Podcast

her şeye yetişmeye mecbur muyum?

mecbur muyum?

8 ay önce
İzle
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Neden her şeye yetişmeye çalışıyoruz ki? FOMO gerçekten kötü bir şey mi? Peki verimlilik takıntımızı artık bırakmanın zamanı gelmiş olabilir mi?



Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------

Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

5.120 kelime · ~26 dk okuma

Merhabalar herkese. Mecbur Mimon yeni bölümüne hoş geldiniz. Bugün yanımda sevgili partnerim Yaşar var. Merhaba.

Sabah şekerleri. Hoş geldiniz, hoş geldiniz. Nereden çıktınız? Fakslar okumayı. Nereden çıktınız?

Senin yaşın yetmez. Faks diye bir şey vardı abi ve programlarda böyle fakslar akıyor ama şey yani böyle... ...hani metrelerce kağıt böyle A4 rulosu.

Transkriptin tamamını oku

Yaşına yaşımın yetmediği bir şey bu arada. Evet, o faksları ecerken falan okuyor falan şey dinleyicilerden gelen. Nereden nereye? Evet.

Bugün sevgili partnerim Yaşar'la önemli, güzel, keyifli bir konuyu konuşacağız. Her şey yetişmeye mecbur muyum sorusunu konuşacağız. Sen bu konuyu nereden buldun, nereden aklına geldi? Seni düşünüyorum.

Ya bu kadıncağız. Nasıl her şey yapıyor bu kadın? Yani bir yandan YouTube, bir yandan iş, bir yandan kendi özel hayatı dedim. Hiç kimse dönüp sormuyor.

Ezgi sen nasılsın? Herkes soruyor. Nietzsche'ye soruyor. Chopin'a soruyor ama kimse dönüp nasılsın diye sormuyor.

Beni biraz ağzını öpebilirsin. Ben sormak istiyorum. Hiç kendini zamansal olarak kısıtlama. Nasıl hissediyorsun?

Nasıl yetişiyorsun her şeye? Vallahi yetişemiyorum. Ne yalan söyleyeyim? Ben yetişemiyorum bu arada.

O yüzden de bu konuyu sen önerince hoşuma gitti. Sürekli bir şeylere geç kalıyormuş hissim var ve bu konuda da yalnız olmadığımı da düşünüyorum. Belki insanlar, birçok insan da böyle hissediyordur. Belki sen de hissediyorsundur yani, bilmiyorum.

Özellikle bir kere sana şunu soracağım. Bundan önce hiç seninle konuşmadık. Sen tekno optimist misin, tekno pesimist misin? Güzel bir soru.

Ben tekno pesimistim. Ben de tekno pesimistim abi. Ben özellikle son dönemde inanılmaz karamsar bir noktaya doğru gittim. Bu arada ne olduğunu da bir kısaca açıklayalım istersen.

Tekno-optimizm, yani teknolojinin insanlığa iyi geleceğini... ...teknolojinin insanlığın özgürleşmesinde bir araç olacağını... ...düşünen çok basitçe fikir.

Tekno-pesimizm de bunun tam tersi olduğunu. Teknolojinin bize iyi gelmeyeceğini, bizi daha fazla özgürleştirmeyeceğini... ...belki bizi daha fazla köleleştireceğini ya da daha fazla gözetlenmemize sebep olacağını.

Daha böyle hani Black Mirror' sal bir bakış yani. Mesela Black Mirror, tekno-pesimist bir dizi diyebiliriz. Ben de tekno pesimistim ya. Yani teknolojinin bize daha fazla sürekli gelişmesiyle... ...sanki bize kolaylık sağlayacak gibi düşündüğümüz şeyler... ...bizim için birer tahküm aracı ya da bir bizi kontrol aracı haline geliyor.

Bunu iş hayatında da ben hissediyorum. İşte her yeni gelişen araçla daha ulaşılabilir oluyorsun. Daha hızlı bir şeyleri halletmen bekleniyor. Daha sana olan beklenti artıyor.

İş yükün artıyor. Yani... Gerçekten teknoloji hayatımızı kolaylaştırıyormuş söylemene çok şüpheyle yaklaşmaya başladım son birkaç yılda. Endüstri devriminin başlangıcını düşünelim.

İnsanlar günde on iki, on dört, on altı saat çalışıyor. İşte çocuklar çalıştırılıyor. Çok kötü koşularda çalışıyorlar. Ancak yirminci yüzyılda toplumlar bir araya gelip hani sosyalist fikirlerle iş yaşam dengesi düzenlendi.

Maksimum çalışma saatleri konuldu. Minimum maaşlar getirildi. Dolayısıyla teknoloji kendi başına topluma iyi veya kötü etkiler getirmiyor. Ama bu konu özelinde şunu da düşünüyorum.

Böyle hani kaçırdığımız dedin ya bir sürü şey olduğunu düşünüyoruz. Gerçekten kaçırıyor muyuz? Yoksa bu bir hissiyat mı? Hatta buna da fear of missing out derler ya.

Sürekli aslında bir şeyler oluyor. Çünkü hayatın çok hızlandığı bir evrede yaşıyoruz. Yani her gün onlarca etkinlik var. Her gün dinleyebileceğin onlarca kitapla karşılaşıyorsun.

Yüzlerce içerik var. Arkadaşlarına dışarı çıktığında... Aklın yapamadıklarında kalıyor. Belki biriyle beraber oluyorsun, aklın diğer beraber olamadığın insanlarda kalıyor.

O kadar fazla opsiyon var ki bir süpermarkete girdiğinde o kararsızlığı hayatımızın her zerresinde yaşıyoruz. Yani işte bir çikolata alırken bunu mu alsam, bunu mu alsam? İşte bir sandalye alırken şöyle bir özelliği de varmış, böyle bir rengi de varmış. Al, iş için, hayattaki kararlar için, hayatını aldığın insanlar için genişletebiliyorsun.

