Podcast

224 - Dilin Sınırları, Dünyanın Sınırları

Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Dile sahip değilken ne yapıyorduk? Düşünmek için yalnızca beynimiz yeterli mi? Zihnimizin her şeyi gösteren haritası nasıl kurulur? 111 Hz'in bu bölümünde, dil, zihin ve dünyanın etkileşimini ele alıyoruz. Düşüncelerimizi, duygularımızı ve ilişkilerimizi kurma aracımız olan dili inceliyoruz.



Sunan: Barış Özcan



Hazırlayan: Robar Adar Özdemir



Ses Tasarım ve Kurgu: Metin Bozkurt



Yapımcı: Podbee Media



Tüm bölümler ve daha fazlası için !



----- Podbee Sunar ------



Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

2.726 kelime · ~14 dk okuma

Aaa sanırım biraz geç kalacağım. Acele edeyim ki vaktinde stüdyoya geçebileyim. Biraz geç kaldığım için henüz yoldayken konumuza ufak bir giriş yapabiliriz. Sizce gündelik hayatta en çok kullandığımız araç ne?

Kahvemizi yudumladığımız bardak mı? Anahtarlarımız? Yok yok o değil evet biliyorum. Peki elimizden hiç düşüremediğimiz artık hayatımızın neredeyse her noktasına temas eden telefonlar olabilir mi?

İyi günler Barış Bey. Size de iyi günler. Kolay gelsin. Yoksa bizi habire bir yerden bir yere götüren arabalar mı?

Transkriptin tamamını oku

Teşekkürler. Oraya girelim. Cevap sanırım hiçbiri. Sosyal birer varlık olan bizler, doğamız gereği sürekli bir iletişim halindeyiz.

Hoşlandığınız kişiden aldığınız bir günaydın mesajı da, evinizin altındaki esnafa verdiğiniz başselamı da bu iletişimin bir parçası. Karşımızdaki kişiye yahut kişilere bazı sesler çıkarıyoruz, işaretler gösteriyoruz. Karşımızdaki kişi de bu işaretleri, bu sesleri anlayıp bize başka seslerle ve işaretlerle karşılık verebiliyor. İşin garip tarafı iki tarafta bu seslerin ya da işaretlerin tam olarak ne anlama geldiğini, neye karşılık geldiğini biliyor.

Ve anlatmak istediğini anlatmak istediği şekilde karşı tarafa aktarabiliyor. Üstelik böyle anlatınca çok kompleks gibi görülen bu işlemleri beynimiz neredeyse hiç zorlanmadan an içerisinde, saliseler içerisinde algılayıp eyleme dökebiliyor. İletişim için kullandığımız en önemli araç tabi ki dil. Doğada eşi benzeri olmayan bir olgu.

Tamamen insan ürünü. Hayatımızın ana parçalarından bir sistem bu. Ve her aklıma gelişinde beni şaşırtmaya devam ediyor. Of bu asansör çok yavaş ya.

Heh sonunda. Başka kişilere ihtiyaç dahi duymuyoruz değil mi bazen? kendi içimizde tartışıp bir sonuca ulaşabiliyoruz. Ya da hiç olmayacak senaryolar üretip kendimizi o durumların içerisine atabiliyoruz.

Aldığımız kararları bir düşünün. Hayallerimizi, vazgeçtiğimiz şeyleri. Bunların hepsini kendi kendimize konuşarak yapıyoruz. Biraz düşününce dilin ilk akla geldiği halinden çok daha geniş bir alanının olduğunu hemen fark edebiliyoruz değil mi?

Peki dil bizim için neden bu kadar önemli? Ve ondan önce tabi dil tam olarak nedir? Yerleşebilmem için sizden çok kısa bir süre müsaade istiyorum. Sonra başlayabiliriz bu konuya.

Evet arkadaşlar eğer hazırsanız başlayalım şu dil mevzusuna. En basit tabiriyle dil, insanlar arasında anlaşmayı sağlayan uzlaşmaya dayalı olarak oluşturulmuş işitsel ya da görsel işaretler sistemi. En azından TDK'nın tanımı böyle. Peki yalnızca insanlar arasında mı var böyle bir sistem?

Yani diğer canlılar böyle bir dil falan kullanmıyor mu? Böyle bir dile sahip değiller mi? Aslında hayvanların da kendi aralarında basit organizasyonlar ya da anlaşmazlıklar üzerine bir takım tepkiler verdiğini, belirli tonlarda sesler çıkardıklarını görebilmek gayet mümkün. Karnı acıkan kedilerimiz ya da dışarıda oynamak isteyen köpeklerimiz bize isteklerini bir şekilde iletebiliyorlar.

Hatta maymunlar bir tehlike gördüklerinde o tehlikeyi tanımlayan bir takım sesler çıkartarak arkadaşlarını uyarabiliyorlar. Yılan ya da kartal için çıkardıkları sesler ve beden dilleri bile farklı. Aha bak beden dili dedim değil mi? Bir de maymunlardan bahsedince aklıma sosyal medyada çok ünlenen bir video geldi.

Maymun pançı duymuş olabilirsiniz belki. Annesi olmadığı için sürüden dışlanan yavru tatlı bir maymun kendisi. Hani dışlandıktan sonra çaresizce peluş oyuncağına sarılarak hepimizin yüreğini burkan videodaki o maymun. sürüdeki diğer maymunlarla kurmaya çalıştığı iletişimler sürekli reddedildiği için mutsuz olduğunu bize gayet de rahat bir şekilde anlatabilmişti değil mi?

