
2.823 kelime · ~14 dk okuma
Merhabalar herkese, Mecbur Muyum'un yeni bölümüne hoş geldiniz. Bugün, Çin'den geçtiğimiz döneminde ruhuna uygun olan bir konu konuşacağız. Şu aralar Aralık sonundayız ve hummalı bir şekilde yılbaşı partileri planlanıyor. Az önce PodB ekibiyle de bunun sohbetini ediyorduk.
Benim özellikle yaralı olduğum bir konu çünkü bir türlü kendi kendime böyle yeni yıldan ümitli olmaya ya da işte ay eski bir yılı geride bıraktık, yeni bir yıla başlayalım ümidini taşımaya ikna edemiyorum. Biraz böyle şüpheci baktığım bir konu. O yüzden bu konuda da biraz yaralı demeyeyim de hani üzerine düşünecek çok malzemem oldu, kişisel malzemem oldu. Ama sadece yılbaşı kutlamaları değil, genel olarak geleneksel kutlamaların hepsi, bayramlar, seyranlar, yılbaşı, doğum günleri hepsini içine koyabileceğimiz bir paket olarak düşündüm.
Böyle geleneksel etkinliklere ayak uydurmaya, geleneklere ayak uydurmaya mecbur muyum diye daha genel bir çerçeveden bu konuyu bugün tartışmak istiyorum. Bu aralar hani hava erken kararıyor, sokaklarda bazı semtlerde aydınlatmalar var, işte Aralık'ın son haftasına doğru herkes birbirine seneyi görüşürüz gibi şakalar yapmaya başlıyor. Ve bu kaydı yapmadan hemen önce kendime o soruyu da sordum yine, hani bunlara ne kadar iştirak etmem lazım, ne kadar katılmam lazım, bu geleneklere ayak uydurmaya mecbur muyum diye. Ya o 31 Aralık gecesi geldiğinde saatler tam 12'yi vurduğunda o geri sayım ondan geriye sayıp sanki hayatımda devasa bir değişiklik olmuş gibi sevinmek ya da çok eğlenmiyorken eğleniyormuş gibi görünmeye mecbur muyum diye düşündüm.
En nihayetinde takvimdeki bir yaprağın düşmesi neden benim ruh halimi değiştirmek zorunda olsun? Yani 30'unda 31'ine geçerken bir şey hissetmiyorum. Neden 31'inden 1 ocağa geçerken hissedeyim ki? Sonuçta dünyanın güneş etrafındaki turu bitti.
Olay da bu yani, fiziksel bir olay. Bu da neden metafizik bir anlam yüklüyoruz diye kendi kendime soruyorum, sordum. ve bazen de şey diyorum ya bu sene kutlamayacağım ya erkenden yatıp uyuyacağım falan diyecekken hani herhalde biraz artık mesleki deformasyon da girdi ve araştırmak istedim yani bu tavra girmeden önce çünkü bu hissettiğimiz baskının kutlama mecburiyetinin Sadece de tüketim kültürüyle açıklanamayacak kadar derin kökleri olduğunu da seziyordum. Yani tüketimin teşvik edilmesinden öte bir şeyler de var gibi geliyordu.
Bugün de her zamanki gibi üç kitap üzerinden bu soruyu cevaplamaya çalışacağız. Birincisi çok eski, çok kadim bir kitap. Antropolojinin kutsal kitabı olarak sayılabilecek kitaplardan biri Sir James Fraser'ın Altın Dal. İkincisi, bildiğimiz her şeyi sorgulatan Eric Sobsbaum'un geleneğin icadı.
Ve üçüncüsü de modern zamanın huzursuzluğunu en iyi anlatan filozoflardan. Bu aralarda çok kulaklarını çınlattık bu podcast'te. Boong Chul Ha'nın ritüellerin kayboluşu. Hazırsanız kahvenizi alın.
İlk durağımız modern şehirler değil, insanlığın o tekinsiz, karanlık ve büyü dolu ormanları. Birinci Bölüm James Fraser ve Sempatik Büyü. İlk kitabımız The Golden Bow yani Altın Dal. Fraser bu kitabı 19.
yüzyılın sonunda yazdı ama okurken sanki bugünün Instagram hikayelerini bizim yılbaşı rütabelerimizi anlatıyormuş gibi hissediyorsunuz. Fraser'ın bize öğrettiği ilk şey şu, biz modern insanlar sandığımız kadar rasyonel değiliz. Plaza kıyafetlerimizin, akıllı telefonlarımızın altında hala o ilkel, korkak ve umutlu mağara insanını çok derinde de olsa taşıyoruz aslında. Bu kitabın merkezinde de çok temel bir kavram var.