Bundan iki yüz, üç yüz yıl önceki ortaçağ ne kadar statikse, bugünkü yaşam o kadar dinamik. Bunun kendisi de insanlarda sürekli bir pişmanlık ve sürekli bir tatmin olamama hali yaratıyor. Bende şey de yaratıyor. Yani mesela bu, hani bunu bana, bu arada senin podcast'ın başında söylediğin şey bana çok fazla söyleniyor.

İşte bu kadar çok şeyi nasıl yapıyorsun falan. Ben o kadar hiç içimden öyle hissetmiyorum ki. Yani hani evet, ürün olarak fazla şey çıkıyor gibi hissediyorum. Yani çıkıyor daha doğrusu, objektif bir gerçek de.

İtişme açısından yani sanki işte arkadaşlarıma yeterince vakit ayıramıyorum, aileme yeterince vakit ayıramıyorum, kendime yeterince vakit ayıramıyorum, içeriklerime istediğim kadar vakit ayıramıyorum. Yani hiçbiri beni şey yapamıyor, tatmin edecek seviyede yapamıyorum gibi hissediyorum yani. Böyle de bir his yaratıyor bende ama... Dışarıdan baktığında mesela hani her şeye yetişmiş gibi bir imajla şey oluyor.

Yani belki de hani bir insan için bir çıtayı da ben yükseltiyorum. Yani bu yetişemiyor gibi gözüken halim. Hani daha da yetişemiyor gibi hisseden bir insan için de ben bir böyle... ...aa bak işte ezgi yapıyor ve neler var falan gibi bir çıta yükseltme şeyi de oluyor.

Kendinizi kötü hissetmeyin. Ben de sizin gibi hissediyorum. Sadece içerik üretiminde çok iyiyim. Ya bu bölümüş kişilikler aslında hepimizin hissettiği de bir şey.

Yani sen de demin dedin işte bir yandan ailevi rolünden bahsettin. Bir yandan içerik üreticiliğinden, bir yandan iş yaşamından. Aslında hepimizin hayatında böyle onlarca rol var veya işte yüzlerce küçük rol var ya da ilişki girmesi insanlar var. Ve bu bölümüş ilişkiler, bu bölümüş kişilikler içerisinde biz yeterince tatmin duygusu hissedemiyoruz.

Çünkü hep yüzeyde gibi hissediyoruz. Aslında akış birazcık derine inmek ve o akış anı içerisinde insanlar tatmin olmuş. Hissediyor. Maalesef ki bu akış anları sürekli işte telefonlar, başka ilişkiler, başka işler, hızın kendini dikte ettirmesinin neticesinde bölünmüş durumda.

Ve burada demin de sen karşılaştırmalardan bahsettin. Karşılaştırma yapabileceğimiz ölçütler o kadar büyüdü ki geçenlerde bir yazarla denk gelmiştim. Bir kitap yazmış, sonra kitabın başlangıcındaki metni de bana anlattı. Harbi bir yazar mı yoksa kendi kendine bir şeyler yazmış, kendi kendine bastırmış?

Yani ortalama diyeyim, ne çok büyük bir yazar, ne de çok küçük bir yazar. Kendince bir kitlesi var. Mahalle kavramından bahsediyor kitapta. Diyor ki biz eskiden hani mahallede büyümüştük.

Mahalleden biriyle evlenirdik. Mahallede arkadaşlarımız olurdu. Mahalle bize bir şeyler öğretirdi. Hatırlarsın bu doksanlarda, iki binlerdeki Türkiye'deki siyasi tartışmalarda böyle bir mahalle kavramı vardır.

Hatta hala bazıları kullanır. Mahalle baskısı. Mahalle baskısı, muhafazakar mahalle. Bizim mahalle ona öyle demez.

Bizim mahalle buna karşı çıktı. Mahalle mi kaldı ya? Ben onu anlatırken bunu düşündüm. Ya o bir mahalleden bahsediyor ama ben bir mahallenin ürünü değilim.

Ben hatta hani evrensel bir insanlığın parçası gibi hissediyorum. İşte Singapur'da olan bir olay, New York'ta yaşanan bir gelişme, Paris'teki bir kültür sanat etkinliği beni etkiliyor. Bizim kuşak böyle. Dolayısıyla o ölçeyi ne kadar genişlediğini de bize gösteriyor.

Biz sürekli kendimizi herkesle karşılaştırabilir hale geldik. Eskilerin insanlar için karşılaştırabilir olanlar kendilerine yakın olanlardır. Mahalledeki o başarılı abi falan gibi yani yine mahalleden. Onun bile seninle bir ortaklığı var bu arada.

Yani aynı sınıfsal geçmişi paylaşıyorsun, aynı ailelerden geliyorsun. Aşağı yukarı benzer hayat görüşlerin oluyor. Şimdi hiç alakası olmayan, sınıfsal olarak neredeyse hiç uyumlanmayacağın... ...birilerinin hayatlarını görüyorsun ve gördüğün şeyler genellikle bir PR oluyor ya.

Yani aslında orada bir dakikalık sahneyi görüyorsun. Sen ise kendi yirmi dört saatlik sıkıcı hayatınla karşılaşıyorsun ve... ...mutsuz oluyorsun ondan sonra.

Yani bakıp kendini Hayley Bieber'ın hayatıyla karşılaştırıyorsun. O da işte tanımıyordu sonra tanındı falan filan ama... ...o senin zaten olabileceğin bir opsiyon değil yani.

Bana bu biraz bu arada geçen hafta seni başka bir konukla aldattım. Serdar Kuzuloğlu konu oldu. Four day work week deniyor. Yani haftada dört gün çalışma şeyi, prosedürü ile ilgili konuştuk.

Ve bu gelse mi diye konuştuk. Eyvallah. Ve orada aslında hani bahsetmeyi unuttuğum bir şey vardı. Önemini de buluyorum.

