Podcast

218 - Yazmanın İyileştirici Gücü

Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Korku, öfke veya yoğun üzüntü hissettiğimiz zamanlarda aklımızdan geçenleri kağıda dökme ihtiyacı hissettiğimiz, bunu yaptığımızda da biraz olsun rahatladığımız olmuştur hepimizin. Peki bu nasıl oluyor? Yazmanın iyileştici bir gücü var mı gerçekten?111 Hz’in bu bölümünde kelimelerin sessiz iyileştirici gücününü keşfetmek için bir yolculuğa çıkıyor; bizi kendi hikayemizin yazarı yapan o kadim şifanın ardındaki sırları keşfediyoruz.



Sunan: Barış Özcan

Hazırlayan: Kevser Yağcı Biçici

Ses Tasarım ve Kurgu: Metin Bozkurt

Yapımcı: Podbee Media



Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------



Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

2.551 kelime · ~13 dk okuma

Öyle hikayeler vardır ki sizi başka bir yere ışınlar. Bazen ilhamı buluruz vardığınız yerde, bazen de harekete geçme cesaretini. 111. frekansta o hikayelerin izini sürüyoruz.

Hadi başlayalım. M.S. 169 yılının sonlarında Roma İmparatorluğu'nun kuzey sınırında Tuna Nehri kıyısında Roma ve Cermen kabileleri arasında korkunç bir mücadele başlamış.

Normalde Tuna'nın coşkun suları düşmana geçip vermezmiş. Fakat o kış nehir donunca bunu fırsat bilen Cermen suvarileri buz tutmuş Tuna'nın üzerinden Roma topraklarına ölümcül akımlar düzenlemeye başlamış. Bu sırada Romalılarsa hem düşmanla hem hava şartlarıyla mücadele etmekteymiş. Dondurucu soğuk askerlerin hareket kabiliyetini düşürüyor, rüzgâr hem savaş meydanında mücadele eden hem de geceleri çadırlarında uyumaya çalışan askerlerin iliklerine kadar işliyormuş adeta.

Transkriptin tamamını oku

Buzun üstünde ayakta kalmak da kanla sulanmış balçık gibi çamurlarda bata çıka kılıç sallamak da eziyet gibiymiş Romalı askerler için. Üstelik bu sırada Roma İmparatorluğu görünmez bir düşmanla daha savaşıyormuş. Antoninus vebası. Salgın imparatorluğun sınırlarında nüfusu kırıp geçiriyor, ordu asker bulamıyor, Roma'da her gün onlarca insan hayatını kaybediyormuş.

Ordunun komutanı Roma İmparatoru Marcus Aurelius ise tüm bunların sorumluluğunu omuzlarında taşıyormuş haliyle. Hem ordunun başında durup stratejik kararlar alması, hem ülkesinde yayılan sinsi vebanın önüne geçecek çareler düşünmesi, hem de uzaktan bile olsa devlet işlerini idare etmesi gerekiyormuş. Baş etmesi gereken onlarca sorun, vermesi gereken sayısız karar varmış. Gündüz ordusuyla birlikte savaşan bir komutandan ve bir imparatordan beklenen tüm sorumluluklarını yerine getiren Marcus Aurelius, gece inip kılıç sesleri sustuğundaysa savaş meydanını dolaşır, çadır aralarında gezintiye çıkarmış.

Askerlerin durumlarını gözlemler, gerekli emirleri verir ve ardından çadırına çekilerek yazmaya başlamış. Dalgaların sürekli çarptığı kaya gibi ol. Sağlam, hareketsiz durur kaya ve yatıştırır etrafındaki suyun ötkesini. Ne talihsizim ki bu benim başıma geldi.

Hayır, talihsiz değilsin. Bu benim başıma geldiği için talihliyim, zira bana hiç zarar veremedi ve şu andaki ya da gelecekteki yaşamım için korkmuyorum." demeli. Sezarlıktan, Mortoga'dan uzak durmaya çalış yapabiliyorsan, yalın, yozlaşmamış, yüce, dürüst, adil, tanrılardan korkan, merhametli, sevecen, işlerini hevesle yapan biri olmaya özen göster.

felsefenin talep ettiği biri gibi olmaya çalış. Tanrılara saygı göster, insanlara yardım et. Hayat kısa. Yeryüzündeki varlığının yegane ödülü, tanrısal yasalara uymak ve toplum yararına çalışmaktır.