Sempatik büyü denilen bir kavram. Nedir bu? Fraser bunu çok basit bir ilkeye dayandırıyor. Benzer benzeri üretir.
İlkelziğin doğayı ve kaosu kontrol edebilmek için taklit yoluna başvurur diyor. Eğer yağmur istiyorsan, yağmur kuraklık dönemindeysen su dökersin mesela, yağmuru çağırırsın. Ya da güneşin doğmasını istiyorsan ateş yakarsın, ateşe benzer bir taklit büyüsü yaparsın. Yılbaşı gecesi.
E neden en güzel kıyafetlerimizi giymeye çalışıyoruz, en güzel halimizle olmaya çalışıyoruz? Neden o gece kurulan sofraların yılın diğer günlerinden daha zengin, daha bereketli olması için çırpınıyoruz? Ya da neden o gece işte kavga etmekten, ağlamaktan korkuyoruz? Bütün yıl öyle geçer diye bir söylem var değil mi?
Fraser diyor ki bu bir batıl inanç değil, bu bir hayatta kalma teknolojisi. Sen o gece gelmesini istediğin geleceği taklit ediyorsun ya bir taklit büyüsü yapıyorsun. o işte o payetli simli şapkayı takıp kahkaha attığında aslında evrene bana bunu ver diye bir mesaj, bir büyü yolluyorsun diyor ve Fraser'a göre yaptığımız şey de bir tür modern büyü. Modern insan 31 Aralık gecesi kendi kaderine büyü yapıyor.
Fraser kitabını yine çarpıcı yani hatta ürkütücü bir sahne üzerinden bir sahne kurarak anlatıyor. İtalya'da Roma yakınlarında Nemigölü diye bir göl var. Onun kıyısında bir tapınak var. Diana tapınağı ve burada nöbet tutan bir rahip var.
Fraser'in hikayesinde bu rahibe Rex Nemorensis yani Orman Kralı deniyor ve bu adamın işi çok zor. Elinde kılıçla gece gündüz demeden kutsal bir ağacın etrafına nöbet tutuyor. Çünkü onun yerine geçmek isteyen kişi ancak onu öldürerek o ünvanı alabilir. Benzer bir hikaye şeyde de vardı bu arada, belki izlemişsinizdir.
Birçok şeyde var da. Yakın zamanda Kuş Uçuşu diye bir dizi yayınlandı Netflix'te, bir Türk yapımı. Onda da eski ve kadim spikerin yerine geçmeye çalışan genç, hırslı bir karakterin öyküsü vardı. Bu tema zaten edebiyatta da, filmde de falan çok tekrar eden bir temadır.
ve bu evet kötü bir senaryo gibi ya da gergin bir senaryo gibi geliyor ama arkasındaki felsefe oldukça ilgi çekici. ilkel toplumlarda kral sadece bir yönetici değil aslında doğanın, bereketin ve yaşamın canlı bir sembolü ve kralın bedeniyle dünyanın bedeni de bir olarak algılanıyor. ama şöyle bir sorun var tabii ki hani kral da bir insan ve insan bedeni yaşlanıyor. kral güçten düşerse, işte saçları beyazlarsa, hastalanırsa insanlar doğanın da hastalanacağına, hasadın çürüyeceğine ya da işte hayvanların öleceğine inanıyorlar.
bu yüzden kral yaşlanmaya yani eskimeye başladığı an o kutsal gücün zarar görmemesi için öldürülmeli. güç taze ve genç bir bedene geçmeli. Bu vahşi kral mitini alın, yani bizim eski yıl kavramımıza koyun. Zaten çok eşleşiyor bir simetri olduğunu fark edeceksiniz.
