
6.479 kelime · ~32 dk okuma
Ahlak anlayışının doğru olanı yapmanı engellemesine asla izin verme. Valla bölüme nasıl başlayacağımı bulamadım. Kulağa yeterince derin geliyor Asimov'un sözü diye bunu seçtim. Ne demek istiyorsun diye sormayın bana.
Selam flarsızlar. Asimov'un Foundation yani vakıf serisine o bahaneyle de bilimkurgu hakkında ileri geri konuşmaya devam ediyoruz. Gecikmemin karşılığında da bu sefer duble bölümle geldim. Önceki bölümde görünürdeki amacım bu esere tarihsel bir temel oluşturmaktı.
Hem tarih bilimi hikayenin ortaya çıkışında bizzat önemli bir rol oynadığı için hem de daha geniş anlamda dönemin koşullarını anlamak için. Sonuçta her eser yaratıldığı çağın bir ürünü. En basitinden işlenebilecek fikir kümesini bilimsel gelişmeler belirliyor. O fikirlerin nasıl işleneceğini de yazarın yaratıcılığına ek olarak ekonomik yapı belirliyor.
Mesela o dönemde yayın dünyasına dergiler hakim olduğu için parça parça çıkan eserlerde karakter gelişimi sekteye uğramış. Yalnız bir de pek görünürde olmayan bir amacım vardı. Bilim kurguyla hiç ilgilenmediğini düşünenlerinize aslında çaktırmadan ilgilendiklerini, ilgilenebileceklerini fark ettirmekti. Bu türe karşı ciddi bir ön yargı var ne de olsa.
Ucuz roman dönemindeki o düşük kalitenin mirası, edebiyat eleştirmenleri tarafından uzun süre ciddiye alınmamak oldu. Aşırı ticari görüldü, kendi sorunlarımızla ilgilenmek yerine alakasız hayatlara dair uçuk hayaller kurduğu sanıldı. Dolayısıyla ciddiye alınmak isteyen yazar ve okurlar da mümkün mertebe bu etiketten uzak durdular. Bana en komik gelen örnek, modern zamanların en başarılı bilimkurgu hikayelerinden bazılarını yazan Margaret Atwood'un yazdıklarının bilimkurgu olduğunu reddetmesi.
Uzayda geçmiyorlar veya çok ileri teknolojiler içermiyorlar diye. Herkes kendine göre ayrım yapabilir elbette. Tek bir doğru tanım diye bir şey yok. Mesele o değil.
Ama Atwood'un bu konuda yıllarca diretmesi ve yorumlarında bilimkurguyu biraz küçümser bir tavır takınması doğup büyüdüğü çağın yaklaşımını yansıtıyor diye düşünüyorum. Sinemada aynı sorun biraz farklı biçimde yaşandı. Gişe açısından bilimkurgu epey başarılı. En çok gişe yapan filmler listesinin kafadan üçte birini oluşturuyordur.
Hele fantazi öğelerini de değişik oranlarda karıştıran süper kahraman filmlerini eklersek en az yarısı eder. Bol bol ödül de kazanıyor bu filmler. Yani elitler tarafından tamamen dışlanmadılar. Ama ne pahasına?
Özel efektlere ve aksiyona odaklanma pahasına. Bu illa kötü bir şey değil yani Terminator 1-2 gibi film yapsınlar canımı yesinler. Hala eskimediler işte. Yahut uyarlamalara bakarsak Starship Troopers gibi istisnalar var.
Bunu gençken izlemişseniz eğlenceli ve dandik bir aksiyon filmi olarak aklınızda kalmıştır. Ama Verhoeven'ın diğer filmleri gibi yaş ilerledikçe başka katmanlar barındırdığını anlıyorsunuz. Film baştan sona bir faşizm parodisi. Üstelik onun en ideal haliyle parodisini yapmış.
Ve Heinlein'in yazdığı orijinal hikayenin hiç ironi içermediğini düşünürseniz, bir anlamda onun da parodisini yapıyor. Bayağı cesur bir hareket. Zaten Heinlein öldükten sonra uyarlandı. Neyse, kaptırıp gitmeyeyim kendimi.
Sonuç olarak aksiyon eşittir kötü demiyorum. Ama bilimkurgu külliyatının küçük bir kısmı bu. O yüzden de birçok klasiğin doğru düzgün bir uyarlaması yok. İşte koskoca Foundation'ın dizisi yeni yapılmış. sayılır ki ona da uyarlama demek zor sadece Eastman Foundation.
Orijinaline çok daha sadık bir uyarlama var BBC'nin yaptığı. O da 50 senelik bir radyo programıydı. Benzer bir örnek Dune. Yazıldığı günden beri deli gibi satıp saygı görmesine rağmen ta 1984 yılına kadar bir film çekemediler.
David Lynch'in filmi başarısız olduktan sonra da yeni bir deneme için tam 40 sene daha beklemek zorunda kaldık. Yine o dönemlerde Lynch'in filmiyle aynı sene çıkan ve Cyberpunk akımının köşe taşı olan başlangıcı olan Neuromancer'a daha yeni yeni dizi çekiyorlarmış. Seneye çıkacak. Başka ne geliyor aklıma?
Anders Game serisi var. Bir tane dandik film yaptılar o kadar. Unutmuşsunuzdur bile. Forever War'un hiç filmi yok.
Hyperion Kantos, Ringworld, The Culture, Leguin'in çoğu eseri hiçbirinin yok. Edebi açıdan yahut felsefi açıdan doyurucu bir dünya, klasik, ya es geçilmiş ya da aşırı yüzeysel biçimde uyarlanmış. O yüzden bizim gibi ucuz roman döneminden çok sonraları doğup büyümüşler için bile bilim kurgu dar bir şekilde kodlanmış biraz. Göğsünü gere gere ben bunu seviyorum kardeşim demek kolay olmayabiliyor.
İşte biraz da böyle hissedenlere seslenmek istemiştim. Valla çekinmeyin arkadaşlar, su çok güzel, yeterince de derin. Siz de gelin. Geçen bölümde bir takım büyük fikirler hakkında gevezelik etmekten senaryoya dalmaya fırsat olmamıştı.
Bugün doğrudan senaryoya dalalım, analizlerimizi araya karıştırırız. Gizemli bir toplantı sahnesiyle başlıyoruz. Harry Seldon isimli yaşlı bir matematikçinin başını çektiği ve türlü türlü bilim insanından, filozoftan oluşan bir grup 20 senelik çalışmasının sonuna gelmiş. Bir plan yürürlüğe koymuşlar.
Tek bildiğimiz şey galaktik imparatorluğun yakında çökeceği ve söz konusu planın galaksinin iki ucuna kurulacak vakıf dedikleri iki koloni tarafından yürütüleceği. Bu kadar. Sonra çat diye 50 sene sonrasına ilk vakfı barındıran gezegene ışınlanıyoruz. Toplantıdaki herkes çoktan ölmüş.
Kelebek misali sadece yarım sayfa yaşadılar. Bu noktada içinizdeki bir azınlıktan isyan sesleri çıktığını varsayıyorum. Ellerindeki kitap böyle başlamıyor çünkü. Bu başlangıç Mayıs 1942'de Astounding Science Fiction dergisinde Foundation başlığıyla, vakıf başlığıyla basılan ilk parçaya aitti.
Takip eden yıllarda bölük pörçük biçimde 7 hikaye daha çıktı ve sonra nihayet 1951, 1952, 1953 yıllarında basılan 3 kitap da toplandılar. Yani 8 kısa hikaye eşittir 3 kitap. 30 senelik bir aradan sonra da, Asimov artık dünyaca ünlü bir yazarken, baskılara dayanamayıp seriye dönecek, 4 kitap daha ekleyecekti, hatta önceki robot serisine bağlayacaktı. Ama biz şimdilik orijinal üçlemeye odaklanacağız.
