Podcast

215 - İsim-Şehir: Kalbimizde İz Bırakanlar

Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Neden bazı yerler, bazı sesler ve bazı görüntüler bize kendimizi evde hissettirir? Hiç konuşmadığımız bir yabancının varlığı bize nasıl güven verebilir? Bir zamanlar "ucube" denilerek protesto edilen bir demir yığını, nasıl olur da bir şehrin aşkla anılan sembolüne dönüşür? 111 Hz'in bu bölümünde; şehir plancısı Kevin Lynch’in zihinsel haritalarından yola çıkıyor, sevgiyle bağlandığımız eşyalar ve hiç tanımadan güvendiğimiz insanlar üzerinden "iz bırakma" kavramını inceliyoruz.



Sunan: Barış Özcan

Hazırlayan: Gülşah Dim

Ses Tasarım ve Kurgu: Metin Bozkurt

Yapımcı: Podbee Media



Bu bölüm Garanti BBVA Bonus reklamı içermektedir.

Türkiye’nin Lovemark’ları 2024 araştırması MediaCat önderliğinde Ipsos tarafından hayata geçirilmiştir. Araştırmada Bonus “En Sevilen Kredi Kartı” markası seçilmiştir. Araştırma 15-55 yaş aralığında, kadın-erkek oranı eşit, Türkiye temsili 2000 kişinin katılımıyla bilgisayar destekli telefon görüşmeleri tekniği (CATI) yöntemi kullanılarak gerçekleştirilmiştir.

Bölüm Transkripti

2.691 kelime · ~13 dk okuma

Öyle hikayeler vardır ki sizi başka bir yere ışınlar. Bazen ilhamı buluruz vardığımız yerde, bazen de harekete geçme cesaretini. 111. frekansta o hikayelerin izini sürüyoruz.

Hadi başlayalım. Arkadaşlar, hoş geldiniz. Ne iyi oldu değil mi? O yoğun kalabalıktan böyle biraz olsun uzaklaşıp kendimizi yeşilliğin huzuruna bıraktık.

E bunu ilk yapışımızda değil üstelik. Böyle farklı bölümlerde New York'un keşmekeşinden çıkıp soluğu böyle Central Park'ta aldığımız zamanlar olmuştu. Ve evet yine buradayız. Şehrin içinde şehirden kaçmak isteyenlerin vazgeçilmez durağı.

Transkriptin tamamını oku

O tanıdık Vaha. Dünyanın en meşhur parklarından biri. Filmlerde, dizilerde, şehrin her kuş bakışı fotoğrafında rahatça seçebiliyoruz kendisini. İçeri girdiğimizde ise başka bir hikayeye geçiş yapıyoruz adeta.

Ah, tüm bu sükunetin ortasında yine de karşımıza neyin çıkacağını bilmemenin verdiği bir merak, bir neşe var değil mi? Belki yolumuza bir sincap sıçrayacak ya da... Aha! Dört yapraklı bir yonca.

Dediğim gibi her şey olabilir. Belli ki bugün şanslı günümüzdeyiz. Sürprizler devam ediyor. Gerçi bu New York için sıradışı bir durum sayılmaz ama yine de sokak müzisyenlerine denk gelmek her zaman hoş bir heyecan.

Her köşeden farklı ezgiler yükseliyor. Hangisine kulak vereceğimi şaşırdım doğrusu. Ah, bir dakika ya. Ben bu melodiyi bir yerlerden hatırlıyorum.

Ama nereden? Binlerce kilometre öteden tanıdık bir melodi gibi ama bu da New York'un ortasında bu melodinin çalınması bir tesadüf mü yoksa zihnimin bana oynadığı bir oyun mu? Şimdi aklıma takıldı bu işte ya. Neden bazı sesler, bazı yerler, bazı görüntüler bize kendimizi bu denli evimizdeymiş gibi hissettirir?

