
2.523 kelime · ~13 dk okuma
Arkadaşlar bugün çok heyecanlıyım. Köşedeki antikaçıdan 1940'lardan kalma harika bir radyo satın aldım. E kutu açılışını da birlikte yaparız diye düşündüm. Gerçi satıcı biraz garip bir adamdı.
Epeyce yaşlı, çatık kaşlı bir İngiliz. Bana dikkatli olmam gerektiğini çünkü bu radyonun çok özel bir alet olduğunu söyledi. Neyse. Hadi biz denemeye başlayalım bakalım.
Hitler öldü mü? Bu ne alaka şimdi ya? İçinde bir çeşit kaset falan mı var bunun? Senato diyor, Britanya Başkanı diyor.
Hep böyle tarihten kalma sesler. Bu ne biçim radyo ya? Bak son kez deniyorum. Tartışmayı bırakın da orkestrasyona başlayalım artık canım.
Yeni avant kamerasını şöyle geniş, ferah bir yer yapalım yahu. Avam kamerasını. Kaybaha İngiltere'deyim ben. Baviş, gel benimle.
Aa, siz... Winston Churchill? Evet, benim. Hadi çıkalım.
Siz benim adımı nereden biliyorsunuz? Senin gitmediğin zaman dilimi kalmamış ki Barış. Kulağıma geldi benim de. Peki bir şey soracağım.
Neden illa dikdörtgen şeklinde ısrar ediyorsunuz ki? Anglo-Sakson siyaseti iki partili sisteme dayanır Mr. Özcan. Sınırları net bir şekilde belirlenmiş iki tarafa.
Mesela... Tarihsel bir parlamentoda fikirler flulaşır. Aratonlar ortaya çıkar. Ama dikdörtgen bir ortamda aynı fikirdekiler omuz omuza, karşıt fikirler ise yüz yüzedir.
İyi ama küçük parlamento ısrarı niye? Meclis dediğin hınca hınç dolu olmalı Barış. Sıkışık olmalı. Karşıtlar birbirine sadece iki kılıç mesafesinde durmalı hatta.
Yahu dairesel olmuş, dikdörtgen olmuş ne fark eder ki? İnsanlar fikrini buna göre değiştirmeyecek ya. Olur mu hiç genç adam? Bak benim bir sözüm vardır bu konuda.
Google'da falan da çıkar hatta. Biz binaları şekillendiririz, sonra onlar da bizi şekillendirir. Neyse, ben gidiyorum. Kürsü sıram geliyor.
Biz binaları, binalar bizi şekillendiriyor. Binalar, mekanlar... Mekanlar bu kadar belirleyici mi gerçekten? Bir kitap vardı sanki bunun hakkında.
Mekanın şeyi, mekanın... Heh, mekanın poetikası. Tamam, çok güzel. Şimdi siz biraz soluklanın, ben de kütüphaneye dönmek için bir radyo falan bakınayım buralarda.
Başka kitabımı buldum arkadaşlar. Fransız filozof Gaston Bachelard'ın yazdığı Mekanın Poetikası. Belki bu eseri isminden dolayı bir mimari kitabı gibi yaklaşanlar ya da onda ev nasıl dekor edilir falan gibi şeylerin ipuçlarını bulacağını düşünenler olabilir. Ama bu kitap daha çok bizimle ilgili.
Mekanların ruhumuzla kurduğu ilişkilerle. Buna dair bir kitap bu. Başla bu ilişkileri ev üzerinden anlatıyor çünkü ona göre ev insanın dünyadaki ilk evrenidir ve dolayısıyla ruhsal bir değer taşır. Sizin de ev sözcüğünü duyduğunuzda aklınızda ilk olarak dört duvarla çevrili bir konut değil de sıcak bir yuva imgesi canlanıyor değil mi?
Çünkü evler öyle kolonlardan, çimento'dan, betondan filan ibaret değildir sadece. Olumlu, olumsuz birçok duyguyu da çağrıştırırlar bizde. Mekanın poetikası evin ruhsal analizini çok katlı müstakil evler üzerinden yapıyor. Orta katlar gündelik hayatın sürdüğü, daha sıradan hislerin yaşandığı alanlar kitaba göre.