Biliyorsun yani Ünlü Okanomist Keynes var. 1930'da şöyle bir tahminde bulunmuş geleceğe dair füşürüs şapkasını takmış. Torunlarımız haftada on beş saat çalışacak demiş. Teknoloji hani o büyük gelişmeler geldi ama biz her zamankinden daha fazla... ...yoğun hissediyoruz.

Her zamankinden. Keynes'in İkinci Dünya Savaşı'nı bildiğini de söyleyeyim. Aynen. Bunu bilememiş.

Aynen. Nasıl biliyor? Yani diyor ki... Biri çıktı, ikide gelir herhalde.

Bu anlaşmalar bizi İkinci Dünya Savaşı'na götürür diyor. Versen anlaşmasından falan. Bak sen, bilmeyen adam. Belki ama bilir bunda yirmi sene, otuz sene sonra.

Belki az çalışırız, bilemez. Bilmiyorum, on beş saate de düşeceğini sanmıyorum yani. Düşmesini isterim en azından, öyle söyleyeyim. Yani bu arada şey yani, geçen hafta da hani biraz üzerinde durduk ama... ...farklı bir açıdan bakacağım.

Yani zaten verimlilik oranını çok düşük yani. Hani sen tek kağıt üzerinde kırk saat çalışıyor gözüksem bile... ...belki de... ...hani bir kurumsal işte on beş saat gerçekten bir iş üretiyorsun yani.

Mesela senin günde kaç saat verimli ve şey geçiyor? Gerçekten verimli olduğum saat sayısı dört beştir herhalde. Ha, çokmuş bu arada. Ya bir de benim işimde şöyle bir şey var.

Derse girdiğin zaman, dersi yapmak zorundasın yani. Hani orada kaytarabileceğim bir şey yok yani. Beş dersim varsa, kırkla çarp. Üç yüz dakika mutlaka çalışıyorum yani.

Ama hani diyelim ki dersim yok ve başka bir şey üzerine çalışıyorsam... ...benim maksimum verimlilik sürem iki saat falandır ya bir günde. Ama en fazla dedim bu arada dikkat et.

Ha, dört beş saat. Ortalama ne kadar? Üç dörttür. Yine iyi bence.

Bence hani ortalama bir insanın verimlilik süresi çok az yani... ...ve sürekli bu yetişme şeyi de aslında böyle çok fazla yapmamız gereken şey var... ...ama onları yapmasak da olur gibi bir dünyada dayız da yani.

Ama onun diyaloğunu kurmak da hem kurumsal hayatta, hem sosyal hayatta çok zor oluyor. Yani birçok angarya iş var, yapmasan da olur. ...ama ya da sosyalleşirken mesela birçok angarya şeyle karşılaşıyoruz... ...diyalogla ama onları yapmamız gerekiyor ve ona cevap vermezsen ayıp oluyor... ...falan ya da o e-mail'e cevap vermen gerekiyor,

toplantıya katılman gerekiyor... ...ve böyle sürekli hani yapman gereken şeyler artıyor kümletif olarak... ...ve sen sürekli bunlara yetişemiyor gibi hissediyorsun.

Ben mesela WhatsApp gruplarına yetişmeye çalışmaktan tamamen vazgeçtim. Ve böyle biraz arkadaşlarım arasında da bir böyle sürtüşmeye sebep oldu. İşte bana laf atıyorlar, bizim böyle arkadaş grubumun WhatsApp grubu. İşte ne bileyim, bir şey laf sokuyorlar, takılıyorlar falan filan.

Olta atıyorlar ve böyle hani takip etmeyi bıraktığım için artık, yani bırakmak zorunda kaldığım için şey oldu böyle. Hani Ezgi'nin de bir tarafı kalktı. Hani yetişemiyorum abi yani bir insanın hayatında kaç tane WhatsApp grubunda aktif olabilir? Bence bir yani.

Bu anlattığım anda şunu düşündürdü. Şimdi dedin ya aslında o kadar verimli olamıyoruz diye. Şöyle düşünelim. Verimli olmak belki de insanın evrimleştiği bir şey değildi.

Yani verimlilik çok insanların hayatına ciddi bir katkı sunuyor mu? Belki avlanırken veya bir mahsul incelerken verimli olman gerekebilir ama... ...günde sekiz saatin her anını verimli olarak değerlendirmek... ...aslında bir enerji israfı düşündüğünde.

Dolayısıyla içinde olduğumuz toplum zaten bizim organik sistemlerimizle... ...organik döngülerimizle uyumlu değil. Ben hatta bunu inorganik ve organik sistemler arasında bir mücadele gibi de okuyorum.

Şöyle, biz organik sistemleriz. Yani biz canlılarız. İşte hayvanlar gibi veya bitkiler gibi bizim döngülerimiz var. Bütün organik sistemler döngülerle çalışıyor.

Uyuyoruz, uyanıyoruz, yoruluyoruz, yemek yiyoruz. Yani bir fonksiyonun aslında hem aşağı doğru hem de yukarı doğru gidişini gibi düşün. Aslında sürekli burada termostatik bir hareket. İçerisindeyiz veya güneş doğuya batıyor vesaire ama mesela makineleri düşün.

Bunlar asla yorulmuyorlar. Bunlar bir döngü ihtiyaç duymuyorlar. Bunlar duruma ihtiyacı içerisinde değiller. Her an yapay zeka kendisini daha iyi bir hale getiriyor veya bir makine her an çalışabilir noktada.

Biz onlara yetişemediğimiz için de... Aslında o bütün o burnout dediğimiz, işte tükenmiş hissetme, geride kaldığını hissetme, bilginin hızının, senin çok aştığını düşünme bence çok doğal da bir sonuç. İçinde yaşadığımız toplumun doğal bir sonucu. Hatta buna İngilizce'de cognitive evolution mismatch diyorlar.