En iyisi hem az önce duyduğumuz o melodinin hem de bu sorunun peşinden gidelim bugün. Kalbimizde yer etmiş o tanıdık izlere uzanan bir keşif yolculuğuna çıkalım. Ne dersiniz? O zaman her zamanki gibi sizinle stüdyoda buluşmak üzere.

Tekrar hoş geldiniz arkadaşlar. Central Park'taki melodi hala kulağımda yankılanıyor. Sahi ya nereden hatırlıyorum ben o sesi? Bir şarkıdan mı?

Bir filmden mi? Yoksa yakın zamanda izlediğim bir diziden mi acaba? Hmm, şu anda cevabı bulamıyorum doğrusu ama o aşinalık hissi beni çoktan yakaladı bile. Tıpkı daha önce de ziyaret ettiğimiz Central Park gibi.

Adına gayet uygun bir şekilde New York'un tam merkezinde bulunan bu halka açık park, aynı zamanda ulusal tarihi bir landmark olarak da adlandırılıyor. Landmark, İngilizce'de şehirlerdeki sembol yapılar, alanlar, meydanlar için kullanılan bir kelime. Adeta bir işaret olarak kabul ediliyor bu tür semboller. İnsanların tıpkı bir izi takip ediyormuşçasına yönlerini bulmalarını, nerede olduklarını anlamalarını sağlıyor.

Bir landmarkı kaçırmak ya da karıştırmak mümkün değil. O etrafındaki diğer her şeyden bir şekilde ayrılıyor. Yani kendini belli ediyor. Gökdelenlerin yükseldiği bir beton orman, concrete jungle diyorlar ya işte New York'ta keskin yeşilliğiyle Central Park da işte böyle elbette hemen göze çarpan yerlerden biri.

Aynı zamanda adanın bölgelerini de birbirinden ayırıyor. Upper East Side'ı Upper West Side'dan. Elbette sadece parka örnek gösteremeyiz. Bunun yanında Empire State binası var mesela.

Neredeyse Manhattan adasının tam ortasında. Brooklyn köprüsü var. Özgürlük heykeli. Bunlar da New York denilince akla ilk gelen yapılar.

Peki bir şehri şehir yapan şey nedir? Yani ona kimliğini veren şey. İçinde yaşayan insanlar? Yoksa her gün geçilen o yollar ya da ışıkları yanan binalar mı?

Yoksa o şehre kimliğini veren, uzaktan baktığınızda evet burası orası dedirten simgeler mi? En meşhur örneklerden birini düşünelim. Eyfel Kulesi. Bugün Paris denince akla ilk gelen yapı bu değil mi?

Hatta Türkiye'de bile çeşitli odaların duvarlarındaki tabloları kendisinin resimleri süslüyor. Fakat takvimleri 1887'ye geri sardığımızda durum hiç de böyle değildi. 14 Şubat 1887'de Paris'in önde gelen sanatçıları, mimarları, yazarları gazetenin ön sayfasında bir bildiri yayınladılar ve mühendis Gustave Eiffel'in bu iddialı projesine çok sert ve kesin bir dille karşı çıktılar. Bizler, yazarlar, ressamlar, heykeltıraşlar, mimarlar ve Paris'in bugüne dek bozulmadan kalmış güzelliğinin aşıkları, Fransız halkının hafife alınan beğenisi adına, tehdit altındaki Fransız sanatı ve tarihi adına, başkentimizin tam kalbine bu gereksiz ve ucube görünümlü Eyfel Kulesi'nin dikilmesine karşı tüm gücümüz ve öfkemizle protesto etmek için buradayız.

Evet arkadaşlar, sanatçılar kendilerine göre estetik yoksunu olan bir mühendisin bu projeyi yürütmesine işte böyle tepki göstermişlerdi. Çünkü onlara göre Eiffel, Paris'in ortasına dikilmiş şirkin, ucube, devasa bir demir yığınıydı. Hatta ünlü yazar Guy de Maupassant bu kuleden o kadar nefret ediyordu ki sıklıkla öğle yemeğini kulenin ilk katında bulunan bir restoranda yiyordu. Başlangıçta ironik gelen bu durumun sebebi neydi biliyor musunuz?

