Podcast

Foundation: Frankenstein'dan Galaktik İmparatorluklara

Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Roma İmparatorluğu'nun Gerileyiş ve Çöküş Tarihi'den (Gibbon) esinlenen genç bir yazar, daha önce kimsenin cesaret edemediği kadar büyük ölçekte bir hikaye hayal etti. Onbinlerce yıla ve milyonlarca gezegene yayılan bir imparatorluğun çöküşünü ve ardından gelecek karanlık çağları önceden görebilseydiniz, ne yapardınız?


Bilimkurgu tarihinin en önemli eserlerinden biri hakkında, o bahaneyle de bilimkurgu tarihi ve felsefesi hakkında atıp tutacağımız bir mini-seri.



Konular:


(00:00) Romayı düşünüyorum, gözlerim kapalı

(03:30) Arrival ve bilimkurgunun derinliği

(04:19) HG Wells ve Mary Shelley

(07:20) Pulp Dönemi

(09:46) Asimov'un Robot Yasaları

(12:16) Vakıf fikrinin doğuşu

(13:36) Psikotarih

(16:56) Spengler ve Batının Çöküşü

(18:46) Son Soru ve Nightfall

(21:17) Ansiklopediciler

(22:12) Gelecek bölüm ve Patreon


Kaynaklar:


Foundation / Vakıf (1951)

War of the Worlds (1898)

Frankenstein (1818)

Roma İmparatorluğu'nun Gerileyiş ve Çöküş Tarihi (1776)

Arrival (2016)

Nightfall (1941) ve roman versiyonu (1990)

Who Goes There (1938) ve The Thing (1982)

Batı'nın Çöküşü (1918)



---

Bu bölüm reklam içermektedir

Bölüm Transkripti

3.252 kelime · ~16 dk okuma

Yaklaşık iki sene önce TikTok'ta bir trend çıkmıştı. Hala tazedir hafızalarınızda. Kadınlar erkeklere Roma İmparatorluğunu ne kadar sık düşündüklerini soruyorlar. Haftada bir veya şu anda aktif olarak düşünmekteyim niye araya giriyorsun gibi cevaplar alınca da şaşırıyorlardı.

Ben de şaşırmıştım ne kadar düşündüğümü düşününce. Arka planda çalışan Windows servisi gibi gitmiyor bir türlü. Birçok açıklama getirildi. Bize bıraktıkları mirasın büyüklüğü bir yana, modern zamanların yarattığı endişelere karşı bir nevi fantezi olduğu yönünde.

İşte rolün ve görevlerin belli. Tanrılarına, atalarına saygıda kusur etmiyorsun. Kolezyumda sezonluk biletin var iyi bir yerden. Arada sırada hanımları evde bırakıp sağa sola fethe çıkıyorsun.

Transkriptin tamamını oku

Marc Anthony ile içip içip barbarlara sataşıyorsunuz. Hani tanıdığın herkesin vebadan ölme riskini bir an için unutursak hiç fena değil. Ay ben hayatımla ne yapacağım gibi kimlik bunalımları yok. Bu tip fanteziler Gladiatör filmiyle başlamadı tabii.

İnsanlar epeydir Roma üstüne kafa patlatıyorlar. Bu konuda rekoru elinde bulunduran biri varsa o da Edward Gibbon'dır muhtemelen. İmparatorluğun gerileş ve çöküş tarihi üstüne binlerce sayfa yayınlamıştı. Çok doğru bir karar verip hiç evlenmemiş, yazık olurdu karısına.

Aradan 250 sene geçmesine rağmen hala okunuyor gibin. Bizzat Roma tarihinin bir parçası haline gelmiş artık. Yani aydınlanma çağının insanları, eski toplumları nasıl görüyorlardı, ilk modern tahliller nasıl yapılıyordu sorusunun ana cevabı olmuş. Bizim için esas önemlisi, tarih anlatasındaki daha genel bir değişimin temsilcisi olması.

Bir nesil öncesinde Montesquieu neredeyse aynı isimde bir eser yazmıştı. Orada izlenen bakışı genişleterek, çok fazla veriyle destekleyerek kahramanlar ve kötü adamlar yerine sistemlere odaklanmış. Kötü imparatorların zevk ve sefaya düşkünlükleri yüzünden yıkıldı gibi şeyler demiyor mesela. Yahut orta çağdaki meslektaşları gibi olan biten her şeyi Tanrı'nın iradesi açısından açıklamaya çalışmıyor.

