alıkoyuyor Adorno'nun yorumuna göre. Peki hem beynimizin zaafları hem de toplumun baskısı ortadayken biz bu tuzaktan nasıl kurtulacağız? Kurtulmalı mıyız?
Eğer inanmaya mecbur değilsek neden bu kadar çok insan inanıyor? Üçüncü bölüm. Yıldızlar değil, ofis masası. Şimdi ise rotayı biraz daha kültürel bir alana kırıyoruz.
Ünlü Fransız gösterge bilinci Roland Barthes ve onun efsane kitabı Mythologies'den bahsedeceğim. Barthes bu kitabında deterjan reklamlarından striptize, biftekten, oyuncaklara kadar her şeye eleştirel bir gözle bakar ve bize bunlar ne anlatıyor diye sorar. Astrolojiye de bakar bu kitabında. Özellikle astrolojiyle ilgili bir kitabı değil ama astrolojiden de bahsettiği bir kitabı.
Ve astroloji hakkında söylediği şey belki de hani... ...şimdiye kadar söyleyeceğim en şaşırtıcı tespitlerden biri. Astroloji mistik bir dünya değil Barth'a göre.
Tam tersine aşırı derecede gerçekçidir. Barth diyor ki bir astroloji dergisinin ya da gazete köşesini açın. Orada ruhsal aydınlanma, kozmik sırlar veya evrenin derinliğini göremezsiniz. Ne görürsünüz?
Maaş zammı, ofise tarifi, mobilya alışverişi, komşuyla kavga. ...ya da işte kayınvalide ziyareti gibi. Daha gündelik hayattan gerçekçi şeyler görürsünüz.
Ve aslında Bart'a göre astroloji bu küçük Burjuva'nın edebiyatıdır. Orta sınıfın o sıkıcı, rutin, faturalar ve işyeri dedikodularıyla dolu hayatını alır ve ona kozmik bir hava katar. Yani yıldızlar aslında gökyüzünde değil, sizin ofis masasınızı anlatır. Bart burada çok önemli bir kavramdan bahsediyor.
Doğallaştırma diye. Ne demek? Bir örnekle açıklayayım. Diyelim ki ofiste çok çalışıyorsunuz.
Yani emeğinizin sömürüldüğünü düşünüyorsunuz. Patronunuz size zam yapmıyor bir türlü. Ve bu nasıl bir sorun aslında? Politik ve ekonomik bir sorun.
Çözümü belki sendikalaşmakta, itiraz etmekte, ses çıkarmakta, iş değiştirmekte belki. Ama astroloji ne diyor? Size diyor ki, oğlak burcundaki satürn seni kısıtlıyor, sabret diyor mesela. İşte Barts'a göre tehlike burada.
Astroloji toplumsal ve ekonomik bir sorunu, mesela patronun cimriliği gibi ya da sizi sömürmesi gibi sanki yağmurun yağması veya güneşin batması gibi bir doğa olayına dönüştürüyor. Sorunu patronun masasından alıyor, Satürn'ün yörüngesine koyuyor. Böylece ne oluyor? Siz o sorunu aslında çözmekten uzaklaşıyorsunuz.
Çünkü Satürn'le pazarlık yapamazsınız. Satürn'le grev yapamazsınız. Sadece kaderinize boyun eğersiniz. Bu bölümde sormamız gereken mecbur muyum sorusunun cevabı belki biraz daha netleşiyor BART sayesinde.
Hayatımızdaki sorunları yıldızlara fatura etmeye mecbur muyuz? Bence hayır. Çünkü o burç yorumları aslında sizin kaderiniz değil, sadece içinde yaşadığımız orta sınıf hayatının rutinleri, arzularını ve korkularını süsleyip... ...biraz daha doğallaştırıp bize geri satıyor.