Bizim 2025 dediğimiz şey, hani o eski yılı geride bıraktık, bit artık 2025 falan. Aslında bu ormandaki o yaşlı kralın hikayesi, yılın son günlerinde hissettiğimiz o bitiş yüzünü, o ağırlık, o kralın yaşlandığını hissetmemizden kaynaklanıyor belki de, Fraser'a göre. frazer'ın perspektifinden bakarsak yılbaşı kutlaması bir parti değil aslında. yılbaşı kutlaması bir kral katli, kralı öldürme.
eski yılda bütün hastalıklarıyla, borçlarıyla, hayal kırıklıklarıyla sembolik olarak öldürmek zorundayız. o saat 12'yi vurduğunda gürültü, patlamalar, bağırışlar Aslında onlar sadece coşku değil, onlar bir bitişi, bir tür ölümü ve kötülüğü köyden kovma ayinini sembolize ediyor aslında Fraser'a göre. Fraser buna kötülüklerin kamusal yolla kovulması diyor. Ya o gece eğlenmek zorundayım derken aslında genetik mirasım bana şunu söylüyor.
Eskiyi gömmezsen yeni doğamaz. Çürüyen kralı öldür yani bir önceki yılı. yeni ve bereketli kral tahta geçebilsin bu sayede. Bir sonraki bölümde Eric Hobbes Baum'un kitabını inceleyeceğiz.
O bize bu kadim olarak sandığımız şeyin o kadar da eski olmadığını, bu kadim gelenek gibi gözüken şeyin belki de düşündüğümüz kadar kadim olmadığını gösterecek geleneğin icadı kitabında. İkinci bölüm, geleneğin icadı ve modern mitolojiler. Fraser'ı okuduğumuzda yılbaşı kutlamasının biyolojik ve kozmik bir zorunluluk olduğuna neredeyse ikna olmuştuk belki de. İnsan doğayla birdi ve ritüeller hayatta kalmak içindi Fraser'a göre.
Ama şimdi o az önce bahsettiğim o mistik ormandan çıkıp modern dünyanın bir betonuna basalım. Elimizdeki ikinci kitap bütün o romantik kadim bilgelik algımızı belki de yerle bir edecek. Bu şekilde seçtim biraz kontrast olsun diye. Bu kitabın adı da işte dediğim gibi geleneğin icadı.
Bu kitap sadece bir tarih kitabı değil, modern ulus devletlerin ve kapitalizmin bizi yönetmek için nasıl hafıza ürettiğini ifşa eden bir manifesto aslında. Belki Hobsbawm'ın zaten bu konudaki namını duymuşsunuzdur. Bir ayrım yapıyor, adet ve gelenek arasında, custom ve tradition. Ve bunlar aynı şey değil, diyor.
Adet esnektir. Toplumun değişen ihtiyaçlarına göre şekil alır. Ama gelenek, özellikle de icat edilmiş gelenek, değişmezlik iddiasındadır. Hobsbawm'ın tanımıyla sembolik kurallar bütünü aracılığıyla geçmişle yapay bir süreklilik kurmaya çalışan pratikler kümesidir.
Yani diyor ki gördüğünüz o sarsılmaz ritüellerin çoğu tarihin derinliklerinden süzülüp gelmedi. Onlar belirli bir dönemde hatta çoğunluğu 19. yüzyılın sonunda belirli bir amaç için birileri tarafından masada tasarlandı ve topluma enjekte edildi. Örnek olarak da İskoçya'nın kilt efsanesini veriyor.
Bu teoriyi somutlaştırmak için kitaptaki en ilgi çekici makale, Hu Trevor Roper'ın bir makalesi. Bildiğiniz İskoçya imgesini düşünün, hemen aklınıza zaten o klanlara sağlık, o karali etekler, kitler giyen, gayda çalan, İngilizleri sevmeyen, o antik kelt ruhunu taşıyan gururlu insanlar gelir, kuzeyin insanları gelir. Hepimiz de bu görüntünün binlerce yıllık bir mirasa dayandığını var sanırız aslında. Braveheart'ı belki izlemişsinizdir.
Yani onu izleyip, vay be, ne İskoç, şu İskoç kadim kültürüne bak falan deriz. Trevor Roper bu makalede adeta bir dedektif gibi çalışarak tarihi belgeleri önümüze seriyor. Ve şu beni şok eden gerçeği yüzümüze çarpıyor. Modern İskoç kilti, antik bir giysi değilmiş arkadaşlar.
Yüzyıla kadar İskoç dağlıları bu belted plate denen vücudu sarılan kaba bir battaniye giyiyorlarmış. Ama bu bir üniforma değil, yoksun halkın hani soğuktan korunmak için yaptığı böyle derme çatma bir kıyafet. Ama o günkü o pilli estetik küçük kilit bu hani dizüstü etek nereden çıktı diye düşünecek olabilirsiniz. Bu giysi aslında bir tasarlayan kişi İskoç bile değilmiş.