Ahlaki bir yargı yok. Onun yerine faturayı ekonomik sıkıntılara, göçlere, paralı askerliğe kesiyor, en çok da Hristiyanlığa kesiyor. Ruhani hayat vurgusu sayesinde o eski vatandaşlık bilincini aşındırıp kurumları çürüttüğü için. Teşhisleri bugünün gözünden eksik olabilir ama tarihsel kuvvetlere odaklanması önemli.

Yüzyıllara yayılan ve bir kez başladığımı önüne geçirmesi neredeyse imkansız dev süreçler, sadece diğer tarihçileri değil başka alanlarda çalışanları da etkiledi. ve ilham verdiklerinin arasında bana sorarsanız 20. yüzyılın en önemli, en iyi demiyorum ama en önemli bilimkurgu serilerinden biri vardı. Isaac Asimov'un yazdığı Foundation yani vakıf serisi.

Selam flarsızlar. Bir takım sağlık ve hayat durumları yüzünden epeydir uzak kaldık. Hemen hemen her şey yolunda. Ölüp kalmadık yani.

Podcast'ta önceden programladığım bir yapay zekayı bırakıp gitmedim. Bunu da artık kolay kolay kanıtlayamayız ha. Yakında milleti gerçekten öldüğüne inandırmak için kırk takla atman gerekecek. Bugünün konusu vakıf dediğimiz gibi.

Hem kitap serisi hem de sonra bu aralar devam eden dev bütçeli dizi hakkında konuşacağız. Bu bahaneyle ben genel olarak bilimkurgu hakkında da konuşmak istiyorum. Ne zamandır bu sulara girmek istiyordum zaten. Hazır tüm gündemleri kaçırmışken fırsat bu fırsat.

Taa Roma'dan başlamamdan anlamışsınızdır. Lafı dolandıra dolandıra anlatacağım. Üstünüze rahat bir şeyler giyin. Bilimkurgu benim en sevdiğim tür.

Çünkü istediğin her şeyi ele alabiliyorsun. Mesela yakın zamanda Arrival filmini tekrar izleme fırsatı buldum. En son neredeyse 10 sene önce çıktığında izlemiştim. İlk bakışta bir uzaylı istilası filmi gibi duruyor.

Ama merkezinde bir kadının gayet kişisel bir hikayesi var. Ve onun üzerinden insanların binlerce yıldır merak ettiği bir soru soruyor. Hayatınızı baştan sona görebilseydiniz bir şeyleri değiştirir miydiniz? Sonradan kaybedeceğinizi bildiğiniz şeylere sahip olmak ister miydiniz?

Aslında hayatın kendisi hakkında sorulabilir bu soru. Bir gün her şeyimizi kaybedeceğimizi bile bile yaşıyoruz. Filmde birçok bilimsel öğe var. Zamanın doğasıyla, dilin doğasıyla ilgili.

Ama bunlar sahneyi kurmakta yardımcılar sadece. Sahnede oynanan esas oyun ise ta 2000 sene önce yazılmış da olabilirdi. Daha da fazla konuşmayayım. Bence hakkında hiçbir şey okumadan bir yerden bulup izleyin.

Müziğiyle, kurgusuyla sinema sanatının hakkını veriyor. Aslına bakarsanız bilim kurgu en başından beri böyle kapsamlıydı. Uzaylı istilası demişken o türü başlatan Dünyalar Savaşı romanına bakalım. Gerçi birkaç sene öncesinde benzer bir şeyler yazılmış da onu kimse okumadığı için Dünyalar Savaşı başlangıç noktası alınabilir.

H.G. Wells 1898'de bunu yazdığında aklında öyle ciu ciu diye ateş eden ölüm ışınlarından fazlası vardı elbette. O dönemde istila romanları revaçta, Avrupa'daki bitmek bilmeyen savaşlar sağ olsun ama kimse bu kadar tek taraflı bir mücadele hayal etmemişti.

Anlatılan şeye savaş bile denemez. Bizzat romanın başlarında değindiği gibi, sonradan röportajlarında da açıkladığı gibi aklında İngilizlerin Avustralya'da yarattıkları yıkım vardı. Her yönüyle ileri bir uygarlık, ileri bir teknoloji geliyor. Ne yapabilirsin?

