Podcast

dışa dönük olmaya mecbur muyum?

mecbur muyum?

8 ay önce
İzle
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

İçe dönük olmak mı daha iyi dışa dönük olmak mı? Başarıyı getiren şey dışa dönük olmaktan mı geçiyor gerçekten? Grup çalışmaları bireysel çalışmadan iyi midir? Peki içe dönük ile dışa dönük karakterli iki insanın ilişkisinin yürümesi mümkün mü? Toplum tarafından onaylanmak için dışa dönük olmaya mecbur muyuz yani?



Yararlanılan Kaynak:

Cain, Susan. Quiet: The Power of Introverts in a World That Can't Stop Talking. New York: Crown, 2012.



Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------

Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

2.532 kelime · ~13 dk okuma

Merhabalar herkese. Mecbur Muyum'un yepyeni bölümüne hoş geldiniz. Bugün bir dinleyicimizden gelen konu talebini masaya yatıracağım. Bu arada taleplerinizi, isteklerinizi bana iletebilirsiniz ya da yaşayarak.

Çok seve seve onları dikkate alıyoruz. Çok güzel de fikirler veriyorsunuz bize. Ben de bu konunun önerisini çok beğendim. Özellikle benim kendimi kişisel olarak müzarip olduğu bir durum değil.

Birazdan konuyu açıklayınca anlayacaksınız ama önemli olduğunu düşündüğüm bir konu. O yüzden bana hani herhangi bir konu öneriniz varsa Instagram'dan, Twitter'dan, LinkedIn'den, Ek Sözlük'ten, peçeteye yazan olmuş geçen gün onu gördüm. Herhangi bir şeyden tabi bana ulaşmanız kolay. Hepiniz de sağ ol, ulaşıyorsunuz.

Transkriptin tamamını oku

Paylaşırsanız çok sevinirim. Bugünkü konumuz dışa dönük olmaya mecbur muyum? Bölüm 1 Gürültülü dünyanın ideali. Neden hiç konuşmuyorsun?

Niye bu kadar sessizsin? Bir sorun mu var? Biraz sosyalleşsene. Eğer hayatınızın bir döneminde sırf sessizce oturup kendi kendinize kalmak istediğiniz için bu sorulara, bu ittirmelere maruz kaldıysanız yalnız değilsiniz.

Hatta istatistiklere göre nüfusun en az üçte biri sizinle aynı şeyi hissediyor. ama sanki dünya sadece geri kalan üçte iki için tasarlanmış gibi değil mi? iş yerinde mesela hani o sabah dokuzda o gereksiz brainstorming, beyin fırtınası toplantısından, açık ofislerin o bitmeyen uğultusuna, okul sıralarındaki sınıf içi katılım notundan, sosyal medyadaki kendini pazarlama zorunluluğuna kadar, sanki sistem bize tek bir mesaj veriyor. eğer başarılı, mutlu ve normal olmak istiyorsan, konuşkan, atılgan ve her an bir partiye veya sosyalleşmeye hazır olmalısın.

Bu bölümde Susan Cain'in Quiet kitabına ele alacağım ve dışa dönüklük ideali hakkında konuşacağım. Yani ideal benliğin anca dışa dönük, girişken ve ilgi odağı olmayı seven bir karakterle mümkün olduğuna dair o inancı masaya yatıracağız. Aslında bu böyle değildi. Her zaman böyle bir baskı yoktu.

Hatta bu kitapla beraber biraz geriye, yirminci yüzyılın başlarına dönelim. Tarihçiler kültürümüzde çok keskin bir kırılma tespit ediyorlar. Karakter kültüründen kişilik kültürüne bir geçiş yaptığımızı söylüyorlar. Eskiden yani karakter kültüründe önemli olan sizin ahlakınız, bir bütün olarak nasıl bir insan olduğunuz, onurluluğunuzdu yani.

Bu karakter kültürü zamanı diyor Susan Cain. İdeal insan ciddi, disiplinli ve onurlu insandı. Mesela Abraham Lincoln örneğini veriyor. Kimse hani Lincoln'ı çok inanılmaz bir sosyal kelebektir.

