Podcast

217 - Çözmesi Zor Denklem: Denemek ve Vazgeçmek

Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

İnsanın inatla yaptığı bir eylem var, denemek... Koşullar ne olursa olsun denemekten alıkoyamıyoruz kendimizi. Fakat bazen denemekten de vazgeçmemiz gereken durumlarla karşılaşabiliyoruz. Ve bu ikileme düştüğümüz her an, anlam arayışımız da yeni bir boyut kazanıyor. 111 Hz'in bu bölümünde Sisifos Söyleni'nden ilham alıyoruz. Deneme ve pes etme seçimlerimizin altındaki motivasyonu bulmaya çalışıyoruz.



Sunan: Barış Özcan

Hazırlayan: Özgür Yılgür

Ses Tasarım ve Kurgu: Metin Bozkurt

Yapımcı: Podbee Media



Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠⁠⁠⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠⁠⁠⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------



Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

2.483 kelime · ~12 dk okuma

Öyle hikayeler vardır ki sizi başka bir yere ışınlar. Bazen ilhamı buluruz vardığınız yerde, bazen de harekete geçme cesaretini. 111. frekansta o hikayelerin izini sürüyoruz.

Hadi başlayalım. Kimi engeller vardır. Sonunda ufuk açıcı bir manzara ya da varılacak bir zirve göstermez insana. Yukarı çıktıkça aşağı çeker sizi.

Taşıdığınız yük, yürüdüğünüz yol bellidir. Ama işte o yol yürüdükçe kısalmaz bir türlü. Bilakis insanın içinde bir döngü misali uzadıkça uzar. Sisyphos'un mahkum edildiği ceza da tam olarak bu türden bir engeldi.

Transkriptin tamamını oku

Korint kralı, tanrıların tanrısı Zeus'u kandırmıştı kandırmasına fakat sonsuz bir işkenceyle ödüyordu bunun bedelini. Eda'nın eteğinde duran büyük bir kayayı zirveye kadar taşımak da cezası fakat bu sadece onun gücünün sınırlarını zorlayacak günden bir ceza değildi. Zira Sisyphos dağın zirvesine vardığında o devasa kaya yuvarlanıyordu aşağıya. Sisyphos'un laneti tam da burada başlıyordu işte.

Dağın zirvesinden aşağıya inip o kayayı yeniden zirveye taşımakla yükümlüydü. Dedim ya bu sadece onun gücünü sınayan bir ceza değildi. Sabrını, umudunu, aklını da teraziye koyan bir durumun içerisindeydi Sisyphos. Amansız, sonsuz bir lanetli üzerine çöken.

Fakat o bunu hiç aldırış etmeden her defasında aşağıya iniyor ve yeniden zirveye çıkarıyordu kayayı. Bıkmadan, sonunda olacakları bile bile. Arkasına bile bakmıyordu artık, sorgulamıyordu. E bir şey değişmiyordu ne de olsa.

Taş oradaydı, yol orada. Olacakları bile bile aşağıya inmekse onun cezasının en ağır yüküydü aslında. Çünkü aşağıya inerken düşünmek için de fırsat buluyordu Sisyphos. O sırada o ne bir kahramandı ne de bir kurban.

Gerçeğin farkında olan bir insana dönüşüyordu sadece. Onun bu hikayesinin biricikliği de burada gizliydi aslında. Uzun, sessiz, kaçışı olmayan o anda. Bilinç denilen şey yokuş aşağı giderken çıkardı çünkü ortaya.

Sisyphos'da değiştiremeyeceği şeyi tüm açıklığıyla görüyordu inişleri sırasında. Umut etmeden, kendini kandırmadan, kurtuluşu ya da bir ödülü arzulamadan sadece iniyordu aşağıya. Başa döneceğinin farkındalığıyla. Fakat bu bir kabulleniş değildi.

Tam aksine bilinçli bir tavırdı. Taşı itmek Sisyphos'un tanrılara karşı sessiz cevabıydı çünkü. Beni yenemezsiniz. Size rağmen denemeye devam edeceğim demenin kelimesiz haliydi.