Çatı katını da evin en çok ışık alan ve düşüncelerin berraklaştığı yer olarak tanımlıyor. Belki burada rüzgarın uğultusunu, şimşeğin gürültüsünü çok daha yakından işitiyorsunuz ama hepsinin sebebini tanımlayabiliyorsunuz. Çünkü başela tavan aralarını rasyonelliğin hüküm sürdüğü yerler olarak tanımlıyor. Bodrum katıysa evin toprağa en yakın kısmı.
İşte yazara göre burası karanlık dürtülerin, tekinsiz keşiflerin mekanı. Şöyle bir hatırlasanıza. Küçükken bir şey almak için apartmanın bodrumuna gönderildiğimizde içimizde mutlaka böyle bir ürperti duymuşuzdur değil mi? Nedenini tam olarak anlayamadığımız korkulu hislerle çevrelenmişizdir.
Çünkü yazarımızın da dediği gibi bodrum katları tavan aralarının aksine bilincin değil, bilinç dışının mekanı. Hepimizin yakından tanıdığı o ünlü psikolog Carl Gustav Jung'da meseleyi çok benzer bir şekilde ele almış. Bilinçle bilinç dışının çatışmasını anlattığı bir hikayesinde, tıpkı Bachelard gibi tavan arası ve bodrum katı metaforu da başvuruyor Jung'da. Şimdi, bodrum katından rahatız edici sesler duyan bir adam var bu hikayede.
Adama göre bu bir hırsız da olabilir, çok daha tehlikeli bir varlık da. Fakat aşağı inip de orayı kontrol etmeye hani tabiri caizse biraz tırsıyor bu adam. Onun yerine çatı katına gitmeyi tercih ediyor. Orada kimseyi görmeyince de burada kimse yok diyor.
Demek ki herhangi bir sorun kalmadı. Böyle düşünüyor. Yani bilinçaltıyla yüzleşmektense meseleleri halı altına süpürmeyi tercih ediyor zihnimiz. Şimdi mutlaka aranızda ya sen ne anlatıyorsun Barış filan yok öyle alt kat üst kat filan biz apartman dairelerinde yaşayan insanlarız bize ne bunlardan filan diyen çıkacaktır.
Ama baş ala bu konuya da parmak basıyor aslına bakarsanız. Böyle modern apartman yaşamında insanın ne yükseleceği bir tavan arasının ne de inebileceği bir mahzenin olmadığını o da söylüyor. Bu durumun da insanın dühsel derinliğini yitirmesine ve düzleşmiş bir ruh haline hapsolmasına neden olduğunu savunuyor. Mekanın poetikasında evin başka başka alanlarına da değiniliyor tabii ki.
Sandıklarla çekmecelere mesela. Bunlara gizemi ve mahrumiyeti simgelediği söyleniyor. Bir köşeye çekilip oturmak içe dönüş duygusuyla ilişkilendiriliyor. Ama benim kitapta dikkatimi en çok çeken kısım Fransız tarihçi Jules Michel'in kuş yuvası hakkındaki analizlerine yapılan atıflar oldu.
Michel'e kendi yuvasını yapan kuşların hiçbir araç gerece sahip olmayan işçiler olduğunu söylüyor. Sincap'taki el, kunduzdaki diş yok mesela değil mi onlarda? Kullanabildikleri tek alet kendi minik gövdeleri. Dolayısıyla kuşlar yuvaya taşıdıkları malzemelere ancak göğüslerini bastırarak bir şekil verebiliyorlar.
Ve böylelikle de yuva kendi bedenlerinin bir kalıbı oluyor adeta. E biz de kuşlar gibi değil miyiz sizce? Evlerimizi kendimize göre biçimlendirmek istemiyor muyuz? Eşyaların yerini değiştirirken, kendimize böyle bir okuma köşesi filan yaparken ya da duvara karakterimizi yansıttığını düşündüğümüz bir şeyler asarken kuşlarınkine benzer bir dürtüyle hareket ediyoruz bence.