Vakıf denince genelde kastedilen bu. O üç kitabın içeriğiyle dergide çıkanlar hemen hemen aynı. Tek bir önemli fark var. Deminki kısa giriş kitaplarda yok.
Onun yerine daha önce yayınlanmamış yeni ve daha geniş bir giriş bölümü yazıldı. Hikayenin kalanına bakışı epey değiştiriyor. Bense onu ilk okurların tecrübe ettiği şekliyle tecrübe etmenizi istiyorum. O yüzden kitabın ikinci bölümünü oluşturan ama kronolojik açıdan ilk yayınlanan bölümle başladım.
Bu arada bahsettiğim dergilerin komple taralı hali internet arşivi sitesinde bulunuyor. Meraklısı için açıklamalara eklerim tüm linkleri ve sayfa numaralarını. Oradan takip edebilirsiniz. Ne dedik?
Şimdi ilk vakfı barındıran gezegendeyiz dedik. Gezegen nasıl bir gezegen hiç umursamıyoruz. Asimov zaten betimlerle pek uğraşmıyor. Vakit kaybetmeden iki karakter üzerinden merkezi çekişmeyi öğreniyoruz.
İlk karakter, vakfın mütevelli heyetinin başkanı. Mütevelli heyeti de hayatımda kullanmadığım kalıplardan biri. Ortamın lideri diyelim. Karizmatik biri değil ama.
Tüm derdi, merhum kurucuları Selden'ın zamanında emrettiği üzere galaksideki tüm bilgiyi toplayıp sınıflandıracak dev bir ansiklopedi yaratmak. 50 senedir sabah akşam üstünde çalıştıkları şey bu. Dolayısıyla başka bir şey umursamıyor. İkinci karakter, ansiklopedi dışı işlerden sorunlu belediye başkanı Salvo Hardin.
İsmi birazcık kafa karıştırıcı. İlk sahnedeki kişinin adı Harry Seldon'du, bununki Salvo Hardin. Hardin bir kere ansiklopedi işine baştan gıcık. Yeni şeyler araştırmak yerine eski çalışmaları biriktirmeyi, onları sınıflandırmayı gerçek bilim olarak görmüyor.
Bilakis imparatorluğa bir kanser gibi yayılan o durgunluğun bir başka şekli olarak görüyor. Dahası, politik açıdan ne kadar kritik bir durumda olduklarının farkında. Kağıt üstünde imparatorun himayesindeler. Onun özel toprağı sayılıyor orası.
Ama bunun pratikte hiçbir manası olmadığını biliyor. Merkeze çok uzaktalar. O uzaklığı ve merkezin zayıflığını fırsat bilerek bağımsızlıklarını ilan etmek isteyen sınır beylikleri arasında sıkışmışlar. Kendilerini koruyacak bir donanmaya geç, gezegende silah yapacak metal bile yok.
Dışarıdan getirmeleri gerek hepsine. Tek bir avantajları var, teknoloji. Asimov genel çöküşü hep teknolojik gerileme üstünden anlatmayı tercih etmiş. Örneğin bu sınır beylikleri bir zamanlar nükleer santrallere sahipken onları tamir edecek veya yenilerini kuracak insanlar tükenince tekrar eski enerji yöntemlerine mahkum olmuşlar.
Bütün her şey de ona paralel biçimde gerilemiş. Vakıfın nükleer enerji kullandığını öğrenince şaşırıyorlar. Hatta Hardin bunu fırsat bilip üstü kapalı biçimde atom bombası blöfü yaparak biraz zaman kazanıyor. Bu arada hikayenin basıldığı tarihi unutmayın.
Henüz atom bombası yapılmamış. Trinity Test'ten 3 sene öncesindeyiz. İlk nükleer santralin kurulmasında da 12 sene var. Asimov'un hayalindeki o uzak gelecekte insanlar nükleer enerjiyi on binlerce sene kullandıktan sonra hem işin mühendisliğini hem de arkasındaki bilimsel prensipleri unutmaya başlıyorlar.
Periferiden başlayarak merkeze doğru ilerleyen bir cehalet dalgası gibi düşünün. Kısa bir parantez açayım burada, bu teknolojik gerileme fikri epey ilgimi çekiyor. Bir uygarlığın böyle önemli bilgileri, önemli yöntemleri unutması gerçekçi mi? Kendi tarihimizden aklıma gelen bazı örnekler vardı, onları biraz araştırdım.
Mesela antiki tera mekanizmasını duymuş olabilirsiniz. Dişlilerle çalışan mekanik bir güneş sistemi modeli. Kolu çevirdikçe bir takım şeyler oynuyor. Hangi gök cisminin hangi tarihte nerede olacağını gösteriyor.
1901 yılında bir gemi enkazından çıkarıldı. İçinden çıkarıldığı gemi zaten millattan önce yapılmış. Bunun da en az o kadar eski olduğunu düşünüyorlar. Büyük yangı uyandırmıştı çünkü ta ortaçağa kadar başka bir örneğine rastlanmıyor.
1300 senelik bir boşluk var. Fakat astronomi bilimi genel olarak ilerlemeye devam etti çünkü alternatif modeller yeterince iyiydiler. gök cisimlerinin yerini veya güneş tutulmalarını o eski mekanik dişlilerin yapabileceğinden çok daha ince şekilde hesaplıyorlardı. Yani belli bir tekniğin unutulması başka şey, gerçek bir teknolojik gerileme başka.
Buna çok daha güncel bir örnek verebiliriz. Apollo uzay programı. Artık istesek de Ay'a gidemeyiz, eski sistemleri nasıl çalıştıracağımızı bilmiyoruz, unuttuk gibi sansasyonel açıklamaları hatırlıyorsunuzdur. Hakikaten de 1972'den beri Ay'a insanlı görev yapılmadı.
55 sene oluyor, bunda bir gariplik görüyor insanlar. Çoğumuz ama bunların ne kadar karmaşık projeler olduğunu kavrayamıyoruz. Saturn 5 roketinin mesela tam 3 milyon farklı parçadan oluştuğunu okudum demin. 20 bin farklı tedarikçi kullanmışlar.
Böyle bir projeye kaldığın yerden devam edememek gayet doğal. O fabrikalar kapanıyor, mühendisler ölüyor, dijital olmayan bazı kayıtlar kayboluyor. Aynısını yapamazsın hakikaten. Ama zaten yapmak da istemezsin.
Çünkü o arada uzay teknolojileri gerilemedi. Roketler, bilgisayarlar, malzemeler, navigasyon, yaşam destek üniteleri, her şey daha iyi. Şimdi bu çağda o Saturn 5 roketi yapmak, müzik dinlemek için Walkman üretmek gibi oluyor. Nitekim yeni bir ay programı var nihayet, Artemis isminde.
Apollo'nun mitolojideki ikisi. Seneye ikinci uçuşunu yapacak. 2027'de de teknik açıdan öncekilerden çok daha zor olan bir insanlı iniş planlıyorlar. Zaten bütün görev teknik açıdan zor çünkü amaç öyle artistlik yapmak değil, oraya kalıcı bir üst kurmak.
Artemis ertelenirse de Çin'in kendi aktif bir projesi var. Yani bu teknolojiler pek unutulmuşa benzemiyor, bir gerileme de yok. Sanırım bizim için daha uygun bir örnek Roma betonu olabilir. Bir kere uygun çünkü evet yine Roma'yı düşünüyoruz.
Bunlar zamanında volkanik kül kullanarak sağlam bir beton yaratmışlar. Bazı şartlarda kendi kendini onarabiliyor da bir sürü yapı da kullanmışlar. En baba örneği Pantheon'un kubbesi. Fakat zamanla merkezi idare zayıflayınca onların finanse ettiği büyük projeler duruyor, genel olarak beton kullanımı çok azalıyor, birkaç asır sonra arttığında da daha kötü alternatiflerin kullanıldığı görülüyor.