O yıldız tozunu üflediğimizde geriye kalan şey kaderiniz değil, sadece gündelik hayatın kendisi oluyor. Peki kültürel olarak ne olduğunu anladık ama hala şu soru ayakta, hayatta nasıl oluyor da bu yorumlar tam beni anlatıyor? Yani kardeşim bazen de çok iyi biliyor. İşte bu sorunun cevabı yani bu işin daha böyle sihirbazlık kısmı bir sonraki ve son bölümümüzde.
Dördüncü bölüm. Barnum etkisi, doğrulama yanlılığı ve veda sihirbazının sırrı. Ve geldik finale. Mecbur muyumun burçlar dosyasını kapatıyoruz.
Şu ana kadar, Shermilly beynimize, Adorna ile topluma, Barsi ile kültürümüze baktık. Her şeyi çözdük gibi duruyor ama hala içimizi kemiren o son şüphe var. Ya her şey yalansa bile dün okuduğum yorum nasıl oldu da benim tam o an hissettiğim şeyi bildi. Şimdi hazırsanız sizi belki daha önce duymuş olabileceğiniz bin dokuz yüz kırk sekiz yılındaki bir psikoloji sınıfındaki bir deneye götüreceğim.
Bertram Forer diye bir psikoloji hocasının deneyi bu. For a Begin sınıfa giriyor ve diyor ki, sizin doğum tarihinize göre sizin size özel karakterinizi yüzde yüz analiz eden bir test yaptım. Ve sonuçlar kişiye özel bir şekilde bu zarflarda. Öğrenciler heyecanlı zarfları açıyorlar ve okudukları cümleler şu gibi cümleler.
İşte başkalarının seni beğenmesine ihtiyaç duyuyorsun ama kendine karşı eleştirelsin. Ya da dışarıdan disiplini görünüyorsun ama içinde endişelisin. Ya da bazı hedeflerin gerçekçi değil ama yine de deniyorsun. Ve öğrenciler şoka giriyorlar.
Ya hocam ya resmen beni okumuşsunuz resmen diyorlar. Ve doğruluk oranına beş üzerinden dört nokta yirmi altı veriyor bütün sınıf ortalaması. Neredeyse kusursuz yani çok yüksek. Sonra Forer bombayı patlatıyor, diyor ki hepinizin kağıdında aynı metin yazıyordu.
Ben böyle bir kişiselleştirme yapmadım. Ve Forer o metni o günkü gazete fallarından rastgele cümleler kesip yapıştırarak hazırladığını söylüyor. Buna da psikolojide Barnum etkisi diyoruz. Yani yeterince flu ve herkes için geçerli olan bir şey söylersen herkes kendisini... ...özel olduğuna inanır bu şeylere.
Herkese uyabilecek kadar genel ve belirsiz lafları duymaya insanlar aslında bayılıyorlar. Çünkü insan kendine odaklı. Bir metinde sen dendiğinde beyin hemen evet ben demeye hazır. Mesela ben bir kere falcıya gitmiştim, kahve falı.
Ben de gıcık bir tipim zaten artık anladınız yani böyle dört kız beraber gittik falan. Herkes sırayla şey yapıyor, giriyor böyle özel birebir Türk kahvesi içiyorsun, işte kapatıyorsun bilmem ne. Arkadaşlar ağlayarak çıkıyorlar böyle benden önce, ben sona kaldım böyle. Çok bildi, ay işte hoşlandım çocuğun üçüncü harfi falan.
Böyle herkes inanılmaz etkilenmiş şekilde çıkıyor. Ben de böyle biraz daha eleştirel ve işte rasyonel moddayım. Böyle gıcık gıcık oturuyorum. Böyle bilemeyecek beni falan.
Ve sonra girdim ve o havayla girdim. Yani o zaten bilemeyecek zaten bunlar. İşte üfürükçüler ya da saçma sapan işte safsatalarla uğraşıyorlar. Zırvalarla uğraşıyorlar.