Thomas Rawlinson adında bir İngiliz sanayici ve 1970'lerde İskoçya'da demir işleme testlerinde çalışan işçiler o kaba battaniyelerle rahat edemedikleri için bunu da tasarımcısı Rawlinson görmüş ve tamamen fonksiyonel ve endüstriyel bir sebeple kumaşın alt kısmını kestirmiş, pileler ekletmiş ve bu modern kilti yaratmış. Yani aslında bu antik klan sembolü gibi gözüken şey iş güvenliği kıyafeti olarak tasarlanmış. Hatta daha da ileri gidecek olursak, bu klan tartanları, her ailenin, her klanın kandiline ait özel bir rengi ve deseni olduğu inancı, bu da yalanmış yani. Trevor Roper diyor ki 19.
yüzyılda tekstil üreticilerinin stokları eritmek ve kreçe Victoria'nın dağlı romantizmine olan ilgisini paraya çevirmek için uydurduğu bir taksonomi, bir icat olduğunu söylüyor. Ya özetle bir İngiliz sanayicinin tasarladığı işçi kıyafeti ticari kaygılarla birleşerek sadece bir yüzyıl içinde binlerce yıllık milli bir kutsala dönüşmüş. Şimdi kısa bir ara verelim ardından kaldığımız yerden devam edeceğiz. Peki yılbaşına gelecek olursak, yılbaşı küresel bir icat mı?
Hobsbawm'ın teorisini 31 Aralık gecesine uyguladığımızda manzara aslında biraz daha netleşiyor. Yani yılbaşı kutlamalarımızın o standart yapısına baktığımız zaman geri sayım, bir senkronizasyon var, hediyeleşme var, belirli yiyeceklerin tüketilmesi var, kültürden kültüre değişilen, yeni bir başlangıç söylemi var. Bunlar Fraser'ın bahsettiği doğal büyüden ziyade belki de modern dünyanın bizi entegre etmek için kullandığı toplumsal bir çimento gibi duruyor Hobsbawm'ın perspektifinden. Çünkü Hobsbawm diyor ki 1870-1914 yılları arasında Avrupa'da ulus devletlerin vatandaşların sadakatini kazanmak için bayramlar, marşlar ve törenler icat ettiğini uzun uzadıya anlatıyor.
ve bugün de hani küresel kapitalizm kendi vatandaşlarını yani tüketicileri bir arada tutmak için ritüelleri kullanıyor olabilir, Hobsbawmcı bir perspektiften. Belki de hani yılbaşı modern dünyanın seküler bir ayinidir. Bize hepimiz aynı zaman dilibindeyiz, aynı değerleri paylaşıyoruz, aynı şeylere seviniyoruz dedirten bir tiyatrodur yani. Çünkü yani düşünürsek İskoçlar İngiliz bir patronun tasarladığı eteği atamızın mirası diye giyebiliyorsa, Biz de aslında kökeni sandığımız kadar derin olmayan, endüstriyel olarak paketlenmiş bir yılbaşı geleneğine sorgusuz sualsiz sahipleniyor olabilir miyiz?
Burada bir şerh düşmek istiyorum. Bunlar bence güzel sorular. Ama ben yakın zamanında Macro Center'la bir yılbaşı işbirliği yaptım. Orada bir bilgi yarışması sundum ve onun için bu yılbaşı geleneklerini uzun uzadı ya da araştırmam gerekti.
Ve şunu fark ettim yani tarih boyunca insanlar bu kışın uzun geçtiği, kışın daha doğrusu gecelerin uzadığı zamanlarda bir tür şölen, bir tür festival, bir böyle hevesle gelmesini bekleyeceğin bir bayram yaratmışlar. Bu Roma döneminde mesela Saturnalya diye yine Aralık sonunda olan daha sonra bu Christmas yani işte İsa'nın doğuşu olarak adapte edilen normalde İsa'nın çünkü kışın doğmadığı biliniyor tam doğum tarihinin belli olmamasıyla beraber. kışın yani Noel'de Hristiyanlar biliyorsunuz ki İsa'nın doğumunu kutluyorlar ama aslında bu Saturnalya'dan yani bir Roma bayramından adapte edilmiş bir gelenek ama hani farklı farklı kültürlere baktığımızda her zaman bu kışların uzun ve günlerin kısaldığı zamanlarda insanları neşelendirmek için bir bayram, bir şölen, bir kutlama icat edilme hissiyatı olmuş. Ben de hani bir kış haterı olarak buna çok empati kurabiliyorum yani.
