Podcast

Alışkanlık: Sığınak mı Zincir mi?

Fularsız Entellik

1 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Rutinlerimizin biyolojik temelleri, toplumsal izleri, belirsizliğe karşı birer silah olmaları ve bağımlılığa dönüşmeleri üstüne.

Konular:


(00:00) Kontrollü Kaos

(01:38) Çikolata Peşindeki Fareler

(05:57) Habitus

(09:28) Fasty Mesajı

(10:57) Saflık ve Kutsallık

(13:39) Liminalite

(14:38) Bağımlılık


Kaynaklar:


Yazı: Brain researchers explain why old habits die hard


Yazı: Why we do what we do (Ann Graybiel üstüne)

Yazı: Mouse Experiment Sheds Light On Why We Obey Habits


Makale: Bourdieu, Pierre. 1977. Outline of a Theory of Practice


Kitap: Purity and Danger (1966), Mary Douglas

Kitap: The Power of Habit (2012), Charles Duhigg


---

Bu bölüm Opet Fasty reklamı içermektedir.


Opet’te Lezzetlerin Enfesti!

Şehirler arası yolculukta ya da şehir içi kaçamakta, Opet istasyonlarında sizi Fasty’nin lezzetli ürünleri bekliyor. Opet Fasty'i ⁠⁠keşfet!

Bölüm Transkripti

2.974 kelime · ~15 dk okuma

Her yolculuk öncesi aynı şey oluyor. Ne kadar önceden hazırlanmaya başlarsam başlayayım, her şey hep son dakikaya sarkıyor. Artık çıkmamız lazım. Herkes hazır.

Bir anda aylardır bekleyen acil bir fatura buluyorum bir yerlerden. İnanılmaz bir süper güç. Onu halletmem gerekiyor önce. Efendim taksi bekliyor, tıraş olacağım tutuyor.

Seyahat sigortaları aklıma geliyor yapmadığımız. Durduk yere hepsi. Hiçbir değişkenin de etkisi yok buna. Çocuklu çocuksuz, trenle veya uçakla, çadırda kalacağız veya otelde kalacağız.

Transkriptin tamamını oku

İki günlüğünde iki haftalığında hiçbiri fark etmiyor. Hepsinde apar topar evden çıkıyorum. Sonraki birkaç saati de dev bir huzursuzlukla geçiriyorum. Acaba şarj aletini unuttum mu?

Bu çocuk bizim mi? Onu bir kilise önüne bırakabilir miyiz? Hangilerinde kamera yok? Dır dır dır başımın etini yiyorum.

Seyahat dediğimiz şey kontrollü bir kaos. Hem hazırlığı hem kendisi bir kaos. Yalnız o kaosun ortasında küçük sabitlerimiz var. Kimisi uzun yolda aynı müzik listesini açar, kimisi hep aynı mola yerinde, aynı tostan yer.

Ben de genelde aynı şeyleri giyiyorum yola ve yanıma hiç okumayacağım bir kitap alıyorum. Her seferinde okuyacağıma inanıyorum da bütün gezi boyunca hiç açılmıyor o kitap. Öyle rahat ediyorum. Bunun gibi küçük şeyler, küçük ritüeller diyelim, tamam şimdi gerçekten yolculuk başladı hissi veriyor.

Peki neden kaosun ortasında bir takım alışkanlıklara sarılıyoruz? Bize zaman kazandıran pratik çözümlerden mi ibaretler yoksa biraz zorunluluktan mı yapıyoruz, sığındığımız güvenli limanlar mı? Bugünkü konumuz alışkanlık. Merhaba sevgili flarsızlar.

Alışkanlık ve rutin kavramlarından daha önce herhalde çok bahsetmişizdir. Ama hep başka bir şey asıl konuydu. Öğrenme yöntemleri mesela. Oturup da bunlara odaklanmadık.

Çok katmanlı bir olgu tabii. Bu arada çok katmanlı lafı da entelliğin temel taşlarından. Ne zaman kullanırsanız kullanın hiç yanlış olmazsınız. Kimse size hayır o sadece tek katmanlı diye çıkışmaz.

Tavsiye ediyorum o yüzden. Biz en temel katmandan başlayalım. Quantum... Yok yok, şaka yaptım.

Beyin katmanından başlayacağız. Hazır başlanmışı da var zaten, bizim bir şey yapmamıza gerek yok. Ta 90'larda, MIT'de Ann Graybiel önderliğinde bir ekip var. Farelerde alışkanlık oluşumunu inceliyorlar.