Ortamı yıkar geçer, kahkahalara boğar falan diye övmüyor. Onu karakteriyle överlerdi. Ama sanayileşmeyle beraber bu büyük şirketler ve satış, pazarlama kültürü geliyor ve... Sahneye kişilik kültürü çıkıyor.

Önemli olan kim olduğunuz değil, nasıl göründüğünüz olmaya başlıyor. Ve karizmatik olmak, etkileyici olmak, kalabalıkları büyülemek böyle bir değerler ortaya çıkıyor aslında. Bugün geldiğimiz noktada da eğer bir pazarlamacı gibi gülümsemiyorsanız, her fikrinizi yüksek sesle beyan etmiyorsanız, liderlik vasfı olmayan, işte ne bileyim, belki iş alması riskli ya da uyumsuz biri olarak kolayca etiketlenebiliyorsunuz. Ya bir de şu soruyu sordurdu bu kitabı okumak bana.

Gerçekten sürekli böyle bir açık bir lamba gibi parlamak zorunda mıyım? Her fikrimi sesli bir şekilde ifade etmek zorunda mıyım? Düşünmek için bazen susmak, üretmek için yalnız kalmak gerekiyor ve artık bu bir hastalık belirtisi gibi görünmeye başladı yeni dünyada. Bu mecburiyeti biraz kurcalayalım dedim.

Çünkü görünen o ki, dünya susanları duymamak için elinden geleni yapıyor şu anda. İkinci bölüm, iş birliği yaratıcılığı öldürdüğünde. Sabah işe gidiyorsunuz mesela. Masanız artık size ait değil çünkü açık ofis sistemindesiniz.

Yanınızdaki arkadaşınız telefonla bağıra çağıra bir şey konuşuyor. Karşınızdaki kişi dün akşam yediği yemeği anlatıyor. Ne bileyim işte yöneticiniz gelip böyle sırtınızı sıvazlıyor. Hadi arkadaşlar toplantı odasına diyor.

İşte ne bileyim beyin fırtınası yapacağız. Hep beraber konuşacağız. Fikir yürüteceğiz diyor. Eğer bu senaryo tüylerinizi diken diken ediyorsa, ya bu sorun sizde olmayabilir.

Susan Cain diyor ki, bu yeni grup düşüncesi de, new group think olarak adlandırdığı bir modern takıntıdan bahsediyor. Ve diyor ki, bize hep şu öğretildi, yaratıcılık sosyal bir süreç. İnsanlar bir araya gelmeli, fikirler havada uçuşmalı, işte birbiriyle etkileşime girerek daha iyi fikirler oluşur ancak falan. Bunun tabii ki biraz doğruluk payı var.

Ama size tarihin en büyük inovasyonlarından birinin aslında tam tersi bir ortamda doğduğunu söylesem. 1975 yılında Hewlett Packard'ın ofisine yolculuğa çıkalım. Kendi başına çalışan, sabahları ofise herkesten önce gelen, akşamları tek başına kalan bir mühendis var. Böyle içe dönük, yalnız bir insan.

Adı da Steve Wozniak. Wozniak, dünyayı değiştirecek o ilk kişisel bilgisayarı tasarlarken bir toplantı odasına değildi. Beyin fırtınası yapmıyordu. Yanında ona hadi Wozniak bir fikrin var mı ya fikirleri çarpıştıralım diye soran bir iş arkadaşı yoktu.

O küçük kabininde yalnız başına sabahın kör saatlerine kadar çalışıyordu. Wozniak yıllar sonra yazdığı biyografisinde o mühendislere ve mucitlere şu tavsiyeyi veriyor. Yalnız çalışın diyor. Komitede bir takımda değil, yalnız çalışırsanız devrimsel ürünler tasarlayabilirsiniz.

Ama bugün iş dünyasındaki hakim söylem, Steve Wozniak'ın söylediğinin tam tersi aslında. Şirketler açık ofis planlarıyla aradaki duvarları yıkıyorlar. Araştırmalar ise bu duvarların yıkılmasının çalışanların odaklanma süresini paramparça ettiğini, stresi arttırdığını ve verimliliği düşürdüğünü gösteriyor. Coding War Games adlı bir ünlü araştırma var.