Tavrıyla içeri girdim. Ve falcı işte benim falıma bakmaya başladı. Bir şeyler söylüyor. Ben diyorum ki ya öyle değil, öyle değil falan filan.
Sonra kadın falı kapadı. Dedi ki kahven benden ama bu tavırla olmaz dedi. Yani gerçekten inanmaya meyilli olduğunuz zaman, onu almaya meyilli olduğunuz zaman her şey sizin hakkınızda gibi hissettiriyor. Ama tam tersi bir tavırda olduğunuz zaman da tutmuyor gerçekten.
Bunu deneyebilirsiniz bu arada. Peki beynimiz bu tuzağa nasıl düşüyor? Burada serimizin başına Michael Shurmur'a dönüyoruz. Onun bahsettiği doğrulama yanlığı, kavramını hatırlatayım size.
Beyin bir filtre gibi çalışıyor aslında. Diyelim ki burç yorumu okudunuz. İçinde beş cümle var. Dört tanesi size hiç uymuyor.
Mesela elinizde para geçecek diyor ama borçlusunuz. Bir tanesi uyuyor. Eski bir dosttan haber alacaksın ve gerçekten alıyorsunuz mu? O gün mesela liseden arkadaşınız aramış.
Beyniniz ne yapıyor? O uymayan dört cümleyi tamamen ignor ediyor, çöpe atıyor. Ama o tutan bir cümleyi alıyor ve ona zoom yapıyor yani, parlatıyor ve diyor ki bak bildi işte diyor. Buna inanca dayalı gerçeklik ya da dediğim gibi işte bu confirmation bias deniyor.
Önce bir şey inanasımız geliyor. Önce inanıyoruz, sonra o inancı haklı çıkaracak kanıtları cımbızla seçiyoruz. Tutanları hatırlıyoruz, tutmayanları da yokmuş gibi davranıyoruz. Aslında tamamen olayın...
Sırrı bu. Seriyi özetleyerek, tüm kitapları özetleyerek mecbur musun sorusuna son cevabımızı verelim. Biyolojik olarak evet, evrimsel olarak inanmaya meyilliyiz. Çünkü beynimiz belirsizlik sevmiyor ve örüntü arıyor.
Sosyolojik olarak inanmaya itiliyoruz. Çünkü sistem bize pasifleştirmeyi istiyor. Sistemin işine geliyor bu durum. Kültür olarak da bir nevi kuşatılmışız.
Çünkü gündelik dertlerimiz bize kader gibi... Aslında psikolojik olarak bir nevi kandırılıyoruz. Çünkü egomuzda bütün bu genel lafları sanki bize özel edilmiş gibi algılamaya çok eğilimli. Sonuç, burçlara inanmaya ya da hayatınızı Jüpiter'in hareketlerine göre planlamaya mecbur musunuz?
Hayır, yani ben bunu canlı kanıtlayayım. Hiç burçlara inanmadan da hayatınız güzel bir şekilde ilerleyebiliyor. Hayatınızın kontrolü, hatalarınız, başarılarınız ve o kadersel sandığınız tesadüfler aslında hepsi sizin hikayeniz. Ama kendi hikayenizin yazarı olmak, onu gökyüzüne ihale etmekten bence çok daha heyecan verici.
Bir dahaki sefere biri yükselin ne diye sorduğunda gülümseyip, benim yükselenim, barlım, artisanlığım Bartz diyebilirsiniz. Böyle entelektüel bir şeyle. Ya da boşuna inanmaya da devam edebilirsiniz. Dediğim gibi bu keyifli bir hobi.
Eğer hayatınızın çok önemli kararlarını buna dayanarak ya da sadece buna dayanarak vermiyorsanız bence bir problem yok. Ama böyle farklı eleştirelde bir takdirde bulunmak istedim. Mecbur muyum bir sonraki bölümünde başka bir toplumsal tabuyu masaya yatıracağız. Bizi dinlemeye devam edin.
Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.