Çünkü orası Paris'te kuleyi görmediği tek yerdi. Oldukça kendine has bir tepki gösterme biçimi doğrusu. Peki ne oldu da o çirkin demir yığını bugün ziyaretçi akınlığına uğrayan, üzerine şiirler yazılan, aşkı temsil eden romantik bir simge haline geliverdi? Bir yapının landmark olması tek başına fiziksel olarak göze çarpmasından ibaret değil.

Gerçi Eiffel Kulüsü bunu gayet de iyi başarıyor, o konuda da hakkını vermeliyiz. Fakat bir landmarkın aynı zamanda insanların hikayelerine sızması, yani bir başka deyişle yaşamlarında bir iz bırakması da gerekir. Birinin ilk yurtdışı seyahatine, heyecanlı bir evlilik teklifine ya da derin sohbetlerin döndüğü arkadaş buluşmalarına fon olabilmek gibi. günlük hayatınıza devam ederken ihtişamını takdir etmekle birlikte varlıkları tanıdık bir güven de verir bu yerlerin.

Bir şekilde orada olacaklarını, size eşlik edeceklerini bilirsiniz. Bir yapının zihnimizde neden böyle bir ucube demir yığını olarak değil de bir simge olarak kodlandığını daha iyi anlayabilmek için şehir plancısı Kevin Lynch'in çalışmalarına da bakmamız gerekiyor arkadaşlar. Lynch 1960 yılında bir kitap yazmış. The Image of the City yani Kent İmgesi.

İşte bu kitabın da muazzam bir tespitte bulunuyor. Ona göre biz esasında şehirleri zihnimizde oluşturduğumuz haritalarla deneyimliyoruz. Bakın, zihnimizde oluşturduğumuz haritalar. Biz yapıyoruz bu haritaları.

Ve bu zihinsel haritaları oluştururken de beş tane temel yapı taşı kullanıyoruz. En başta tabii ki yollar geliyor. Yani şehrin içindeki hareket kanallarımız, alıştığımız sokaklar, işe giderken kullandığımız metro hattı, hep alışveriş yaptığımız o cadde. İşte şehri bu yollar üzerinden okuyoruz.

Sonra kenarlardan bahsetmiş kitabında Lynch. Aslında şehrin sınırları da diyebiliriz buna. Bazen bir deniz kıyısı olabilir bu, bir demir yolu hattı. Bazen de şehrin etrafından geçen bir otoyol ya da yüksek bir duvar olabilir.

Yani belirli kısımları ayırıcı ve düzenleyici görev gören setler gibi düşünebiliriz bunları. Ardından district denilen farklı bölgeler geliyor, semtler, mahalleler yani. Kendine has bir ruhu olan alanlar. Mesela İstanbul'u düşünelim.

Neresi var? Beyoğlu değil mi? Nişantaşı, Maslak ya da Sultanahmet. İşte bunların arasındaki doku farklarını bir düşünün.

İşte her şehirde bu tür çeşitliliklere ihtiyaç var. Lynch daha sonrasında da düğümler olarak adlandırdığı yerleri öne sürüyor. Yani stratejik buluşma, bir araya gelme noktaları. Meydanlar, istasyonlar, karar verdiğimiz, bazen yönümüzü değiştirdiğimiz ya da toplandığımız alanlar.

Ve elbette bölümün başında da bahsettiğimiz landmarklar. Lynch'e göre landmark, gözlemcinin genellikle içine girmediği, onu dışarıdan bir referans noktası olarak kullandığı yapılara deniyor. Çehrin içinde de olabilirler, uzağında da. Bunlar böyle münferit kuleler olabilir, altın kubbeler ya da heybetli tepeler olabilir.