Bu araştırmada en iyi performans gösteren yazılımcıların aslında sırrının ne yüksek zekası ne de yüksek deneyime olduğu fark ediliyor. Sırrı şu, özel sessiz ve kesintiye uğramayan bir çalışma alanına ve çalışma süresine sahip olmaları. Peki o meşhur beyin fırtınası, brainstorming toplantıları hiç mi işe yaramıyor? 1950'lerde Alex Osborne adında bir reklamcı var.

Bu kavramı o ilk defa ortaya atıyor ve diyor ki, grup halinde daha çok fikir çıkar diyor. Ama bilimin bunu yanlışladığı bazı deneyler var, bazı araştırmalar var. Bazı araştırmalar şunu gösteriyor, insanlar yalnız başına çalıştıklarında grup halinde ürettiklerinden hem daha fazla hem de daha kaliteli fikirler üretebiliyorlar. Çünkü bir grupta konuşurken bir sosyal kaytarma oluyor.

Başkası konuşurken beklersiniz ya da ne bileyim, aptal görünme korkusuyla belki en yaratıcı, en uç fikirlerinizi kendinize saklarsınız, söylemezsiniz. Yani eğer ofiste kulaklığınızı takıp dünyadan kopmak istiyorsanız, kapınızı kapatıp, tabii bir kapınız varsa, saatlerce çıkmak istemiyorsanız... ...bu sizin sosyal becerilerinizin zayıf olduğunu göstermek zorunda değil.

Bu sizin üretmek için biyolojik ihtiyacınız olan o kuluçka dönemini aradığınızı gösterir aslında. Bırakın millet konuşsun ya, bırakın toplantıda hani bir e-mail olabilecek bir toplantıda laga luga yapılsın. Ama özellikle buluşlarda gerçek sihir genelde gürültü kesildiğinde başlıyor. Bu sadece bir tercih meselesi mi yoksa beynimizin fiziksel yapısı mı bizi bu sessizlikte daha verimli hale getiriyor?

Bunu bir sonraki bölümde konuşacağız. Üçüncü bölüm, biyolojin kaderin mi? 1960'larda Hans Einzach, çok meşhur bir psikologdur, bir deney tasarlıyor ve insanların dillerine limon suyu damlatıyor. Bu insanları da iki gruba ayırıyor.

Kendisini içe dönük olarak tanımlayanlar, yani introvertler ve dışa dönük olarak tanımlayanlar, extrovertler. Ve fark ediyor ki, dışa dönüklere göre içe dönükler çok daha fazla salya üretiyorlar ağızlarına limon suyu damlatıldığında. Susan Cain kitabında bu deneyin sonuçlarını detaylarıyla açıklıyor. İçe dönüklerin biyolojik uyaran eşiği farklı diyor.

Reticular Activating System dediğimiz beyin ağı içe dönüklerde dış dünyaya karşı çok daha hassas. Yani limonun ekşiliği ya da bir partideki gürültü ya da parlak ışıklar, bütün bu uyaranlar içe dönükleri dışa dönüklere göre daha fazla uyarıyor. Dışa dönükler uyarılma hissini yakalamak için partilere, kalabalıklara ihtiyaç duyarken... ...içe dönükler zaten o hissi evde kendi kendilerine otururlarken bile yaşıyorlar aslında.

Aslında bu hikaye çok çok daha geriye gidiyor. Ta bebekliğimize kadar götürebiliriz. Harvard Üniversitesi'nde başka bir araştırma var. Profesör Jeremy Kagan'ın yaptığı, 1989 yılında bu çok ünlü bir deney.

Dört aylık bebekleri laboratuvarına getiriyor ve onlara bazı uyaranlar gösteriyor. İşte patlayan bolonlar var, renkli dönenceler var, işte garip sesler, değişik bebeklerin ilgisini çekecek sesler var. Ve bebeklerin yüzde yirmisi böyle çok bu uyaranlara yüksek tepki veriyor. İşte kolları, bacakları titriyor, avaz avaz ağlıyorlar.