İçinde bulunduğu çaresizliğe ne teslim olmuştu ne de görmezden gelmişti Sisyphos. O taşı her seferinde yerinden iterken durdurduğu tek şey tavrıydı. Ödün vermemişti kendisinden. İnadı iradesiydi.

Denemekten alıkoymamıştı kendini. Ve bu tanrıları alt edebileceği yegane tavırdı. Evet sevgili arkadaşlar, eminim pek çoğunuz az önce anlattığım o minik hikayeyi tanımıştır, hatırlamıştır. Albert Camus'un Sisyphus Söyleni denemesini hatırlatarak başlamak istedim bu bölüme.

Tam anlamıyla bizi çerçevenin dışından bakmaya, çevremizde olup bitenleri farklı bir gözle değerlendirmeye yönelten bir anlatı bu. kamu, insanın anlam arayışı üzerine çok önemli şeyler söylüyor Sisyphos söyleninde. O arayışın sonunda bir hiçle karşılaşırsak neler olabileceğine dair soru işaretleri bırakıyor bizlere. İşte benim de Sisyphos aracılığıyla dikkat çekmek istediğim bir şey var bugün.

Şimdi, bir düşünün. Sisyphos olacakları bilse dahi epey önemli bir şey yapıyor değil mi bu anlatıda? Kendinden ödün vermeden, inatla denemeye devam ediyor. Denemek.

Israrla denemeye devam etmek. İşte biraz bunun üzerine konuşalım istiyorum sizlerle. Bir kişi, bunu denemek istiyorum dediğinde olaya biraz yüzeysel bakabiliyoruz. Sanki ortada öyle basit bir istek varmış gibi gelebiliyor bize.

Oysa psikoloji başka bir şey söylüyor bu konuda. Diyor ki, deneme isteği tek bir duygudan ziyade üst üste binmiş birkaç tane temel motivasyon sonucunda ortaya çıkar. Merak, kontrol ihtiyacı, kimlik arayışı, anlam üretme çabası gibi katmanlar. Bunların hepsi bizim denemeye dair arzularımızı oluşturuyor sevgili arkadaşlar.

Deneme motivasyonumuzu analiz ederken de işe merakla başlamak gerekiyor elbette zira her denemenin ilk adımı bu duyguyla şekilleniyor. Davranış bilimlerinde merak bir tür bilişsel rahatsızlık olarak tanımlanıyor genelde. Ekonomi ve psikoloji profesörü George Loewenstein ortaya attığı Information Gap teorisinde sahip olduğumuz bilgiyle sahip olmak istediğimiz bilgi arasındaki boşluktan merakın türediğini tanımlamış. Yani biz bir şeyleri bilmekten keyif aldığımız için değil, bir şeyleri bilmemekten huzursuzluk duyduğumuz için merak ediyoruz demiş.

Çünkü zihnimiz orada bir şey var ve ben onu bilmiyorum dediği anda rahatını kaybediyor. İşte Loewenstein'da deneme dürtüsünü bu rahatsızlığı dindirme çabası olarak ele alıyor. Ancak deneme motivasyonumuzu böyle sadece merak duygusuyla açıklamak tek başına yeterli değil elbette. Çünkü insan kontrol hissini kaybetmemek için de deneyebilir.

Bu frekansta sık sık bahsettiğimiz bir konu bu biliyorsunuz. İnsan zihni belirsizliği hiç sevmez. Kontrol edemediği durumlarda içindeki o kaygıyı büyütür. İşte o bir şey yapıyorum hissi belirsizliği daha bir katlanabilir hale sokuyor bizler için.

Yani denemek, sonucu değiştirmese bile kişinin güçsüz hissetmesini engelliyor. İşte bu noktada da Edward Dekke ve Richard Ryan'ın geliştirdiği özbelirleme teorisini referans gösterebilirim size. Bu teoriye göre insan davranışları özellik, yetkinlik ve ilişki olmak üzere üç faktörle şekilleniyor. Özellik, yetkinlik, ilişki.

Deneme motivasyonumuzda da en çok özellik hissetme ihtiyacımızın etkisiyle karşılaşıyoruz. Bunu denemeyi ben seçtim dediğimizde özellik duygumuz da yükseliyor. Aynı zamanda yaptığımız her denemede yetkinliğimizi bir teste tabi tutuyoruz. Bu sayede de sınırlarımızı görme şansını yakalıyoruz.

