
5.700 kelime · ~29 dk okuma
Merhabalar herkese Mecbur Muyum'un yeni bölümüne hoş geldiniz. Bugün yanımda uzun süredir peşinden koştuğum bir konuğum var. Sevgili Serdar Kuzuloğlu beni kırmayıp geldiğin için çok teşekkür ediyorum. Ben teşekkür ediyorum bu gerilimi omuzlarıma yüklediğin için.
Niye bu kadar gerildin ya? Çünkü şöyle, hani konuk olmak bir sorumluluk yani. Konuklar bunun farkında mı bilmiyorum ama hem de burada konuk ağırlayan programcılar olarak bu parantezi de açalım. Yani sonuçta konuk programın kaderini, şeklini, insicamını belirleyen bir unsur.
Dolayısıyla hani bir programın kendisi adına üstlenilmiş bir sorumluluk bence. Çok teşekkürler, çok incesin ama yani senin zaten on parmağında... ...on marifet bir karakter olarak kendi haddini aşan yaşam rehberinden de... ...çok daha mütevazı bir podcastsiz daha yani rahat al lütfen.
Peki, deneyeceğim. Nasılsın? Bugün yayına kayıt yaptın 2026 hedefleri. Evet, 2026'a yönelik hedefler koyma peşinde olanlar için... ...bir ara bir rehberlik yapacak bir bölüm hazırladık.
Ama bu bölümden önce yayına girecek gibi herhalde. Bunu izleyenler onu da izleyebilirler. Ve dinlesinler. Var mı 2026'dan bir hedefin?
Başarına başarı katmak. Yani... Hayatımda, belki bugün konuşacağımız şeylerle de ilgili olabilir de... ...son dönemde şeyi fark ettim.
Hayatımda beni en çok yoran, en çok vaktimi alan şeyler... ...en az ya da hiç para kazanmadığım şeyler. Ne gibi?
Mesela bülten gibi. Mesela podcast gibi. Mesela gazete yazıları gibi. Fakat bana en çok haz veren... Ve ne bileyim,
böyle işsiz güçsüz de kalsam yapacağım şeyler de yine onlar gibime geliyor. Hani bu iş yaşam dengesi falan filan gibi konularda şey geyiği vardır ya... ...sevdiğin iş yapıyorsan çalışmıyorsun demektir falan.
Mesela hani nihayetinde ben onların hiçbirini yapmaya mecbur değilim ama... ...hepsini yapmaya mecburmuş gibi hissediyorum kendimi. Bir de şöyle bir şey var, buraya çok yakın bir ajansım vardı benim.
Böyle video, içerik üretiyorduk. Videonun daha popüler olmadığı bu kadar zamanlarda, 2008 yılında. Ve 35'e yakın yapımımız vardı. Böyle otomotivden, kültür, sanat, diziler, teknoloji falan filan.
Orayı satmaya karar verdiğimde... Programı yeterince dağıttığımı düşünerek anlatıyormuştum. Şöyle bir şey oldu. Bir gün bornozumu götürdüm.
Dedim ki artık burayı satmanın vakti geldi. En azından çıkmanın vakti geldi. Çünkü insan hani tamam işinde uyuyabilir ama işinde yıkanmamalı dedim. Dolayısıyla hani bir ay, bir ay, iki ay sonra devrettim ve orada şeyi demiştim yani bundan sonra ben tek başıma ne yapabiliyorsam yapacağım, ne yapamıyorsam yapmayacağım.
Çünkü hani başka insanların sorumluluğunu üstlenme olayı beni kendi odağımdan çok uzaklaştırıyordu. Sana hemen bir psikanalitik bir gözlem. Bu kadar buraya konuk olmaya bile sorumluluğunu içinden hissettiysen... ...herhalde başka insanların sorumluluğunu da ortalama bir işverenine göre daha fazla hissediyordun herhalde.
Evet. Bir de hani bu girişimcilikle çok aşırı neşir oldum. Çoğu kişi belki bilmez ama hani bu girişimcilik dünyasında girmeyenin bilmediği bir... Dip dalga var, böyle işte zabıta, ruhsat, muhtasar, mali müşavir, izin belge falan filan, tahsilat, satın almacı, muhasebe, fatura takibi.
Muhtasar'da beni kaybettin. İşte yani bunlar Türkiye'de hani burası ticaretin doğduğu topraklar, paranın icat edildiği topraklar. Dünyanın ilk sözleşmesi şu coğrafyada yapılmış. İlk anayasası burada çıkmış falan.
Hani 2000'li yıllarda hala bunların bu kadar disiplinsiz ve bu kadar böyle şart kurnazlığıyla ilerlemesi beni iş ...hayatından oldukça soğuttu ve dedim ki... ...hani üç kaşı kaşım dertsiz başım gibi bir şeye girdim.
Aslında işte pişman değilim ama tek sorun şu... ...böyle her şeyi tek başına yapmaya karar verince... ...gün ve enerji bir adam bölü güne iniyor.
Yani bir insan bölü günde her şey. Mesela şu an program yapıyorum, diğer her işim duruyor. Ama birlikte iş yaptığım kimse böyle değil. Onların işleri arka planda bir şekilde yürüyor ve... ...herkes benim de öyle olduğumu varsayıyor.
O yüzden bir uyum, senkronizasyon sorunu çok yaşıyorum yani. Başka insanlara delege edemiyorsun işleri. Peki, yavaş yavaş konumuza girelim istersen. Sana üzülmeye başlayacağım.
Serdar Kuzuloğlu fonuna lütfen bağışlarınızı yollayın. Çammımızın eksikleri büyüktür. Buyursunlar. Bugünkü konumuz haftada dört gün çalışma düzeni ya da haftada beş gün çalışmaya mecbur muyum diye kendi mecbur muyum formatımıza da getirebiliriz.
Ben bundan özellikle esef duyuyorum. Müslümanların çoğunlukta olduğu bir ülkede ya cuma günde çalışmayalım kardeşim diye düşünüyorum ve gerçekten hani on dokuz yaşımdan beri çalışıyorum part time full time çeşitli işlerde medya sektöründe çalıştım. İşte eğitim sektöründe zaten çalışıyorum. Ondan sonra hizmet sektöründe çalıştım ve Türkiye'de özellikle sen de çok sürekli kurumsal hayatla iç içesin.
Hem oradan geliyorsun, hem şu anda da kurumsal insanlara eğitim veriyorsun, konuşma veriyorsun, konuşma yapıyorsun. Türkiye'de gerçekten bir verimlilik sorunu var. Yani bir iş yerinde gittiğin zaman çok fazla orada vakit geçirmemiz gerekiyor. Ama bu vaktin çok ufak bir kısmını şey... ...olarak geçiriyoruz,
verimli bir şekilde geçiriyoruz diye düşünüyorum ben. Ve hani bu çalışma taklidi yapmak yerine hani efendice, dürüstçe, mertçe şu cuma gününü bir tatil yapalım... ...gibi bir fikrim vardı.