Eve kendimizden bir şeyler katmayı, benliğimizin evle bütünleşmesini belki de arzuluyoruz değil mi içten içe? Hatta o Ikea ve Türevi mağazalardan demonte halde aldığımız mobilyaları eve getirip birleştirmek bile bize başka bir türlü bir haz veriyor. Belki saatlerce yapım broşürünü anlamaya çalışıyoruz. Belki biraz terliyoruz, yoruluyoruz.
Ama monteleme işlemini tamamlayıp da eserimize baktığımızda böyle muzaffer bir komutan edasıyla dolaşıyoruz odanın içinde. İşte bu eve kendimizden bir şeyler katmanın getirdiği, verdiği hazla ilişkili. Bu arada arkadaşlar şimdi Ikea dediğimde aklıma geldi. Sizin de Ikea'nın o enteresan iç mekan tasarımı dikkatinizi çekti mi daha önce?
Hani böyle sadece bir lamba almaya gidersiniz ama yatak odalarının, mutfak eşyalarının, çocuk dünyası bölümünün filan içinden geçe geçe dolaşırken bulursunuz kendinizi. Çünkü tek yön politikaları nedeniyle mağazanın tamamını gezmek zorundasınızdır en ufak bir mandal almaya kalksanız bile. E haliyle kasaya geldiğinizde de ihtiyacınız olmayan bir sürü ürünü sepetinize attığınızı fark edersiniz. Burası sosyolog Tony Fry'ın da dediği gibi tüketim toplumunun hac merasimi gibidir adeta.
Kitlelerle birlikte böyle sıralar halinde okların gösterdiği yönde hareket ederiz. Tavaf ederiz tıpkı kutsal bir yürüyüşte olduğu gibi. İşte bu tasarım anlayışı Gruyen etkisiyle açıklanıyor. Gelin şimdi adını Avusturyalı mimar Victor Gruen'den alan bu kavramın tarihine biraz daha yakından bakalım.
Modern alışveriş merkezlerinin ilk versiyonunu 1950'lerde Amerika'da planlayan mimar Victor Gruen başlangıçta bugünkü AVM'ler gibi bir şeyi amaçlamamıştı aslında. O, Avrupa'daki şehir meydanlarına benzeyen, böyle biraz daha toplum odaklı, güvenli alanlar yaratmak istiyordu. Alışveriş tabii ki işin bir parçasıydı ama içinde öyle kütüphaneler, parklar falan gibi insanların sosyalleşebileceği alanlar da olacaktı. Ancak yatırımcılar kar maksimizasyonu hevesiyle sadece mağazalara odaklanmayı tercih ettiler.
İnsanlar bir tür tüketim zombisi haline gelmeliydi bu anlayışa göre. İşte bu amaçla yapılan belli mimari tercihler bugün grüyen etkisi olarak kavramsallaştırılmış durumda. Şimdi bu tercihlere biraz daha yakından bakalım. AVM'lerde dış dünyayla bağınız kesildir değil mi her şeyden önce?
Hiçbir yerde böyle bir pencere ya da saat filan göremezsiniz. Dışarıdaki hayatta neler oluyor? Ne kadar oldu buraya geleli filan gibi sorgulamalara girmemeniz beklenir orada. Parlak ışıklar, görsel uyaranlar bir yerden sonra zihninizi afallatmaya başlar.
Aslında buraya kadar anlattığım her şey nerede de geçerli biliyor musunuz? Kumarhanelerde, Las Vegas'ta da böyledir tasarımlar. Müşteri içeride ne kadar kalırsa kasada o kadar çok kazanır çünkü. Bir de sürekli olarak AVM'lerde yolunuzu kaybediyorsanız telaşlanmayın.
Bu da istenen, tasarlanmış bir şey. Labirent gibi koridorlarda oryantasyon bozukluğu yaşamanız arzulanıyor çünkü. Bir o mağazadan bir şu mağazaya filan sürüklenip duruyorsunuz istemsizce. Müşteri olarak gardınız düştükçe düşüyor.
AVM'leri o kadar anlattık ama aslında onlar yok yerler. Yoklar yani buralar. Dalga geçti mi filan düşünebilirsiniz şimdi ama merak etmeyin ne demek istediğimi anlatacağım tabii ki. Önce kısa bir ara verip biraz soluklanalım.