Merak duygusu ve kontrol ihtiyacı bizim doğrudan evrimsel süreçte edindiğimiz özelliklerimiz. Fakat denemeye dair motivasyonumuzu oluşturan diğer iki faktör yani kimlik ve anlam arayışı burada kendisini biraz ayrıştırıyor. Şimdi bunu açmak adına sizlerle öyle basit bir düşünme pratiği yapalım dilerseniz. hepimiz hayatımızın belli dönemlerinde denemeye daha açığızdır değil mi?

Özellikle gençlik yıllarımızda sürekli böyle yeni şeyler tecrübe etmek, günümüzün popüler tabiriyle deneyimlemek isteriz değil mi? Bu da tam olarak ben kimim, nasıl birisi olmak istiyorum gibi soruları sorduğumuz dönemlerde ortaya çıkan bir refleks. Psikolog Dan McAdams insanların yaşamı bir hikaye gibi kurguladığından bahsediyor mesela. Bu hikayede dönüm noktaları var.

Kırılmalar, inişler, çıkışlar. Arada bir cesur hamleler var. İşte yaptığımız her yeni deneme de yazdığımız bu hikayenin dramatik anlarını oluşturuyor. Ki psikoloji dünyası bu arayışı narrative identity yani anlatısal kimlik kavramıyla izah etmiş.

Bunu da şöyle açmaya çalışayım sizlere. Bizler yeni bir şey denediğimizde kendimize şunu soruyoruz. Ben bunu yapabilecek biri miyim? Yani kişiliğimizi ve yetkinliklerimizi sınamak istiyoruz.

Ben o dağın zirvesine, o kaya parçasını taşıyabilecek güçte birimiyim diyoruz. Zirveye vardığımızda kayanın aşağı yuvarlanıp yuvarlanmaması bizi başlangıçta çok da ilgilendirmiyor bu noktada. Kendi kimlik anlatımızdaki boşluğu doldurma arzusuyla yapıyoruz çünkü tüm bu tercihleri. İşte bu yüzden denedim demekle Olmadı demek arasında devasa bir uçurum var arkadaşlar.

Zira denerken kendi hikayemize de aktif bir cümle ekliyoruz. Deniyorum diyoruz ya. Kötü sonuçlarla karşılaşacağımızı bilsek de en azından denedim, işte ben de böyle biriyim diyebilmek, her ne olursa olsun hikayemizi tamamlayabilmek istiyoruz. İşte bahsettiğim tüm bu nedenler bir noktada kesişiyor arkadaşlar.

İnsanların yeni şeyler deneme isteği, yüzeyde görünen heveslerden çok daha derin bir yerden, anlamlandırma arzusundan besleniyor yani. Şimdi Sisyfos'a dönelim yeniden. Düşeceğini bile bile bir kayayı yüksek bir dağ zirvesine itmeye mahkum kalmak kadar insanı tüketen çok az şey vardır değil mi? Böyle bir cezanın boyunduruğu altında yaşamanın ne manası olabilir ki?

Ama işte Sisyphos bu absürt duruma bir anlam katmış. Yenilmek pahasına denemeye devam ederek mat etmiş tanrıları. Böylesi tüketici bir cezaya bile aldırış etmeyen birisi karşınızdayken Zeus olsanız ne fark eder değil mi? Neticesinde tanrıları alt eden absürt kahraman olarak yazılmıştı Sisyphos'un hikayesi de.

İşte bizim de denemelerimiz buna benziyor arkadaşlar. Hayat bizi tekrar tekrar denemeye çağırıyor ve biz sonunda kazanıp kazanmayacağımıza çok da takılmadan denemeyi seçiyoruz. Bunu yapmak daha anlamlı geliyor bize. Fakat sürekli kaybedeceğini bilerek denemek de yani bir noktada anlamsızlaşabiliyor elbette.

Çünkü bazen kararında bırakmak, yeri geldiğinde vazgeçmek de insanın anlam arayışının bir parçası olabilir değil mi? Her ne kadar pes etmeyi olumsuz bir yerden ele almaya teşne olsak da aslında bu da bizim rasyonel düşünebilme yetimimizin bir uzantısı. İşte bu noktada yeni bir soru daha düşüyor önümüze arkadaşlar. Neden denemekten vazgeçeriz?