Hani neyse, aralık geldi, yılbaşı geliyor, şunu yaparız, bunu yaparız diye. İnsanların bir hevesle beklediği bir gün olması bence son derece anlaşılabilir. Yani bu açıdan Hofsbauma Sezgin'i ilginç bulmakla beraber o kadar da katılamadığımı söylemek zorundayım. Ama hani ilk kitaba baktığımız zaman bir yanda biyolojik dürtülerimiz, yani Fraser, diğer yanda sosyolojik, kültürel, kapitalist bir oyun olarak Hobsbawmcu yaklaşım arasında sıkışıp kalmış gibi gözüküyoruz şu noktada.
Ya bu yılbaşı kutlaması sahte mi? Olabilir, evet. İcat edilmiş bir tarafı da olabilir, abartılmış bir tarafı da olabilir. Ama sahte olması onun işlevsiz olduğu anlamına mı geliyor?
Ya da çok kadim olmaması onun işlevsiz olduğu anlamına mı geliyor herhangi bir geleneğin, herhangi bir ritüelin? Bir ritüel uydurma olsa bile ruhumuza gerçekten bir yarayı iyileştiremez mi? Bu sorunun cevabı için sosyolojiden felsefeye, kurgudan hakikate geçmemiz gerekiyor bence. Ve bu masadaki son kitap, Buyuk Şulhan'ın Ritüellerin Kayboluş kitabı bize bu konuda rehberlik edecek bir sonraki bölümde.
Üçüncü bölüm, atomize zaman ve ritüellerin ontolojisi. Evet, ortadaki düğümü çözmek için masadaki üçüncü kitaba belki de günümüzün ruh halini, o bitmeyen yorgunluğumuzu en iyi analiz eden güncel filozoflardan birine dönüyoruz, Bung Chul Han ve eseri ritüellerin kayboluşu. Han tartışmayı gerçeklik veya sahtelik ekseninden çıkarıp çok daha ontolojik, yani varlıksal bir yere çekiyor, zamanın mimarisine taşıyor. Han'ın temel tezi şu, neoliberal dijital çağda, yani içinde bulunduğumuz çağda, biz sadece ritüelleri değil, zamanın kendisini kaybettik.
Eskiden zamanın bir yapısı, bir anlatısı vardı. Bayramlar, yaz günleri, festivaller bunlar zamanın akışını kesen, ona ritim veren duraklardı. Han buna zamanın evi benzetmesini yapıyor. Ritüeller zamanı döşeyen eşyalar zamanı içinde yaşanılabilir, sığınılabilir bir mekana dönüştürüyorlar bu ritüeller.
Ama bugün hani o performans toplumunda zaman önüne geçilemeyen, durdurulamayan çizgisel bir veri akışına dönüştü. Lineer bir veri akışına dönüştü. Ham buna zamanın atomizasyonu diyor. Karışık gibi gözükebilir, o kadar karışık bir kavram değil.
Çalışma zamanı ile boş zaman, gece ile gündüz, hafta iç ile hafta sonu arasındaki sınırlar artık eriyor. Her an ulaşılabiliriz, her an üretebiliriz. Zaman içinde artık durduğumuz bir şey değil. Sadece tükettiğimiz bir kaynak.
İşte bu noktada yılbaşı kutlaması ister antik olsun ya da herhangi bir kutlama ise icat edilmiş olsun. Bir eşik görevi görüyor aslında. Han, eşiklerin kaybolduğu bir toplumun depresyona mahkum olduğunu savunuyor. Çünkü eşik yoksa geçiş de yoktur.
Geçiş yoksa kapanış yoktur. Ve dikkat edin, modern hayatımızda hiçbir şey bitmiyor. Diziler bitmiyor, sezonlarca sürüyor. İş bitmiyor, bir mail cevaplıyorsun, yenisi geliyor.
Sosyal medyada aşağı kaydırma bitmiyor. Sonsuz. Storyleri izleme bitmiyor ve yılbaşı gecesi o geri sayım anı aslında zamanın sonsuz ve anlamsız akışına vurulmuş bir neşter. O sembolik bir bitiş en nihayetinde ve hanım felsefesinde bir şey bitirebilmek, ona bir form verebilmek aslında ruh sağlığı için gerçekten elzem.