Oradaki tazmanyaların yerinde biz olsaydık nasıl olurduyu hayal etmiş. Toplumsal düzenin bir anda çöküşünü hayal etmiş. Modern film uyarlamalarından pek anlaşılmıyor bunlar. Çünkü stüdyolar ne yapıyorlar?

100 milyon dolar harcayıp cür cür diye ateş eden uzaylılar göstermek istiyorlar. Keza yine Wells'in zaman makinesi. Başlıkta ismi geçen makine hakkında neredeyse hiçbir şey içermez. Zaman yolculuğunu mümkün kılacak fizik teorileri de içermez.

İşin bilim kısmı, tıpkı Dünyalar Savaşı'nda olduğu gibi daha ziyade evrimle alakalı. Ama o da esas mesele olan sınıf ayrımını incelemek için bir araç sadece. Böyle böyle ta 1800'lerin başına, genelde ilk bilimkurgu eseri sayılan Frankenstein'e kadar gidebiliriz. Binlerce yıldır anlatıla gelen canavar hikayelerindeki gibi sihirle veya ilahi kuvvetlerle değil, bilimsel yöntemlerle yaratılan bir hayat söz konusu.

Ana karakterin bilimsel eğitimi de çok önemli bir yer tutuyor. Küçükken meraklı olduğu simya gibi uğraşları bırakıp kimyager oluyor. Yani yazar Mary Shelley, o sırada henüz 18 yaşında olmasına rağmen bilimin genel önemini epey vurgulamış. Yalnız yaratığı canlandırma işinin biyolojisiyle, kimyasıyla pek ilgilenmemiş.

Elektrik şokunu verdik oldu bitti diye getirmiş biraz. Çünkü onun esas ilgilendiği şey bilimsel merakın sınırlarıydı. Yahut yarattığımız şeylere karşı olan sorumluluğumuzdu. Doktor yaratıktan iğrenip onu terk ediyor zira.

Ona bir eş yaratma sözünden de cayıyor. Doktor baya şerefsiz. Sorumluluğunu yerine getirmemiş. Dolayısıyla romanın konusu hiç eskimedi.

Uyarlamalarının sonu hiç gelmedi, gelmiyor. Çünkü aynı sorular çocuklarımız için geçerli veya bugün-yarın yaratacağımız klonlar için, yapay zekalar için geçerli. Bunları niye anlattım? Hem bilimkurgunun saygınlığını kurtarmak bana düşmez de hatırlatmak diyelim, onu hatırlatmak istedim.

Hem de bu işin tek bir formülü olmadığını göstermek istedim. Shelley'nin yaptığı gibi zamansız felsefi soruları işlemek de mümkün. Wells gibi genelde toplumsal eleştiri aracı olarak kullanmak da ve tabii muhtemelen bu türün en çok okunan ismi olan Jules Verne'in yaptığı gibi yeni teknolojilerin, yeni dünyaların heyecanına kendini kaptırmak da mümkün. Üstelik bunlar daha 100 sene önceki yol ayrımlarıydı.

60'lardaki 70'lerdeki yeni dalganın getirdiği çeşitlilikten önceydi. Peki, Isaac Asimov bu tablonun neresine oturuyor? Geride 500'den fazla eser bıraktığı için külliyatının da yarısı kurgu dışı popüler bilim ve tarih yazıları olduğu için onu birkaç cümleyle özetlemek zor. Yine de deneyeceğiz.

Ne yapacağız başka? Bölümü burada bitirecek halim yok. İlkin, işin bilim kısmını eskiye nazaran daha büyük bir ciddiyetle ele alan bir neslin parçasıydı. 1940'larda yazıları yayınlanmaya başlıyor.

Sadece kendi doğumundan beri geçen o kısacık sürede neler olup bittiğine bakın. Galaksiler keşfedilmiş, bizden başka galaksiler olduğu keşfedilmiş, roketler fırlatılmış, kuantum devrimi yaşanmış, ilk bilgisayarlar tasarlanmış, insansı robotlar bile sergilenmiş. Birkaç seneye kalmaz da uzay yarışı başlayacak, DNA'nın yapısı keşfedilecek falan fiş mekan. Çılgın bir tempo var yani ve henüz bu teknolojilerin sınırlarını bilmediklerinden hayal güçlerini de dizginlemiyorlar.