Eğer inzivaya çekilme isteği duyuyorsan gayet mümkün ve basittir bu. İnsan, dilediği zaman kendi içinde inzivaya çekilebilir. Üstelik insan inzivaya çekilmek için kendi içinden, kendi ruhundan daha huzurlu, daha sakin hiçbir yer bulamaz. Özellikle de kendinde inzivaya çekildiğinde ona huzur verecek şeylere sahipse.

Ülkesi ölümcül bir salgın hastalıkla boğuşurken, savaşlar aylarca hatta yıllarca sürerken, dondurucu soğuğun ortasında ordusunun başında duran Marcus Aurelius, Geceleri bir imparatordan beklendiği üzere daha fazla strateji oluşturmak, haritaları incelemek ya da uyumak yerine yazı yazıyormuş arkadaşlar. Peki ama Marcus Aurelius bunu neden yapıyordu acaba? Onca zorluğun arasında yazmak gerçekten gerekli miydi yani? Marcus Aurelius'un bu savaş esnasında yazmaya başladığı notlar sonrasında derlendi ve bir kitap haline getirilip basıldı tabii ki arkadaşlar.

Hala en çok satanlar listelerinde de sürekli karşımıza çıkıp duran Kendime Notlar tam olarak bu kitap işte. Kendime Notlar. Marcus Aurelius bir Roma İmparatoru olmasının yanında bir filozof ve hatta stoacı düşüncenin çok önemli bir temsilcisi. Dolayısıyla kendisinin normal şartlarda böyle bir kitap yazması şaşırtıcı değil aslında.

Fakat zorlu savaş koşullarında dahi hayat, ölüm ya da insan ilişkileri gibi bir takım konular hakkındaki düşüncelerini not etmesi çok ilginç geliyor bence kulağa. Bu durum tabi bazı soruları da getiriyor beraberinde. Mesela yazmayı bir ihtiyaç olarak nitelemek mümkün mü? Bazı anlarda hissettiğimiz o aklımızdan geçenleri kağıda dökme ihtiyacının bilimsel bir dayanağı olabilir mi mesela?

Peki ya yazmanın iyileştirici bir gücü var mıdır dersiniz? O halde gelin bu bölüm yazmanın o sessiz ama çok güçlü dünyasını keşfe çıkalım birlikte. Yazının serüveni günümüzden yaklaşık 5500 yıl kadar önce, yani M.Ö.

3500 yılında Mezopotamya'da Sümerlerin ticaret kayıtlarını tutma ihtiyacı ile başlamış arkadaşlar. Bunun yanında insan zihni büyüyen şehirlerdeki tahıl stoklarını, hayvan sayılarını akılda tutmaya da yetmiyormuş tabi. Tüm bunlar bir araya gelince de çivi yazısı adı verilen ilk yazı sistemi doğmuş aslına bakarsanız. Yani yazı en başında bilgiyi somutlaştırmak için, mülkiyetin hesabını tutmak için bir veri depolama aracı olarak ortaya çıkmış diyebiliriz.

M.Ö. 3000'lerden itibaren ise yazı yavaş ama köklü bir dönüşüm geçirmeye başlamış. Eskiden yalnızca kil tabletlerin üzerine nesnelerin resimleri, onları temsil eden semboller çizilirken artık konuşma seslerini temsil eden, alfabelerin de öncülü olan fonetik işaretler yayılmaya başlamış.

Kulağı basit gibi geliyor ama bu gerçekten de devrim niteliğinde bir gelişme. Çünkü bu sayede yalnızca somut nesneler değil, soyut kavramlar da yazı dilinde kendine yer bulabilmeye başlamış. Bu devrime anlam kazandıran en önemli kahramansa M.Ö.

2300'lü yıllarda yaşamış olan Akat Prensesi Enheduanna olmuş. Akat İmparatorluğu'nun kurucusu Büyük Sargo'nun kızı olan Enhe Duanna, aynı zamanda Sümerler'in kutsal şehri Ur'un baş rahibesi. Fakat şehirde çıkan bir isyan sonrasında Enhe Duanna'nın makamı elinden alınmış ve genç rahibe derhal sürgüne gönderilmiş. Gittiği yerde yalnız ve amaçsız kalan Enhe Duanna büyük acılara gark olmuş.