Yani bizim kendimizin, biyolojimizin teknolojiyi adapte etme kabiliyetiyle teknolojinin gelişimi hızı arasında inanılmaz bir asimetri var şu an. Bütün bunlar bizim daha yorgun bir şeylerin... ...sanki bir şeylere yetişemiyormuşuz gibi hissettiriyor.

Bu organik ile inorganik muhabbetini Buyunçulhan'dan mı aldın? Tam onun yapacağı bir tespit. Harari'den aldım. Öyle mi?

Evet. İş atıyorsun. Harari'yi çok severim. Türkiye'ye geliyormuşum.

Etelektüel olarak yani severim ama o anlamda iş atmak istemem ben. Bu arada bu şeyde sanayi devriminden ve verimlilik takıntısından bahsedince aklıma geldi. Bu şeyin hani kar etmenin yanı sıra hani böyle çalışma saatleri ve on altı saat falan hani sadece hayatını yani işçilerin sadece evlerine gidip uyuyup... ...geri çalışmaya devam ettikleri fabrikaya geri dönüp ya da neyse madene geri dönüp... ...geri çalışmaya devam ettikleri bir sistemden buralara geldik.

Ve sancılı bir süreç oldu bu yani. Teşekkürler Karl Marx ve hani bütün o sol akımlar sayesinde. Senin dediğin bu makineler ve inorganik, organik meselesinden çağrışım yaptı. Bu sanayi devrimiyle beraber karı arttırmak için tabii ne kadar çok çalışırsa o kadar çok kar üretir.

Hani bu basic şeye geçiyorum ama bir yandan da makineler durması... ...yani kapatıp açması çok maliyetli olduğu için de böyle non stop çalıştırmaya... ...şey,

teşne bir eğilim varmış. Tabii ki işte bu sol hareketlerin sayesinde bu kazanımlar, işçilerin kazanımları oluyor vesaire ama... ...hala o hani verimlilik ve şey kaygısı, üretkenlik kaygısı... ...bizim böyle çok core,

zihnimizde böyle artık zihin yapımıza yerleşmiş bir şey olarak... ...duruyor yani. İşte ne bileyim, boş durmaktan kötü hissetmek, dinlenmekten vicdan azabı hissetmek... ...dinlenmeyi bir hak olarak görmemek de bunun bir parçası olarak görebiliriz.

Geçenlerde bir tweet gördüm hemen, ondan sonra sana sözü vereyim. Şey diyordu kız, biraz da hak verdim. ''Bütün bu mental hastalıkların artışının sebebinin aslında hiç olmamamız gerektiği kadar meşgul olmamız sebebiyle olduğunu düşünüyorum.'' yazmış.

Hani bu kadar yoğun olmamalıydık, bu kadar fazla sürekli bir şeyler üretmeye ve bu verimlilik kaygısıyla... ...bir şeylere yetişmeye çalışmamalıydık. Yani bu bizim doğamızda değil gibi bir şey ve doğamızın... ...erör verişi de mental hastalıklarla oluyor falan işte yani.

Burnout'undan başka şeylerden. Burnout en barizi belki ama diğer şeyleri de buna bağlıyordu. Bilmiyorum, ilginç bir tesadüf. Orada bence ince bir denge de var bu arada.

Çünkü çok boş vaktin olunca da insan aynı düşünceyi tekrar tekrar işleyebiliyor. Dolayısıyla sanki orada bir orta ince doğru ayarı bulmak lazım. Ne çok meşgul ne de çok az böyle vakte sahip oldun. Bence bu bize şeyden geldi.

Çocukluğumdan itibaren okula gidiyorsun ya sabah sekiz, akşam dört ya da üç neyse. Sürekli bu sisteme şey oluyorsun. Benim gün içinde atıyorum, yedi, sekiz saat boyunca okulda kalıyorsun ve bir şeyler üretmen ya da bir şeylerin parçası olman gerekiyor. O yüzden artık bizim zihnimizde o işliyor yani.

Farklı bir belki eğitim sisteminde o senin dediğin o rumination, geviş getirme ya da boş zamanla ne yapacağını bilememe hali olur muydu? Ona o kadar emin değilim. Burada bu anlattıkları bana şunu düşünürdü. Şimdi insanlar bir şeyleri kaçırdığını düşünüyor.

Ne bileyim işte akşam eve geldin, o akşam dışarı çıkmıyorsun. Sonra arkadaşların attığı bir soruyu görüyorsun. Ulan ben de dışarı çıkabilirdim. Bak görüyor musun?

İşte bugünü boş geçirdim veya işte işe gidiyorsun. İşe giderken bir arkadaşının paylaşımını görüyorsun. Mısır'a gitmiş. Ya bak görüyor musun?

İşte biz yine yapmadık falan. Veya bir arkadaşına sohbet ederken başladığı bir kurstan bahsediyor. Tekvando kursuna yazılmış. Lan biz de yazılabilir falan diye düşünüyorsun.

Şimdi burada gerçekten sen orada o geziyi mi istiyorsun? O tekvandoyu yapmak mı istiyorsun? Veya o arkadaşın en son aldığı ayakkabının gerçekten sana konfor getireceğini mi düşünüyorsun? Yoksa onun uyandırdığı bir duygu mu var?

Yani aslında o duygu haritasını çıkarabilmek lazım. Sen o an belki de başka bir şeyi onun ikame ediyorsun. Neyi mesela? O an sosyal...

Kabullenmeyi belki o geziyle hani insanlara bak ben de geziyorum demeyi işte ben de bir şeyler satın alabiliyorum demeyi belki orada özlüyorsun veya onu istiyorsun. Onu sadece o etkinlikle kılıflandırıyorsun. Dolayısıyla gerçekten istediğin şey o etkinliğin, o şeyi yapmış olmak mı yoksa oradaki o duygu mu? Bence bunu işaret ettiğimizde bir kere zaten kaçırdığın şey ne olduğunu önce anlıyorsun.