Anca ta 1800'lerde yeterince iyi bir beton tekniği gelişmiş. Dolayısıyla vakıfta betimlendiği gibi gerçek bir gerileme yaşanmış. Şimdi parantezi kapayıp hikayeye döneyim. Atom bombası blöfü biraz zaman kazandırdı demiştik ama vakıf heyeti pasiflikleriyle fırsatı boşa harcadı.
Bel bağladıkları imparator, güvenliklerini garanti etmek şöyle dursun, sınır beyliklerini bağımsız krallık olarak tanıdı ve istila da kaçınılmaz hale geldi. Zaten hala akılları fikirleri ansiklopedide yani yeni bir krallığın idaresine de geçseler çalışmalarını rahat bırakacaklarını düşünüyorlar. Bu heyetten umudunu çoktan kesmiş olan Hardin de bir yandan popülist bir darbe hazırlığına girişmiş medyayı ele geçirerek. İstilayı önleyemez ama direnişi örgütleyebilir.
Sonuçta iki koldan yükselen bir gerilim var. Vakfın kuruluşunun 50. yıl dönümünde doruk noktasına ulaşıyor. Hikayenin temposunu tutan esas geri sayım o.
Çünkü o yıldönümde Selden'ın bir zaman kapsülü açılacak ve ölmeden önce kaydettiği mesaj çalacak. Herkesin farklı teorileri var mesajın içerisine dair. Kimi mucizevi bir kurtuluş reçetesi bekliyor, kimi basit bir tebrik mesajı. Nihayet o gün geldiğinde Selda'nın hologramı beliriyor ve bombayı patlatıyor.
Ansiklopedi, koca bir yalan. 50 senedir üstünde çalıştığınız projenin hiçbir manası yok. Eğer daha önce bunu söyleseydin pılı pırtı toplayıp dönebilirdiniz. Ama artık çok geç.
Eviniz burası, çoğunuz burada doğup büyüdünüz. Geçmiş olsun. Tam bir galaktik troll adam. Vakfın esas amacı yeni bir düzenin tohumu olmak.
Mevcut düzen kesin olarak çökecek. Bunu durduramayız. Durdurmak da istemiyoruz zaten. Çünkü kurtarmaya değecek bir kültürü kalmadı.
Durgunluk her köşesine sinmiş. Ama ertesinde gelecek karanlık çağları bitmekte. bilmeyecek savaşları mümkün olduğunca kısaltacak bir plan yaptık. Tüm tarihsel trendleri öngören bir plan bu.
Ara sıra bir takım krizlerle karşılaşacaksınız şimdi olduğu gibi ve bu kriz anlarında izleyebileceğiniz tek bir yol olacak. Onu takip edin. Yalnız bu yolu önceden söylememek de kararlı. Çünkü eğer insanlar geleceklerini öğrenirlerse davranışları değişir ve planın öngörüleri tutmaz.
Bir düşünün, sizi çok iyi tanıyan bir arkadaşınızla yemeğe gittiniz, ne sipariş edeceğinizden emin. Bunu size söylerse muhtemelen inadına başka bir şey sipariş edersiniz. Veya aynı yemekten çift porsiyon söyler sonra hesabı kilitleyip kaçarsınız. Bilemiyorum artık nasıl bir tepki vereceğinizi.
Ama arkadaşınızın tahmin aralığının dışına çıkacaksınız. Biz bu temanın farklı bir versiyonunu podcast'ta daha önce işlemiştik. Benim favori örneğim Oedipus Rex üzerinden. Orada kehanet davranış aralığını genişletmek yerine daraltıyordu.
Kendi kendini gerçekleştiriyordu. Madem konumuz bilimkurgu, başka bir örnek vereyim. Minority Report'u hatırlatayım. Philip K.
Dick'in 1956 tarihli bir eseri. Yalnız Dick'in eserlerinde sıkça olduğu gibi film uyarlaması daha iyiydi bence. Orada önceden planlı cinayetler bir grup kahin tarafından görülüyor ve özel bir polis birimince engelleniyorlardı. Birimin başındaki esası olan tabii ki günün birinde kendisinin cinayet zanlısı olduğunu öğrenecek.
Bir yandan polisten kaçarken bir yandan bu henüz gerçekleşmemiş cinayetin perde arkasını araştıracak. Ve her attığı adımda o cinayete biraz daha yaklaşacak. Eğer olacakları hiç bilmeseydi bambaşka bir çizgide ilerleyecekti. Asimov'un versiyonundaysa dediğim gibi tam tersine kaderini öğrenmek o kaderi geçersiz kılıyor.
Sonuçta öyle cinayet gibi gelecekteki tek bir noktadan bahsetmiyoruz. Bin senelik bir süreçten bahsediyoruz. O yoldaki bir nevi checkpointlerin hepsine sırayla varmalılar ki plan başarılı olsun. O yüzden Seldon geleceklerine dair bir şey söylemiyor ama öyle boş boş konuşmadığını da kanıtlamak için o an içinde bulundukları durumun genel bir özetini yapıyor.
50 sene öncesinden olacakları gördüğünü gösteriyor ve yine tam bir troll gibi çözümün çok bariz olduğunu söyleyerek kaydı bitiriyor. Şimdi eğer bu dandik bir hikaye olsaydı, kayıt biter bitmez ansiklopediciler utanç içinde kalırlar, halk onları pataklar, nihayet haklı çıkmış olan Hardin'i omuzlarına alırlar ve onun liderliğinde ertesi gün başlayacak olan düşman işgaline karşı şanlı bir direniş sergilerlerdi. Fakat bu, Selden'ın kaydının kilit bir rol oynaması demek olurdu. İktidar değişimini tetikleyerek bizzat geleceğe müdahale etmesi olurdu.
Halbuki buradaki iktidar değişimi hologram sahnesinden önce başlamıştı zaten. Heyet üyelerinin kaydı dinlemek için toplanacağını fırsat bilen Hardin, yaklaşan işgalin de aciliyetiyle, aylardır hazırlığını yaptığı darbe emrini çoktan vermişti. Haklı çıkıp çıkmayacağı üstüne en ufak bir fikri yokken. Kaydın etkisi, ansiklopedicilerin yenilgiyi hemen kabullenmeleri oldu.
Dolayısıyla burada altı çizilen fikir, kişiler, zamanlama, detaylar ne olursa olsun eninde sonunda bir devrimin yaşanacağı ve planın öngördüğü şekilde vakfın dönüşeceğiydi. Daha bağımsız, daha aktif bir yapı haline gelmesi, sonraki krizleri aşması için şart. Yani final sahnesi olayları tetiklemiyor, zaten olacakları yeni bir açıdan görmeyi sağlıyor. Bu arada dikkat ederseniz hem okuyucunun hem de yaşayan tüm karakterlerin vakıf hakkındaki gerçeği ilk defa öğrendikleri an bu ve birçok şey halen gizemini koruyor.
Plan ne kadar isabetli, nasıl yaratıldı, oyunun kuralları nedir kimse bilmiyor. 1942'deki okurlar açısından ve hikayenin içindeki karakterler açısından plan halen gayet mistik bir olgu. Selden de neredeyse kutsal bir figür. Öldükten sonra dirilen bir peygamber gibi adeta.
Zaten din sonraki bölümde çok önemli bir rol oynayacak. Devam etmeden önce dergiye has bir detay paylaşmak istiyorum sizle. Hikayenin sonuna editör bir not iliştirmiş. Bu tip notları reklamları görmeyi çok seviyorum zaten, o dönemin havasına sokuyor insanı.
Sıradan bir şekilde başlıyor. İşte gelecek aya devamı gelecek, Asimov'un çok güzel fikirleri var falan fiş mekan. Nedense sonra bambaşka bir konuya atlıyor. Hitlerle ilgili bir hikayemiz var.