Her gün uğradığı haksızlığı düşünüyor, üzüntüsü azalmak yerine günden güne artıyormuş. Ve bir gün artık dayanamayıp tabletlerin başına geçmiş Enhe Duanla. Yaşadığı bu büyük travmayı, dışlanmışlığı ve dualarını kil tabletlere dökme ihtiyacı hissediyormuş çünkü ve yazmaya başlamış. Yazdıklarında, eserlerinde sadece dini içerikler kaleme almakla kalmamış, çektiği fiziksel, ruhsal acıları, sürgündeyken hissettiği korkuları, vücudundaki bitkinliği, içsel karanlığını da anlatmış.

İşte böylelikle Enhe Duanla o güne dek yapılmamış bir şeyi yapmış aslında. O zamana kadar yazılan şeyler daha çok kayıt tutmak için demiştim ya, krallara övgü düzmek falan gibi bir takım metiyeler de devamında gelmiş ama Enhe Duanla duygu ve düşüncelerini acı ve dualarına yer vererek tarihteki ilk edebi metinleri ortaya koymuş. Üstelik bununla da kalmamış ve metinlerin sonuna, ''Ben Enhe Duan'la bu metni yazan kişiyim. Daha önce hiç kimsenin yapmadığı bir şeyi yaptım.'' notunu düşerek yazma işini anonimlikten çıkarmış.

Yazdıklarının altına imzasını atan ilk yazar haline gelmiş. Dikkat ettiyseniz Marcus Aurelius kafasının en yoğun olduğu zamanlarda, bir savaşın ortasında yazmaya başlamıştı. Enheduanna ise sürgüne gönderilip de hayatının belki de en büyük travmasını yaşadığı bir dönemde. Bu zamanlamalar aslında yazma ihtiyacımız hakkında da bir takım şeyler söylüyor bence bize.

O halde gelin neden bazı zamanlarda yazma ihtiyacımız artıyor ya da hangi anlarda yazı yazmalıyız sorusuna da bir cevap arayalım birlikte. Bu bahsettiğim anların başında zihnimizin çok dolu olduğu zamanlar geliyor tabii ki. Modern dünyada yaşayan bizlerin sıradan bir günü belki de. Aklımızdan içteki o sorunu nasıl çözerim acaba?

Ya bana niye öyle dedi? Neden öyle baktı? Arkadaşımı arayıp buluşma ayarlamam lazım. Akşam ne yesem?

Marketten yoğurt, ekmek, yumurta, meyve filan alacağım. Bugün yaşadığımız tartışmada kim haklıydı peki? gibi şeyler ve daha neler neler geçiyor değil mi aynı anda? Pek çok düşündüğümüz, planladığımız ya da birden fazla şeyi aklımızda tutmaya çalıştığımız zamanlarda zihnimizden geçenleri yazdığımızda rahatlamış hissediyoruz ilginç bir şekilde.

Sanki kafamızdaki o yük kalem üzerinden kağıda ya da klavye üzerinden ekrana akıvermiş gibi geliyor. Bilimsel olarak da bunun bir açıklaması var yani öyle oluyor diyebiliriz aslında. Zira buna Cognitive Offloading yani bilişsel yükü boşaltma deniyor literatürde. Bu durumu kısaca şöyle açıklayabiliriz.

Çalışma belliği oldukça sınırlı olan bir beynimiz var. Aynı anda ancak belli sayıda bilgiyi işleyebilecek bir güce sahip ve bu kapasite aşıldığında dışsal bir araçtan yardım alması gerekiyor. Bu sayede aklımızdakilerin bir kısmını beynin sınırlı kapasiteli reminden yani geçici hafızasından alıp sınırsız kapasiteli bir harici diske yani kağıda aktarmış oluyoruz. Bu şekilde bilişsel yükü boşaltmak da beynin işlemci gücünü serbest bırakıyor.

Ve analiz, mantık yürütme gibi daha üst düzey problem çözme becerilerimiz tekrar devreye girmiş oluyor boşaldığı için alan. Beyin bir şeyleri unutmamak için harcadığı enerjiyi daha önemli işler için kullanabiliyor yani bilişsel yükünü boşalttığında. Yazmaya ihtiyaç duyduğumuz tek an bu değil tabii ki. Diğerlerine de bakacağız ama öncesinde kısa bir ara vermemiz gerekiyor sanırım.