Fark ediyorlar ki, bazal ganglion denen bölge hasarlı olunca labirentleri iyi öğrenemiyorlar. Bu bölgenin hareket kontrolüyle alakalı olduğu bilindiği için meraklanıyorlar biraz. Sağlıklı farelerin de orasına burasına elektrotlar sokuyorlar ki normal bir öğrenmeye karşılık gelen beyin aktivitesini ölçebilsinler. Labirent diyorum da aslında daha mütevazi.

T şeklinde bir tünel var sadece. Tünelin T'si fareyi bu T'nin kökünden salıyorlar. İlk başta her tarafı kokluyor fareler. Ortamı tanımaya çalışıyorlar.

Beyinlerinde yoğun bir aktivite var. Ayrım noktasına gelince bir ses çıkarıyor. Araştırmacılar ses yoluyla ipucu veriyorlar. Eğer fare sese yönelirse o uçta çikolata buluyor.

Evrensel ödül çikolata her canlı seviyor. Aynı şeyi defalarca tekrar ettiklerinde sesle çikolata arasında bağlantıyı kuruyor ve ilginç bir şey oluyor. Farelerin beyin faaliyetleri azalıyor. Deneyin başında bir aktivite var, sonra bunun alışkın olduğu bir şey olduğunu fark edince otopilota bağlanıyor.

En sonda ödülü alınca da o otomatik olay dizisinin bittiğini anlayıp tekrar normal haline dönüyor beyin. O kadar ciddi bir etki ki bu. Hafızayla ilgili olan kısımlardaki aktivite bile azalmış. ''Aa bu tüneli hatırladım, ne anılarım vardı şu köşede ya'' diye düşünmüyor hayvan.

Hatırlamayı bile otopilot da hallediyor diyelim. O devreler de işte Bazal Ganglion'da. Bilinçli olarak yaptığımız şeylerle, bu podcastı kaydetmem gibi, nefes almak, kalp atışı gibi otomatik şeyler arasında bir yerde kalan eylemleri üstlenmiş. Yeni bir ortamda neyin önemli olup olmayacağını bilmediğimiz için önceden tüm devreler açık oluyor.

Alışkanlık oluşması ise o devrelerin seçici olarak alınıp daha ufak bir ölçekte yeniden kopyalanması gibi. Ben öyle hayal ediyorum en azından. Bu sayede beynin kalanını rahatlatıyoruz. Yeni veya çok önemli şeylere daha iyi odaklanmayı sağlıyor.

Zaten bunu biz tecrübe ediyoruz yani sezgisel olarak bildiğimiz şeyler. Seyahat sırasında genelde birçok şey yeni. Kiraladığın araba yeni mesela. Hele benim gibi hala 2009 model araba kullanıyorsanız her seferinde uzay mekine binmiş gibi hissediyorum kiralayınca.

Alışmam gerekiyor. Yollar yeni, trafik kuralları başka, manzaralar farklı. Daha önce gitmiş olduğum bir yer olsa bile aradan yeterince zaman geçtiği için her şeye yeniden dikkat ediyorum ister istemez. Ama kendi arabanızla her zamanki yollardan geçerken bambaşka şeyler düşünüyorsunuz.

Daha 3-4 saat geçmedi işte üstünden. Eşimi annesine bırakıyordum. 100 kez gittiğim yol. Trafik falan da yok.

Bir şeylerden konuşmaya başladık. Muhabbet bitince fark ettim ki otoyoldan dönüşü kaçralı 5 dakika olmuş. Yani en az 5 dakikadır bambaşka bir alemdeyim. Arabayı bazal ganglion kullanıyor.

Farelere dönelim. Araştırmacılar tabii öyle bir deneyle kalmıyorlar. T şeklinde tübü bulmuşsun ya, kolay mı? Yap bir sürü deney.

Alışkanlıkların nasıl yitirildiğini gözlemek istiyorlar. Bunun da en basit yolu işaret görevi gören sesleri bozmak. Eskiden çikolataya işaret eden sesler şimdi rastgele çıkıyor. Veya çikolatalar duruyor da üstünü iğrenç bir şeyle kaplamışlar, ödülü cezaya dönüştürmüşler bir anlamda.