Yolculuk ne kadar tanıdık hale gelirse, bu yerel işaretlere olan güven de o oranda artıyor. Landmarklar çevrelerindeki her şeyden farklı olmalı yalnız arkadaşlar. Pisa Kulesi'nin yana yatması, Sydney Opera Binası'nın o bembeyaz gözüken yelken gibi çatısı, Galata Kulesi'nin dar bir sokağın sonunda o dimdik vakur duruşuyla bizleri karşılaması. Bunları düşününce hepsi de aslında birer navigasyon aracı, öyle değil mi?

Fakat sadece coğrafi değil, aynı zamanda kültürel de bir navigasyon bu. Kolezyumu gördüğünüzde bu sadece Roma'da olduğunuzu hissettirmez ki size. Orada çarpışan gladiyatörlerin adeta kılıç seslerini duyarsınız. Ya da Sezar gözünüzün önünde canlanır.

Yani işte bakın bunlar hep kültürel kodlar. Yani demek istediğim tarihi ve binlerce hikayeyi duyumsatır bu tür yerler bize. Evet, hikaye her zamanki gibi en kritik nokta bu. Bir yapıya, bir parka ya da bir heykele yani bir taşa can veren o hikayeler.

Şimdi de yine Paris'ten mesela o bir diğer devasa simge olarak kabul edebileceğimiz Notre-Dame Katedrali'ni düşünelim. 19. yüzyılın başlarında bu muazzam yapı neredeyse bir harabe durumundaydı. Hatta yıkılması bile gündeme gelmişti.

Ta ki Victor Hugo Notre-Dame'ın Cambrou adlı o meşhur romanını yazana kadar. Hugo o romanın da o kadar güçlü bir hikaye anlattı ki bizlere. Quasimodo'nun acısı, Esmeralda'ya olan aşkı, o soğuk taş duvarların arasına adeta sindi. Neredeyse, hani abartalım biraz, katedralin kendisi bir karaktere büründü ve tabii ki bu haliyle ölümsüzleşti.

Artık taş duvarlar olmaktan çıktı. Before serisinin ikinci filminde, Sen Nehri üzerinde tekneyle Notre Dame'ın önünden geçerken Jesse, Selin'e etkileyici bir hikaye anlatır. İkinci Dünya Savaşı'nın son günlerinde Alman ordusu Paris'ten çekilmek zorundadır. Ancak geri çekilirken şehri yerle bir etmeleri yönünde kesin bir emir vardır.

Notre-Dame Katedrali de havaya uçurulacak hedeflerin başındadır. Her yer patlayıcılarla doldurulmuştur. Katedrali havaya uçurmakla görevli olan Alman askeri elinde fünye ile katedralin içinde beklemektedir. Ancak asker etrafına bakmaya başlar.

O devasa taş işçiliğine, Asırlardır orada duran gotik heykellere, vitraylardan süzülen ışığa, katedralin heybetine dalar gider. Asker bu muazzam güzelliği yok etmeye elinin varmadığını fark eder, düğmeye basamaz. Nihayetinde Notre Dame ve diğer tarihi yapılar ayakta kalır. Filmde Jesse bu hikayenin doğruluğundan emin değildi ama zaten buradaki mesaj da başka.

2019'daki o büyük yangında haberleri izlerken hepimizin yüreğinin ağzına gelmesinin sebebi işte tam olarak buydu zaten. Yanan o eski bina değil, zihnimizdeki onun hikayesiydi. Bu noktada bir dönüşüm yaşandığını da söyleyebiliriz arkadaşlar. Bu yapılar çeşitli sanat eserleriyle, filmlerle, şarkılarla, resimler aracılığıyla bir imaja ve hatta kimi zamanda bir ürüne dönüşüyor.