Evet tekrardan merhabalar. Arkadaşlar en son neden bahsediyorduk? AVM'lerden konuşmuştuk hatırlarsanız. Yok yerler demiştim onlar için.
Gelin şimdi bu kavramı açalım biraz. Yok yerler teorisini ilk kez 1992 yılında ortaya atan Mark Augie bir mekanın yer olması için bazı antropolojik koşulları taşıması gerektiğini iddia ediyor. Yani bir yer içinde illa bir tarih, kimlik, ilişkiler barındırmalı ona göre. Öyle her önüne gelene yer demiyoruz yani.
Örneğin kutsal mekanlar, müzeler, Hatta mahalle kahvehaneleri. Bunlar antropolojik yerler. Bir de yok yerler var. OG terminalleri, otelleri ve tabii ki AVM'leri birer yok yer olarak tanımlıyor.
Öncelikle bunların bir tarihi olmadığını söylüyor. Bir düşünün siz de böyle mekanlara girdiğinizde geçmişinizin ya da geleceğinizin bir önemi var mıdır? Yoktur değil mi? O anki işlem neyse ona odaklanılır.
Uçağa binersiniz, gidersiniz, alışveriş yaparsınız, biter gider. Ayrıca bu yok yerlerde bir kimliğiniz de yoktur. Çünkü sizin kişiliğinizin bir kıymeti yoktur o mekanlar için. Sadece birer pasaport numarasından ibaretsinizdir, biletinizden ya da kredi kartı limitinizden ibaretsinizdir.
Ayrıca ilişkilerden de azadedir buralar. Herkes anonimdir. Müşteriler ne kendi aralarında ne de satıcılarla anlamlı bir iletişim kuramazlar. Tarihi bir çarşıda esnafla ettiğiniz pazarlığın benzerini bir AVM'de yapmaya kalkarsanız ne olur komik duruma düşersiniz.
AUG artık hayatımızın gitgide daha büyük bir kısmını bu yok yerlerde geçirdiğimizi ve bunun da modern insanı daha köksüz, daha kimliksiz hale getirdiğinin altını çiziyor. Bu kimliksizlik meselesine farklı bir yönden de bakılabilir tabii ki. Mesela ne dedik antropolojik yer olarak? Neyi tanımladık?
Şehir meydanları, köy kahveleri ya da müzeleri. Bunları bir düşünelim. Buralar, bulundukları ülkenin kültürel kimliğine dair bir şeyler anlatır mutlaka. Kendilerine has bir tavırları vardır.
Ülkeden ülkeye yaklaşım farklılıkları vardır. Folklorik unsurları gözlemleme şansımız olur oralarda. Yok yerlerse, dünyanın her yerinde standarttır, neredeyse aynıdır diyebiliriz rahatlıkla. Terminallerde hep benzer dijital ekranlar görürüz.
Otellerde hep birbirine benzer oda düzenleri vardır. Ve dünyanın tüm AVM'lerinde o benzer penceresizlik hali mevcuttur. Bu pencere meselesinin altını biraz böyle fazla fazla çizdiğimin farkındayım ama inanın bana pencerelerin önemi klinik çalışmalarla da sabitlenmiş bir olgu. Hatta gelin şimdi o araştırmalardan birini anlatayım size.
Mimari profesörü Roger Ulrich 1984 yılında önemli bir çalışmaya imza attı. Safra kesesi ameliyatı olan hastaları 9 yıl boyunca gözlemleyen bu profesör, çalışması aracılığıyla mimari tasarımın klinik vakalarda bir fark yaratıp yaratmayacağını öğrenmek istiyordu. Gözlemlenen hastalardan bazılarının pencereleri bir doğa manzarasına bakarken, bazılarınınki ise tuğla bir duvara bakıyordu. Çalışmanın sonunda ağaçları gören hastaların diğerlerine göre daha hızlı taburcu olduğu ve daha az ağrı kesici kullandığı görüldü.