Savaş bitince bu adama uygun bir sürgün şekli düşünmemiz lazım. Öyle Napolyon gibi bir adaya yollamak yeterli olmayacak. Yazarımız Lester Del Rey, gördüğüm en yaratıcı sürgünlerden birini hayal etmiş. Yalnız kendisi geçenlerde bir buz parçası, bir beton kaldırım ve yerçekimi kanunu ile münakaşaya girip kaybettiği için biraz bekleyeceğiz.
İyice meraklandım bunu okuyunca. Hemen sonraki Haziran 1942 sayısını açtım. Vakıftan önce bu hikayeyi bulup okudum. İsmi de ilginç.
My name is Legion. İncil'den bir alıntı. Bilmeyenler için fantastik bir hikayesi var. Hazreti İsa akli dengesini kaybetmiş bir adamdan cin çıkarmaya çalışıyor.
Adet olduğu üzere cine ismini soruyor. Benim adım Lejyon çünkü biz çokuz cevabını alıyor. Hiç sorun etmiyor İsa. hepsini çıkarız işimiz bu diyor.
Cinler de direnmek yerine ya bizi çıkarınca ortada bırakma şu bayırda otlayan domuzlara transfer et gibi bir ricada bulunuyorlar. İsa transfer işlemini onaylıyor ve cinler adamdan çıkıp domuzlara girer girmez topluca bayır aşağı koşturup göle atlayarak boğuluyorlar. Yani anlatacağım başka hiçbir şey bunun kadar yaratıcı olamaz. Vermek istenilen mesajı da bugüne deyin anlamış değilim.
Olan zavallı domuzları olmuş. Neyse. Böyle cinli minli doğaüstü bir hikaye bekliyorum ben de isimden ötürü. Onun yerine çok değişik bir zaman yolculuğu hikayesi çıktı.
Hitler savaşı kaybetmek üzereyken çılgın bir bilim adamıyla tanışıyor. Herhangi bir şeyin gelecekteki bir versiyonunu alıp bugüne getirmenin sırrını bulmuş. Hitler'i çoğaltıyorlar böyle. Yani yarınki halini de, 20 sene sonraki yaşlı halini de böyle 6-7 bin tanesini toplayıp bir lejyon kurmuşlar.
Silahları da aynı şekilde çoğaltacaklar, dünyayı ele geçirecekler. Orijinal Hitler de kendisinden oluşan bu kalabalığa sesleniyor. Tam bir egomanyak olarak. Fakat bir zaman döngüsüne hapsolduğunun farkında değil.
Artık ne yaparsa yapsın, ertesi günkü hali tekrar o konuşma anına ışınlanacak. 20 sene boyunca aynı günü tekrar tekrar yaşayıp sonunda delirecek. Hatta o delirmiş hali de kalabalığın arasında. Getirdikleri Hitler versiyonlarından biri o.
Tahmin edeceğiniz gibi tüm bunlar da çılgın bilim adamımızın bir planıydı. Meğer zamanında karısı ve çocukları Naziler tarafından öldürülünce yemin etmiş, günün sonunda da her şeyi orijinal Hitler'e anlatıyor, böylece ihanete uğradığının bilinciyle, kendisini bekleyen kaderin farkındalığıyla döngüye giriyor. Evet, editörün rastgele notu sağ olsun. Böyle 85 yıllık bir intikam fantezisiyle tanışmış oldum.
Şimdi dönelim galaksimizin ucundaki Terminus gezegenine. Asimov'un yazdığı ikinci vakıf hikayesinin orijinal adı Dizgin ve Eğer'di. Kitap versiyonunda Myers ismindeki üçüncü bölüm. Darbeden 30 sene sonrasındayız.
Salvo Hardin artık yaşlı bir yönetici. Genç ve ateşli bir muhalifle tartışıyor. İlk hikayenin açılışıyla aynı aslında. Sadece roller değişmiş.
Aralarındaki tartışma okuyucuya durumu özetlemek için iyi bir fırsat. Galaksinin kalanıyla iletişimin çoktan çöktüğünü öğreniyoruz. Demek ki imparatorluk iyice göçüyor. Çevrelerindeki dört krallıkla baş başa kalmışlar.
Bunların en agresif olanı otuz sene önce işgale kalkışmıştı. Onları nasıl defettiklerini de öğreniyoruz. Meğer o çok bariz olan çözüm, diğer üç krallığı bunlara karşı kışkırtmakmış. Bakın işgal devam ederse nükleer enerji sırlarımızı da ele geçirirler, sonra hepinizin tepesine binerler diye ikna etmiş Hardin.
Birleşik bir ultimatum alan işgalciler de geldikleri gibi gitmişler. Hiç kan dökülmemiş. Ki Hardin'in sürekli tekrarladığı meşhur sloganı, şiddet alçakların son sığınağıdır. O yüzden hiç şiddete başvurmadan olayları çözmeye çalışıyor.
Bunun da planın bir parçası olduğunu filan bilmiyor bu arada. Kendi tercihi. Başka ne öğreniyoruz? O günden beri komşu krallıkları memnun tutmak için hepsine dengeli bir şekilde teknoloji yardımı yapılmış.
Nükleer enerji dahil. Muhalif buna muhalif zaten. Bir noktada bizim de askeri bir güç olmamız lazım, bunlar daha da güçlenmeden onları ele geçirmemiz lazım diyor. Aksine yardım ediyoruz.
Fakat tam anlamadıkları nokta, hikayenin de merkezi fikri, teknolojik yardımın bir tavizden çok sinsi bir yayılmacılığın aracı olması. Onu hep din ambalajıyla sunmuşlar. Sonuçta yüzyıllardır gerileyen bu çevre kültürlerde artık bizim anlayacağımız şekilde aydınlanma değerleri kalmamış. Yenilikleri kabul etmelerinin en etkili yolu Asimov'a göre din.
Teknoloji eşittir mucize oluyor, vakıf yabancılar açısından kutsal bir yer haline geliyor ve yabancı teknisyenleri bir ruhban sınıfı olarak yetiştiriyorlar neredeyse. Temel bilimsel prensipleri onlara öğretmeden, bilimsel yöntemin kendisini aşılamadan, sadece bu mucizevi araçları kullanabilecek kadarını dini bir çerçevede öğretip gezegenlerine geri yolluyorlar. Arada gerçekten kafası çalışan ve duruma uyanan birileri çıkarsa da vakıf onları asimile edip kendine saklıyor. Bana pek gerçekçi gelmiyor işin açıkçası.
Yani kendi kutsal şehrinde hiç ciddiye alınmayan, %100 bir araç olarak kullanılan ama başkalarının samimiyetle inandığı bir din oldu mu hiç dünya tarihinde? Hani Bahai dini gibi doğduğu yerlerde, doğduğu topraklarda popüler olmayan inançlar var da baskı ve sürgün yüzünden böyle. İzin verip yaşatsalardı yerel halk da herhalde samimiyetle inanırdı. Yine de teknisyen-rahip tayfası fikri çok hoşuma gidiyor, güzel fikir.
Warhammer evrenini de hatırlatıyor. Onun ilham kaynaklarından biri olduğu kesin. Bu arada bu dinin detaylarını hiç öğrenmiyoruz. Asimo pek ilgilenmiyor.
Nasıl olsa hikayedeki rolünü değiştirmeyecek. Bir detay hariç, otoriteye itaat çok ön planda. Hierarşi had safhada. Hierarşinin en tepesinde de bir yarı tanrı olarak kral var.
Ve sadece kağıt üstünde değil, pratikte de gayet doğaüstü gözüküyor vakıfın bahşettiği mucizeler sayesinde. Etrafında hep parlak bir aura var, ona yaklaşanı yakan, tahtıyla birlikte havalanabiliyor istediği zaman. Yani kalabalıkları etkileyecek türlü türlü numaralar var. O yüzden sadakat had safhada.