Sana da bunu teklif ettim bu konuyu. Ne düşünüyorsun sence bu cuma, yani herhangi başka bir günde olabilir. Bazı, şimdi birçok araştırmaya baktım. Bazı denemeler de olmuş.
Bazıları çarşambayı vermişler, bazıları cumayı vermişler. Üçüncü tatil günü olarak. Sence yani ilk etapta hani bu konuya dair görüşlerinle sence... ...ya da benim şu önermeme katılıyor musun?
Yani Türkiye'de kesinlikle verimsiz bir ofis ortamı, kurumsal ortam var görüşüme. Yani şimdi... ...o kadar, o kadar büyük, geniş bir konuyu ele alıyoruz ki yani iş ve çalışmak... ...ve bunun içerisinde tabii meslek ve iş ayrımı falan da giriyor.
Yani bu... ...kendisinin dışında bugün... Yaşadığımız çağda yaşamın tamamını neredeyse oluşturuyor.
Yani öyle ki evimizi ona göre seçiyoruz, yaşayacağımız semti. Okuduğumuz okullar buna yönelik seçiliyor. Yani hayatın neredeyse her dalı, her alanı ve hayatımızın büyük bölümünü geçirdiğimiz bir yerden bahsediyoruz. Bu arada etik de bir seçim.
Yani ahlaki bir seçim yapıyoruz aslında meslek seçiminde. ...ve sürekli olarak ahlaki sınava tabi tutuluyoruz her açıda. Yani bir karakter testine, bir etik testine tabi tutularak geçiriyoruz bu süreci.
Ve hani baktığımızda ilginç, istatistikler bize çok ilginç şeyleri gösteriyor. Deminki verimlilik bahsinde o aklıma geldi. Dünyanın en uzun çalışılan ülkeleri ile... Dünyanın en verimli ve en müreffeh ülkeleri arasında hiçbir ortaklık yok.
Yani dünyanın en uzun süre çalışılan ülkeleri, iş gücünün en düşük olduğu, gelir adaletsizliğinin en belirgin olduğu, verimin en düşük olduğu ülkeler. Bunun tek istisnası Güney Kore. Bu istatistiklerde. Yani Güney Kore hem çok uzun süre çalışıyor... Hem de çok verimli.
Fakat Güney Kore'de bütün bu durumun yan etkileriyle boğuşuyor. Depresyonlar, doğurganlık azalması, intiharların artışı vs. Çünkü bu insani bir şey değil. Ve burada, tam bu noktada belki de en başta bir tespiti hatırlatmakta fayda var.
Şimdi bütün teolojik ve mitolojik anlatılarda... Yani dini referanslarda da, tarihsel öykülerde, hikayelerde de isimleri değişmekle birlikte bu insan evladının dünyaya sürgün edilmesi iki cezayla... Adlandırılmış. Mesela bizde de bilinen bu Adem ve Havva yüküsünde baktığımızda... ...dünyaya sürüldüğünde Havva'ya verilen ceza acı çekerek doğurma.
Adem'e verilen ceza da ekmeğini topraktan taştan çıkarma. Çalışma. Yani çalışma insanın ilk cezası. Yani bir ödül değil.
...bugün zihnimizde çalışma, kariyer... ...ve orada elde ettiğimiz başarılar sanki böyle bir yaşamın ekseni amacı gibi.
Aslında bu bir ceza ama... ...bir nevi kendimizi avutuyoruz bununla ve... ...çok ilginç bir şekilde sanki insanlık kendi tarihi boyunca hep çalışmış gibi bir algıya sahibiz.
Yani bugün işte Göbekli Tepe'ye, Kanaan Tepe'ye bilmem ne kadar vardırsak bile... ...hani bu... Neredeyse on bin yıla varan avcı toplayıcı ve tarım toplumunun içerisinde... ...bugünkü anlamıyla hani biz neden çalışıyoruz?
Teorik olarak ekmeğimizi kazanmak için çalışıyoruz. Yani karnımızı doyurmak için çalışıyoruz. Karnını doyurmak için verilen emek avcı toplayıcı toplumunda çok daha az. Üstelik çok ilginç bir şekilde... ...bizden çok daha çeşitli ve dengeli besleniyorlar o kadar az emeğin karşılığında.
Orada da tabii başka dertleri var. Hayatta kalma gibi bir dertleri var. Ve oradaki dönüşüm işte bu tarımla birlikte... ...ve hani o İbni Haldun'da çok geçen o... Mesela duvar çok önemli bir şey.
Yani duvarın varlığı, şehirlerin korunaklı hale gelmesi. Yani şöyle bir parantez açalım. İbni Haldun nasıl anlatıyor o... ...kurgusunda işte bir...
...hadariyet var, bir bedeviyet var. Yani... ...ilkel toplumda,
daha doğrusu ilkel demeyelim ama bir grup toplumda... ...bir lider var, karizmatik bir lider. Bu herkesi etrafında topluyor ve o herkes, her şey olmak zorunda.
Hasat zamanı çiftçi. Savaş zamanı savaşçı. İşte yemek zamanı aşçı. Her şeyi olması gereken insanlar topluluğu var.
Ne zamanki şehirler, duvarlar, kaleler ortaya çıkıyor, uzmanlıklar çıkıyor... ...insanlar artık böyle her şey olmak durumunda değil. Birisi diyor ki ben terzi olacağım.
Ben ekmek yapacağım. Ben bilmem ne yapacağım. Meslekler doğuyor. Mesela ortaçağa kadar herkes kendi söküğünü kendi dikiyor.
Ortaçağda ne oluyor? İşte kral var. Padişah var veya işte Anglo-Sakson düzenden bakalım. Kral var, soylular var.
Soylu zümre belki ona paralel ruhban sınıf var, kilise var. Altta, bir alt kademede de halk var. Yani köylüler, serfler var. Ve bu çok net çizilmiş bir düzen ve... Soyluların elinde olduğu için toprak,
çünkü kral soylulara vermiş, kiralamış. Soylular da o geniş toprakları köylülere işletiyor ve bir iş bölümü lazım, bilmem ne lazım ve bunun etrafında işte iş dediğimiz, uzmanlık, meslekler dediğimiz şeyler sanayi toplumu ile birlikte gelişmiş ve bugünkü yapıya gelmiş. Bugünkü mevzuda geldiğimiz noktanın bizi yabancılaştırmasının sebebi, belki izleyiciler, dinleyiciler için çok aşina olabilir ama en azından kayda geçirelim. Makinaların devreye girmesiyle birlikte, insanın kendi kişisel yeteneklerinin ortadan kalkmasıyla birlikte... ...insan daha küçük bir paydaş haline gelmeye başlamış.