Bu soruyu da kısa bir aranın ardından sorgulayacağız sizlerle. Evet, yaptığımız denemelerin altında yatan nedenleri anlamaya çalıştık sizlerle. Bu genel itibariyle hayatı anlamlandırma çabamızın da bir yansıması dedik. Peki ya pes edince ne oluyor?

Biz hangi durumlarda pes etmeyi tercih ediyoruz? Hadi şimdi de biraz bu soruyu irdeleyelim. Denemek kadar vazgeçmek de insana özgü bir davranış. Biz bunu yeterince istemedim, her şeyimi vermedim gibi ifadelerle ilişkilendiriyoruz genelde.

Fakat bilimsel düzlemde ele aldığımızda, pes etmek, irade veya özveri eksikliğinden kaynaklanmıyor pek. Bu daha çok beynimizin kendisini koruma refleksleriyle ilişkili bir davranış. Bunun en güçlü nedenlerinden biri, beynimizin olumsuz deneyimlere verdiği aşırı tepki. Ki nöroloji dünyasında negatif itibarisi olarak değerlendiriliyor bu durum.

Evrimsel gerekçelerden dolayı zihnimiz olumsuz deneyimleri olumlu olanlardan çok daha güçlü, kalıcı bir biçimde kaydediyor. Zira hayatta kalabilmek için tehlikeyi hatırlamaya ihtiyaç duyuyoruz. Modern zamanlarda ise bu içgüdümüz deneyimlerimizle ilişkilendirilmiş durumda. Bir denememizle başarısız olduğumuzda beynimiz durumu yalnızca olmadı bu şeklinde yorumlamıyor.

Artık orta bir tehdit unsuru da algılamaya başlıyor. Bu bazen sosyal, bazen duygusal, bazen de statü ile ilgili olabiliyor tabii ki. Fakat söz konusu davranış, bir teslim olma hali değil asla. Aksine beynimiz benzer bir durumu tekrar yaşamamak için aktif bir savunma sistemi geliştiriyor.

Yani buna basitçe temkinli davranmaya başlıyoruz da diyebiliriz. Pozitif psikoloji üzerine çalışmalar yürüten Martin Seligman, öğrenilmiş mutluluk önermesiyle bunu nedenselleştirmiş mesela. Ona göre birçok durumda vazgeçmek duygusal açıdan daha az acı verici bir davranış. Evet, denemek umut üretir ama umut da kolaylıkla kırılabilir.

İşte vazgeçmek bu kırılma riskini ortadan kaldırıyor. Fakat bu tek başına böyle neden pes etmeyi seçtiğimizi açıklayan bir şey değil sevgili arkadaşlar. İşin bir de sosyal ve bilissel yorgunluk boyutları var. Şimdi dürüst olalım hepimiz başarısız olmaktan ya da öyle gözükmekten korkuyoruz değil mi biraz?

Yaptığımız her yeni deneme de bizi tekrar bir sahneye çıkarıyor esasında. Vazgeçtiğimizde ne oluyor? Detone olmuş bir şarkıcı gibi o sahneden indiğimizi düşünüyoruz. o sosyal ansiyeteyi duymaktansa sahneye hiç çıkmamayı seçebiliyoruz bazen.

Bununla birlikte her denememiz bir karar verme sürecini de beraberinde getiriyor elbette. Yeni stratejiler, yeni yollar, yeni ihtimaller bunların hepsi heyecan verici şeyler ama zihnimiz tüm bu yükleri sürekli olarak taşıyacak kapasitede değil ne yazık ki. Karar yorgunluğumuz arttıkça daha basit ve tanıdığımız seçeneklere yöneliyoruz. Haliyle de pes etmek bize bilişsel açıdan bir sadeleşme, bir güvende olma hissi yaratıyor.

Hayalperest olmak ve rasyonel davranmak. Bu ikisi arasında gidip geliyoruz tüm deneyimlerimizde. Ve çoğu zaman zayıf olduğumuz için değil, daha fazla zarar görmemek için pes etmeyi tercih ediyoruz. Yani kısacası vazgeçmek, kimi zaman yanlış bir yerden çıkan doğru bir hamle gibi de yorumlanabilir.