Muhalifler işin bu kısmını hiç çözemiyorlar işte. Ya niye kendi nüfuzumuzu, potansiyel düşmanlarımızın iktidarını güçlendirecek şekilde kullanıyoruz? Niye oradaki iç karışıklıkları destekleyip büyüteceğimize tam tersini yapıyoruz? Buna anlam veremedikleri için zamanında kendilerini kurtarmış olan Hardin'in artık tüm kredisini harcadığını, ya kafayı yediğini ya da resmen casus olduğunu düşünüyorlar.
Genel çatışmayı özetlemiş olduk. Hikayeyi ilerletecek bir katalist lazım bu noktada. O da eski bir imparatorluk savaş gemisi şeklinde geliyor. Komşu krallıklardan birinin tüccarları, en az 300 senedir uzayda başıboş dolanan bu terk edilmiş harabeye rastlayınca alıp getirmişler.
Görkemli çağlardan kalma bir dev adeta, mevcut donanmalarının toplamından daha büyük bir hacme sahip, teknolojik açıdan da çok ileride. Savaş yanlısı olan Kral Naibi... Kral Naibi mi denir, Naibi mi denir bilmiyorum. Vekil diyelim.
Yani gerçek kral çok genç, 18 yaşının altında. Onun yerine bu yönetiyor. Bu adam vakıfa ultimatom gönderiyor. Eğer bu gemiyi en kısa zamanda tamir edip emrimize vermezseniz, oraya gelir sağ solu yakarız.
Spartalı Hardin'in cevabı kısa olur. Eğer... Yok, o bambaşka bir hikayeydi galiba. Onun yerine başka bir kısa cevap vermiş.
Hay hay demiş. Fakat bu resmen bir intihar. Ortamdaki en büyük donanmanın gücünü durduk yere ikiye katlayacaklar. Denge politikası altüst olacak.
En yakın arkadaşı bile anlam veremiyor. Hardin'in kendisi de emin değil bu arada. Yani o bin yıllık plandan sapıp sapmadıklarını bilmeden ilerliyorlar. Yine de bir dolaplar çevirdiğini seziyoruz okuyucu olarak.
Bir kere geminin tamirinin bitimi komşu krallıktaki taç giyme törenine denk gelmiş ve Hardin bizzat törene katılmaya karar vermiş. Dramatik anlar yaşansın diye. Muhalifler onun artık zaten kesin düşman saflarına katıldığını düşünüyorlar. Fakat Hardin doğrudan saraya gitmiyor, yol üstünde krallığın diğer gezegenlerine uğrayıp oradaki rahiplerle görüşüyor.
O muhabbetlere hiç tanık olmuyoruz, o gezegenleri hiç keşfetmiyoruz. Yani bir şeyler olacak da ne olacak? Saraya varır varmaz kral naibi tarafından gayet kibar bir şekilde alıkonuluyor Hardin. James Bond filmi gibi klas klas birbirlerine laf sokuyorlar.
Meğer savaş gizlice başlamış bile. Donanmaları o anda Terminus'a doğru yol almakta. Gece yarısı genç kral 18 yaşına basıp resmen tahta çıktıktan birkaç saat sonra bombardıman başlayacak. Fakat Hardin hiç panik yapmıyor.
Meğer o da kendi savaşını başlatmış çoktan. Hafta boyunca görüştüğü raiplerle genel bir protesto organize etmiş. Krallıklardaki nükleer santraller, iletişim merkezleri, önemli yerler yüksek teknoloji içeren aynı zamanda birer tapınaklar. Gece yarısı olur olmaz da her şeyi kapatıyorlar.
Hatta genç kralın ışıl ışıl parlayan aurası bile sönüyor. Uçan tahtı yere çakılıyor törenin ortasında. Rahiplerin kışkırtmasıyla galeyana gelen halk da vay bizim kutsal şehrimize saldırıyorsunuz, başımıza taş yağacak diye sarayı kuşatıyor. Kötü adam hala vazgeçmemiş.
Oğlunun komutasındaki donanma vakfı yerle bir edince millet sahte tanrılara taptıklarını anlayacak, isyanları sönecek diye umuyor. Fakat donanması sandığı kadar kontrolünde değil. Amiral gemisinin rahibi, her geminin de bir rahibi var, işte tam Warhammer, bu gemiyi lanetliyorum der demez geminin tüm sistemleri kapanıyor. ''Çünkü bu dinin en önemli özelliği işe yaramasıdır.'' demiş Asimov.
Çok hoşuma gitti bu. Tamir sırasında böyle bir sabotaj imkanı eklemişler demek ki. Sonuç olarak askerler korkup kaptanı görevden alıyorlar. Sonra da neredeyse anlık bir iletişim teknolojisiyle saraya bağlanarak ''Ya biz günah işlediğimizi fark ettik, geri dönüyoruz.'' Eğer o kral naibi olacak adamı dini bir mahkemede yargılanmak üzere tutuklamazsanız bombalarımızın ucuna taramalı tüfek takıp yollarız gibi tehditler savuruyorlar.
Böylece doğrudan kralı suçlamadan halk ve askeriye el ele kol kola darbe yapmış oluyor. Bu noktada Hardin kötü adama kısa bir fabla anlatmaya başlar. Çünkü böyle darbe ortasında fablalar için zaman var. Kurtlardan korkan bir at, çareyi yakındaki insanla işbirliği yapmakta bulur.
İnsan kurtları öldürebileceğini söyler eğer ki atı sürebilirse. Ancak o sayede hızlarına yetişebilir ne de olsa. At kabul eder. Dizgin ve eğer üstüne geçirilir geçirilmez ava çıkarlar ve başarılı olurlar.
At sevinç içinde adama teşekkür eder. Ama dizgini bırakmasını isteyince adam güler. Ve o günden beri atı istediği yere sürmeye devam eder. Bu yüzden zaten hikayenin orijinal başlığı dizgin ve eğerdi, okuyucu bir ihtimal anlamamıştır diye de analogiyi açıklıyor karakter.
Kralları tanrılaştıran dinimiz aynı zamanda onların dizgini oldu. Sadece yeni teknolojiler uğruna değil, kendi iktidar hırslarına hizmet ettiği için de onu bu kadar şevkle kabul ettiler, misyonerlerimize türlü türlü ayrıcalıklar tanıdılar. Ve bu şekilde bağımsızlıklarını yavaş yavaş kaybettiklerini fark etmediler. Kötü adamımız bunları duyunca kahrından ölür, yeni kral ve çok geçmeden diğer krallıklar da benzer isyanları önlemek için hemen vakıfla yeni anlaşmalar yaparak gezegenlerinin kutsallığını resmen tanırlar.
Böylece şiddetten haz etmeyen Hardin bir başka savaşı da yine hiç kan dökmeden kazanmış olur. Kısa bir süre sonra vakfın kuruluşunun 80. yıl dönümünde, Selden'ın zaman kapsülü ikinci defa açıldığında, ilkinin aksine bir kutlama havası var krizi açtıklarının bilinciyle. Yalnız hologram olan biteni özetledikten sonra, özetler derken Hardin'den ve manevralarından haberi yok tabi de, genel olarak dinin gücünü kullanarak hakimiyet sağladıklarını öngördükten sonra bir uyarı da bulunuyor.
Henüz önünüzde 920 senelik bir yol var. Komşularınız halen sizden çok daha büyük ve güçlüler. Onların ötesinde iyice barbarlığa batmış koca bir periferi var. Onların da ötesinde ne kadar zayıflamış olursa olsun yine de akıl almayacak kadar büyük ve güçlü olan imparatorluk duruyor.
Dininizin etkisi elinde sonunda zayıflayacak. Milliyetçi ve yerelci akımlar karşısında pek işe yaramayacak. Neyse hadi bana eyvallah. Hatta 920 senelik mesaj kaydetmem lazım ölmeden önce diye gidiyor.