Yüzde kırkı ise gayet sakin, sadece izliyor. Peki size bir soru. Sizce o ağlayan, tepkili, yerinde duramayan, uyaranlara yüksek tepki veren bebekler büyüyünce dışa dönük mü oldu yoksa içe dönük mü oldu? Çoğumuz hareketliyse kesin dışa dönük olmuştur diye düşünmüş olabiliriz ama bu cevap yanlış.

O ağlayan, tepki veren bebekler, Kegnonlara yüksek reaktif bebekler adını veriyor. Büyüdüklerinde içe dönük bireyler oluyorlar. Çünkü o bebekler huysuz değil, sadece hassas. Uyaranlara karşı hassasiyetleri daha yüksek ve sinir sistemleri dışarıdan gelen uyarana o kadar yoğun tepki veriyor ki sistemleri aşırı yükleme hissetmiş oluyor.

O sessiz, sakin duran bebekler ise dış uyaranlardan daha az etkileniyorlar ve büyüdüklerinde o heyecanı hissetmek için daha dış dünyaya açılma isteği ya da itkisi duruyorlar. İnsana ve başka insanlara veya aksiyona ...yöneliyorlar yani dışa dönük, extrovert oluyorlar. Yani o kalabalık ortamda yorulduğunuzda eğer kendinizi içe dönük olarak tanımlayan bir insansınız... ...telefon çaldığında irkildiğinizde belki ya da neden herkes kadar rahat konuşamıyorum dediğinizde... ...bu sizin aslında bir tür bozuk olduğunuzu ya da işte anormal olduğunuzu göstermiyor.

Sadece sizin amigdalanızın yani beyninizin bu duygu işleme merkezinizin... ...daha hassas, daha uyanık, alert ya da daha ne bileyim detaycı olduğunu gösteriyor aslında. Susan Cain bunu orkide hipotezi adı veriyor.

İnsanların çoğu kara hindi bağ gibidir bu üflenince parçalanan çiçek. Her ortamda büyürler, soğuğa sıcağa dayanırlar ama içe dönükler biraz da orkide gibidir. İşte uygun olmayan ortamda solarlar ama doğru ortamda o sessizliği, derinliği bulduklarında çok büyük bir işte güzellikle açarlar falan gibi böyle bir analoji kullanıyor. Bu arada Susan Cain kitabın yazarı da kendisini bir introvert yani içe dönük olarak tanımlıyor.

Ama burada çok önemli bir ayrım yapmamız lazım. Utangaçlık ve içe dönüklük aynı şey değil. Utangaçlığı şöyle tanımlıyoruz. Sosyal yargılama, yargılanma korkusu.

Acaba benim hakkımda ne düşünürler? Korkusu. Bu oldukça insanı engelleyebilecek bir durum aslında. İstenmeyen bir şey olduğunu söyleyebiliriz.

Ama içe dönüklük bir belki mizaç, bir karakter özelliği. Çünkü yani şu an bu gürültü bana çok fazla geldi. Sessizliği tercih ederim demek aslında. Susan Cain, Albert Einstein örneğini veriyor.

O içe dönük bir insan ama utangaç biri değil. Fikirlerini dünyaya iletmekten çekinmiyor. İnsanların tepkisinden korkmuyor. Ama böyle tek başına bir şövalye gibi yaşamayı tercih ediyor ve çalışmayı tercih ediyor.

Düşünmek için yalnızlığa ihtiyacı var. ...grup etkileşimine ihtiyacı yok. Yani eğer kendinizi içe dönük bir insan olarak tanımlıyorsanız, biyolojinizle bir savaşa girmenize gerek yok.

Doğru ortamlarda aynen bir orkide gibi, Susan Cain'in metaforuyla açtığınızı göreceksiniz. Biraz da aşk, biraz da love diyelim, ilişkiler diyelim. Bir içe dönükle bir dışa dönük, bir Mars'ıyla Venüs'lü gibi alakasız hani olabiliyorlar aynı ilişkide. Bir sonraki ve son bölümde bu iletişim uçurumunu ve bir içe dönükle dışa dönüğün ilişkisini nasıl idare edebileceğini konuşacağız.

Dördüncü bölüm. Aşk, uzlaşma ve kendi ışığını bulma. Gözünüzde şu sahneyi bir canlandırın lütfen. Böyle bir cuma akşamı ya da cumartesi akşamı, böyle saat sekiz.