Bu noktada daha net bir seçim çıkıyor karşımıza. Ne zaman veya neye karşı vazgeçiyoruz? Bu kilit bir soru ve buna da bir hikaye aracılığıyla kafa yoralım dilerseniz. 1950'lerden bir hikaye bu.

O zamanlar ABD'nin müzik sahnesi yeni yeni hareketlenmeye başlamış. Fakat o yıllarda bugün bildiğimiz anlamıyla öyle singer-songwriter yani hem yazıp hem de icra eden müzisyen tanımı pek mümkün değilmiş. İşte tam bu esnada Connie Converse adında genç bir kadın küçük odasında gitarıyla şarkılar yazmaya, kaydetmeye başlamış. Fakat şarkıları zamanın ruhundan, o Zeitgeist'ten biraz ayrışıyormuş.

Çünkü sözlerinde büyük melodramlar ya da bestelerinde öyle popüler tınılar falan hiç yokmuş. Bunlar daha çok sessiz, içe dönük, gündelik yaşama dair şarkılarmış. Yalnızlık, sıkışmışlık, bir yerlere ait olamama hissi. Yani anlayacağınız müziğin ışıltılı dünyasında bizim gibi sade dertleri olan bir müzisyenmiş bu Connie.

Ve bakın henüz Bob Dylan, John Baez ya da Leonard Cohen gibi sanatçıların adını filan duymadığımız bir dönemden bahsediyoruz. Çok erken bir dönemden. Dolayısıyla birçok açıdan öncü sayabileceğimiz bir isim olabilirmiş kendisi. Fakat o yıllarda kimse Connie Converse'ın şarkılarına kulak vermemiş maalesef.

Buna rağmen o uzun bir süreden emekten alıkoymamış kendisini. Radyo istasyonlarının kapılarını çalmış, birçok kayıtlar yapmış, şarkılarını paylaşmak için çabalayıp durmuş. Ama işte belli ki dünya onun sesine hazır değilmiş o dönemde. Zaman geçtikçe denemek de pek tabii ki yorucu bir hal almış Cony Converse için.

Her yeni denemesi daha da sessiz karşılanmış ne yazık ki. Oysa öyle kötü falan da değilmiş şarkıları. Bilakis fazla içten kucaklayıcı parçalarmış çoğu. İşte bu bir insanın yaşayabileceği en ağır yenilgilerden biridir arkadaşlar.

Hatalı ya da yanlış olduğu için değil, zamansız olduğu, anlaşılamadığı için kaybetmek. İşte yaşadığı tam olarak buymuş Connie Converse'ın. Bir noktada o da pes etmiş tabii bu denemelerinden. Sahneden inmiş ve müzik dünyasından çekilmiş.

Bir süre başka işlerde çalışarak sürdürmeye çalışmış geçimini. Fakat onun içindeki bu müzik yapma arzusu öyle kolay kolay sönecek bir şey de değilmiş tabii ki. Ve işte denemek de anlamını yitirmiş bir süre sonra onun için. 1974'ün Ağustos ayında henüz 50 yaşındayken kardeşi ve birkaç arkadaşına bir mektup bırakmış.

Bir suçlama ya da bir dramatik tavır filan yokmuş kelimelerinde. Sadece yorgun bir kabullenişle veda etmiş yakınlarına, arabasına binmiş ve gitmiş. O günden bugüne kimsecikler Connie Converse'den haber alabilmiş değildi. Evet, o hiçbir zaman müziğiyle var olmayı başaramadı belki, fakat onun pes edişini bir zayıflık gibi değerlendirmek de doğru olmaz.

Zira yıllar sonra eski kayıtları çıktı ortaya. Müzisyen David Garland ulaştı onun bu şarkılarına. 2009'da Converse'ü 1954'te evinde kaydettiği o şarkıları alıp How Sad, How Lovely isimli bir albümde derledi. Müzik dünyasını da çok etkiledi bu şarkılar.