Paris'e giden çoğu kişinin çantasında bir Eiffel anahtarlığıyla ya da işte bir buzdolabı mıknatısıyla dönmesi ya da işte Big Ben'in yükseldiği o kar kürelerinin rafları süslemesi işte tesadüf değil. Bu sayede şehirler markalaşıyor ve biz de onların küçük temsillerini hayatımıza dahil edip, onların hikayesini büyütmeye, beslemeye devam ediyoruz. Zira markalar da bunu başarmaya çalışıyor aslında. Binlerce ürünün, milyonlarca seçeneğin olduğu bir dünyada yaşıyoruz.

Sürekli olarak uğultulu, karmaşık, her taraftan neon tabelalar fırlayan bir şehirde yön bulmak gibi bir şey bu da. Beynimiz sürekli bir seçim yapmak zorunda ve haliyle bu yapmak zorunda kaldığımız seçimler bizi yoruyor. İşte burada yine bir iz devriye giriyor. Trademark.

Bir ürünü benzerlerinden ayırmaya yarayan işaret ya da özellikler bütünlüğünü temsil ediyor bu trademark kelimesi. Tanıdık bir logo olabilir, bildiğiniz bir renk ya da kendine özgü bir yazı tipini gördüğünüzde hissettiğiniz güveni, rahatlamayı düşünün. Nasıl ki Beyoğlu'nda yolumuzu kaybetsek dahi Galata Kulesi'ni gördüğümüzde tamam doğru yerdeyim diyorsak market rafında ya da bir uygulama mağazasında tanıdık bir simgeyi görünce de benzer bir duyguyla doluyoruz. Fakat özellikle bazı markalar vardır ki güvenin ötesine geçip onlarla duygusal bir bağ da kuruyoruz arkadaşlar.

Onlara da trademark denmiyor, love mark deniyor zaten. Bakın dinleyin. Biraz önce aklıma takılan sorunun cevabını buldum. İşte bu ses.

Evet arkadaşlar bölümün başında da duymuştuk bu tanıdık melodiyi. Gelin gerçekten tatlı bir Lovemark öyküsüne yakından bakalım şimdi de. Bir marka düşünün. Hayatımıza o kadar derinlemesine işlemiş ki dilimize entegre olmuş artık.

2000'lerden önce o bildiğimiz kabarı kıvırcık saç modelini dünyanın geri kalanı gibi biz de afro diyorduk. Ama bugün 7'den 70'e herkes bonus kafa diyor. Üstelik günlük hayatta bir şeyin fazlasına, ekstrasına yine bonusu diyoruz. Yani 25 yıldır hayatımızda pozitif, eğlenceli, fırsatlarla dolu bir karşılığı var artık bu kelimenin.

E tabi markanın da aynı zamanda. İşte Laumark olmak tam olarak budur arkadaşlar. Dilde ve zihinde bir iz bırakmak. Tıpkı Bonus'un yaptığı gibi.

O ikonik yeşil rengiyle anılarımızda, enerjik müziğiyle kulaklarımızda yer etti. Yani anlayacağınız Bonus yıllardır bizimle. Ve hem cebimize hem de kalbimize yakın olmaya devam ediyor. Peki, Landmark dediğimiz şeyi anladık sanıyorum ama bu Lovemark dediğimiz kavram sahiden tam olarak ne?

Gelin biraz da bunu konuşalım. Bu kez Kevin Roberts'ın çok meşhur bir kitabına bakacağız. Lovemarks, The Future Beyond Brands. Bu kelimenin ne ifade ettiğini orada çok derinlikli bir şekilde açıklıyor.

Ona göre markaların iki tane ekseni var. Saygı ve sevgi. Eğer bir markaya saygınız var fakat sevginiz yoksa o yalnızca fayda ihtiva eder. Ama anlamlı bir yer kaplamaz.