Bütün haftanın yorgunluğu üzerinize çökmüş. Sonunda eve geliyorsunuz. Oh be, dünya varmış deyip şöyle koltuğa bir uzanıyorsunuz. Üzerinizde belki bir pijamanız var ya da bir eşorman geçirmişsiniz üzerinize.

Elinizde kumanda var. Tam o huzurlu anın tadını çıkaracaksınız. Tepenizde o sosyal kelebek partnerinizin sesi bitiyor. Hadi hazırlanmadın mı?

Herkes bizi bekliyor falan diye. O gözleri parlayan, enerji patlaması yaşayan partneriniz sizin içinizden geçen o sessizce karışta şunu söylüyor. Ya ne olur bir aksilik çıksa da gitmesek yani. Belki bu sahne kimilerine tanıdık geliyordur.

Eğer bir içe dönükle bir dışa dönük... ...aynı evde yaşıyorsa bu tarz sahneler ister istemez yaşanıyor. Mecbur muyumun bu final bölümünde savaş baltalarını bir kenara bırakacağız.

Hem bu tarz ilişkileri nasıl idare edebileceğimizi... ...hem de bu gürültülü dünyada en azından içe dönüklerin kendi alanlarını nasıl koruyacağını konuşacağız. Suzunken kitabında gerçek bir çiftten bahsediyor.

Greg ve Emily diye isimlerini tabii değiştirerek. Bray, yani erkek olan Bray. Erkek Bray, Bey Bray. Tam bir dışa dönük.

İnsanları çok seviyor, gürültüyü seviyor. Hayali her cuma akşamı evlerinde böyle kalabalık yemekli partiler vermek. Her yılın her 52 haftasında. Emily ise tam içe dönük ve böyle insanlar da birbirini bulur hep yani.

İnsanları seviyor ama derin sohbetleri tercih ediyor, birebir buluşmaları tercih ediyor. Kalabalık ya da gürültülü yemekler onun için böyle bir işkenceye dönüşüyor. Emily'nin hayalindeki cuma akşamında sessizce oturup dinlenmek ve yıllarca aynı kavgayı ediyorlar. Greg, Emily'yi sosyalleşmekten kaçan sıkıcı biri olmakla suçluyor.

Emily ise Greg'i sığ ve anlayışsız Ama asıl sorun şu, diyor Susan Cain. Sadece istekleri değil, kavga etme şekilleri de farklı. Araştırmalar gösteriyor ki dışa dönükler yüzleşmeci başa çıkma yöntemini kullanıyorlar. Seslerini yükseltiyorlar, karşındaki insanın üzerine üzerine gidiyorlar.

Sorunu o an gürültülü bir şekilde çözelim, kavga edelim ve bitsin modundalar yani. İçe dönükler ise çatışmaktan hoşlanmıyorlar, çatışmadan kaçmak istiyorlar ve tehdit algıladıklarında daha da kendi işlerine kayıp alıyorlar ya da ortamdan uzaklaşıyorlar. Greg bağırıyor, Emily susuyor. Greg, Emily sustukça hani beni niye sallamıyor bu kadın, neye umursamıyor bu ilişkiyi, umursamıyor mu benim kadar diye daha da çok bağırıyor.

Emily, Greg bağırdıkça daha da çok içine kaçıyor ve hani bu tarz ilişkilerde içe dönük insanlar, dışa dönüğün kavgalarında tam böyle bir kısır döngüye dönüyor aslında. Çözüm peki ayrılmak mı? İçe dönüklerle, dışa dönükler birbirleriyle olmasınlar mı? Hayır, böyle ilişkilerde çözümler üretilebilir.

Profesör Brian Lisl'ın özgür kişilik teorisi, free trade theory aslında bir çözüm sunuyor. Diyor ki bu profesör, Biyolojik olarak belli bir mizacımız var herkesin. Bizi biz yapan değerler var ve sevdiklerimiz için karakterimizin dışına çıkabiliyoruz. Yani bu normal bir şey.