Eski yılı kapatıp kapıyı kitlemezsek yeni yıla geçemeyiz ve sadece aynı yorgunluğu sürüklemeye devam ederiz. Şeye gelelim, o meşhur itirazda, ama içimden gelmiyor, canım istemiyor yani, bunu yemiyorum, bir parçası olmak istemiyorum. Bung Chun Han bu otantiklik takıntısını modern narsisizmin bir hastalığı olarak görüyor. Ona göre ritüellerin gücü tam da kişisel olmamalarından geliyor.
ritüel öznelliğin geri çekildiği bir yer. bir oyun düşünürsek mesela satranç oynarken ya da bir halay çekerken bir dans ritüelini gerçekleştirirken kurallar belli ve siz orada işte kendi travmalarınızı kendi hislerinizi ifade etmezsiniz. siz o mesela halaya katılıyorsanız o formun o halay formunun içine girersiniz. çok fazla kişisel şeye yer yoktur, doğaçlamaya yer yoktur.
Oradaki koreografiyi yapmanız beklenir ve Han'a göre bu insanı özgürleştirir aslında. Çünkü sürekli kendin olmak, sürekli iç dünyanı yansıtmak zorunda olmak çok yorucu. Ritüel bizi kendimizin ağırlığından o gitmek bilmez ego performansından kurtarır ve o yılbaşı şapkasını takmak herkes gibi o üflenen o saçma sapan şeyi üflemek şarkıyı söylemek tanımadığın insanlarla aynı anda geriye saymak Han'a göre bu bir sahtekarlık değil aslında bu bir yetişkin oyunu ve insan ancak oyun oynadığı zaman tam anlamıyla insan ritüeller amaçsızlar ve bu açıdan da amaçsızlıkları üzerinden de çok değerliler çünkü Hani herhangi bir üretime, kâra, verimliliğe hizmet etmiyorlar oritole katıldığın zaman. Her şeyin bir amaca hizmet etmesi gerektiği bir dünyada sadece kutlamak için kutlamak, sistemin dayattığı verimlilik diktatörlüğüne karşı belki de zarif bir direniştir.
Ve bu üç kitabın sonunda bilmiyorum siz hangisine daha yakın hissettiniz ama ben Bumçulhan'a daha yakın hissettim. Fraser'ın da haklı olduğu tarafları vardı. Bir yandan bir biyolojik tarafımız var. Kaosun içinde bir düzen, bir döngü görmek istiyor.
Eski kralı öldürmek istiyor. Hobsbawm da kendince haklı noktaları var. Ritüellerin formu modern dünya tarafından manipüle ediliyor, ticarileştiriliyor. Biliyoruz yani kırmızı don, işte pahalı hediyeler, bunlar evet tüketimi teşvik ediyor yani zaten çok malumun ilamı.
Bence Bung Chul Han biraz da daha sıyırılıyor dağda tabii ki genç ve çağdaş bir filozof olarak. Geleneğin kökeni sahte bile olsa onun zamanın akışında yarattığı durak gerçek. Hayat noktalama işaretleri olmayan, nefes almadan okunan upuzun bir paragraf gibi ve modern çağda yılbaşı kutlaması o cümlenin o sonuna konan o nokta yani. Bir Ocak sabahı büyük harfle yeni bir cümleye başlamak aslında.
ve o noktayı koymazsanız anlam dağılır, zaman içinde yaşanmaz hale gelir. Bu yüzden benim nihai kararım ya da nihai argümanım, biraz Hobsbawm'ın eleştirilerini de cebimizde tutarak, o ilkel tarafımızla da barışarak, o gece bunu kutlayacağım, ben kutlayacağım, sizi de kutlamaya davet ediyorum. Siz de, size de tavsiyem diyeyim, sistemin çarklarına inat, kendi ruhunuzun mimarisi için o noktayı siz de koyun, eski yılı bitirin, yeni yıl başlayabilsin. Bu yolculuğa katıldığınız için teşekkürler.
Hepinize içinde bolca durak olan sınırları belirgin. Yaşanabilir bir zaman diliyorum. Yeni cümleniz eskisinden daha güzel olsun bu yıl. Mecbur muyum ailesi olarak bugün Yaşar maalesef yanımda değil ama o da size mutlu yıllar dileklerini iletmek istiyor.
Hepimiz için çok çok güzel bir yıl olsun. Bizi dinlemeye devam edin. İlginiz için çok çok teşekkürler. Mutlu yıllar.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.