Ve iş esasında makineleri organize etmeye yönelik bir sürece dönüşmüş. Hani Adam Smith'in miydi, kimin sözüydü? Tam emin olamadım şimdi. Şey diyor ya galiba Adam Smith'in de.
Biz soframıza gelen ekmeği işte fırıncının bizi düşünmesine değil onun para kazanma arzusuna borçluyuz. E şimdi o mesleklerin... İşlerin doğması, o iş bölümlerinin başlamasıyla birlikte herkesin biraz daha böyle yaptığına yabancılaştığı bir ortam doğmuş ve şeyi unutmayalım hani bu makinalaşmayla başlayan bugünkü anlamdaki iş... ...makineleri idare etmeye muhtaç... ...daha doğrusu makineleri idare eden insanlara olan muhtaçlıktan... ...muhtaciyetten doğmuş.
Yani eğer ki işveren sadece makinelerle o işi yapabilseydi... ...hiç kimse istihdam etmeyecekti. Yani bugün işçi sınıfı diye bir şey varsa... ...makinelerin başında işçi durması gerektiği için... ...bugün işte atıyorum kameraman diye biri varsa... ...kameranın kendi başına bu işi... ...hakkıyla üstesinden gelemediği için.
Bunların hepsi... İşte bu çağda, içinde bulunduğumuz çağda, bu yapay zeka tartışmalarında belki geliriz, çok hızlı gittim ama... ...sorgulanmasının sebebi o.
Yani bugün zihin işçiliği, kognitif olarak veya beyaz yaka olarak adlandırdığımız kitlenin... ...dünyadaki yıllık toplam maaş gideri elli trilyon dolar. Yani elli trilyon dolar...
Zihniyle iş yapan bizim gibi insanlar maaş alıyorlar yıllık. Ve bu hiçbir işverenin vermek isteyeceği bir bedel değil. Yani bir işveren elli trilyon doları cepte bırakmayı tercih eder. Ve şimdi böyle bir çağa doğru gidiyoruz.
Yani insanın... Aynen Marx'ın teorisinde de vardır ya... ...insan makineyle rekabet edemez.
Makineleşmeye başladıkça... ...ya da makinelerin kudreti kaçınılmaz olarak uzun vadede insanı ıskarttığa çıkartacaktır. İnsan makineleşmeye çalıştığında her zaman kazanan makine olacaktır.
Oysa insan, insani vasıflarıyla var olabilmeyi ve becerememeli. Ama işte şimdi bugünkü dünyada... Büyük bir açmazla birlikteyiz. Yani 9 milyara koşan nüfusta... ...elimizde 200 yıl önceki iş şartlarına yönelik bir eğitim sistemi var.
İş düzeni var. Departmanlar var. Ünvanlar var. Ve bugün hepsinin Iskarta'ya çıkmasına şahitlik oluyoruz.
Bugün eğitimi sorguluyoruz. ...kariyeri sorguluyoruz, ünvanların içi boşalmış durumda. Ve bugün mesela... ...belki ileride geliriz de... ...eğitim dediğimiz şeyin özü,
diploma dediğimiz şeyin özü... ...işveren için kolay bir tasnif metoduydu. Sınıflandırma metoduydu.
Ama bugün neye döndü? Geçenlerde bir AVM'nin girişinde... ...bir güvenlik görevlisiyle sohbet ediyordum.
Maden mühendisi olduğunu söyledi. Niye maden mühendisi güvenlik görevlisi? Çünkü güvenlik görevlisi için üniversite mezunu şartı koymuşlar. Ve güvenlik, güvenlik üniversitesi diye bir şey yok.
Hani üniversite mezunu olursun da ne olsa olsun. Niye? Sadece bir filtre metodu olduğu için. Yoksa bir maden mühendisinin güvenlikle ilgili üstün yeteneklere sahip olduğu kabulünden yola çıkmıyor.
Yani bugünkü durum şey. Çok eski ve çok küçülmüş bir kıyafeti üstümüze giymeye çalışıyoruz. Donmamak için soğukta. Ama oradan buradan patlıyor, olmuyor.
Bu benzetmenin çok benzerini ben YouTube kanalında yapmıştım. Gerçekten mi? Evet ya bu kadar olur. GTML'lerin sadık dinleyicileri, izleyicileri bilecektir yani.
Olmayan bir şey var artık hani insanlara uymuyor. Biz illa hani kilo ver kilo al buna giyiniyoruz. Çünkü başka kıyafetimiz yok elimizde ve yenisini dikmek de çok üşendiriyor. İşte bence üşendirmekten ziyade evet, o idealizm ve şey yok, o değişim dürtüsü... ...belki hani o tarihin akışında hani Hegel'ci bir yerde daha o bize gelmedi... ...ya da gelme sürecinde şu anda ama söylediklerinde çok değerliydi bu arada.
Hani bu yabancılaşma meselesine de Marks'ın bir parantez açmak istiyorum. Şey önemli bir kısmı bence. Burada sanki insanlar ekonomi için ve ekonomi ilerlesin diye biz insanlık olarak varız gibi bir anlatı oluyor. Ben buna razı oluyorum.
Ekonomi, devletler falan bize hizmet etmeli. Yani burada birinci şeyi insan olmalı ve bu yabancılaşma şeyinde de benim değerli bulduğum... ...insan, üretiminde kendisini görmesi kavramı vardır Marx'ta.
İşte makinaleşme öncesi yok, işte kalemi... Mesela ben kalem ustasıyım. İşte her parçasını kendim yapıyorum ve bu benim ürünüm oluyor. Ya da marangozum, her parçasını yapıyorum ve o benim... ...hani işte o tasarımıyla,
elim... Koyun kaynağı oluyor. Evet, o benim... Kendimi onu da görüyorum falan diye anlatıyordu Marx.
Ama o, hani bu Division of Labor'da, bu özelleşmede, uzmanlaşma sonucu... Bilmem ne şirketini, bilmem ne zar sortunun ıncık cinciğini falan yapmış oluyorsun. Hatta işte o kalemin tasarımını biri yapıyor, tedariğini biri yapıyor, montajını başka biri yapıyor, satışını, pazarlamasını başka biri yapıyor, müşteri hizmetlerini başka biri yapıyor. Ve kimse bu kalemin gururuna sahip olamıyor yani.
Bu kalemle kim gurur duyacak? Veya bu kalemin kusurundan kim mahcup olacak? Kim utanacak? Kim o sorumluluğu üstlenecek?