Yani eğer Emily, Greg'i gerçekten seviyorsa ve bu ilişkiyi yürütmek istiyorsa bazen dışa dönük rolü yapacak. O partiye gidecek, gülümseyecek, biraz sohbet edecek, kendisini biraz challenge edecek. Ama ve burası çok önemli. Bunu yapabilmesi için de bir şeye ihtiyacı var.

Bir yenilenme alanı, diyor profesör. Kendisi de içe dönük bir insan bu arada, bu araştırmayı yapan ama iyi seminerler veren biri. Ve şöyle anlatıyor, ben hani seminerler veriyorum, binlerce insana konuşuyorum ama biter bitmez de tuvalete koşuyorum ve ayaklarımı havaya kaldırıp kabinde saklanıyorum. Yani kimse onu görmesin, kimse onunla konuşmasın, sosyal pili tekrar dolsun diye.

Bu onun yenilenme alanı. İlişkilerde de aslında bu tarz ilişkilerde en azından anlaşma bu olmalı. Hani tamam hayatım bu akşam seninle o partiye geleceğim. O dışa dönük tarafımı ortaya çıkarmak için elimden geleni yapacağım.

Ama yarın öğlene kadar tek kelime etmeden kitap okuyacağım. Sen de beni rahatsız etmeyeceksin gibi böyle bir anlaşma ya da alışveriş şeklinde olması gerekiyor diyor. Ve Greg ve Emily de Susan Cain'in anlatılımına göre sorunlarını böyle çözüyorlar. Her hafta değil, ayda iki kez parti veriyorlar ev partisi ve partilerde Emile kalabalığın ortasında değil, kenarda koltukta birebir sohbetleri yönetiyor.

Peki baştaki sorumuza geri dönelim. Dışa dönük olmaya mecbur muyum? Hayır, cevabım yani mizaç meselesi. Ben hani bir eğitimci de olduğum için hani hep eğitim kurumlarında şöyle notlandırmalar olur.

İşte derse katılım notu ve bazı çocukların daha içe dönük olduğunu, derse o kadar katılmadığını ya da derste konuşmak için o sosyal cesareti bulamadığını anlayabiliyorum ve hani bundan... Öğrencileri de mesul tutmak, mizaçlarında olmayan bir şeyi onlardan beklemek bazen haksızlık gibi geliyor. O yüzden daha ne bileyim, belki grup çalışmalarında ya da daha ev çalışmalarında kendisini göstermesini belki beklemek görüyor. Hani bence bu bir eğitimci için de önemli bir soru.

Çünkü hep böyle sesi çok çıkan tipler, her konuda konuşan tipleri böyle daha başarılı... ...öğrenci olarak görmede eğitimdeyiz. O açıdan ben hani bu kitabı araştırırken o eğitimci tarafımdan da bir şeyler buldum açıkçası.

Ama tabii ki mizacımız uygun değilse dışa dönük olmaya mecbur olmamalıyız. Bazen mış gibi yapabilmelisiniz. Yani içe dönük bir insansınız. illa sahtekarlık olarak da görmemek lazım.

Susan Cain kitabında şöyle bir şey söylüyor sonunda, güzel benim de hoşuma gitti. Hayatın sırrı kendinizi doğru ışığın altına koymak. Bazıları için bu bir Broadway sahnesinin spot ışıkları, bazıları içinse bir masa lambasının loş ışığı ama İçe dönükte olsanız, dışa dönükte olsanız dünyanın size ihtiyacı var. Özellikle içe dönüklere ihtiyacımız da var.

Onların derinliğine, onların yavaş ve sağlam düşüncelerine ihtiyacımız var. Gerekirse dünyayı kurtarmak için dışa dönük taklidi yapın, sahneye çıkın ama işiniz bittiğinde evinize o sessiz köşenize dönün ve şarj olun. Dünya zaten yeterince gürültülü, yeterince fikir beyan eden insan var. Biraz da belki de bize sessizlik lazım.

O yüzden içe dönükseniz kendinizi suçlu hissetmenize gerek yok. Dışa dönük olmaya mecbur değilsiniz. Bir sonraki bölümümüzde yine başka bir toplumsal tabuyu masaya yatıracağız. Bizi izlemeye devam edin.

Kendinize iyi bakın. Hoşçakalın.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)