Böyle beklenmedik şeyler olunca beynin kalanı hop diyor, kontrolü hemen tekrar ele alıyor, fareler yine ilk seferindeki gibi her şeye dikkat etmeye başlıyorlar fakat işaret ile ödül arasındaki o eski sağlıklı bağlantıya dönülür dönülmez eski beyin aktiviteleri de bir anda tekrar başlıyor. Yeniden yavaş yavaş oluşmalarını beklemeye gerek yok yani. Bir başka deyişle alışkanlıklar kolay kolay ölmüyorlar, depoya kaldırılıyorlar sadece. Dediğim gibi zaten sezgisel olarak bildiğimiz, en azından tahmin ettiğimiz şeyler de, beynin belli bölgelerindeki elektrik aktivitesini ölçerek sağlamasını yapabilmek gayet güzel.

Bu yöntemler geliştirilmeden çok daha önce, ta 19. yüzyılda, psikolog Williams James şöyle demiş, ''İnsan, alışkanlıkların demetinden başka bir şey değildir.'' Biraz abartmış ama sadece biraz. Tüplerde koşturan farelerle anca bir yere kadar analiz yapabiliriz çünkü alışkanlıklar sadece biyolojik kestirmeler değiller.

Fransız sosyolog Pierre Bourdieu bunu habitus kavramıyla anlatmış. Onun sosyolojisinin temel taşı. Habitus bayağı geniş bir kavram, çok katmanlı bir kavram. Fare örneğindeki gibi fiziksel şartlandırmaların ötesinde zevkler, renkler, aksan, duygusal ve fiziksel tepkiler, duruşumuz her şeyi içeriyor.

Etraftan öğrendiğimiz genellikle de kimsenin bize tane tane anlatmadığı çünkü anlayacak yaşa geldiğimizde zaten çoktan içselleştirdiğimiz toplumsal alışkanlıklar diyebiliriz. Mesela kahvaltımı böyle seviyorum derken aslında aileden, çevreden gelen görünmez bir yapıyı takip ediyoruz. Kimisi için kahvaltı çocukluktan beri nedir? Peynir, zeytin, çaydır.

Başkası için donuttur, kahvedir. Buna şimdi oturup damak zevki deyip geçemeyiz. Sanki kişisel tercihlerimizden ibaretmiş gibi. Birçok seçim bizden önce seçilmiş olanın devamı.

Küçücük tercihlerimizin bile arkasında toplumsal geçmişin derin izleri var. Yine demin tam kayıt öncesinde bir şeyden bahsediyordum ve elimi tahtaya vurdum. İstenmeyen bir şeyi kovuşturmak için, kötü ruhları kovmak için yaparız ya. Hatta kendini iyice sağlama almak için kulağını sıkıp diye sesler çıkaranlar var.

Bana bunları kimse anlatmadı, göstermedi. Kaç kere vurulmalı, niye o ses çıkar, hangi kulak memesi sıkılır? Sağdan soldan gördüğümüz refleksler. Biz tabii günlük dilde bunların hepsine kültür deyip geçebiliriz.

Rahat olun yani yanlış değil. Habitus diye diye illa boynunuzda fular yaşartmaya gerek yok. Şöyle bir ayrım yapılabilir. Kültür burada böyle yapılır, şurada şöyle yapılır diyen normlar bütünü insanın davranışlarına yansıması habitus oluyor.

Ve o davranışlar yoluyla toplum değiştiğinden kültür de yeniden şekilleniyor, yeniden güçleniyor. Birbirlerini yaratıyorlar sürekli. Birçok toplumsal alışkanlığın bir orijinal amacı vardı, somut bir sebebi vardı. Bunlar çoktan unutulmasına rağmen, orijinal şartlar artık geçersiz olmasına rağmen birçoğuna devam ediyoruz.

El sıkışmayı düşünün, onun orijinal kaynağının barışçıl niyet gösterisi olduğu varsayılır. Hem elinde silah taşımadığını gösteriyorsun hem de kıyafetinin veya orta çağda şövalyeysen zırhının altında bir şeyler gizlemediğini kanıtlıyorsun elini sallayarak. Klasik teori ne kadar zayıf ne kadar kuvvetli bilmiyorum da her halükarda başka açıklamaları da düşünmüyorsunuz. Bu yanlışsa doğrusunu da düşünmüyorsunuz.