Gayet bereketli zamanlar bilim kurgu için. Ek olarak Asimov'un bir şansı var, kendisine rehberlik eden editörün vizyonu. O sıralar bilim kurgunun ana medyumu ucuz dergiler, kitaplar değil. Hatta basıldığı kağıdın ucuzluğu yüzünden pulp dönemi deniyor, yani kağıt hamuru dönemi.

Bizim klasik olarak adettiğimiz birçok eser sonradan kitaplaştırılmışlar. Yoksa orijinal olarak bu dergiler de parça parça yayınlanıyorlardı. Ve pek kimsenin de, bırak öyle on yıllar sonra okunmayı, gelecek ay hatırlanmaya dair bile umudu yoktu. Dolayısıyla genel kalite çok düşük.

Ay sonunu getirebilmek için hızla yazılan, daha da hızla unutulan ucuz romanlar. John Campbell böyle bir ortamda ve henüz 27 yaşındayken Astounding Stories isimli bir derginin yayın yönetmeni oluyor. Kendisi de bir yazar. İsmi tanıdık gelmemiş olabilir ama hikayelerinden en az bir tanesini kesin biliyorsunuzdur.

The Thing adıyla defalarca sinemaya uyarlandı. Tabii ki 82 versiyonu en iyisi. Yapılmış en iyi korku filmlerinden biri. Campbell birlikte çalıştığı yazarları bilimsel disipline ve kapsamlı hikayeler yazmaya zorluyor.

İyi de para veriyor onlara, çoğu zaman onlarla kafa kafaya verip hayaller kuruyor ve başarılı hikayeleri antolojiler halinde, yani koleksiyonlar halinde tekrar yayınlayarak unutulmalarını önlüyor. Sonradan biraz kafayı kırıp pseudobilimlere takacaktı. Hatta Scientology Dine'nin kuruluşunda önemli bir rol oynadı. Ron Hubbard'la kankalardı.

Ama zamanında Heinlein gibi, Theodor Sturgeon gibi, Arthur C. Clarke gibi bir sürü meşhur yazarın kariyerini başlattığı için bilim kurgunun saygın figürlerinden biri. En azından ismi pek bilinmeyen en önemli figür yarışmasını kesin kazanır. En çok etkilediği isim de uzun bir süre dost kalacağı Asimov'du.

Asimov, kelimenin tam anlamıyla bir fikir adamı. Bunu sadece bir övgü olarak söylemiyorum. Bir eleştiri de. Akılda kalıcı karakterler yaratabilen bir romancı değil çünkü.

Yüzlerce eseri var dedik. İnternete bakmadan ismini söyleyebileceğiniz tek bir karakter çıkarsa onlar arasından şaşırırım. Robot serisinden Daniel olabilir belki. Onun karakterleri yaşayan üç boyutlu kanlı canlı varlıklar değildi.

Daha ziyade fikirlerini açıklamak için kullandığı megafonlardı. Fakat o fikirler de ilginç hakikaten. Onları okuyucuyu sıkmadan anlatmak da, tüm olası sonuçlarını incelemek de gayet iyi. Madem robot serisinin ismi geçti, oradan bir örnek vereyim.

Çoğunuz herhalde onun üç robot yasasını duymuştur. Neydi bu? Bir robot insanlara zarar veremez veya onlara zarar gelmesine müsaade edemez, ilk kuralla çelişmediği sürece insanlara itaat eder ve ilk iki kuralla çelişmediği sürece kendi hayatını korur. Bu kadar.

Pek de bir numarası yok aslında. Niye yazmış bunu? O zamanki klişelerin aksi yöne gitmiş. İsyana kalkışıp insanlara musallat olmayacak robotlar hayal etmeye çalışmış.

Frankenstein'dan beri süregelen tüm canavarların ortak noktası eninde sonunda kontrolden çıkıp isyan etmeleriydi. Bu yasalar sayesinde robotların isyan etmeleri imkansız. Yalnız işin ilginç kısmı bu değil. Bunu bir hikaye makinesi olarak kullanmış Asimov.