Bir daha kim bilir ne zaman açılacak. Bunu öğrenmek için zamane okurları tam iki sene beklemek zorunda kalmışlar. Asimov hem başka hikayeler yazıyordu hem de dünya savaşı devam ediyor. Donanmanın tersane laboratuvarlarında bir kimyager olarak çalışıyor, çeşitli askeri projeler üstünde.
Dönemin diğer büyük yazarı olan Heinlein de aynı yerde uçak mühendisi. Zaten Asimov'u oraya sokan o. İşleri güçleri var yani. Nihayet Ağustos ve Ekim 1944'te yayınlanan devam bölümleri aynı temayı paylaşsalar da kalite açısından birbirinden çok farklılar.
Ekim sayısında çıkan The Wedge, tüm trilojinin en zayıf noktası olabilir. Tematik açıdan tekrar yaptığı yetmiyormuş gibi, ölçek olarak da çok küçük, ne bir Selden krizi var ne bir şey. Tüm senaryo, ileri teknolojiyi tabu haline getirmiş bir toplumu, serbest ticareti açmaya çalışan bir tüccar hakkında. Oranın hırslı yöneticilerinden birini gözüne kestirip onu simya ile ayartıyor.
Demiri altına çevirmesini öğretiyor. Niye bu gücü ona bahşettiğini merak ederken anlıyoruz ki bizimkisi bunu gizli kameraya çekmiş. Yasak teknolojiyi kullanmak büyük günah. Seks kaseti olsa daha iyiydi.
Şantaj yapıyor bunun üstünden ve bir gemi dolusu teknolojik alet edevatı zorla satıyor. Satışın arkasındaki fikir şu, dışarıdan zorlayarak o yasakları kaldıramazlar ama içerideki güçlü insanları bunlara alıştırdın mı tabuların yıkılması onların çıkarına olacak. Belki sarayda teknoloji yanlısı bir grup oluşacak, belki iktidara gelecekler, altınlar sağ olsun, din adamlarına baskı yaparak ilgili yorumları yumuşatacaklar ve sonunda serbest ticaret kapısı aralanınca vakfın etki alanına girmeleri kaçınılmaz olacak. Biz bu aşamaların gerçekleştiğini görmüyoruz.
Sadece tek bir paragrafta ima ediliyorlar. Biraz tembelce bir şekilde. Yani bence okumasanız da olur. Muhtemelen Asimov elinde arta kalmış taslak fikirlerini paraya dönüştürmek için yazdı.
Zaten kitap versiyonunda hikayelerin sırasını değiştirdiler. Bunu bir geçiş bölümü olarak kullanıp finali bir önce basılan hikayeyle yaptılar. Ağustos sayısında çıkan Büyük ve Küçük ile yahut kitaptaki ismiyle Tüccar Prensler. Tüccar prensler alıştığımız formatta.
Yine zamanda ileri atlıyoruz birkaç on sene. Şu ana kadar tanıdığımız tüm karakterler ölüp gitmişler. Zamanında komşu krallıkların kontrol altına alınmasını sağlayan strateji artık işlemiyor. Çünkü uzaktaki dünyalar gereken dersleri çoktan çıkarmışlar.
Teknolojik bir truva atı içinde yollanan teknisyen rahiplere karşı mesafeliler. Hatta bazıları onları tümden yasaklamış. Oralarla iletişim tek derdi para olan yarı bağımsız tüccarlar yoluyla sürdürülüyor. Bir anlamda yeni misyonerler bunlar ve güçlendikçe ruhban sınıfıyla çatışacaklar.
Vakfın dış tehditlere karşı ayakta kalması için her zamanki gibi içsel bir dönüşüm geçirmesi gerek. Genel çerçevemiz bu. Esas oğlanımız da Hober Mellow isimli bir tüccar. Oğlan demişken, yan karakterlerin isimlerini pek zikretmedim şu ana kadar ama hepsi erkekti.
İlk kitapta sanırım tek bir kadın karakter var, bu hikayede ismi geçiyor. O da 1-2 satır diyaloğa sahip en fazla. Bu dengesizlik daha sonra değişecek. Önemli kadın karakterler ortaya çıkacak ama oralara daha var.
Şimdilik Galaktik Sosis Partisi'ne devam. Vakıf gemilerine saldırdığından şüphe edilen bir kralla casus olarak gönderiliyor bizim Melov. İsmen cumhuriyet bunlar da pratikte krallık o yüzden öyle diyeceğim. Gizli bir takım teknolojilere sahip olup olmadıklarını araştıracak, görevi bu.
Yalnız ortama varır varmaz garip bir krizin içinde buluyor kendini. Yasak olmasına rağmen bir şekilde bölgede bulunan bir vakıf rahibi kendisine sığınmak istiyor. Şimdi bu uzay yolu olsaydı, Kaptan Picard onurlu davranıp rahibi korur, sonra durumu araştırırdı. Ama bizimkisi önce adamı otoritelere teslim edip sonra araştıracak.
Bu kararı sayesinde krallığa giriş izni aldıktan sonra ticaretini yapıp cebini doldururken bir yandan da etrafı kolaçan ediyor ve kendi ileri teknolojilerini geliştirmediklerini ama imparatorluktan yardım aldıklarını fark ediyor. Demek imparatorluk halen ayakta. İlk krizden beri onlarla hiç iletişimleri olmamıştı. Genel kaostan istifade etmek isteyen bir imparatorluk valisi, bu bağımsız krallığı vakıfa karşı kullanarak oraları kendi kontrolüne alma peşinde.
Melov da buna mukabil krallıkla aralarındaki ticareti arttırıyor, rahipleri uzak tutma sözü vererek. Asimetrik bir vekâlet savaşı var yani. Askeri etkinlik mi kazanacak, ekonomik etkinlik mi? Okuyucu olarak o noktada askeri tarafın kazanacağını düşünüyoruz.
Daha doğrusu öyle düşünmemiz isteniyor. Çünkü vali ile krallık arasında bir evlilik bağı da var. Dahası, kralın kendi planları bunun şart koşuyor. Yani önce vakıfın topraklarını yutacak, sonra onların teknolojisini kullanarak valiyi ekarte edecek.
Kim bilir günün birinde imparator bile olur. Sonuçta herkesin önceliği vakıfın yıpranması. Bu şartlar altında o krallığın ekonomisini güçlendirmek enayilik. Vakıf yönetimi de böyle düşündüğünden Mellow'u çağırıp azarlıyorlar.
Aralarındaki ideolojik çatışma bu noktada net bir şekilde dile getirilmiş. Mevcut rejim açısından ticaret, dini örgütlenmeye ve o sayede siyasi kontrole yol açtığı sürece faydalı bir araç. Melovi ise yeni devrin adamı. Tek başına ekonomik yetkinliğin çok daha ölçeklenebilir olduğunu düşünüyor.
herhangi bir aracı kurum yoluyla uzak dünyalarda siyasi kontrol sahibi olmaya gerek olmadığını, o toplumların kendi siyasi iradeleriyle kendi ekonomik çıkarlarına göre davranacaklarını, böylece gönüllü bir şekilde vakfın etki alanına gireceklerini düşünüyor. Bir anlığına gerçek dünyaya dönersek bu fikirlerin 1909 yılında çıkan Büyük İllüzyon kitabında dile getirildiğini görüyoruz. Artık en azından Avrupa'da fetihler çağının bittiğini, savaşların kimsenin çıkarına olmadığını, Tüm modern ekonomik güçlerin herhangi bir savaşı başlamadan bitireceğini veya çok kısa tutacağını anlatıyor. Başlıktaki ilüzyon da savaş yoluyla kazanç evde etme fikrine yönelik.