Yani birçok insan aslında oradaki görünme ihtiyacını, insanlar tarafından dikkat çekmeyi, kendisini kabul ettirmeyi veya boş vaktinin daha fazla olmasını talep ediyor. Sadece burada bir takım etkinlikler onun yerine giriyor. Bunun üzerine şunu düşündüm. Şimdi biz içimizden gelen duyguları ne kadar iyi okuyabiliyoruz?

Mesela iki bin yirmi beşte bir yere düşündüğüm şey şuydu. Bir şey yapmak istiyorum ama o yapmak istediğim şey bir dürtümü, bir istek mi, bir arzu mu? Şimdi bunun adını koyabilmek önemli bir şey. Çünkü genellikle fear of missing out bir dürtüyle geliyor.

Sen o an dürtülüyorsun. Yani sen de yap. Bak kaçırdın, görüyor musun? Akşam aslında eve gitmen daha iyiydi, yorgundun, eve gitme kararı aldın.

Birkaç gündür zaten dışarı çıkmıştın, dinlenmek istedin, çayını içecektin, televizyonu izleyecektin, arkadaşını arayacaktın. Sonra arkadaşın storiesini gördün, bak gördüm, kaçırdım diyorsun. Aslında o dürtüyü fark edebildiğin anda kendine daha iyi bir set çekebiliyorsun. Bunu bence bir sonraki basamağı da şu, mutluluk dediğimiz şey belki de sınır çizebilmektir.

Şimdi bu psikologlar çok der ya, sınır çizin, sınır çizmek önemli bir şey, katılıyorum. Ama mesela bize hep şey sınırları öğretiliyor. Başkalarına karşı sınır çizelim, ilişkilerimize sınır çizelim. Bence insan kendisine de karşı sınır çizebilmeli.

Ne gibi? Yani kendi arzuların, kendi dürtülerin, kendi isteklerine karşı da sınır çizebilmelisin. O sınır çizebildiğinde belki mutlu olacaksın. Yani her şeyi yapmayı isteyebilirsin ama bu seni mutlu etmiyor.

Her şeyi yapmayı istemene sınır çizebildiğinde belki daha huzurlu ve mutlu olacaksın. Ondan kastediyorum. Ama şöyle bir tarafı da var ya Yaşar, şimdi seni denerken düşündüm de... ...bazen de yani bu FOMO dediğimiz şey... ...işlevsel bir şey de oluyor.

Yani hani orada sana... ...zihnin ya da bilinç dışın neyse yani hani sana bir işaret veriyor yani. Çünkü bazı isteklerinin bir şeyi aslında yani işareti ya da...

O hissi yaşamak aslında bazen sağlıklı. Yani çünkü orada sosyalleşmek sana iyi gelecek belki. Ve orada o hissi yaşadığın zaman, o FOMO'yu yaşadığın zaman... ...yani belki bir sonrakinde diyeceksin ki şu an canım istemiyor ama... ...gideyim sosyalleşeyim,

bir şey olur. Ne bileyim, bir neşe olur, eğlence olur. Ya da biriyle tanışırım, bir flört olur falan filan. Yani o bence benim FOMO'yu o kadar sorunlu bir his olarak görmüyorum.

Ya şu tabii hani, Erich Fromm'da falan da vardır işte. 49'a bile Erich Fromm videomu izleyebilirsiniz, o konuda uzun uzadı diye anlatmıştım. Olmak ya da sahip olmak fikri var işte orada. Hani oraya gitmeyi mi istiyorsun yoksa oraya gitmiş gözükmeyi mi istiyorsun?

Sorusu bence bu değerli bir soru. Ve trendlerin böyle hani körü körüne takip edilmesi gerekmediğini zaten hani... ...kerrer defalar söyledim artık, hani dinleyicilerimiz biraz tanımıştır beni ama...

Biraz da bazen insanları hani o tembellikten çıkaran şey ya da ne bileyim... ...bazen o depresif böyle içe kapanık moddan çıkaran şey de o FOMO hissi oluyor. Yetişemediğimiz bir şeylere ya da bir şeyleri kaçırıyoruz hissi yaşamak... ...bazen işlevsel bir duygu da olabiliyor yani.

Hatta birçok zaman diye düşünüyorum şu anda konuşurken yani. İlla o kadar hani sınır çizmeli miyiz bu şeye karşı ona emin olamadım. Bunun insanlarda işlevsel bir tarafı olduğuna katılıyorum. Ama demin dedim ya hani senin içinden gelen duyguların dürtümü yoksa bir arzu mu yoksa bir istek mi olduğunu anlamak lazım.

Biraz bence buna işaret ediyor. Yani orada kendine bir eksiklik görüyorsan yani gerçekten hani son zamanlarda bir asosyallik hissediyorsun kendinde veya... ...işte eskisi kadar aktif biri değilsin, dışarı çıkmıyorsun.

Bir takım işte kültür sanat etkinlikleri de geride kaldın. Kendini geliştirebileceğin alanlar olduğunu düşünüyorsun. Bu zaten senin samimice, derinden hissettiğim bir şeydir. Kendini tanırsın biraz.

Burada hani cut the noise derler ya, hani gürültüyü kes, gürültüden uzaklaş. Çok önemli bir şey bence. Senin o bahsettiğin şey... Bu arada Yaşar Bey'in WhatsApp statüsü, sessizlik Erdem'dir.

Sessizlik bir Erdem. Bir Erdem. Aynen. Dünyanın en çok konuşan insanı olmasan inanacağım sana.

Sen herhalde şey istiyorsun yani. Millet sussun, seni dinlesin. Bu arada neden WhatsApp durumu değiştirmiyor? Niye?

O zaman sessizliğimi bozmuş olurum. Her dakika konuşman dışında bir sorun yok. Yani şöyle dediğine katılıyorum, işlevsel bir tarafı var ama... ...burada o daha çok insanlarda bir kaygı ve endişe de yaratıyor.