Hatta hemşireler bu hastaların moral düzeyi ve kendileriyle kurdukları iletişimi bile Tula'ya bakanlara oranla daha iyi bulmuşlardı. Aslında sıradan bir insan olarak biz bile öyle gözlem falan yapmadan, bir duvara bakmaktansa ağaçları izlemenin çok daha iyileştirici olduğunu sezebiliriz bence. Gelin şimdi hep birlikte biz de bir düşünme deneyi yapalım bu konu hakkında. Ama biz deneyimizde mekanların insanlar üzerindeki değil de nesneler üzerindeki etkilerini tartışalım.
Vatikan'daki Sistine Şapeli'nde olduğumuzu düşünelim mesela. Büyük bir turist kalabalığıyla, yerden tavana kadar devasa fresklerle, renkli hikayelerle çevrili bu büyüleyici mekanda yürüdüğümüzü varsayalım. Başımızı kaldırıp mabedin tavanındaki o muazzam eserleri incelemeye başlarız değil mi hemen? Aralarından en çok Michelangelo'nun Adem'in yaratılışı freski dikkati bizi çeker tabii ki.
Hani İncil'in yaratılış bölümündeki bir anlatıyı tasvir eden, Tanrı'yla insan parmaklarının birbirine değmek üzere olduğu o meşhur eser var ya. Hristiyanlar bu esere baktığında Uhrevi düşüncelere dalardı muhtemelen. Belki başka turistler de yaşardı benzer bir duyguyu. Tanrıyı, insanlığı, doğumu ve ölümü düşünürlerdi.
Tamam, şimdi de şapelin tavanına kireç sıvısıyla işlenmiş Adem'in yaratılışı freskini bir tablo formunda bir sanat müzesine taşıdığımızı varsayalım. Şapel'de resme bakıp o varoluşsal sorgulamalara girişen insanlar burada muhtemelen işin biraz daha sanatsal yönüyle ilgileneceklerdir değil mi? Michelangelo'nun fırça darbelerini, ışık-gölge oyunlarını filan düşüneceklerdir. Aralarında eserin Rönesans akımı içindeki önemini filan tartışacaklardır muhtemelen.
Gördüğünüz gibi mekan değişimi sadece insanlarda değil, maddelerde, sanat eserlerinde, hatta gündelik basit eşyalar üzerinde bile etki sahibi olabiliyor. Bunu nereden mi biliyoruz? Fransız sanatçı Marcel Duchamp bizimkine benzer bir deneyi yüz küsür sene önce yapmış da oradan biliyoruz. 1917 yılında fabrikada üretilmiş bir pisuvarı alıp ters çevirip onu New York'ta bir sanat stüdyosunda sergilemeye başlamış.
Üzerine sahte bir imza dağıtmış ve eserine de Çeşme ismini vermiş. Bir pisuvar. Tekrar hatırlatayım. Çeşme dediği şey.
İlk başta büyük bir tepkiyle karşılaşmış tabii ki. Hatta bağımsız sanatçılar topluluğu bu eseri reddetmek istemiş. Ama zamanla Çeşme'nin sanat çevreleri tarafından algılanış biçimi değişmeye başlamış. Bak sanatçı pisuarı burada ters çevirip onu işlevsizleştirmiş ve... ...geriye saf ve çıplak bir form bırakmış.
Enteresan. Galeride sergilenmesi de bu arada sanatta estetiği önceleyen bu zümrelere atılmış sert bir tokat gibi. Ben çok takdir ettim. Ya sanatta bir şeyi elle yaratmaktan çok düşünsel süreç önemli.
Böyle duşamın da nesneyi bağlamından koparıp ona yeni anlamlar atfetmesi... ...aslında sanatçılık ödevini yerine getirdiğini gösteriyor. Yani bence.
Doğru, doğru öyle. Artuk Duchamp'ın yaptığı bugün kimi çevrelerce basit bir şakadan ibaret olarak görülmeye devam ediyor. Ama çeşmeyi, yani ters çevrilmiş bir suvarı, modern sanat tarihinin önemli bir yerine koyanlar da var. Hatta Andy Warhol'u Duchamp'ın takipçisi olarak lanse ediyor bu kişiler.