Bunları idealist bir mercekten okumak da mümkün, o sıralar İngiltere ile donanma rekabetine girmek isteyen Almanya'ya karşı yönetilmiş bir propaganda çabası olarak okumak da. Her halükarda kitap kısa bir süreliğine etkili oldu. Ama kısa süreliğinde dememin bir sebebi var. Mükemmel bir zamanlama örneği olarak dünyanın o ana kadar gördüğü en büyük savaş başladı.
Ve herkesin tahminlerinin aksine de yıllarca sürdü. Doğal olarak bu argüman popülerliğini yitirdi. Ta ki 2. Dünya Savaşı bitimine kadar.
Yeni düzen, ABD şemsiyesi altındaki bir ekonomik işbirliğine dayanıyor. Asimov'un bunları 1944'te, yani o düzenin başlangıcından hemen önce, o fikirler halen popüler değilken yazması bence kayda değer. Yalnız Asimov, ideolojik mücadelenin altına bir katman daha eklemiş. Melov'un tartıştığı yönetici, eski stratejinin işe yaramadığını anlayacak kadar akıllı.
Onun derdi, dini kullanarak uzak dünyaları kontrol etmek değil, vakfın kendisini kontrol etmek. İkinci hikayede ele geçirilmiş dünyalardaki o örgütler, o halkları istedikleri zaman isyana veya greve kışkırtarak vakfın genel siyasetini yönlendirebilirler. Dolayısıyla onları kontrol eden vakfı kontrol eder. Ama tüccar sınıfı güçlendikçe bu etki azalıyor.
Kısacası en etkili yayılmacılık stratejisi nedir tartışmasının altında eninde sonunda galaksiye yayılacak olan kaderi bu olan bu yapıyı kimin kontrol edeceğinin mücadelesi var. Bunu iyice dramatize etmek için de Mellow tutuklanıp mahkemeye çıkarılıyor. Görevi sırasında kendisine sığınmaya çalışan rahibi korumamakla ve vakfın onurunu, şerefini beş paralık etmekle suçlanıyor. Yönetim aslında onun yasalara uygun davrandığını dolayısıyla davayı kazanacağını biliyor.
Fakat hak nezdinde kaybetmiş olacak. Komşu gezegenlerdeki ruhban sınıfı galeyana gelecek ve tüccarların önü kesilecek. Esas amaç o. O yüzden de dava naklen yayınlanıyor herkese.
Okuyucu olarak yine Mellow'un köşeye sıkıştığını düşünürken bir şekilde işin içinden sıyrılıyor, her detayı da anlatmayayım, okumak isteyenlerin keyfi kaçmasın. Ve bu işten alnının akıyla çıkan Mellow, rüzgarı arkasına alıp başkan oluyor. İlk tüccar prens. Tabii iç mücadele bitse de dış tehdit halen çözülmedi.
Komşu krallık çok geçmeden savaş ilan ediyor. Bu noktada hikaye Salvo Hardin'in hikayesini epey paralel işliyor. Yani Mellow agresif davranıp karşı bir saldırı planlamak yerine sadece savunmada kalıyor, sadece ekonomik ambargo uygulamakla yetiniyor ve bu pasifliği yüzünden ihanetle suçlanıyor. Halbuki yaptığı ince hesap şu, eğer büyük askeri başarılar kazanırsa imparatorluğun dikkatini çekebilirler.
Şimdilik sadece bir valinin kişisel hırsından, kişisel kaynaklarından ibaret bir imparatorluk desteği var. Onun yerini koca koca filolar alırsa onlara karşı duramazlar. Aynı zamanda düşman ekonomisinin kendilerine ne kadar bağımlı hale geldiğini henüz kimse anlamamış. Şöyle yazmış Asimov Melom'un ağzından.
Hiçbir bombardıman, hiçbir muharebe olmayacak. Sadece artık kesmeyen bıçaklar, pişirmeyen ocaklar, soğuktan donan evler olacak. ''Ne yani tüm umutlarını ev hanımlarının yapacağı isyana mı bağlıyorsun?'' cevabını alınca da ''Hayır'' der Melov.
''Aynı zamanda sanayicilerin isyanına bağlıyorum. Fabrikalarına yedek parça bulamayınca onlar da humurlanacaklar.'' Kısacası genel halk hoşnutsuzluğu propaganda ile bir yere kadar idare edilebilir ama ticaretten nemalananlar, kapitalistler bunlara bağışıklı ve şahinleri bastıracak kadar kuvvetliler artık. Sonuçta 3 senelik bir savaş sonrası, tırnak içinde savaş sonrası düşman kayıtsız şartsız teslim oluyor.
Bunu ne kadar gerçekçi buluyorsunuz bilmiyorum. Bana biraz fazla iyimser geliyor. Rusya örneği ortada. Genel olarak zaten Asimov çok ideal şartlar varsayıyor.
Yani vakıf hep teknolojik üstünlüğe sahip olduğu için yırtıyor. Eğer onların yarattığı ekonomik boşluğu, imparatorluk doldurabilseydi ambargoları bir işe yaramayacaktı. Fakat dolduramıyorlar çünkü onlar da teknolojik gerileme içindeler. Genel olarak alt tarafı 100 bin kişiyle kurduğum bir koloninin milyonlarca gezegene, trilyonlarca vatandaşa sahip, hali hazırda kurulmuş sanayileri bulunan güçlerden çok daha yaratıcı olacakları, daha ileri gidecekleri bence gerçek dışı.
Verimsizlik, hantallık bunlar başka, toplam kaynak başka. Örneğin bugün Singapura dünyanın en zeki, en eğitimli insanlarını doldursak, ki bir açıdan öyleler, kalan herkesi savaşlarla kendine tüketse, bilime karşı bir meraksızlık da olsa, teknolojik açıdan ne kadar ileri atlayacaklar? Neyse ben yine de vakfın geçirdiği evrimi zevkle takip ettim, o ara bölümü saymazsak. Biraz da edebi bir yorum yapayım.
Bu hikayelerin dedektiflik öykülerini andıran bir şablonu var. Asimov zaten birçok dedektiflik öyküsü yazmış, Robot serisi o formatta. Agatha Christie'nin Poirot karakterini de çok seviyor. Şimdi klasik bir Poirot hikayesinde ne olur?
Okuyucu gizeme dair bir takım ipuçları öğrenir baştan. Sonra dedektif olayı sorgularken yavaş yavaş okuyucudan daha çok şey bilir hale gelir. Ve final sahnesinde tüm zanlıları bir odaya toplayıp çözümü anlatır. Herkes de tıpış tıpış dinler.
Tıpkı Selden'ın zaman kapsülünde toplananların olan biteni dinlemeleri gibi veya düşman krallığın sarayında esir tutulan Hardy'nin dedektif rolüne bürünüp kötü adama durumu açıklaması gibi. Zaten olmuş bitmiş şeyleri açıklıyorlar. Hikaye anlatıcılığı açısından bazı olaylar karakterlerin inisiyatifiyle gelişmiş gibi gözükse de de temelde onlara bağlı değiller. O yüzden de aslına bakarsanız Hardin'in saraya gidip kötü adamla yüz yüze gelmesine hiç gerek yok.
Tıpkı Herkül Poirot'un suçlulara neden suçlu olduklarını yüz yüze açıklamasına gerek olmaması gibi. Polisi anlatsın onları halletsin. Velhasıl vakıfın zamanında başını kuma sokmuş akademik bir projeden denge siyaseti güden bağımsız bir oluşuma, din yoluyla yakın çevresini kontrol altına almasına, sonra da ticaret ve diplomasi yoluyla etki alanını genişletmesine tanıklık ettik. Yolculuğumuzun ilk kısmı tamamlandı sayılır.
Sayılır diyorum çünkü hatırlayın kitap versiyonunun ilk bölümünü atlamıştık. Şimdi onu ele almak istiyorum. Tüm bunlara bakışımızın nasıl değiştirdiğini görelim. Psiko-Tarihçiler bölümü, bu da ne garip bir isim ya, psiko desen ayrı dert, psiko desen ayrı dert neyse.