Yani senin bahsettiğin işte işlevsel olduğu tarafı da var ama birçok insanda... ...bir geride kalmışlık duygusu, bir eksiklik duygusu, bir yetersizlik duygusu... ...bu yetersizlik duygusu üzerine inşa olan işte yapamıyorum galiba duygusuyla da birleşiyor.

Ama bu bence adaptif bir şey abi, yani tabii eksik hissetmek... ...yani bizi bir şeyler aramaya, kovalamaya itiyor yani. Ben mesela şimdi hani şu an düşünüyorum bu arada gerçekten bunu.

En çok böyle bir şeyler yapmalıyım, dışarı çıkmalıyım... ...hissiyatım şey zamanı oluyor, singleken. Yani bu mesela işlevsel hani biri bana, benim bilinç dışımda yok ama birini bul ve çiftleş diyor yani.

Hani bu böyle çok... Normal bir dürtü gibi geldi bana şu anda yani düşünürken yani. Bunu o kadar sorunlu mu? Ona ikna olamadım.

Ama baştaki argümanlara geri dönelim. Normalde sen bunu kendi içinde hissediyordun. Ya da mahalle düzeyinde işte etrafında gördüğün on, yirmi, otuz kişiyle beraber düşünüyordun. Şimdi bu bin kişiye çıktı, iki bin kişiye çıktı.

Tarih içi bir döneminde insan hakkında bu kadar bilgi sahibi değildik. Mesela ben şimdi ilkokul arkadaşımın bugünün nasıl geçirdiğini biliyorum. İşte cep telefonu kaybetmiş mesela. Bu gereksiz bilgiye niye sahibim ben?

Ama biliyorum yani. Niye? Çünkü işte iletişim teknolojileri falan filan. İnstagram var, şu bu.

Dolayısıyla bu aslında o tetiklenmeleri arttırdı. Tabi tabi. Bir noktada dur diyebilmek lazım. Yoksa işlevsel kesinlikle.

Yoksa ki tabii ki yani açlık da aslında bir arayıştır ya. Acı da öyle. Aynen tabii ki. Bundan kaç veya yemek ye.

Yani acıktın, yemek yemen lazım. Şu an evet, biraz overstimüle bir dünyada yaşadığımız için haklısın yani. Dolayısıyla tam bence burada o dengeyi bulabilmek aslında insanın... ...huzurlu olduğu ana erişmesi demek.

Yani nerede... Nasıl yapabiliriz bunu peki? Yani sınır koymak derken biraz açar mısın? Mesela sen demin sosyal mahallelerden bahsettin.

Mesela WhatsApp grubunda arkadaşlarına cevap vermediğin için arkadaşların seni dışlıyor. Biraz bunu aslında kabullenmek lazım. Yani insanlar her an aktif olmayabilir. Yani telefonla her an erişilebiliyor olmamız, her an...

...sana erişeceğim, sana cevap vereceğim anlamına gelmiyor. Bunu biraz kabullenmemiz lazım. Belki bundan yüz sene sonra insanlar bu döneme bakacak, diyecek ki... ...ya tamam abi yani telefonu bulmuşsunuz da niye her dakika,

her saniye cevap veriyordunuz? Yani insan bir zaman ayırır kendini. Sen mesela sen desen ki arkadaşlara, ya ben cevap vermek istemiyorum. Ne oldu işte, bizimi sevmiyorsun olur.

Normal bir şey bu. Hemen cevap vermeyebilirim. Her an dönemeyebilirim veya İnstagram'da hani sürekli aktif olmayabilirim. Bence bunun bile yine normalleşmesi lazım.

Bana en cenzi özelliğim ne biliyor musun? Nedir? Telefonla konuşmaktan nefret ediyorum. Sen seviyor musun?

Seviyorum. Hadi ya. Ben de yaşlı biri oldum diyorsam mesela. Biz herhalde o yüzden bu sayede orta bir jenerasyon.

Aynen. Yaşlarımız buluşuyor böyle otuzda falan. Bu arada mesela şu teklifime ne diyorsun? Mesela.

Ben bu arada şeyde insanları telefonla, bazen gerekiyor tabii ki. O zaman da önceden şey yapıyorum, arayayım mı? Böyle de ince düşünen bir insan. Bu arada aramadan önce ben zaten sormak lazım.

Evet, bence bu kültürün oturması lazım. Aramak şey gibi biraz geliyor. Hani mesela bir insanın şey dersin ya, abi yarın müsait misin? Ama ne için olduğunu sormak mı?

Kitleyecek hani böyle. Hani eşya taşımaya çağıracak. Hani neye göre olduğunu söyle, ona göre müsaitim falan. Biraz aramak da öyle hani şey geriyor beni, ne söyleyecek, ne konuşacağız?

Benden ne isteyecek mi? Spontan olarak ne cevap vermem gerekecek? Mesajda hiç olmazsa şey görüyorsun abi, hani ne talep ediliyor? Zart diye görüyorsun yani.

Şeffaf bir şey yani. Bazen bir de bir yıldır konuşmadığım biri arıyor falan, abi ne isteyecek? Seyircilerimizin şunu düşünmesini istiyorum. Şimdi bu içeri yazılırken şunu düşündüm.

Şimdi hepimizin aslında bir bütçesi var değil mi? Mesela kafamızda şunu düşünüyoruz, işte şunu anlatsam... Zaman bütçesi mi? Oraya gelecektim.

Aynen, aynen. Ben daha parasal bütçeden gelecektim. Ya pardon, hiç bunu söylememişim gibi davranıyorum. Ortaya olunca şöyle oturdu ya.

Telepatik düşünüyoruz. Telepatik düşünüyoruz. Hakikaten. Ya şimdi mesela şunu diyorsun, işte şunu alırsam bütçem böyle olur.