Aksine eğer bir markaya karşı sevgi duyuyor fakat saygı duymuyorsanız e bu da fad yani gelip geçici bir heves olmaktan öteye gidemiyor. Ancak bir marka kalitesiyle güven ve saygınızı yarattığı aidiyetle de sevginizi kazanabilmişse işte o bir love mark haline geliyor. Roberts, Lawmarkların tüketicide aklın ve mantığın ötesinde bir sadakat oluşturduğunu ifade etmiş. Onları sadece bize sundukları taksit imkanları veya üstün fonksiyonları için seçmiyoruz.

Bize hissettirdikleri aşinalık, sevgi sebebiyle istemsizce onlara yöneliyoruz. Hayatımız ve kimliğimizle o kadar iç içe geçiyorlar ki, tıpkı Landmarkların anılarımıza bir arka fon oluşturmaları gibi, onlar da yaşantımıza ortak oluyorlar. Bir başka soru daha soralım o halde şimdi. Zihnimiz neden tanıdık yapıları, tanıdık sesleri, tanıdık eşyaları ya da markaları arıyor?

Neden yeni ve heyecan verici bir şeydense eski ama bilindik olanı tercih etmeye emeğliyiz? Burada psikoloji dünyasının iki dev ismine kulak vermemiz gerekiyor arkadaşlar. Robert Zionk, 1968 yılında yayınladığı meşhur makalesi Ethereal Effects of Mere Exposure'da şunu iddia etti. Bir uyaranla sadece karşılaşmış olmak bile ona karşı olumlu bir tutum geliştirmek için yeterlidir.

Buna mere exposure efekt yani salt maruz kalma etkisi ismi de verilmiş. İşte bu duruma göre bir insan herhangi bir uyarana yabancı bir kelime ya da yeni bir melodi gibi bir uyarana ne kadar sık maruz kalırsa onu o kadar güzel, o kadar güvenilir bulmaya başlıyor. Ünlü sosyal psikolog bunu bir deneyle de ispatlamak istemiş ve katılımcılara daha önce hiç görmedikleri Çince karakterler ya da kulağa yabancı gelen anlamsız bir takım kelimeler göstermiş. Ve neyi fark etmiş biliyor musunuz?

Daha çok gösterilen karakterlerin daha fazla sevildiğini. Üstelik katılımcılar anlamını bilmeseler dahi en sık gördükleri kelimelerin iyi bir şey temsil ettiğini düşünmeye başlamışlar. Bu durum görsel uyaranlardan seslere, kokulardan insan yüzlerine kadar her alanda geçerli. Daha nörolojik bir perspektifle baktığımızda beynimizin yeniliği amigdala aracılığıyla bir tehdit olarak algılayabildiğini ve buna karşılık bir alarm hali başlattığını görüyoruz.

Ancak bir uyarana tekrar tekrar maruz kaldığımızda ve başımıza kötü bir şey gelmediğinde beynimiz bu uyaranın güvenli olduğu çıkarımını yapıyor. Burada seni bekleyen bir tehdit yok diye düşünüyor. İşte Ziong'un laboratuvar verilerini sosyal bir deneye dönüştüren isimse Stanley Milgram olmuş arkadaşlar. Yıl 1972.

Sosyal psikolojinin tartışmalı ismi Milgram, New York şehrinin devasa kalabalığının içinde insanların nasıl bağlantılar kurduğunu merak ediyor. Bunun sonucunda kendisi ve öğrencileri bir durağa gidip orada bekleyen yolcuların fotoğraflarını çekiyorlar. Ardından bu fotoğrafları aynı durağa kullanan başka insanlara gösterip çeşitli sorular soruyorlar ve ortaya Milgram'ın literatüre kazandırmış olduğu The Familiar Stranger yani tanıdık yabancı terimi çıkıyor. Her gün aynı saatte, aynı durakta beklediğimiz, aynı trene ya da metroya bindiğimiz, yüzünü, giyim tarzını, elindeki gazeteyi, hatta belki hangi durakta ineceğini bildiğimiz ama hayatımız boyunca tek bir kelime dahi etmediğimiz o kişi.