Böyle bir şey yok. Yani bu modern hayat bize bu aslında tırnak içerisinde lüksü de getirdi. Bu kuytuyu, bu ferahlığı da verdi. Ama tabii ne oldu sonuçta?
Kimsenin bir türlü içselleştiremediği işler, meslekler, ürünler, çabalar çıktı ve hani şey açısından senin cümlenin başında dediğin gibi hani bugünün insanı sadece... ...kapitalizme sunabildiği katkıyla ölçüldüğünden dolayı... ...senin ne yaptığın,
ne ettiğin önemli değil. Burada böyle bir süreç var. Bu sürecin gidişatına katkı sunuyorsan varsın, yoksan yoksun. Peki, çok geniş, söylediğin gibi, herkesin dört gün çalışması çok teferruatlı ve... Kurumsal'a belki odaklanabiliriz.
Çünkü sağlık sektöründe ayrı teferruatlar giriyor. En azından ilk etapta... Hani kurumsal hayatta, işte şirketler bilmem ne. Çok sevdiğim bir yazar var, Douglas Adams.
Bu, otostopçunun galaksi rehberi en meşhur eseri, oradan da bilebilirler. Onun çok sevdiğim bir sözü var, benim de çok rehber aldığım. Diyor ki, teknoloji sen doğduktan sonra icat edilmiş her şeydir diyor. Senden önceki hiçbir şeyi teknoloji olarak görmezsin.
İşte şu ışık bizden önce icat edildi. Dolayısıyla bizim için hiçbir şey değil. Ama bir akıllı telefon öyle değil. Bir bilmem ne öyle değil.
Tablet, bilgisayar öyle değil vesaire. Çalışmada biz doğduğumuzda var olan bir şey olduğundan sanki böyle ezelden beri hayatımızda varmış gibi düşünüyoruz. Hayatımızda ezelden beri işte beş günlük hatta biz beş günlük diyoruz ama bizi takip edenlerin bir kısmının altı gün çalıştığını da şeye katalım. Böyle 5-6 günlük çalışma sanki hep vardı ve biz buna mecburduk gibi geliyor.
Oysa değildik. Mesela bu cumartesi ve pazarın bir kere tatil olması dini referanslardan geliyor. Cumartesi Yahudilerden, pazar Hristiyanlardan gelen bir şey ve bir nevi aslında kilisenin... ...şeyiyle,
kilisenin ve şeyin, sinagogun tavsiyesiyle, baskısıyla hayata geçmiş şeyler. Hatta mesela bir dönem 1900 hatta yanlış hatırlamıyorsam 50'lere kadar bu İngiltere'de... ...San Monday diye bir şey var, Saint Monday diye, yani Kutsal Pazartesi diye.
Pazartesi'yi de tatil yapıyorlar. Dolayısıyla aslında üç günlük tatil orada var. İşte Müslüman ülkeler... Bankolöze ediyorlar bazen.
Random bir pazartesi şey oluyor, işte dinli falan, milli bayram değil. Random bir pazartesi, tatil yapıyorlar. Müslüman ülkelerin bazılarında işte Cuma'da tatil dolayısıyla hani böyle Cuma Cumartesi pazar gibi de olabiliyor bazı şeylerde ve bazı ülkelerde bunu deniyor. Mesela bu...
Dört günlük çalışma düzeni ki hani şunu bir kere söyleyelim... ...şimdi sanayi devrimi ile birlikte öyle bir iş gücü talebi çıkıyor ki... ...ve arz o kadar kısıtlı ki.
Çünkü şunu söyleyeyim, şimdi sanayi devrimi deyince aklımıza makineler geliyor. Ama sanayi devriminin başlangıcında o makinelere o kudreti Buhar. Buharı sağlayan da kömür. veren... Ve bu sebeple İngiltere'de başlıyor.
Çünkü sonsuz neredeyse kömür madeni var ve birilerinin madende çalışması lazım. Ve bu birileri çok küçük deliklere girebilmesi... ...ve çok küçük şeylere ayıklayabilmesi lazım.
Dolayısıyla çocuk işçiler. Çocuk işçi. Daha doğrusu şöyle. Sanayi devrimine kadar bugünkü kullandığımız anlamıyla çocuk diye bir kavram yok.
Yani yeni doğan var, bebek var. Ve insan var yani. Birisi eli ayağı tuttuğundan itibaren insan artık. Yani yaşından bağımsız. Evet. Ve ev ekonomisine katkısı vermesi gerekiyor.
Aynen. Ve herkes çalışıyor. Ve sanayi devriminin adı konmamış kahramanları aslında isimsiz çocuklar. Milyonlarcası madenlerde ömürlerinin en az üçte ikisini yok ederek, büyük oranda ölerek...
Sanayi devriminin yakıtını sağlamışlar. Fabrikalarda çalışmışlar, bilmem ne. Ve o dönemde haftalık ortalama çalışma süresi seksen, doksan saat. Yani yedi güne bölelim, her gün çalışılan bir ortamda.
Neredeyse insanlar uyku ve yemek dışında hiçbir şey yapmıyorlar ve durmadan çalışıyorlar. Ondan sonra... Mesela ilginç, yine Keynes'in mesela öngörüleri var. İşte bu... ...işte şeyin... ...kimdi,
bir İskoçyalı bir düşünürün vardı. Diyor ki, ya bu makineler o kadar verimli, o kadar kudretli hale geldi ki... ...bu böyle devam edecek.
Ve gelecekte insanlar haftada sadece 15 saat çalışacaklar diyor. Çünkü zaten şey... Ama bir yandan da mesela Cev'in paradoksu var. Cev'in açmazı var.
Cev'in açmazı da zaten sanayi devriminden ilhamını alıyor. Ve diyor ki... Mesela diyelim ki bir makineyle, işte bir birim kömür ve bir birim makineyle... ...elle yapıldığının 10 katı üretim yapabiliyorsun.
Ama hiçbir zaman on katı ürettim diye durmazsın. Bu sefer elimde on birim kömür var. Şimdi bununla yüz birim, bin birim, on bin birim üreteyim diye daha da fazlasını üretirsin diyor. Yani insanoğlu aslında ihtiyacı olan her şeyi üretme kapasitesine ulaştıktan sonra... ...fazla üretime geçiyor,
fazla mesaiye, fazla çalışmaya geçiyor. Ve bu işte o 80-90 saatlik çalışma sürelerinin dayanılmazlığı fark edildikçe... Ve büyük olaylar, çok kanlı olaylar, çok acı olaylarla ki buna bugün işte bayram olarak kutlanılan, işçi bayram olarak kutlanan 1 Mayıs'ta dahil olmak üzere... ...hep ölümlü,
hep isyanlı, olaylı, kargaşalı tecrübeler sonucunda. Sol hareket sayesinde diye de söyleyelim. Yani kesinlikle öyle tabii ki kaçınılmaz olarak. O beğenmediğiniz Marxistler.