Çünkü benim buraya kadar konuştuklarımızı geçici hafızadan kağıda aktarıp zihnimi biraz rahatlatmam lazım. Sonra kaldığımız yerden devam ederiz. Evet arkadaşlar, bilişsel yüklerimizi boşalttıysak, zihnimizi rahatlattıysak o zaman tam kapasite, full dikkat kaldığımız yerden devam edelim. Korku, öfke ya da yoğun üzüntü hissettiğimiz zamanlar birçoğumuzun kalemlere sarılma ihtiyacını en yoğun hissettiği anlardır herhalde ki Enheduanda da öyle yapmıştı hatırlarsanız.

Sorunumuza bir çözüm bulamasak bile biraz olsun rahatlamış, biraz olsun ferahlamış hissederiz kendimizi çünkü yazı yazmaya başladığımızda. Peki niye böyle oluyor derseniz bunun cevabını nörobilim profesörü Matthew Lieberman şöyle vermiş. Effect Labeling yani duygu etiketleme diyor kendisi bu yaptığımız şeye. Ve ona göre sistem şöyle çalışıyor en basit haliyle.

Korku, öfke, endişe, stres ya da yoğun üzüntü hissettiğimiz durumlarda beynimizdeki amigdala adı verilen bölge yani duygusal alarm merkezimiz aşırı aktif hale geliyor. Tehlike çanları çalmaya başlıyor diyebiliriz. Kaos çıkıyor. Mantıkla düşünmek zorlaşıyor.

Fakat hissettiğimiz duyguları kelimelere döktüğümüzde, yani şu an hayal kırıklığına uğramış hissediyorum ya da kendimi çok çaresiz hissediyorum gibi cümlelerle duygularımızı ifade ettiğimizde ise aniden frene basmış gibi oluyoruz. Çünkü böyle yaptığımızda kontrol o bağırıp duran amigdaladan prefrontal kortekse yani beynin mantık merkezine geçiyor artık. Duygusal etiketlemeyi sesli olarak yapmamız, hislerimizi düşünerek bulmamız da mümkün yapılan çalışmalara göre. İlla yazmak gerekmiyor yani.

Fakat yazarak yaptığımızda bu etki çok daha güçleniyor ve sistem çok daha etkili bir şekilde çalışıyor diyebiliriz. Çünkü ne hissettiğimizi sadece düşünerek bulmaya çalışmak işin içinden çıkmamızı zorlaştırıyor bir süre sonra. Hatta ruminasyona yani kafamızın içinde dönüp duran ve sürekli tekrar eden olumsuz düşüncelere sebep oluyor çoğu zaman. Yaşadıklarımızı olduğundan çok daha büyük ya da korkutucu olarak algılıyoruz düşündükçe.

Sürekli şikayet edip durduğumuz bu overthink mesaimizi azaltmak için de yapmamız gereken şey aslında pek de zor değil. Zihnimizden geçen soyut düşünceleri somut hale getirmek ve tabii ki bunu yapmanın en kolay ve en etkili yolu da yazmak. Zira bazen derinlerde ne düşündüğümüzü, gerçekten ne hissettiğimizi kendimiz bile fark edemeyebiliyoruz. Zihnimizden geçenlerin hızına yetişemeyebiliyoruz.

Fakat yazmaya başladığımızda ne oluyor? İster istemez yavaşlıyoruz. Soyut düşüncelerimizi kağıda dökme şekliyle de somutlaştırmış oluyoruz. E bunu yapmak ne yapıyor?

Duygu ve düşüncelerimize karşı biraz daha bir mesafe koymamızı sağlıyor. Ayrıca yazdığımızda zihnimiz olaylar ve duygular arasında mantık silsileleri de kurmaya başlıyor. Yani o duygusallıktan biraz uzaklaşmaya başlıyoruz ki bu da bizi kurtaran bir şey aslında. Zira yapılan araştırmalar insanların soyut düşünme modundayken olayların sadece nedenlerine odaklanıp daha fazla endişe ürettiklerini, bunları yazmaya başladıklarında yani somutlaştırma moduna geçtiklerinde ise nasıllarına odaklanıp çözüm ürettiklerini kanıtlamış durumda.

Yazma ihtiyacı duyduğumuz anlar bu kadarla bitmiyor tabii ki. Belirsizlik hallerinde, olayları anlamlandırmaya çalıştığımız zamanlarda ve buna benzeyen daha pek çok durumda yazmak, yazarak rahatlamak istiyoruz. Fakat tüm bu psikolojik faydaları öğrendikten sonra insanın aklına bir soru daha geliyor haliyle. Yazmanın fiziksel sağlığımıza da iyi gelmesi mümkün mü acaba?