Bu bölüm, 25 milyon gezegenden oluşan imparatorluğun merkezi olan Trantor gezegeninde geçiyor. Yüzlerce nesildir tamamen imparatorluk bürokrasisine adanmış, saray bahçesi dışında her tarafı metal kubbelerle kaplı, her şeyin yer altında olduğu, gezegen çapında tek bir şehir. Neredeyse kimse gerçek gökyüzünü görmeden yaşıyor. Kubbelerin üstüne çıkan gözlemci kuleleri var ama oralara çıkmaya korkuyorlar.
Gökyüzü onları korkutuyor resmen. İnsanın doğayı ehlileştirme çabasının artık son noktasını temsil ediyor bu. Roma'nın Mısır'dan gelen buğdaya bağımlılığını andırırcasına tarıma adanmış tam 20 gezegen tarafından beslenmek zorundalar. Herhangi bir kuşatmaya karşı dayanamazlar dolayısıyla.
Yani aynı anda hem imparatorluğun gücünü hem de onun kırılganlığını, hantallığını simgeliyor. Tüm bunları Gal Dornick isimli genç ve yetenekli bir matematikçinin gözünden görüyoruz. Meşhur profesör Selden'ın daveti üzerine uzaklardaki evinden gelmiş, köyden indim şehre modunda her gördüğü şeye şaşırıyor. Zaten Dornick tamamen okuyucunun gözü kulağı işlevi gören, olayları fazla etkilemeyen bir karakter.
Profesör ile buluştuklarında aralarında geçen diyalog, yazarın bize geçtiği bir durum özeti. Olay nedir? Yeni bir bilim bulundu. Büyük toplulukların uzun vade davranışlarını modelleyen istatistiksel bir bilim.
Önemi ne? Hesaplar gösteriyor ki herkesin ebedi sandığı sistem birkaç yüz seneye kalmaz çökecek. Bizim bakış açısı karakterinin ne işi var orada? O hesapları anlayacak az sayıdaki insandan biri.
Selden'ın yanında çalışan 50 matematikçinin arasına katılacak. Peki durumun bir aciliyeti var mı? Yüzlerce sene sonrasından bahsediyoruz sonuçta. Var.
Karanlık çağları kısaltacak adımları şimdiden hesap edip atmaları lazım. Peki önlerindeki engel ne? Bu muhabbetten sonra ertesi gün tutuklanıyorlar. Rejimi yıkmaya teşebbüsten mahkemeye çıkacaklar.
Tamam, şimdi hikayenin gidişatı için gerekli tüm öğeler hazır. Mahkeme yine düğümün çözüldüğü yer olacak. Bizim gördüğümüz ikinci mahkeme sahnesi, tabii kronolojik açıdan ilki. Selden 50 matematikçiyle birlikte çalışıyor dedik ama kurduğu topluluk 100 bini aşıyor.
Dolayısıyla sızıntılar olmuş, aristokratlar ve polis haberdar olmuş, halka kapalı bir mahkeme yoluyla durumu anlamaya çalışıyorlar. Selden kürsüye çıkıp ''You can't handle the truth'' diye bağırmıyor, aksine her şeyi açık açık anlatıyor. Sıradan bir siyasi propaganda yapmadığını, tahminlerinin zaten mevcut rejimi değil çok ilerisini ilgilendirdiğine ama isabetli olduğunu söylüyor. Bunları söyleyerek de bana sorarsanız Asimov orijinal hikayelerinde koyduğu kuralı çiğnemiş.
Hava durumunu bilmeniz hava durumunu değiştirmeyecektir. Ama örneğin borsanın 6 ay içinde çökeceğini gerçekten de kanıtlarsanız matematiksel olarak sizce borsa 6 ay sonra mı çöker? Kimsesi ona kalmak istemeyeceği için seans açılır açılmaz daha ilk günden çakılır. Selden'ın yaptığı benzer bir tahmini tüm ekonomi için yapmak, güven esasına dayalı tüm sistemler için yapmak.
Yani bana kalırsa savcılar haklı. Hatta sen ne kadar ben siyaset yapmıyorum bu bilimdir dersen susturulman o kadar lazım oluyor. Asimov tabi kendini şöyle savunabilir. Dava halka kapalı.
Çok az sayıda insan gerçeği öğreniyor. O yüzden büyük trendleri yoldan çıkaramazlar. O yüzden o ana kadar sessiz kalmış mahkeme başkanının aslında imparatorun ta kendisi olduğu ortaya çıkınca bile şaşırmıyor Serdin. Hikayenin geri kalanını ilk bölümden biliyorsunuz zaten.
Selden'ı idam etmeyi düşünüyorlar ama bir ihtimal bu şekilde çöküşü hızlandıracaklar. Bu riski almak istemeyen imparator, ansiklopedi fikrine inanıp onun takipçilerini uzak bir gezegene yolluyor. Zaten takipçilerin çoğu da o fikre inanarak gidiyorlar. Gal Dornick bile tüm şüphelerine rağmen esas planı bilmeden gidiyor Terminus'a.
Ve bu onun son görüşümüz olacak. Şimdi bu hikayeye erişimi olmayan okurlar, orijinal okurlar, karakterler kadar karanlıktalardı. Nedir bu plan? Ne kadarı efsane, ne kadarı gerçek?
Neden bir zaman kapsülü var arada sırada açılan? Hiçbiri belli değildi. Serda'nın kehanetlerinin esrarengiz bir yanı vardı. Kitap okurları içinse bu hikaye sayesinde hem imparatorluk daha somut bir olguya dönüşüyor, Hem de karakterlerden daha çok şey bilir hale geliyorlar.
Her şeyin ardında bilimsel bir açıklama olduğunu bilerek okuyorlar her şeyi. Merak ettikleri şey planın ne olduğu değil, karakterlerin ona uyup uymayacakları veya nasıl uyacakları. Hani sanki suçluyu baştan gördüğümüz, sonra da dedektifin gerçeği nasıl bulacağını merak ettiğimiz bir polisiye gibi. Dolayısıyla kitap versiyonunda hiçbir önemli değişiklik olmamasına rağmen, ''Aaa aslında tüm bunlar rüyaymış'' ayarında acayip acayip twistler olmamasına rağmen, sırf bu ekleme sayesinde her şey farklı bir tona bürünüyor.
Bu açıdan eşine az rastlanan bir eser. İlk kitap bittikten sonra Harry Seldon'u bir daha görmek için okurların yaklaşık 30-40 sene beklemesi gerekecekti. Asimov seriye iki tane ön bölüm ekleyerek Seldon'un ilk yıllarını ve psikotarihi nasıl geliştirdiğini anlatmış. Ama ben onlarla pek ilgilenmiyorum.
Orijinal üçlemeye devam etmek istiyorum. Vakıf ve İmparatorluk adıyla basılacak ikinci kitabı oluşturan iki uzun öykü, ilk öykülerle arasına çok fazla mesafe koymadan 1945 yılında yayınlandılar ve yayınlanır yayınlanmaz okurlar şok oldular çünkü Selden planı tamamen raydan çıkıyor. Bunu da gelecek bölüme bırakalım. Duble bölümü, triple bölümü yapmayalım artık.
Yani boğazım ağrıdı. Dizi hakkındaki görüşlerimi de unutmadım. Üçlemenin bitmine saklıyorum. Zaten galaksinin bir yere gittiği yok.
Rahat rahat anlatabiliriz. Ve patronlar, sizlere ay sonunda bir sürprizim var. Ufak bir sürpriz. Metin'in akışına yediremedim.
Birkaç bonus kaydı koyacağım. Bir süre sonra da herkese açarım zaten. Hepinize tekrar teşekkür ederim. bilinle kalın gibi böyle bir kapanış arıyorum ama ne açılış için ne de kapanış için iyi bir söz bulabildim.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.