El sıkışırken direkt sıkışıyorsunuz. Hatta zor bir şey aslında çünkü sınıfına, cinsiyetine, yaş farkına bir sürü etmene bağlı çeşitleri var. Ve hemen her durumda doğru çeşidi kullanıyorsunuz. Biraz daha dolambaçlı bir örnek, yürüyen merdivenlerde sahada durmak.

AVM'ler, metrolar yaygınlaştıkça millet bunu zorla öğrendi. Sınıfsal bir yanı da var tabii. Başka yerleri seyahat edip görmüşseniz öğrenmeniz kolaylaşıyor. Ama sonunda insanlar kalabalık şehirlerde dip dibe yaşaya yaşaya öğrendiler bunu.

Çoğunduk en azından. Yürüyen merdivene adımımı attığımda aynı o tünele bininci defa adımını atmış bir fareden farksızım. Beynim aynı şekilde işliyor. Yalnız burada ikinci dereceden bir alışkanlık da var.

Neden solda değil de sağda duruyoruz? Trafik alışkanlıklarımızı kopyalamışız. Trafiğin de çoğu yerde öyle akmasının bir sebebi var. Onu kesin duymuşsunuzdur.

Zamanında atını yürütenler ipleri sağ elde tutuyorlar. Çoğunluk sağ eli kullandığı için ve hayvanları uzak tutmak istiyorlar. O yüzden sağdan akıyor. Benzer bir versiyonu işte atlara kamçıyı sağ elle vurmaları.

Birbirlerini vurmasınlar diye sağdan akıyor trafik. Şimdi attı kırbaçlı kalmadı tabii. Yerin yedi kat altına metroya iniyoruz. Ama bir alışkanlıklar zinciri yoluyla, ta o geçmiş günlere bağlıyız.

Şimdi ufak bir mola verelim mi? Uzun zamandır sponsorlu bir bölümümüz olmamıştı, bugün var. Opet sağ olsun. Deminden beri Bazal Ganglion'du, Habitus'tu konuşuyoruz.

Bunların Opet'le ne alakası olabilir diye düşünebilirsiniz? Bir ipucu vereyim size. İşin benzin kısmıyla ilgimiz yok. Fasti isimli bir marka tanıtıyorlar.

Ultramarketlerinde gün boyu sundukları bir takım taze ürünler. Şimdi bir alaka kurabildiniz mi? Amaç yeni bir alışkanlık oluşturmak. Örneğin benim için yakıt istasyonu yakıt alınan yer demek.

Gayet basit. Arabayla gir, girer girmez benzin kapağının hangi tarafta olduğunu unut, %50 ihtimalle doğru tarafa yanaş, hep 50 liralık benzin alıp git. İçeride yemek satıldığını da biliyorum ama bunca yıldır doğru veya yanlış, zihnimde oralarda özdeşleşmiş olan yemek, abur cubur cipsler, ahı gitmiş ve ahı kalmış sandviçler ve kötü kahvedir. O yüzden ödeme için girince etrafa bakılmam bile çoğu zaman.

Başka bir yerde yemek molası veririm. En az bir saatimiz gitti ve biraz da fazla yediğim için pişman olur kalkarım. Halbuki tüm bunların değişmemesi için hiçbir sebep yok. Koy oraya şöyle güzel fırın ürünleri, günlük gelecek sıcak sıcak, gurme sandviçleri, soğuk kahveleri koy.

Hepsine de ortak bir marka ver, asgari bir kalite garantisi sağlayan. Zamanla insanların önce kafalarındaki imaj değişir, sonra da davranış kalıpları. Elbette ben Türkiye'de yaşamadığım için birinci elden tecrübe etmedim o PetFest ürünlerini ama siz edebilirsiniz. Umarım güzeldir ve uzun yol rutininizin bir parçası olmaya başlamıştır.

Kirlilik ortama uymayan şeydir. Antropolog Mary Douglas'ın bir sözü bu. 1966 tarihli kitabı Saflık ve Tehlike'den bu söz, Purity and Danger, genel halk için yazılmış olmasa da kitap gayet meşhur oldu. Toplumdan topluma içeriği değişen kirlilik ve tabu kavramlarının bir incelemesi.

Douglas'ın ana fikri, bu alanlardaki alışkanlıklarımızın gerçek kirlilikten yani mikroplardan ziyade belirsizlikle başa çıkmanın bir yolu olduğuydu. Düzene uymayan şeyler kirli olarak damgalanıp tabulaştırılıyorlar. Mesela saç telini düşünelim. Birinin saçına dokununca iğrenmezsiniz.