Yasaların pratikte yol açacakları paradokslar üstüne, belirsizlikler üstüne bir sürü şey yazmış. Genelde dedektiflik hikayeleri formatında. Yani bir robot beklenmedik bir şey yapıyor, başkaları da gidip onu araştırıyorlar. Ne yapacak robot mesela?

İnsanlar kendilerine zarar veriyorlar diye onları engelleyecek mi? Alkol içenleri hapse mi atacak? Ahlak zabıtası misali. Ya birinin hayatını kurtarmak için başka birine zarar vermek gerekiyorsa?

Tramvay problemlerine baka baka devrelerini yakar herhalde. Asimov sonraları işi iyice karıştırmak için listeye sıfır numaralı yani en öncelikli bir yasa daha ekleyecekti. Tüm insanlığı korumayı önceliklendiriyordu. Yani üç robot yasasının esas olayı ahlakı böyle bir dizi hiyerarşik komuta indirgemenin zorluğu.

Kendi ahlak anlayışınızda madde madde yazmaya çalışsanız ne kadar çelişkilerle dolu olduğunu göreceksiniz. Ve halen güncelliğini koruyan muhabbetler bunlar. Çünkü artık zeki şeyler yaratabildiğimizi, en azından yeterince zekiymiş gibi davranan şeyler yaratabildiğimizi biliyoruz. Bilmediğimiz şey bunlara kendi değerlerimizi aşılayıp aşılayamayacağımız.

Kendi değerlerimizin ne olduğundan da emin değiliz. Bizden çok daha zeki, çok daha kabiliyetli olun ama ahlaken az çok bizim gibi olun ve ahlakınızı da çok değiştirmeyin. Tamam mı aslanım benim? Hadi bakalım.

Bunun formülünü çözemedik işte. Muhtemelen hiç çözülmeyecek. Şimdi bu noktada bilimkurgunun genel durumu ve Asimov'un yaklaşımı üstüne biraz fikrimiz olmuştur umarım. En azından ortamlarda karizmayı çizdirmeyiz.

İşte bu robot hikayelerini yazdığı günlerden bir gün editörüyle buluşmaya giderken aklına bambaşka bir fikir geliyor. Roma'yı düşünüyor adam. Edward Gibb'in tarihsel kuvvetleri anlayarak geçmişteki bir çöküşü açıklamaya çalışmıştı ya, aynı anlayışla gelecekteki bir çöküşü açıklayabilseydi ne olurdu? Bir anlamda tarihin yasalarına vakıf olsa, fizik gibi, kimya gibi toplumları da belli bir matematiğe oturtarak zamanda ileri geri sarabilse, kimse ona inanır mıydı?

Arrival filminde sorulan soruyu uyarlayabiliriz. Medeniyetinizin tüm ömrünü görseydiniz, bir şeyleri değiştirir miydiniz? Bu arada aklıma Nate Bargatze diye bir komedyen geldi. Bu aralar onu takip ediyorum.

Eski bir rutini var. Geçmişe giderse muhtemelen hiçbir şeyi değiştiremeyeceğinden, kimseyi gelecekten geldiğine ikna edemeyeceğinden yakınıyordu. O kadar cahil ki günümüz hakkında kimse bunu ciddiye almayacak. Anlatınca o kadar komik olmuyor biliyorsunuz.

Neyse Asimov ofise varıyor en sonunda. Campbell'la birlikte oturup detaylar üstüne kafa patlatıyorlar. ve daha önce kimsenin anlatmaya cesaret edemediği kadar büyük ölçekte bir hikayenin temellerini atıyorlar. Zaman boyutunda on binlerce yıla, mekan boyutunda da milyonlarca gezegene yayılan bir imparatorluğun hikayesi.

Vakıf serisinin merkez konsepti psiko-tarih diye bir şey. İsmi çok yanıltıcı aslında çünkü ne tarihle ne de psikolojiyle alakalı. Zaten Asimov sonradan pişman olmuş. Bizim açımızdan ekonomi, sosyoloji, uluslararası ilişkiler karışımı bir şey.

Yani yarın kahvaltıda ne yiyeceksiniz gibi olayları öngöremiyor. Çünkü onlar sonsuz sayıda ufak faktöre bağlılar, kişisel seçimlere bağlılar. fakat büyük toplulukların uzun vade gidiş hatlarını mutlak bir kesinlikle öngörebiliyor. Kesin termodinamiden esinlenmişler burada.