Öyle ki 2017'de bir başka ünlü besteci John Zorn'un öncülüğünde Vanity of Vanities isimli bir saygı duruşu albümü dahi yayınlandı Koni Converse için. Alain Johannes, Mike Patton, Karen O. ve Big Thief gibi şimdiki zamanların alternatif müzisyenleri de albümde yer aldılar ve onore ettiler kendisini. Şimdi tekrar düşünelim mi bu denemek ve pes etmek üzerine?

Her deneme erdemli bir eylem midir mesela? Yahut her pes ediş beceremedim anlamına mı gelir? Connie Converse gibilerin hikayesini değerlendirince bazen pes etmenin daha fazla kendimi tüketmeyeceğim anlamına da geldiğini fark ediyor değil mi insan? Denemek ve pes etmek ikilemindeki ayrımı daha iyi yapmamız gerekiyor anlayacağınız.

Devam etmek ve vazgeçmek denklemiyle ilişkilendirebileceğimiz çok güzel bir yaklaşımdan bahsetmek istiyorum şimdi size. Ünlü nörolog Viktor Frankl, ''İnsan acıya katlanabilir, belirsizliğe dayanabilir, hatta başarısızlığı tolere edebilir ama anlamsızlığa dayanamaz.'' fikrini savunuyor. Denemeye devam eden insanlar için de ana motivasyon bu temelde.

Onlar, eylemlerinin hayatta temsil ettiği anlamla bir bağ kuruyorlar. Denemek, başarıdan çok var olmakla ilgili bir mesele. Ki çoğu zaman başaramadım demek yerine, e bu yöntem işe yaramadı deyip bu şekilde ele alıyorlar deneyimlerini. Benliği zedelemek yerine davranışlarını güncelliyorlar yani.

Ve bu güncelleme yeri geldiğinde pes etmekle de sonlanabiliyor. Zira ısrarla ve anlamdan kopuk bir deneme sürekli uyum sağlamayı ve yıpratıcı bir duygusal emeği de beraberinde getirebiliyor. Kaldı ki denemeye devam edebilen insanların destekleyici bir çevreye ya da içsel olarak sağlam bir referans noktasına sahip olduklarını görürüz genelde. Çünkü tamamen yalnız bırakılan bir azim çoğu zaman tükenmişlikle sonuçlanır.

Tıpkı Connie Converse'ın yaşadığı gibi. Şimdi başa dönelim dilerseniz. Sisyfos'a. Israrla itmeye devam etti o kayayı.

Esas pes ederse anlam ortadan kalkacaktı. Fakat toksik bir ilişkiyi ya da anlamından kopmuş bir çabayı ısrarla sürdürmek... İşte bunu biraz daha etraflıca düşünmek gerekiyor sevgili arkadaşlar. Çünkü o tür kayaların altında ezilebiliriz de.

Bahsettiğimiz tüm bu hikayelerden, araştırmalardan, teorilerden sonra elimizde öyle çok da net bir cevap yok biliyorum. Ama bu da öyle kötü bir şey değil, iyi bir şey gözünde. İnsan neden dener? Meraktan mı, umuttan mı, korkudan mı?

Yoksa sadece yerinde duramadığı için mi? Neden vazgeçer? Yetersiz olduğu için mi, yorulduğu için mi? Yoksa artık kendisinin yansıtmadığını fark ettiğinde mi pes eder?

İşte tüm bu soruların yanıtı sahip olduğumuz kimliğe, çevresel unsurlara göre değişiyor. Neden deniyorum ya da neden pes ediyorumdan ziyade ben bu dünyada nasıl bir tavır alıyorum? Daha anahtar bir soru değil mi bu? Albert Camus, Sisyfos'u anlatırken devam et, bir gün mutlaka olacak falan demiyordu.

Olmayacağını bilerek de devam edebilirsin. Çünkü bu insan kalabilmenin bir yoludur. Vurgusunu yapıyordu. Bir tavırdı onun üzerinde durduğu.

Belki de kendimize pusula olarak belirlememiz gereken şey de tam olarak budur. Bu tavırdır. Evet işte böyle. O tavrı aramaktan hiç vazgeçmezsiniz umarım.

Anlamlı denemelerle, öğretici yanılmalarla ve yeri geldiğinde bırakabilme cesaretini gösterebildiğiniz anlarla dolu bir yıl olması dileğiyle.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)