Dakikalarca bir başkasının saçını okşayabilirsiniz. Sonra o parmaklarınızı ağzınıza, yüzünüze götüreceksiniz. Ondan da iğrenmezsiniz. Ama aynı kafadan tek bir saç tanesini çorbanın içinde görünce midemiz bulanıyor.

Çünkü o sınıflandırmayı bozuyor. O netliği bozuyor. Hijyen endişesi yersiz demiyorum. O da mantıklı da verdiğimiz tepkiler onunla orantılı değil.

Douglas'ın incelediği örneklerden daha ilginç olanı dinlerin yasakladığı yemekler üstüneydi. Eski ayette baya ayrıntılı sınıflandırmalar yapılmış. Leviticus diyor ki, geviş getiren ve çatallı toynaklı hayvanların etini yiyebilirsiniz. Bunlar temiz hayvanlar.

Öte yandan deve, geviş getiriyor ama toynağı ayrık değil, bu sınıfa uymuyor. Domuz tam tersi, toynağı ayrık ama geviş getirmiyor. O yüzden kirli o hayvanlar, koşer değiller. Bu kategoriler neden gelmiş?

Neden tam da öyle bir sınıflandırma yapmışlar? Onun hakkında çeşitli teoriler var. Hiçbir sebebi de olmayabilir. Yani rastgele bir şey seçmişlerdir.

Orada esas amaç bağlılığı test etmektir. Domuz tabii özellikle pislikle özdeşleşmiş. Bizim modern imajımızda da öyle. Toynağına moynağına bakmıyoruz ama yine de çoğumuz domuzu pis bir hayvan olarak görüyor.

Bunun büyük bir sebebi zavallıların ter bezlerinin olmaması. Ter bezleri olmayınca soğumak için çamurda sürünüyorlar. Şimdi çiftliklerde de bunları daracık yerlere kapamışlar. O yüzden bokunun içinde debelenen hayvan yenir mi gibi şeyler söyleniyor da arkadaşlar tüm hayvanlar için geçerli bu.

Yani çiftlikte neyi ufak bir alana kapatsan bokunun içinde yaşayacak. Tavuklar da öyle. Orada Japon tuvaleti kullanmıyorlar ki kümeste. Köşede kakalarını yapıp sifon çekmiyorlar.

Hepsi pislik içinde yaşıyor birileri gelip temizleyene kadar. Velhasıl nasıl ki demin birçok kişisel alışkanlığımızın tesadüfü olmadığını, hatta kişisel olmadığını söyledik, şimdi toplumsal alışkanlıkların da tesadüfü olmadığını söylüyoruz. Ve kaynaklarını geri insan psikolojisine bağlıyoruz. Teori diyor ki insan zihni belirsizliğe dayanamaz.

Böyle mutlak, anlaşılması kolay kategoriler ister. O şekilde ayrım yapar. Temiz, kirli, saf, bozuk, kutsal, kutsal olmayan. Yani hem toplumsal seviyede bir belirsizlikle başa çıkma çabası var, Hem de daha kişisel seviyede.

İkisinde de rutinlerin işlevi belirsizliği azaltmak. En çok işe yaradıkları zaman da hayatımızın geçiş dönemleri. Antropolojide liminalite deniyor. Mesela düğün, mezuniyet, ergenlik gibi eşik anlarında belirsizlik çok artıyor.

Çünkü önceki hayatını bırakmışsın geride ama yeni hayatına tam başlayamamışsın. Bu geçişlerde ritüellerin iyice yatıştırıcı etkisi var. Düğün dediğin zaten bir ritüeller silsilesi. Başka işlevleri de var.

Bunu belki yıllar önce konuşmuştuk hatta. Düğünü çok şaşalı yapınca, bir sürü insanı davet edip bir sürü geleneği takip edince hem maddi hem manevi maliyetini arttırmış oluyorsun. Böylece boşanman iyice zorlaşıyor. Peki alışkanlıklar ne zaman güvenli birer sığınaktan zincire dönüşürler?

Yaptığımız her tekrar keşfetmediğimiz yeni bir şey demek. Görmediğimiz yeni bir şehir, tatmadığımız bir yemek, konuşmadığımız bir insan. Beynin sıkça tekrarladığı şeyleri otopilota devretmesi iyi de, sırf otopilotun sessizliği huzur verdiği için aynı şeyleri sıkça tekrarlamak iyi bir şey değil. Bağımlılık ile arada ince bir çizgi var, oraya geçiş yapıyoruz.