80 saate, sonra 60 saate, sonra bugünkü işte 40 saate kadar geliyor Fransa'nın öncülüğünde. Ve bugün mesela işte ilk deneyi, resmi deneyi İzlanda yaptığı dört günlük çalışma düzeni. ...bu kutsal kitapta yazan bir şey değil.
Haftada beş gün, altı gün çalışmak kul icadı bir şey. Böyle birisi koy. Ve bunu koyan da... ...hani şeyler,
patronlar, işverenler ve aslında tırnak içinde krallar, yöneticiler. O dönemin yönetim erkleri bunu belirlemiş. Yoksa bu hani bir bilimsel bir araştırma, insan doğasını gözeterek falan ortaya çıkmış bir şey değil. Zaten o yüzden bugünkü...
Konuyu tartışıyoruz. İzlanda dört günlük deney yapıyor. İngiltere yapıyor. İsveç yapıyor.
Japonya'da da yapılıyor. Evet. Ve çok ilginç bir sonuç çıkıyor. Mesela... Tabii ki dört günlük çalışma düzeninde bazı deneylerde insanların gelirleri de azalıyor.
Çünkü çalıştığı süre azaldığından geliri de bir miktar azalıyor. Fakat verim hepsinde hiç istisnasız yükseliyor. Bir örnekte sadece sabit kalıyor, diğer hepsinde verim artıyor. Yani daha az çalışıldığında daha verimli çalışılıyor.
Çünkü bu iki güne çıkması da... Tatilin iki güne çıkma gerekçesi bir deneyden doğuyor ve çok ilginç. Şimdi aklıma geldi konuşurken en cesur girişimler, en yaratıcı, en cesaretli adımlar Amerika Birleşik Devletleri'nde Henry Ford tarafından yapılıyor. Yani bu işte bu üretim bandını yaygınlaştıran Ford fabrikasının sahibi.
Mesela şey yapıyor, tatil süresini uzatıyor ve bir bakıyor ki verim çok daha yükseliyor. Çünkü herkes daha da dinlenmiş olarak geliyor ve daha enerjik bir şekilde o kısa zaman döneminde her şeyi yapmaya başlıyor. Maaşları inanılmaz yükseltiyor. Mesela o dönem ortalama maaşın 8-10 katına varan maaşlar veriyor ve hepsinin...
Üretime, verime çok olumlu çıktı sunduğunu görüyor. Ama bugün ne görüyoruz? Herkes üretimi, verimi arttırma adına tırnak içinde, karlılığı arttırma adına ücretleri düşürüp çalışma sürelerini uzatıyor. E bu da verimi düşürüyor bakıldığında.
Bu Ford zaten inanılmaz bir işçi mentalitesi konusunda... ...ya da verimi konusunda guruymuş yani adam bu şey. Hani bunlara vakit verelim bu işçilere ki... ...biraz da maaşlarını arttıralım.
Ford'u alabilsinler, Ford'la gezebilsinler falan işte. Mesela onun en büyük mottosu... ...benim fabrikamda çalışanlar ürettiği şeyi satın alabilmeliler.
Çok ilginç, demin şeyi bahsettim. Hani bu bant üretim modeli. Yani herkesin çok basit bir işle uğraşarak... ...çok fazla uzmanlık gerektirmeden...
...çok karmaşık bir süreci tamamlayabilme modeli. Bu tabii uzun vadede insanı... ...anlamsızlaştıran da bir süreç,
yabancılaştıran da bir süreç. Yani birisine diyor ki sen şu fara, şu ampulü tak. Bunu herkes yapabilir. Bir arabanı A'dan Z'ye herkes halledemeyebilir.
Ama bir ampulü takabilir, bir lastiğe hava basabilir. Böyle böyle. Bunun ilhamını nereden alıyor? Çok enteresan.
Türkçeye de çevrildi ama sanıyorum yeni baskısı yok. Abdon Sinclair'in çok güzel bir kitabı var. Chicago Mezbahaları diye. Mezbahaları gezerken bu fikri görüyor.
Hayvanı kesiyorlar, kancaya asıyorlar. Biri geliyor, derisini yüzüyor. Biri butunu çıkarıyor. Biri bilmem neyi çıkarıyor.
Biz otomobili de böyle üretebiliriz. Bak ne güzel gidiyor işte baştan sona bir uğraşmak yerine. Yani iş dünyası aslında kendi içinde... Çok besleniyor, çok dönüşüyor, sürekli arayışa giriyor ama hiçbir zaman insan odaklı olmayı beceremiyor.
Hep insanı yabancılaştıran bir süreçte, hep gayriinsani, insanlık dışı yapıya meylediyor ve bunu insanlar yapıyor. Çünkü dediğim gibi nihayetinde insanın iş dünyasındaki varlığı meziyetinden kaynaklanmıyor. Mecburiyetten kaynaklanıyor. O mezbahada, o ineği but haline getiren bir makine olsaydı, oradaki kasapların hiçbirinin işi olmayacaktı.
Ve işte dört günlük iş meselesi de bu teknolojinin gelişimiyle birlikte giderek daha mümkün hale geliyor. Diyorlar ki, elimizdeki zaten teknolojik... ...altyapıyla birçok şeyi yapabiliyoruz.
Üstelik mekandan, zamandan bağımsız hale de geldik. O zaman daha az sürede daha çok şey üretebilir miyiz? Deniyorlar ve yapıyorlar. Ve dört günlük çalışma düzeni de bir cesaret meselesi.
Ama şunu da unutmayalım. Yani programın en başında bahsettiğimiz mesele çok kritik. Yani insan... ...kazandığı,
sahip olduğu meziyetleri iş dünyasının gereksinimleriyle kazanıyor. ...ve bu iş dünyası... ...uzun vadede insana bugünkü kadar ihtiyaç duymayacak.
Ama öyle bir düzen kurulmuş durumda ki... ...eğitimden işte yaşanılan hayata, hatta çıkılan tatile ve hobilere kadar her şeyin işle, meslekle, uzmanlıkla... ...tanımlandığı bir dünyada,
hani bu şimdilerde iş sonrası, post work, işte post employment... ...gibi kavramların dünyasında insanın anlamı nerede bulacağı. Yani benim dört günü bırak, belki de işte bir gün çalışmak zorunda kaldığım bir düzende... ...haftanın altı günü beni neyle meşgul edecek bu dünya?