Biliyorsunuz tek bir gaz molekülünün hareketini tahmin edemiyoruz. Yani nereden bileceğiz sürekli oraya buraya çarpıyor, arkadaşa bakıp çıkacaktım diyor. Ama trilyonlarcasını birlikte ele aldığımızda hareketlerini gayet iyi biliyoruz. Basınç dediğimiz, sıcaklık dediğimiz şeyler bunlar.

Ve bunları hesaplayan formüllerimiz var, gayet iyi çalışıyorlar. Dolayısıyla çoğu kehanet hikayesinin aksine Asimov insanların iradesini rahat bırakmış, onları özgür farz etmiş ama uzun vadede önemsizleştirmiş. Seçimlerimiz kalabalıkların seçimleri arasında eriyip gidecek. Geriye sadece termodinamideki gibi genel kanunlar kalacak.

Tarih gerçekten böyle mi işliyor? Ben hiç sanmıyorum. Benim de genel yatkınlığım aslında bireyleri önemsizleştirmek yönünde. Uzun vadeli ekonomik ve coğrafi güçlerin genelde belirleyici olduğunu düşünüyorum.

Yani Atatürk gibi büyük adamlar çıkıyor da onları da doğuran devrimler, krizler vs. bir sürü şey var. Biz o trendleri takip etmekte zorlandığımız için onların somut bir özeti olarak figürlere odaklanıyoruz. Kafamız anca onlara basıyor.

Yalnız bir yandan da hakikaten öyle döneme işlerden geçmişiz ki Tek bir kişinin o anda verdiği kararlar veya bildiğin tesadüfler her şeyi değiştirebiliyorlar. Kafadan bir örnek vereyim. Küba füze krizi. Soğuk savaşın en sıcak noktası.

Bir Sovyet denizaltısı hakikaten savaş başladığını düşünüyor ve kaptanıyla parti temsilcisi nükleer torpidolarını ateşlemek istiyorlar. Ama ikinci komutan Vasily Arkipov engel oluyor. Kafadan örnek veriyorum dedim de adamın adını bilmiyordum. Şimdi baktım internetten.

Vasili ikinci komutan ama aynı zamanda o denizaltının dahil olduğu filonun kurmay subayı olduğu için bir ağırlığı var. O sayede kaptanı ikna etmiş. Şimdi o tartışmayı kimin kazanacağını tarihsel kuvvetlerle açıklayamazsın. Onlarla bir alakası yok.

İki yöne de gidebilirdi. Belki adamı hain ilan edip hücreye tıkacaklardı orada. Torpidoları ateşleseler kim bilir ne olacak. İş büyüye büyüye birkaç saat içinde topyekün nükleer savaşa gidebilir.

Ben de bu podcasti taş ve sopalarla yapıyor olurdum. Yine de psiko-tarih yeterince inandırıcı bir fikir. Zaten daha sonraki hikayelerde demin yaptığım itiraza dair de bir şeyler var. Şimdiden spoiler vermeyeyim.

Sonuçta bir seküler kehanet aracı olarak güzel senaryolar yaratabiliyor. Kâhin rolünü kim oynuyor? Bir matematik profesörü olan Harry Seldon oynuyor. Psiko-tarihin mucidi?

İmparatorluğun çöküşünün kaçınılmaz olduğunu görüyor. Ne yaparsa yapsın durduramayacak. 25 milyon gezegenden oluşan bir sistemden söz ediyoruz sonuçta. Uzaylı muzaylı da yok ha, hepsi sadece insanlarla dolu.

Işıktan hızlı seyahat teknolojilerine rağmen artık bu yapı o kadar büyümüş ki doğal sınırlarına dayanmış diyelim. Ve önümüzdeki 5 asır içinde yavaş yavaş çözülecek. Ardından bitmek bilmeyen savaşlar gelecek ve yaklaşık 30 bin yıllık bir karanlık çağ yaşanacak. Selden'ın tüm amacı doğru adımlar atarak bu çağı bin seneye indirebilmek ve ikinci imparatorluğun doğuşunu bu şekilde hızlandırmak.

En iyimser olasılık bu. Şimdi araya biraz fular karıştırmak için bir mola vereyim. Buradaki fikirleri biraz açalım. Bir kere Alman filozof Spengler'ın dünya görüşünün izlerini görüyoruz.