bir takım sosyal kurallar, sınırlar gereği birbirini tanımama oyunu oynadığımız bu kişilerle aramızda aslında müthiş bir aşinalık yatıyor. Katılımcıların hiç konuşmadıkları bu kişileri gördüklerinde kendilerini daha güvende hissettiği sonucuna ulaşıyor Migrum. Ve o tanıdık yabancı bir gün durağa gelmezse diğer yolcuların gizlice hissettiği duygunun endişe olduğuna, Sırf aşinalık sebebiyle bu kişilere yakınlık duyuyor, orada olduklarını bilmek istiyoruz. Onlara başkalarından daha çok güveniyoruz.

Üstelik bir başka bulguya göre tanıdık yabancılarla farklı bir bağlamda, işte örneğin başka bir kentte karşılaştığımızda da selam verme, hatta sohbet etme olasılığımız çok daha yüksek. Aşinalık bizi farkında olmadan birbirimize bağlıyor, hayatımıza nüfuz ediyor, davranışlarımızı belirliyor. Evet, böyle duraklardan ve yolculardan bahsederken bu arada biz de kendi yolculuğumuzun sonuna doğru yaklaştık arkadaşlar. Central Park'tan başladık, ta Paris'in sokaklarına kadar gittik ve en sonunda kendi beynimizin kıvrımlarında bizi birbirimize bağlayan o izleri bulduk.

Landmark, trademark, lawmark, iz kelimesi çok şey anlatıyor bu kelimelerin içinde. Çünkü izlerin kendisi de bize çok şeyi anlatıyor. Ayak izleri geçtiğimiz ve gidebileceğimiz yolları, yara izleri atlattığımız o fırtınalı dönemleri ya da muzip anıları gösteriyor. Kim olduğumuzu, nereden geldiğimizi, neye değer verdiğimizi ve geride ne bıraktığımızı.

Nelerin bize eşlik ettiğini. Bir yılın daha sonuna yaklaşıyoruz. Ardımızda kalan izler çoğalırken yeni ve beyaz sayfalar içinde bir heyecan uyanıyor içimizde. O sayfalar da dolacak yeni renklerle, resimlerle, yazılarla.

Bunu biliyoruz. Belki de izlerin gösterdiği en önemli şey yaşanmışlıkların kalbimizde ve ruhumuzdaki kalıcılığı. Before Sunset filminden bahsettiğim o sahnenin devamında Selin şöyle bir cümle kuruyordu. Ama Notre Dame'ın bir gün var olmayacağını da hesaba katmalısın.

Bu cümlenin her ne kadar bir doğruluk payı olsa da gerçek bağ kurulan kişilerle, mekanlarla, nesnelerle olan anılarımız önemini, canlılığını kaybetmiyor. Çünkü izlerin de derininde yatan esas şey sevgi ve aidiyet. O sıcak aşinalık hissi. Her gün kahvemizi yudumlarken izlediğimiz manzara.

Aynı masaları paylaştığımız arkadaşlar. Aynı güzergahtan geçerken dinlediğimiz şarkılar. Elimizden hiç düşüremediğimiz eşyalar. Ya da yadigar kalanlar.

Hiçbir şey gerçekten yok olmaz. Sadece form değiştirir. Yazılan hikayeler silinemez. O yüzden tanıdıklık ve tanıklık önemli.

Orada olmak, orada olanları görmek, duymak, bilmek ve hatırlamak. Zaman gerçekten değerli olan her şeyi daha da anlamlı kılıyor. Parktan çıkıp gündelik yaşamın karmaşasına dönerken aidiyet ve güven duyabileceğimiz duraklarımız varsa ne kadar şanslı olduğumuzu tekrar hatırlamak lazım. Duyduğumuzda kalbimizi ısıtan seslerin çoğalması dileğiyle.

A, bir dört yapraklı yonca daha. Bugün şanslı bir gün olacağını biliyordum. Buraya gelince hep böyle oluyor.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)