İşte tam bu soru Texas Üniversitesi'nden sosyal psikolog James Penny Baker'ın da aklına düşmüş olacak ki 1986'da yaptığı ve artık devrimsel kabul edilen bir çalışmasına basit bir deney tasarlayarak başlamış kendisi. Deneye katılmak isteyen üniversite öğrencilerini rastgele olacak şekilde iki gruba ayırmış öncelikle. İlk gruptaki öğrencilerden hayatlarındaki en travmatik, en üzücü veya en zorlayıcı deneyimleri hakkında yazmalarını istemiş. Diğer gruba ise gün içinde yaptıkları sıradan aktiviteler, çevrelerindeki nesneler yani duygusal derinliği olmayan konular hakkında yazmalarını söylemiş.

Deney tamamlandıktan sonra her deneyin sağlık kayıtları 6 ay boyunca takip edilmiş. 6 ay! Ve sonuçlar incelendiğinde travmatik deneyimlerini yazan gruptaki öğrencilerin üniversitenin sağlık merkezine diğer gruptakilere nazaran %50 oranında daha az başvurduğu ortaya çıkmış. Ayrıca yine ilk grubun aspirin ve ağrı kesici gibi ilaç kullanımlarında da belirgin bir düşüş olduğu gözlemlenmiş.

Fakat Pennebaker bu deneyin sonuçlarıyla yetinmek istememiş ve daha somut veriler elde edebileceği yeni bir deney daha tasarlamış arkadaşlar. 1988 yılında başlamış o deneye de. İlkinden farklı olarak katılımcılardan yazma seansları öncesinde, seansların bitiminde ve 6 hafta sonrasında kan örnekleri alınmış. Süreç tamamlandıktan sonra ise alınan bu kan örneklerinin içine çeşitli bakteri ve virüsleri taklit eden bazı maddeler eklenmiş ve analiz süreci başlamış.

Sonuçlar bir hayli dikkat çekici, zira travmatik deneyimlerini yazan gruptaki bireylerin T hücrelerinin yani savunma hücrelerinin sonradan enjekte edilen bu sahte düşmanlara karşı çok daha agresif, çok daha hızlı, güçlü bir çoğalma tepkisi verdiği yani bu hücrelerinin adeta savaşa daha hazırlıklı hale geldiği anlaşılmış. İnanabiliyor musunuz? Deneylerin sonuçlarını değerlendiren Penny Baker, bir duyguyu bastırmanın, vücut için arka planda sürekli çalışan bir uygulama gibi ağır bir fiziksel yük oluşturduğunu, yazmanınsa bu yükü deşarj ederek bağışıklık sistemini baskıdan kurtardığını ifade etmiş. Ancak asıl şifanın sadece yazarak duyguları boşaltmaktan değil, olayları bir mantık çerçevesine oturtmaktan geçtiğini de eklemiş sözlerine.

Penny Baker yaptığı deneylerin sonucunda bazı kelimelerin adeta sihirli bir etki yarattığını da fark etmiş. En çok iyileştirme gösteren bu kişiler yazılarında hangi sihirli kelimeleri kullanıyormuş biliyor musunuz? Çünkü fark ettim ki bu nedenle gibi şeyler. Bunların özelliği ne peki?

Nedensellik ve içgörü belirten kelimeler bunlar. İşte bunları daha fazla kullanıyorlarmış. Şu an bunlar bazı terapi yöntemlerinde de kullanılıyor. Ve James Pennebaker bunlara bir isim de vermiş, expressive writing demiş, yani dışa vurumcu yazım adını vermiş bu tekniğe.

Bu sayede beyin yaşayan travmayı bir hikaye formuna sokuyor. Ve yazarken kurulan o neden-sonuç ilişkisiyle de bir şekilde anlamlandırmış oluyor aslına bakarsanız. İşte bu sayede otonom sinir sistemi sakinleşiyor ve gerçek bir biyolojik onarım başlamış oluyor. Penny Baker'ın bu dışa vurumcu yazım tekniği hayatımızdaki böyle büyük büyük düğümleri çözebilmek, açabilmek için muazzam bir yöntem gibi görünebiliyor ama yani her günde travma yazılır mı?