Şunu alayım, şunu almayayım, gelir gider tablosu yapıyorsun. Ama mesela zamanımızı bu şekilde değerlendirmiyoruz. Yani zamanımızı kullanırken sanki böyle sonsuz bir kaynağı kullanıyormuşuz gibi davranıyoruz. Halbuki bir dikkat cüzdanı da yapabiliriz kendimize.

Kesinlikle abi bravo. Ağzından bal damlıyor. Teşekkür ederim. Her şey sussun dedi.

Sessizlik bir erdendir. Aynen. Senin aslında her hafta veya işte bir ay boyunca, hatta bir gün boyunca verebileceğin dikkatin bir sınırı var. Belki dört saat, belki beş saat, bilmiyorum.

Belki dört slot diyelim ona. O slota ne koyacaksın? Mesela bir arkadaşına kahve içebilirsin, işte iki slota işini koyarsın. Akşam da bir slotta ya işte eşine mi verirsin artık, bir filme mi verirsin bilmiyorum.

Bir şeyler yani ama on tane şey koyamazsın. Hem onu yapayım, hem arkadaşımla görüşeyim, hem işe gideyim, hem okuma. Bu olmaz. Bunu aslında doldurman lazım.

Haftada yirmi tane slotun var. Bunu doldurmaya çalış. Kırk tane şey koyduğunda olmuyor yani. Mesela ben Aser Zenç'te bulunan arkadaşlarımı da anlıyorum.

Empati kurabilirim. Ulan otuz saniyeyi ne alacak? Her dakika Instagram'dasın zaten ya da X yapıyorsun zaten. İki dakika yazıver falan filan.

O kadar mı değersizim senin için? İki dakika cevap yazamayacak mı kadar mı? Ama şey çok disruptive oluyor yani. Şimdi... Şey,

ben de ADHD olduğu için falan diyor. Şey çok ama dikkat dağıtıcı oluyor. Oraya gir, ona cevap ver. Sonra şey yap, ona yetiş, buna yetiş.

Onunla telefonda konuş. Sonra şey yap, yaptığın işe geri dön. Yani orada hani o dikkat süren bazen hani... ...işte yirmi dakikalık bir dikkat süresi ile altmış dakikalık bir dikkat süresi... ...ya da bölünmüş atıyorum,

bölünmüş altmış dakikayla... ...blok bir altmış dakika arasında belki böyle fersah fersah fark var yani. O yüzden sürekli bölünüyorsun, geri dönmen şey oluyor ve... ...sürekli de insanların da herkes elinde telefon olduğunu biliyor yani ama... ...cevap veriver,

beş şerefsiz falan moduna da girmekte bazen, haklı da olabiliyorlar. Ama gerçekten dikkati çok dağıtıcı bir şey haline geliyor ve belki de bu konuda artık biraz daha yetişmemeye de çalışabiliriz. Yani ya da yetişmeye çalışmaktan istifa etmek konusunda vokal olabiliriz yani. Belki bu tabu kalkmalı.

Bu arada aramayı tam bu noktada seviyorum. Dedin ya hani cevap vermek aslında o dikkatinin sürekli dağılması falan demek. Cevap veriyorsun on dakika sonra ama arayınca hani o an karşılıklı olarak birbirimizdeyiz ya. Bir aydır konuşmadığım bir arkadaşım.

Çok talepkar geliyor. İşte ben şöyle düşünüyorum. Dedin ya kırk dakika veya bir saat hiç böyle bölünmeden çalışmanın verdiği o tatmin. Bir arkadaşımla kurduğum bir saatlik telefon yürüyüşmesinin hissettirdiği bende o.

Mesaj atacağım o yarın dönecek bilmem ne falan o araya bir sürü şey gelecek. Hayır şak bir saat bir konuşuyoruz. Her şeyi konuşuyoruz. Bir ay bir daha konuşma tamam.

Hani sen sağ, ben selamet yani. Bir ay sonra bir daha gel. Dolayısıyla çok bir yandan da bana hani o derinlikli ilişki kurabilmenin bir yolu gibi geliyor. Doğru.

Bu demin dikkat cüzdanından bahsettim ya. Geçen de şunu düşündüm. Hatta bunu tweet da attım. Şimdi yirminci yüzyılda işte teknolojinin yarattığı bu aşırı derecede eşitsizliği... ...biz çalışma saatlerini düzenleyerek,

çalışma hakları getirerek çözdük. Yirmi birinci yüzyıldaki olay da birazcık reklam. Her yerde reklam görüyoruz. Biraz çünkü rahatsız ediyor beni.

Metroda yürüyorum, reklam görüyorum. Otobüse yürüyorum, reklam görüyorum. Instagram'da insanların reklamını görüyorsun. Sürekli reklam, ya yeter yani, tamam mı?

Dedim ki, bence biz yirmi birinci yüzyılda reklamları sınırlandırmalıyız. Yarın bir gün VR gözlüğü takacağız, her yerde reklam göreceğiz. Mesela sen de reklam göreceksin. İşte belki beni daha fazla şey, duracağım ben.

Devamlı şey, ileri sar falan diyeceksin, tamam mı? Bu çok sıkıntılı bir şey. Ben bunu içimden düşünüyorum bazen, yavaş konuşan insanlar. Keşke bir buçuk olsaydı, şu an çarpa bir bıçağı basabilseydim.

Bence o yüzden yirmi birinci yüzyılda bir araya gelmeliyiz ve bir insanın... ...bir günde karşılaşacağı reklam sayısını sınırlandırmalıyız. Bir şeylerin sınırı koymak lazım.

Böyle yedi, yirmi dört reklam göremeyiz. Reklamla ne alaka? Hız diyeceksen aslında çok paralel ilerliyor. Yani o tüketimle alakalı bir şey yani.

Senin aslında her anının metalaşması, en başta da zamanının. Zaman eskiden bu kadar değerli ve bu kadar parayla ölçülen bir şey değil. Artık yirmi birinci yüzyılda insanların zamanında metaya dönüştü. Yani o zaman üzerinden para kazanıyorsun.