Spengler diye okunuyordur kesin, kusura bakmayın artık. Asimov'a doğrudan ilham verip vermediğini bilmiyorum ama imparatorlukların, hatta topyekûn kültürlerin tıpkı organizmalar gibi bir yaşam döngüsüne sahip olduklarını savunuyordu. Yani yükseliş, duraklama, gerileş ve çöküş anlatılarını bir anlamda evrenselleştirdi. Birinci Dünya Savaşı biter bitmez yayınladığı Batı'nın çöküşü tahmin edeceğiniz gibi Batı medeniyetinin artık son demlerinde olduğunu iddia ediyor.

İlk bakışta garip bir iddia çünkü Batı dünyası her anlamda açık ara ilerdeydi. Fakat Spengler'a göre bir medeniyet belli bir olgunluk seviyesine geldiğinde askeri genişlemenin, askeri üstünlüğün verdiği güvenle her şeyi çözdüğünü sanacak ve yeni fikirler üretmeyi durduracaktı. Çürümenin başlangıcı bu. Batı da bu noktada.

Yaklaşık bir asır daha içten içe çürümeye devam edecek ve 21. yüzyıla girerken kurumların iyice zayıflayacağını, tek adamlığın norm olacağını, 200 senede böyle gittikten sonra o medeniyetin öleceğini iddia ediyordu. Çünkü ona göre diğer tüm medeniyetler de 200 senelik böyle bir ölüm süreciyle noktalanmışlar. Yok tabii öyle bir şey, o kalıba zorlaya zorlaya uydurmuş hepsini, kaderci bir bakış oluşturmuş.

Dünya savaşı döneminin karamsarlığına da uygun gayet. Yalnız ilginç buldum bunu çünkü vakıf evrenindeki imparatorlukla epey paralellik var. O da dışarıdan bakınca yıkılmaz görünüyor roman başladığında ama teknolojik ve fikirsel yenilikler çoktan durmuş. Çöküşün temelleri çoktan atılmış.

Bir başka ilginç nokta da hayat-ölüm döngüsü. Yani organizma doğup büyüyor ondan sonra ölüyor, 30 bin sene sonra başka bir benzer organizma doğup büyüyecek, aynı evrelerden geçecek. Belki bu döngü defalarca tekrarlandı. Kaçıncı imparatorluk devrindeyiz kim bilir?

Asimov'un en meşhur iki kısa hikayesi tam da bu temel üstüne kuruldu. Nightfall ve kendi favorisi olan Last Question. Son soru. Son soru da insanlar ilk defa akıllı bir bilgisayar yaratınca bir sürü soru soruyorlar ve konu dönüp dolaşıp entropiye geliyor.

En aşılmaz duvar o. Entropinin geri çevrilip çevrilemeyeceğini soruyorlar. Anlamlı bir cevap için yeterince veri yok cevabını alıyorlar. Sonra zamanda ileri atlıyoruz.

Daha gelişmiş insanlar, daha gelişmiş bilgisayarlara aynı soruyu soruyorlar, aynı cevabı alıyorlar. Her defasında böyle. Artık en sonunda insanlar bedenlerini geride bırakmışlar, kozmik bir bilinç olmuşlar ve bilgisayarla da birleşmiş, garip bir şey olmuşlar. Evrende yok olup bitmek üzere nihayet cevap geliyor.

Let there be light. Işık olsun. Cenesisteki meşhur cümle. Tak, evren tekrar başlıyor.

Yani diyor ki biz yeterince geliştiğimizde, teknolojik ve zihinsel olarak geliştiğimizde bir sonraki evrenin tanrısı olacağız. Zekice ama biraz da ucuz bir numara. Bence Nightfall çok daha iyi bir hikaye. Orada altı farklı güneş etrafında döndüğü için hiç gece yaşamayan bir gezegen hayal edilmiş.

Bu gezegendeki akıllı canlılar karanlıkla baş edecek şekilde evrilmemişler ve günün birinde fark ediyorlar ki güneşler bir şekilde hizalanacak, saatler süren bir güneş tutulması olacak. Bir yandan da arkeolojik bulgulardan ve eski efsanelerden her 2000 senede bir büyük bir felaketin yaşandığını anlıyorlar. ve mantıksal bir çıkarımda bulunuyorlar. Herhalde bu güneş tutulması 2000 senede bir oluyor, millet karanlıkta aklını kaçırıp etrafı yıkıp yakıyor, medeniyete reset atılıyor.