Değil mi? O yüzden bu noktada size yazmayı böyle bir tedavi yöntemi olmaktan çıkarıp zihinsel bir temizlik ritüeline dönüştüren bir isimden bahsetmek istiyorum. Kitaplarını çok sevdiğim bir isim. Onun da bir tekniği var.

Julia Cameron meşhur kitabı sanatçının yolunda yaratıcılığın önündeki görünmez engelleri ortadan kaldırmak ve gün içinde yaptığınız işe daha iyi odaklanabilmek için adeta mucizevi bir ilaç öneriyor. Sabah sayfaları Bu aralar çok popüler bir teknik bu. Belki sosyal medyada falan karşınıza çıkmış olabilir. Kısaca şöyle açıklayayım.

Cameron her sabah uyanır uyanmaz, henüz zihninizin tam olarak ayılmadığı o anlarda, kalemi elinize alın ve tam 3 sayfa boyunca aklınızdan ne geçiyorsa durmadan, hiçbir sansür, uygulamadan yazın diyor. Boşaltın kafayı. Kuralları çok basit bir yöntem bu. Öyle dil bilgisine ya da imla kurallarına falan dikkat etmeye gerek yok.

Ya da öyle güzel yazayım falan diye titizlenmenize de. Ne yazdığınızın da bir önemi yok. Gördüğünüz rüyayı da yazabilirsiniz, o gün içinde yapacaklarınızı da. Hatta 3 sayfa boyunca yazacak hiçbir şey bulamıyorum da yazabilirsiniz.

Bart Simpson'in tahtaya yazması var ya onun gibi. Yazacak hiçbir şey bulamıyorum, yazacak hiçbir şey bulamıyorum, yazacak hiçbir şey bulamıyorum. Ayrıca sabah sayfalarını yazarken öyle edebi bir kaygı gütmenize falan da gerek yok. Kimsenin okumasına gerek yok çünkü.

Bunun sebebi de basit. Julia Cameron, iyi yazma kaygısı gütmeden yazmamızı istiyor. Sabah saatlerinde bunu yazınmamızı önermesinin sebebi de aynen bu zaten. İçimizdeki o azılı eleştirmen daha uykudayken, henüz uyanmamışken hemen yazmaya başlamak.

İşte Julia Cameron da bir nevi Cognitive Offloading yapmamızı yani zihinsel yükümüzü boşaltmamızı tavsiye ediyor. Bunu tamamen özgür bir şekilde ve güne başlamadan yapmamızı istemesinin sebebi ise zihinsel çöplerimizi henüz güne başlamadan önce kapının önüne çıkartmış olmak. Yani sabah sayfaları sayesinde yaratıcılığımızın önündeki engelleri kaldırarak günün geri kalanını çok daha parlak bir zihinle geçirebiliriz ona göre. Görüyorsunuz işte yazmanın faydaları böyle.

Saymakla bitmiyor arkadaşlar. Travmaları atlatmakta da işe yarıyor. Yaratıcılığımızı arttırmakta da. Ya da sadece zihnimizdekileri döküp bizi rahatlatmakta da.

Hayatlarımız her zaman aynı düzlemde gitmiyor. Zaten gitmesi de mümkün değil. Bazen daha yoğun zamanlar geçiriyoruz. Bazen daha mutluyuz, daha neşeliyiz.

Bazen de haliyle üzgünüz. Endişeli hissedebiliyoruz kendimizi. Hayatın bu hırçın gelgitleri, dalgaları arasında boğuluyormuşuz gibi geliyor bazen. Ve işte o çılgın dalgalı denizde bir can simidi arıyoruz tutunabilmek için.

İşte tam o anlarda ihtiyacımız olan bir kalem ve kağıt kadar yakınımızda aslında. Binlerce yıllık bir kadim çözüm de diyebiliriz ve bu kadim çözümü hayatımıza dahil etmek gerçekten hiç zor değil. Hiçbir maliyeti yok bizim için. Ayrıca unutmayın ne yazdığınızın, ne kadar edebi olduğunuzun, yaratıcı olduğunuzun falan da hiçbir önemi yok.

İster bir günlük tutun. İster sabah sayfaları adını verdiğiniz bir kafa boşaltması seansı yapın kendinize. Ya da hatta isterseniz bir alışveriş listesi düzenleyin. Önemli olan sadece ve sadece yazmak.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)