Ve öyle bir düzende ben hangi motivasyonla eğitim alacağım? Bence asıl zaten zurnana zırt dediği yer, bu söylediğin yer. Çünkü bence de şu anda dört günlük bir iş haftasına engel olan bir numaralı faktör. Dediğin gibi mentalite problemi.
Kalan her şey, bütün argümanlar bana çok havanda su dövmek gibi geliyor. Çünkü işte... En basitinden hani Amerikalıların genelde işte yılda üç hafta izni var. Avrupalılar neredeyse iki, üç ay izin yapıyorlar ve... ...bunlar bir şekilde senkronize olabiliyorlar.
Yani farklı farklı kurumsal yapılar, farklı multinasyonel yapılar. Bunlar entegre olabiliyorlar. O yüzden hani biz başladık Türkiye ofisi olarak ama İngiltere'deki... ...ofisimiz ne yapacak falan gibi şeyler çok teferruat geliyor.
Çıktığı yönelik o kadar belirgin bir fark da yok. Yani... ...senede iki hafta tatili yapan, yüz birim çıktı yapıyor, iki ay tatili yapan... ...yirmi birim çıktı yapıyor diye bir şey yok.
Aşağı yukarı birbirine denk. Ve mesela şeyi düşünelim şimdi, bugün pandemiyle yine birlikte hayatımıza giren... ...bu hibrit karma çalışma modeli, yani bir süre evden, bir süre işten falan filan.
Biz tamamen evden çalışılan düzeni yaşadık. Şimdi böyle bir şeyin teknik olarak mümkün olduğunu... Anladık. Teknolojik olarak mümkün olduğunu anladık.
Ve hiçbir şirketin cirosu düşmedi. Aşağı yukarı aynı cirolara imza attılar. Dolayısıyla demek ki aynı verim düzeyini yakaladılar. Ama şimdi işte ileri ufaklı neredeyse bütün şirketler herkesi geri çağırıyor.
İronik bir şekilde uzaktan çalışma uygulaması geliştiren şirketler de dahil olmak üzere personeli geri çağırıyor. Aynen öyle. Geri gelin diyor. Şimdi mesela... Buradaki motivasyon ne?
Çalışanım gözümün önünde olsun, gözlem olarak gönülden de bırakmadı mı? Benim mesela gözlemlerimde şeyi anladım. Mesela bir yöneticinin yönetici olduğunu hissetmesi ortamla çok bağlantılı bir şey. Çünkü bir yönetici geliyor, onun masası ayrı, odası ayrı.
Günaydın Okan Bey falan. Böyle bir hava. Kiminin asansörü ayrı ya. Binmiyor öbürleriyle asansöre.
Cüzdanlı mı, nedir personel bilmiyorum. Otoparkta yeri ayrı. Yemekhanede yeri ayrı ya. Başka yerde yiyor yemekhanede.
Şimdi bu kadar sınıf sağlığının olduğu bir yerde yani evde pijamayla çalışılan ortamda... ...hani o yöneticiğin değil mi? Ben niye CF oldum o zaman?
Madem hürmet görmeyeceğim o mekanda. Ve şeyi düşün mesela... Mesela CEO var, CFO var. Bunlar hep ofisör, subay.
Niye? Çünkü bu askeri düzenden gelen bir şey. Askeri düzenden. Bu East India Company'den 1600'lü yıllarda bir askeri yapılanmadan gelen ünvanlar ve departmanlar.
Onlar orduk hiyerarşisinde. Ve hani kadiri mutlak liderler var. Her şeyi bilen. Hiçbir şeyi sormayan, işte her konu hakkındaki fikri tartışılmayan, hikmeti kendinden menkun... ...kadiri mutlak bir lider profili,
işte efendim böyle katlarla belirlenmiş hiyerarşiler... ...masalar, cam kenarında kim oturacak falan filan. Şimdi bütün bunların bu yeni nesil tırnak içerisinde çalışma düzeninde kurgulanması çok zor.
Zaten bu yüzden şimdi şu, hayatımızdaki, önümüzdeki en büyük kırılım şu. Şu ana kadar diploma ve eğitim genel bir filtreleme metoduydu. Bir eleme metoduydu. Mesela işte, ottu bilmem ne bitirdiyse mezun ise tamam.
Ama işte efendim Topkapı Hattori Hanzo Üniversitesi'nin bilmem ne fakültesi. Yani ne bu? Değil mi bakıldığında? Şimdi o bir filtreydi.
Dolayısıyla AVM'deki güvenlik görevlisinin İTÜ maden mühendisi olması mümkün kılınıyordu. Çünkü İTÜ maden mühendisi bu herhalde aklı fikri yerinde biridir. Ama bugün... Mesleklerle, yetkinliklerle, ünvanlarla eğitimin bağı koptu.
Mesela şimdi biz podcast yapıyoruz. Var mı podcast fakültesi? Ne mezunu alacağız biz buraya? Buranın yetkinliğini hazırlayan şey nedir?
İletişim fakültesi mi değil. Burada başka bir şey yapılıyor. Ama burada bambaşka bir şey yapılıyor özünde bakıldığında. Ya da işte ne bileyim burada bir ağ kablolaması yapılacak.
Bilgisayar mühendisi mi yapacak bunu? Kim yapacak? Bu mesleğin yetkinliğin eğitimi nerededir? Bugün o kadar lisans programları o kadar üst düzey eğitimlerde ki iş dünyasının böyle bir ihtiyacı kalmadı.
Dolayısıyla o en gözde mesleklerin... ...bölümlerinin, diplomalarının giderek anlamını soluklaştırdığı... ...keseden yemeğe başladığı,
kendi kredisini harcadığı bir dönemdeyiz. Bunun aslında sancılarını yaşıyoruz. Bir sonraki dönemde kendini ömür boyu yetiştiren... ...bu eldeki teknolojik araçlarla,
yazımlarla, donanımlarla, onları kullanım becerileriyle farkını ortaya koyan... ...diplomalarla sınıflandıramayacağımız bir kariyer süreci başlıyor ki bugün... ...mesela buna ilginç şekilde en cesur adımları atan Amerika Birleşik Devletleri oldu.
Dünyanın en... Tırnak içerisinde iddialı eğitim kurumlarının olduğu ülkede ve en iyi mezunların olduğu ülkede diyorlar ki... ...bizim artık üniversite diploması arayışımız yok.
Biz yetkinlikler peşindeyiz. Yani soyut kavramlar arıyoruz. Artık işte, efendim, Robert mezunu olsun demiyoruz. Bilmem ne, mesela problem çözüme becerisine sahip olsun diyoruz.