Peki bu pisuarı sanat galerisinden alıp da bir şehir meydanına bıraksaydık ne olurdu acaba? Düşünsenize artık pisuar hem tuvaletteki işlevini icra etmekten yoksun hem de bir sanat galerisinde olmadığı için bir sanat eseri olarak da görülmüyor. E birkaç saate kalmaz belediye pisuarı alıp çöpe atardı gibi geliyor bana. Modern sanat eserleri hakkındaki bu tarz tartışmalar hiç bitmez biliyorsunuz.
Tabii bizim amacımız öyle bir taraf seçmek falan değil şu anda. Ama şunu da görmeliyiz diye düşünüyorum. Neyin sanat, neyin sanat olmadığı üzerine bu kadar tartışma oluyorsa mekanların, insanlar ve eşyalar üzerindeki etkisi de yatsınamaz bir gerçek haline geliyor bence. Şimdiye kadar hep mekanlarla birlikte anlam kazanan nesnelerden ya da ruh hali mekandan mekana değişen insanlardan bahsettik.
Peki ya mekanlardan nesneleri ve insanları çekip alsaydık nasıl bir yer olurlardı acaba? Gelin gözlerimizi kapayıp hayal edelim birlikte. Boş okul koridorları, otellerin sandalyesiz bekleme salonları, hiçbir arabanın geçmediği otoyollar, ya da suyu boşaltılmış bir havuz veya hiçbir çocuğun olmadığı tenha oyun parkları. Bir de bunlara 90'lardan kalmış efekti verecek fotoğraf filtreleri ekleyin şimdi zihninizde.
Sizin de içiniz biraz ürperdi değil mi? Size az önce son yıllarda çok konuşulan liminal space yani eşikteki mekan fenomenini tasvir etmeye çalışıyordum aslında. İlk olarak 2019 senesinde 4chan platformunda yayınlanan bir korku hikayesiyle popülerlik kazanmaya başlayan bu estetik anlayışı yıllardır çeşitli fotoğraf ve videolarla interneti adeta esir almış durumda. Liminal, Latince'de eşik anlamına gelen limen sözcüğünden türetilmiş bir kelime.
Ne orası ne de burası olabilmiş, böyle eşikte kalmış alanları tanımlamak için kullanılıyor. Mesela ülke değiştirirken durakladığımız havalimanları, iki oda arasında geçiş yapmaya yarayan koridorlar gibi yerler. Zaten koridorların sinemada bir korku imgesi olarak kullanıldığına pek çok kez tanık olmuşuzdur değil mi? Şahsen ben Kubrick'in The Shining filminde o küçük çocuğun otelin koridorlarında böyle bisikletle gezdiği gerilim dolu sahneleri hala unutamıyorum doğrusu.
Steadicam teknolojisinin icat edildikten sonra ilk kullanıldığı sahnelerden biridir. Gördüğünüz gibi mekanlar kimi zaman bizi ürpertiyor, kimi zaman da huzur veriyor. Güneşi almayan karanlık bir odada durduk yere kendimizi depresif de hissedebiliyoruz. bir yaz akşamı balkonda yıldızları izlerken geleceğe dair mutlu, umutlu hayaller de kurabiliyoruz.
Gerçi biz 2000'li yıllarda o balkonları da sırf ev biraz daha büyüsün diye içeriye kattık değil mi? Hatta yeni apartman dairelerini ya balkonsuz ya da bir insanın bile zor sıcağı ufacık balkonlarla inşa etmeye başladık. Belki de evlerimizi büyütelim derken hayallerimizi küçültüp dışarıda bırakmışızdır arkadaşlar. Mekanların ruhumuzda bıraktığı etkileri göz ardı etmişizdir.
Mekanlara, evlere, evlerimize daha farklı bir gözle yaklaşmalıyız bence. Evlerimizi birbirinin aynısı olan dekorlar gibi olmaktan kurtarmalıyız. Onlara bizden daha çok şey katmalıyız. Portekizli mimar Alvaro Siza'nın da dediği gibi, bir evde, gerçek bir evde yaşamak tam zamanlı bir iştir.
Bir eve sahip olmayı, onu korumayı ve yenilemeyi bir kahramanlık meselesi olarak Altyazı M.K.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.