Psikiyatride ayrım şöyle. Hayatın akışına uyumlu tekrarlara alışkanlık deniyor. Otopilotu durdurup direksiyonu ele almak kolay. Yani bir zincir bir kere başladı mı sonuna kadar gidecek diye bir kural yok.

Örneğin her sabah uyanıp yatımın güvertesine çıkıp bir kadeh şampanya içmek bir alışkanlık. Şampanya bulamazsam en fazla ne olur? Biraz huzursuz olurum. Belki bir iki mutfak çalışanını zindana attırırım ama günüm yine devam ediyor.

Bu arada ilk defa dinleyenler de gerçekten yatıma olduğuna inanacak. Bu podcast'taki hiçbir şey doğru değil ya. Hiçbir şeye inanmayın. Bağımlılık alışkanlıkla karşılaştırıldığında kontrol kaybına denk geliyor.

Hayat akışını değiştiriyor. Hayatın diğer alanlarını daraltıyor. Üstüne direnç geliştirdiğiniz için hep daha fazlası gerekiyor. Bırakınca da yoksunluk belirtileriyle uğraşıyorsunuz.

Geçen gece yaptığım bunun aynısı. Uyumam gereken saatte evde çikolata bulamayınca her şeyi bırakıp markete gittim. Sonra her zamanki Ritter Sport paketi yerine iki tane aldım ondan. Üstüne bir de Hindistan cevizli bir şeyler ekledim.

Tatlı niyetine o da. Çikolatanın tatlısı o. Artık belli ki bağımlılığa kaymış. Dopamin döngüsü şaşmış.

İlla böyle bir madde şart değil çikolata, uyuşturucu neyse onlar gibi. Modern hayatın masum görünen birçok tekrar da bağımlılık sınırına çok yakın. Uyanır uyanmaz veya yatmadan hemen önce elinizin telefona gitmesi zaten yeterince kötü. Hadi onu geçtim, bir saat boyunca onu bırakamayıp zombi gibi aşağı yukarı kaydırmak tam bağımlılık.

Nasıl kurtulacağız bunlardan? Nasıl değiştireceğiz? Charles Duig'in Power of Habit kitabında, alışkanlığın gücü diye çevrilmiştir herhalde, bir model anlatılıyor. Alışkanlık üç parçadan oluşan bir döngü.

İşaret, rutin, ödül. İşaret tetikleyici şey. Baştaki MIT deneyinde farelerin işaretleri duydukları sesti. Her şey olabilir bu.

Zaman, mekan, kişiler, duygular, başka davranışlar. İkinci kısım rutin, o işaret sonucu yaptığımız otomatik davranışlar. Bunlar fiziksel olduğu kadar zihinsel ve duygusal da olabilir. Bir şarkıdan tetiklenip her seferinde anılarımıza dalabiliriz mesela.

Ödül de adı üstünde rutini tamamlayınca aldığımız kısa süreli tatmin. Dewey diyor ki, işaret geldiğinde beyin ilginç bir şey yapıyor, bu sürecin sonunu simüle ediyor. Beynin zaten tam bir simülasyon makinesi olduğundan bahsetmiştim daha önce. Hatta bu son çıkan Fularsız Felsefe kitabında o konuya uzun uzun değiniyoruz.

Değişik zaman ölçeklerinde simülasyon yapıyor, milisaniye ölçeğinde, saniye ölçeğinde ve yıldar ölçeğinde. Süper bir alet. Velhasıl burada da işaretini duyduğu ödülü anında simüle ediyor. Simüle etmek demek onun yaşatacağı zevki tekrar yaşamak demek zaten.

Fakat ortada bir uyuşmazlık var. O ödülü almamışız gerçekte. Halen çok uzağız. Bu uyuşmazlığı gidermek için bizi hemen rutine başlamayı zorluyor.

O aradaki boşluğu kapayacak eylemler, aksiyonlar, duygular bunların hepsi başlasın. Mesele bu. İşte kuvvetli alışkanlıkları değiştirmenin altın kuralı da işaret ödül ikilisiyle fazla uğraşmayıp, onlar çok perçinlenmişler, aradaki rutini değiştirmeye çalışmak. Adım adım gidelim.