Artık iş ilanlarında bunlar yazmaya başladı. Ama tek sorun şu. Bunlar sadece ilanlarda kalıyor. Yani problem çözme yeteneğini iş mülakatında nasıl çözüyorsun bilinmiyor.
Veya yıl sonu KPI, performans ölçümünde sen bu yıl şu kadar problem çözdün... ...sana şu kadar puan yazıyorum denmiyor. Anlatabiliyor muyum?
Bunlar soyut kalıyor. Somut hala eskiye bağlı kalmış durumda. Yani çok ilginç bir kırılımın eşiğindeyiz ve çok şeyin değişeceği bir dönemdeyiz. Bu dönemde...
Ergen olmak istemezdim açıkçası. Ben hiçbir dönemde ergen olmak istemezdim. Hayatım berbat bir dönemde. Söylediğin ek olarak bence hala o üniversitelerin, o prestijli isimlerin şeyi... ...şunu ifade ediyor.
Evet, bir yetkinlik kazandırmıyor ama bu çocuk ya da kadın... ...hayatının baharında abanıp kendine bunu yapmış. İşte ot düğü girmiş.
Bir sene kendisini kapatıp demek ki benim şirketim için de abanabilir kendisine gibi bir şey var. Ama işte o zaman da şöyle bir şey oluyor. Ya ben şimdi bilmem ne lisesinde okudum, bilmem ne üniversitesine girmek için bütün gençliğimi yaktım. Benim ailem bu eğitim için milyonlarca lira yatırım yaptı.
Şimdi geliyoruz buraya, işte 1,5-2 asgari maaş bandında hiç böyle geleceği şüpheli bir kariyer noktasından başlıyoruz. O zaman da herkes yelkenleri suya indiriyor. Çünkü öyle bir beklenti seti pompalıyor ki bu eğitim kurumları. Hani işte şöyle aslansın, kaplansın, yaptın, ettin, şöyle dereceye girdin, yüzde bilmem kaçlık dilime girdin.
Sonuç? Sonuç işte diş macunu satıyorsun yani. Deodorant satıyorsun. Türkiye'de ya da Hollanda'da ne yapıyorsun yani?
Dünyayı mı kurtaracaksın? Dolayısıyla yani bu sabırsızlık çağının içerisinde ki en uzun erimli, en uzun süreçe kapsayan eğitim... ...sorgulanmaya muhtaç ve gerçekten kendini anlam... Yani şöyle,
hiçbir zaman reddetmiyorum. Yani hala her gün kendini eğitmeye çalışan, her anını... ...eğitimle geçirmeye çalışan bir insan olarak bunu söylüyorum ama... ...kurumsal eğitim ve o eğitimin vaat ettiği yetkinlik setinin... ...yeniden tanımlanmak mecburiyetinde olduğu bir dönemdeyiz.
Kesinlikle katılırım. Yani bu soft skill diye de adlandırılan o, ne diyelim, yumuşak beceriler mi diyelim? Yani onların daha ön planda olduğu bir dönem gelecek ve hani nihayetinde... ...programın özüne de bağlayacak olursak,
haftada dört gün çalışma diye bir şey olacak mı? Kesinlikle olacak. Bir kere mecburiyetten olacak. Sence olmalı mı peki, Türkiye özelinde konuşacak olursak?
Yani şöyle, şimdi Türkiye özelinde de, dünya özelinde de baktığımızda... ...kendi tecrübelerimiz de sanıyorum benzer şeyi gösterecek. Çoğunlukla işte yaptığımız şey... ...işte yapmamızı,
işte olmamızı gerektiren şey olmadığı gibi... ...işte yaptığımız şeyin çok az kısmı da iş. Çünkü orada bulunmak zorundayız bir şekilde.
Bir sigaraya çıkalım, bir kahveye çıkalım yazık. Bir toplantı yapalım, bunu yemekte konuşalım. İşte ben efendim iş çıkış saatine yakın bir toplantı bağlayayım da oradan da eve kaçarım falan filan. Yani bugünkü artık elimizdeki imkanlarla ortaya koyabildiğimiz bir verim daha ötesinin beklenilebileceği bir seviyede değil.
Zaten hepimiz limitleri zorlamış durumdayız. Bugünkü olay hani aslında işi... Mesai odaklı değil, sonuç odaklı halde düşünebilme kabiliyeti olmalı. Yani bizim işimiz ne?
Örneğin Podbean'in... ...mottosu ne olmalı? Ben işte ayda... ...atıyorum,
bilmiyorum ama... ...yirmi yayın, yirmi bölüm çıkartacağım. Tamam.
Bu yirmi bölümün çıkması için gereken şey neyse iş bölümü yapılmalı. Sorumluluklar, hedefler belirlenmeli. Ve düğmeye basılmalı. Ayda yirmi bölüm çıkıyorsa...
Hangi şekilde çıkabiliyorsa ve bu hangisi en insani ise... ...doğrusu da odur. Yani bir noktadan sonra işin gideceği nokta o.
Yoksa şeyi düşünsenize, işveren mantığıyla düşünün. Hani o şapkayı da takmış biri olarak söyleyeyim şimdi. İş dediğiniz olay, yani biri geliyor buraya, biri konveyi yakıyor. Biri sifona basıyor, biri çay kahve içiyor, biri ışık açıyor.
Masrafta masraf. Gitsin evinde içsin kahvesini, sifonu evinde çeksin. Yani benim şirketin kesesinden var mısın? Yani aslında fırsatçı mantıkla baktığımızda da, işveren kafasıyla baktığımızda da öyle.
Ama işte dediğim gibi kuşak... Gözüyle görmek istediğinden, sonuç odaklı değil de süreç odaklı olduğundan... ...mümkün olsa haftanın yedi günü gelecek.
Çünkü tecrübe etmiştir. Hani ev bazılarının cehennemi. Hani iş bazılarının gerçekten kaçış alanı. Hani evden çıkmak, başka bir ortamda olmak da istiyor.
Bugünün ekonomik düzeninde hani çıkayım bir kafede çalışayım demek de bayağı bir yüksek maliyete karşılık. Ya yok zaten hani bu şey, uzaktan çalışma değil de hani bir gün daha fazla kendimize ayırabilecek zaman. Belki ailemize ayırabilecek, arkadaşlarımıza ayırabilecek, hobilerimize ayırabilecek bir zaman. Ben buradaki pragmatik, hani sen de bahsettin, pragmatik argümanlar zaten verimliliğin arttığı yönünde... Bütün gördüğüm benim işte İngiltere'de yapılan bir deney var,
Japonya'da yapılan bir deney var, İzlanda var bahsettiğim gibi. Hepsinde hani bütün çalışan mutluluğu artıyor, çalışan şey sirkülasyonu azalıyor yani iş bırakmalar azalıyor. Ve hatta şey seviyesinde yani beş günlük çalışma sistemine geri donarsak... ...ben ne maaş verilirse verilsin ayrılırım diyenler var.