Dolayısıyla... Her yerimize böyle bir sokuluyor şirketler. Netflix'in CEO'sunun bir cevabı vardı. Bizim en büyük rakibimiz uyku diye.

Yani aslında öyle bir mesele. Bizim aslında bazı noktaları koruyabilmemiz lazım. Hayır abi orada ben organik bir sistem olarak dinlenmek istiyorum diye. Evet, evet çok haklısın.

Geçen bir arkadaşımla arabada gidiyordum. Şey önümüzde de bir Hanzo diyeceğim insan. Durdu böyle ve hani bir şeyler alıyor tamam mı işte tek ele girdi sigara alıyor falan ve onu bekliyoruz tek şeritli bir yol. Böyle iki dakika adamı bekledik yani falan.

Sonra dönerken yanımdaki arkadaşım şey diye bağırdı zaman hırsızı. Bu nasıl bir alegorik. Freestyle mıydı bu? Yani bu alegori nereden aklına geldi?

Ama çok çok haklısın. Yani zaman meselesi için, yani bilmem belki de ayrı bir şey bile açabiliriz. Yani ya da burada da gerçek konuştuk. Yani zamanı organize etmek, zamanı anlamlı kılmak... ...bizi hani senin dediğin o organik yapılar olarak... ...bize kendimizi iyi hissettirecek ve sürdürülebilir bir mental hayat... ...ya da sağlık denge kurabilecek şekilde ayarlayabilecek bir şeye girmek çok zor.

Bu arada hani zaman yönetimi şeyine gidince de aklım hep şeye gidiyor böyle hani... ...bizim belki bu mecbur muyum da da çok bahsettiğimiz hani... ...sistemsel,

yapısal değişimler yapmıyoruz ve zamanı yönetemiyoruz oluyor ya... ...işte ne bileyim okullarda şey oluyor işte... ...ödev projeyi azaltmıyor da çocuklara zaman yönetimi öğret...

Çünkü sorun bizim verdiğimiz iş yükünde değil, senin zamanını yönetememen de gibi bir yere de gidiyor. O yüzden o da beni irite ediyor. Bence dünya olarak vites düşürmeliyiz. Bölümden bir tane mesaj çıkaracaksak bu olsun benim adıma en azından.

Bu kadar çok üretmeye, bu kadar verimli olmaya gerek yok yani. Herkes bir de sürekli çıta yükseliyor ya böyle hani bu sefer işte sen kırk saat çalışıyorsun, kırk beş saat çalışan biri çıkıyor. Ve ne için yani hani pointless yani anlamı yok. Hep beraber biraz yavaşlayalım ya, bir anlaşma falan imzalayalım... ...dünya olarak ve böyle bir vites düşürelim,

rahatlayalım. Boş zamanımız kalsın, aylaklık yapalım, verimli olmayalım biraz da yani. Bu kadar verimli, hiç ben olumlu bir şey olduğunu görmüyorum şu an dünyada. Burada bu kot ceketinle ve bu söylemlerinle karşılığında bir kör köpeğin var. Aynen.

68 kuşağa oturuyormuş gibi hissettim. Bugün şey serseri style. Aynen. O kadar verimlilik karşılıklı konuştun ki beni biraz verimlilik örneğe doğru itecektin.

Beni biraz verimlilik örneğe iteceksin yani. İnsanlarla boş bırakmamak lazım. Obez olurlar falan diyeceksin sen birazdan. Verimli olmak isteyen verimli olsun ama herkese de bu baskıyı yapmayalım.

Ben o çizgideyim. Verimlilikle ne yapıyoruz şu an? Ne oluyor abi şu an dünyada iyi olan ve verimlilikle yaşanan? Ben kişisel olarak mutlu hissediyorum.

Ya okey, ben de verimlilikten mutlu hissediyorum ama hani bu kadar mı yani? Bu mu yani? Bu kadar mı gerekli? Hani biraz böyle vites düşürsek gerçekten bir şey fark edecek.

Senle bir başarılı olmaya mecbur muyum videosu çekelim. Evet. Evet. Doğru.

Çünkü bu ilk bölüm olsun, bu Sneak Peek. Çünkü o tartışmanın meta tartışması o aslında. Kesinlikle doğru söylüyorsun. Bugün sevgili partnerim Yaşar'la her şey yetişmeye mecbur muyum sorusunu masaya yatırdık.

Siz ne düşünüyorsunuz? Sizce birazcık yetişmeye çalışma çabamızı biraz askıya mı almamız lazım? İyi mi olur? Bizlere yazın fikirlerinizi, mesajlarınızı ben şahsen okuyorum.

Yaşar da okuyor diye düşünüyorum. Ben de okuyorum. Ona da cevap vermeye çalışıyorum. Ona yetişmeye çalışıyorum, bakın.

Kendi WhatsApp gruplarıma yetişemesem de şey, dinleyicilere mutlaka yazıyorum. Ben de bunları okurlardan gelen mektuplar gibi değerlendirdiğim için. Evet, evet ben de. Bir de çoğu insan çok uzun yazmış oluyor.

Uzun yazmasa da cevap veriyorum da, uzun uzun analizler fikirlerini yazıyor. O kadar zaman ayırmış, ben de zaman ayırmam gerekiyor gibi hissediyorum. Sevgili Ayşe, bu mesajın bende derin bir tesiri bıraktı. Senin duygularını anlamakla beraber sana şu tavsiyede bulunuyorum falan ciddiyetinde cevaplıyorum.

Ben de bayağı ciddi ciddi ve uzun uzun cevaplıyorum. O yüzden yazın. Bir sonraki bölümde görüşmek üzere. Bu arada önerilerinizi de yazın.

Bir sürü dinleyici önerisi alıyoruz. Bize güzel konular da atıyorsunuz. Onları da yazarsanız çok mutlu oluruz. Bir sonraki bölümde görüşmek üzere.

Hoşçakalın.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)