İlk adım bir şeylerin ters gittiğini kabul etmek. Bir sorun var ortada, zararlı bir rutin var. Bunun ne olduğunu anlamak. Gece gece çikolata yemek istemiyorum.

Yani istiyorum da onu isteyen biri olmak istemiyorum. Bunu bir kere kabullenelim. İkinci adım işareti tanımak, tetikleyiciyi tanımak. Buradaki örnekte gece saatleri tetikleyici ama her gece değil.

Dışarıda bir yerdeyken, başka yerde kalıyorken aynı hissiyatı duymuyorum. Daha çok evdeyken oluyor. Üçüncü adım esas ödülün ne olduğunu bulmak. Çikolatanın kendisi ödül değil.

Ne tür bir tatmin yaşıyorum yiyince? Açlık hissimi mi gideriyor? O zaman elma yemek de aynı zevki yaşatırdı. Bir deneyelim bakalım.

Yedim, olmadı. Demek ki mesele açlık değil. Biraz düşününce gecenin sessizliğinde kontrol nihayet bana geçiyor, zamanımın kontrolü. zevkli bir şeyler yapmaya ihtiyacım var.

Hani uyumamışım, bari bir şeye değsin. Ama çok da fantastik şeyler yapamıyorsun. Dışarı çıkıp gidemiyorum işte. En ucuz, en tembel yoldan bir çözüm bulmuşum ben de.

Çikolata bana aslında o zamanı iyi geçiriyormuşum hissiyatı veriyor. Onun yerine bir şey bulacağım. Dördüncü adım, bu şeyi bulduktan sonra basit bir takım eğer öyleyse, iften cümleleriyle stratejimizi yazmak. Eğer gece herkes yattıktan sonra evde yalnızsam ve bunun zevkine varmak istiyorsam, Küveti doldurup sıcak banyo yapacağım.

Müzik de açacağım. Köpükleri de köpürteceğim. Gerçi ben o saatte böyle zahmetli işlere kalkışmak için fazla tembelim. Zaten böyle köpüklü banyo gibi lüks olarak kodlanmış şeylere de ihtiyaç çok illa.

Önemli olan o zamanın kontrolünü geri almış olma hissi ya. Onu size veren herhangi bir şey olabilir. Resim çizmek veya gün içinde hiç vakit bulamadığınız bir kitap okumak gibi. Yahut daha da kökten bir çözüm.

Tüm bunları engellemek için gece herkesle birlikte yatacağım. İhtiyacım olan özel zamanı sabaha taşıyacağım. Sabahları daha aktif bir şeyler yapabilirim spor gibi. Bu eğer öyleyse cümlelerini basit tutmak önemli.

Çünkü işaret her başladığında kolayca hatırlayıp kolayca eyleme dökmen lazım. Zararlı şeyler yapmaya itildiğin vakit iyi bir insan olmaya dört elle sarılacağım gibi çok soyut şeyler söylememek lazım. Son bir adım var. Bunları yapabileceğine inanmak.

Bu da en iyi etrafında bu şekilde değişebileceğine inanan birileriyle olması mümkün. Yani evinizde gece gece terapi grubu kurmanıza gerek yok. Herkes sizi alkışlayacak böyle. Yaparsın koçum hadi.

Sizden başka bir kişi olsa yeter. Tek başına insanı kendi kendine motive etmesi çok zor iş. Dolayısıyla beyinde oluşmuş sinirsel patikaları öyle sil baştan programlamak pek mümkün değil. Yani o programlar illa çalışacak.

Ama programların içindeki 1-2 satır kodu değiştirerek daha faydalı veya daha az zararlı sonuçlara ulaşmak mümkün. Yalnız sakın bu podcastten öğrendiklerinizle podcasti dinleme alışkanlığınızı değiştirmeyin. Her şey mavi ekran verebilir. Bugünlük yeter değil mi?

Hızlı hızlı gittik ama baya şeyden konuştuk. Alışkanlığın biyolojik temellerine, toplumsal izlerine, belirsizliğe karşı bir silah olmasına ve bağımlılığa dönüşmesine baktık. Sonuçta bizi köklendiren de onlar, bazen kıpırdayaması hale getiren de. Kendimi de bol bol rezil ettim.

O açıdan da başarılı bir bölüm oldu. Sponsorumuz Opet'e, Fasty'e tekrar teşekkürler. Ve tabii esas olarak dinleyip paylaştığınız, düşündüğünüz için size teşekkürler. Yakında görüşmek üzere.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)