Çok güzel bir parantez açayım. Türkiye'de 2024 Aralık'ta yapılan bir araştırma var. Şirketini unuttum. Şey demişler, hani varsayımsal olarak haftada dört gün çalışma karşılığı... Haftada dört gün çalışmayı tercih eder misin?
Evet. Bunun karşılığında mesela maaşını ne kadarından feragat edersin demişler. Yüzde dokuz çıkmış. Yani bir gün eksik çalışma karşılığında işte kabaca diyelim yüzde on kadar bir maaşından feragat etmeye de insanlar razı.
Dolayısıyla orada mutluluk versus gelir gibi bir durum var. İnsanlar mutluluğu tercih ediyor. Evet, benim baktığım bütün bu araştırmalarda, denemelerde de hepsinde insanlar... ...maaş,
hatta maaşı sabit kalması üzerindendi bu arada bu deneylerin hepsi ama benim gördüklerimin. Ama öyle olmayanlar da yine tercih ediyorlar. Dört günlük çalışma düzenine maaşları azalacak olsa da. Şey, hastalık nedeniyle işe gitmeler yüzde altmış beş azalmış.
İşe gitmeme. Ya zaten şimdi hani işveren kendini çok akıllı zannediyor da... ...hani işçi de aptal değil yani.
Sonuçta ona kadar onu baskılamaya çalışırsa o da arka sokaklardan... ...çeşitli işte kahve molası, sigara molası, zart izni, zurt izni... Hastalık, yok teyzem... Benim bir arkadaşım var yani 17 kere falan anneannesi vefat etti yani.
Anneannemin tokattaki cenazesini storyden de paylaşıyor. Ben böyle bu kaçıncı artık yani kaç kere öldü bu kadın? Arada iş değiştiriyorsa, her patronla bir kere de yoğuruyor. Her patronla bir akrabalığı öldürüyor.
Gibi gibi yani. Zaten böyle bir hani körler sağırlar, birbirini ağırlar durumundayız. Hiç olmazsa mertçe şu dört günlük şeye geçelim, düzene geçelim diye düşünüyorum. Ama şey, birkaç tane de risk var.
Bir işte belki bahsettiğin... İşte hastanelerde mi dört gün çalışacak? O ne olacak? Sektörel bir kompatibilite yani muhabbeti var ya da bir sorunu var çözülmesi gereken.
Bazıları da şey diyorlar, evet herkes çok mutlu olduğunu beyan ediyor. Çok daha verim arttı diye beyan ediyor ama çalışanlar bu sistemin devam etmesi için, hani bakın verimlilik düşmüyor demek için hani o trial süresi boyunca, deneme süresi boyunca hakikaten çok ekstrem... ...motive bir şekilde çalışmış olabilirler.
Hani bu gerçek şeyi yansıtmıyor olabilir falan diye... ...bazı eleştiriler gördüm bakarken. Bugünkü dünyada iş dediğimiz şeyin çok büyük bir bölümü... ...araştırmalar da hep onu gösteriyor.
Hani işini çok severek... İşini çok demeyeyim, severek ve çok severek yapanların oranı yüzde otuz. Yani %70'i sevdiği için değil, mecbur olduğu için, para kazanmak için, yapacak başka bir şey olmadığı için yaptığımız bir şey. Ama seviyormuş gibi bir taklidi de yapman lazım.
Başım belaya girer. Bir de çoğunuz için de şey yani, sahiden... Hani bir simülasyon olarak düşünsünler. Böyle ilk başlarda kulağa hoş geliyor ama... ...hani çoğumuzun içinde mutluluğumuz,
işimizle ortaya çıkardığımız şeyler. Yani ne bileyim, belki ya da bana öyle geliyor. Hani dediğim gibi, ben şimdi benim işim ne? Okumak, yazmak, anlatmak falan filan.
Yani ben bunları... ...iş olarak zaten yapmıyorum. Herkes için böyle değildir tabii de... ...hani bugün çoğunlukla iş adı altında yaptığımız şeyler,
mecburiyetten yaptığımız şeyler. Bunu daha insani hale getirmek zorundayız yani. Çünkü bu kadar dikkat dağıtırının olduğu, bu kadar alternatifin arttığı... ...üstelik bu kadar insanı ikame etmeye aday,
teknolojinin var olduğu bir dünyada... ...bu iş düzeninin sürekliliğinden bahsetmek... Çok daha anlamlı olmayabilir.
Son olarak şeyi söyleyeceğim. Bir tane bu İngiliz tekstilci 1817'de 888 formülü atmış. 8 saat çalışma. Robert Owen diye biri.
8 saat çalışma, 8 saat eğlence, dinlenme, 8 saat uyku. Kuramın mucidi o. Bugünkü günü üçe bölme olayının mucidi o. Ama sen İstanbul özelliğinde bunu da yapamıyorsun.
8 saat çalışıyor olsan bile 2 saat dışa gidiş, 2 saat dıştan geliş, kendine vakit kalmıyor. 995 akımı var. O aklıma geldi şimdi bu 888'den. O da sabah 9'dan akşam 9'a haftanın 5 günü çalışma.
O da otomatik neyi getirdi? Çince karşılığını unuttum. Bu Life Flight denen işte yatma şeyini getirdi protestosu. Yatıyorlar böyle hiçbir şey yapmadan.
Zaten Japonya falan şey gibi yani. Distopya gibiler çalışma konusunda yani. Kore, Japonya tabii. Doğurganlıkları da çok kötü etkileniyor.
Şeyleri de kötü etkileniyor. Mental sağlıkları da kötü etkiliyor. Ceza olarak başladık çalışmaya. Üstüne çok bir anlam yükledik ve hayatı onun etrafına kurduk.
Bir ara yol bulmaya çalışıyoruz. Bu programda da yapmaya çalıştık ama yani böğrümde on beş saatlik kalan... Fikirle. Teşekkür ederim, iyi ki geldin.
Seninle dinlemek gerçekten çok büyük bir keyif. Çok teşekkür ediyorum. Zaten podcast konusunda bir üstatsın bizim için. Estağfurullah, estağfurullah.
Elimizden geleni yaparız. Bu yoğun programda da vakit ayırdığın için minnettarım gerçekten Serdar Kızıloğlu. Memnuniyetle. O zaman bizi dinlediğiniz için çok teşekkür ederiz.
Bir sonraki Mecbur Buyum bölümünde başka bir mecburiyetimizi masa yatıracağız. Kendinize iyi bakın, hoşça kalın.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.