Bunu bulan grup da o döngüden kurtulacağına emin. Kendilerini bir yere kapatıyorlar, ateşler yakarak aydınlanacak, tutulmanın bitmesini bekleyecekler. Kalan herkes aklını kaçırsa bile korudukları birikim sayesinde medeniyetlerini kısa sürede tekrar başlatabilirler. Fakat tutulma başlar başlamaz bir sürprizle karşılaşıyorlar.

İlk defa yıldızları görüyorlar. Yaşayan kimse daha önce yıldız görmemiş. Okuyucu olarak biz de biraz aldanıyoruz çünkü kendi gece gökyüzümüze benzeyecek bir şeyler göreceklerini hayal ediyoruz. Meğerse onlar kendi galaksilerinin merkezindelermiş.

O yüzden kat ve kat fazla yıldız var etraflarında. Işıl parlıyor her yer. Karanlık yüzünden aklını kaçırmayacak kadar hazırlıklı olanlar bile evrenin sandıklarından çok daha büyük olduğunu, kendilerinin çok daha önemsiz olduklarını fark edince gerçekten akıllarını kaçırıyorlar ve medeniyet namına geriye bir şey kalmıyor. O fosil kayıtlarının sonraki ilkel nesillere aktarılan efsanelerin bir parçası olacaklar.

Döngüye devam. Ben bunu daha çok sevdim. Ve Nightfall'ı özellikle anlattım çünkü bilgi birikimini koruyarak karanlık çağları kısaltma fikri vakıfın başlangıç noktası. Vakıf dediği zaten galaksideki tüm bilgiyi toplayacak dev bir ansiklopedici grubuydu.

Medeniyet ağır ağır çökerken, herkes tarihini unuturken, bunlar evrenin bir köşesinde her şeyi muhafaza edecekler. en azından Selden'ın kendi takipçilerine ve kendisini imparatorluğu bölmeye teşebbüsle yargılayan savcıya anlattığı hikaye buydu. Kitap bu davayla başlıyor. Sonuçta devlet yakında çökecek diye bilimsel teori yayınlarsan, o devlette gelir senin üstüne çöker.

Tıpkı bir organizma gibi işte kendini korumaya çalışıyor. Ansiklopedicilerden kurtulmak için onlara uzak bir gezegende koloni kurma izni veriyor. Fakat Selden'ın gerçek planındaki vakıf, evrenin ucundaki pasif bir kütüphane değil, imparatorluk çözüldükçe etki alanını arttıracak ve bizzat ikinci imparatorluğu yaratacak bir tohum. Bunu nasıl yapacaklarını da gelecek bölümde anlatayım.

Orada sadece hikaye değil, Asimov'un doğrudan etkilediği ve birçok öğesini paylaştığı Dune ile kıyasına ve son olarak da güncel televizyon dizisini konuşuruz. Artık bana inanmıyorsunuz ama bu hafta içinde hazır olacağına dair söz veriyorum. Bu uzun ara boyunca, bu uzun güneş tutulması boyunca desteğini esirgemeyen patronlara ekstra teşekkürler. Hepinizin ismini sayacağım.

Laman Rahimli, Oğuzhan Atasaver, Hamza Oğuz Ertuğrul, Yusuf Savrun, Selin Kaledelen, Can Çilingir, Selim Sanje, Meryem Bayraktar, Cengiz Macit, Aybars Atalay, Özgür Akçiçek, Emre Köksal, Atlas Pera, Elif Koca Taşkın, Emre Ersoy, Burak Özdemir, Bülent Boyacı, Zafer Faydalı, Çağlar Pir, Özen Kandıralı, Rıdvan Duran, Vedat Kürşün, Sezer Sunar, Bahadır Batır, Kadih Hacıkurt, Tanzer Bilgen, Elad Azizli, Erdem Kumtepe, biraz pişman olmaya başladım bütün isimleri sayarken. Erdemciğim senlik bir şey yok. Salih Ünal, Banu Yelkovan, Mr. X, Tunç Mart, Can Karakuş, Aydın Kahraman, Can Emre Yaldız ve Ali Özbey.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)