E o zaman onunla bizim aramızdaki fark ne? Cevap basit aslında. Kurgu gücü. Maymunlar her ne kadar tehlikelere karşı diğer üyeleri uyarabilseler de varsayımsal ifadeler kuramıyorlar.

Ne demek istiyorum varsayımsal derken? İşte şöyle mesela. Ya büyük bir kartal gelip bize saldırsaydı? Ya da az önce bahsettiğim maymun puanç mesela şöyle varsayımsal bir ifade kullansaydı?

Annem olsaydı bana böyle davranamazdınız. Yahut maymunlardan daha kolektif bir zihne sahip arılara bir bakalım. Arılar bir besinin yerini, ne kadar uzakta olduğunu, onun ne kadar değerli olduğunu, hatta kaç kişilik bir ekibe ihtiyaç duyulduğunu anlatabiliyorlar. Peki bu bilişsel becerilerine niçin dil diyemiyoruz?

Çünkü ne arıların ne de maymunların iletişiminde geçmiş ve gelecek gibi bir takım mefhumlar yer almıyor. Bizse ses ve işaretler aracılığıyla kurgusal anlatımlar yapabiliyoruz. Hayallerimizi aktarabiliyoruz. Pişmanlıklarımızı dile getirebiliyoruz.

Hatta istersek bilinçli olarak kurallı bir anlamsızlık dahi üretebiliyoruz değil mi? Bu kavramın yalnızca insana özgü bir şey olduğunu da kim demiş? Descartes. İnsan konuşan bir hayvandır şeklinde özetlemiş bu durumu.

Peki biz insanlık olarak nasıl bir ihtiyaçla böyle bir araç geliştirdik? Neden? Doğduktan kısa bir süre sonra koşmaya başlayan ceylanlar var değil mi? Ya da yumurtadan çıktıktan birkaç hafta sonra uçmaya başlayan kuşlar.

İşte onların aksine doğumundan aylar sonra hatta yıllar boyunca bakıma muhtaç bir şekilde yetişen canlılarız biz. E hal böyleyken daha küçücük bir bebekken başlıyoruz iletişim kurmaya. Buna ihtiyaç duyuyoruz. İletişim kurma becerileri avcı-toplayıcı atalarımızı aslan gibi, kaplan gibi çok daha yırtıcı türlere karşı epeyce bir avantajlı hale getiriyormuş.

Avlarına içgüdüsel olarak direkt saldırmak çok riskliymiş çünkü. Vahşi yaşam sonuçta. Kötü sonuçları olabiliyor. E haliyle bunun yerine planlar yapmak gerekiyor değil mi?

Stratejiler kurmak onlar için çok daha sağlıklı bir durum. Etrafından dolaş. Tamam, arkalarına geçiyorum. Hey, siz uzakta saklanın.

Biz onu sizin tarafa doğru kovalayacağız. Yakınıza gelene kadar görünmeyin. Sonra birden karşısına çıkın. Şu tarafta pusuya yatıyoruz.

Yerimizi alınca başlayın. Üç, iki, bir. Hadi, hadi, hadi! İşte bu!

İşte böyle, buna benzer daha niceleri gibi zamana ve mekana dayalı kurgular üretmeleri vahşi hayvanlar karşısında onların üstün gelmelerini olarak tanımıştı. İlk başta kullandıkları dil tabii ki jestlerden, mimiklerden ya da işte bazı yansıma seslerden ibaretti. Sık maruz kaldıkları hayvanların seslerini taklit ettiler. Elleriyle işaretler yapıp hayvanın hangi yönden geldiğini bildirdiler.

Canı yananlar o günde tıpkı bugünkü gibi ''Aaaa'' falan gibi bir takım nidalar çıkarmıştı. Bir süre sonra bir şeyi fark etmişlerdi. Herkes belli olaylara birbirine benzeyen tepkiler veriyordu. Üzülen biri hep böyle ''Ahh'' falan diye inliyordu.

Sevindiğinde ise gülüyordu. Bu sayede sesler dışarıdan gelen bir şeye değil de kendilerine ait bir şeyin anlamı olmaya başlamıştı. Tabi yine de tekil bireylerin sesleri yeterli değildi. Bir grup insanın aynı seslere aynı anlamları vermesi yani bu konuda toplumsal bir mutabakat yapılması gerekiyordu.

Ve bir gün devrim niteliğinde bir gelişme oldu. Ava çıkan bir grup insan tehlikeli bir hayvanla karşılaştı. İçlerinden biri arkadaşına vur dedi ve arkadaşı bu komutu yerine getirmek için o tehlikeli hayvanın üzerine gitmeye kalkıştı. Bunu gören kişi ona nasıl vurması gerektiğini anlatma ihtiyacı hissetmişti haliyle ve vur komutunun yanına taş kelimesini ekledi.

Taş ve vur. Bunu duyan arkadaşı taşı fırlatıverdi. Böylelikle dilin yani insan olmanın serüveni bizim için başlamış oldu. İşte bu noktadan sonra önce olanı, sonra olması istenileni ve en sonunda da olmayanı ayırt etmeye başladı insanlık.

Dil artık yalnızca iletişim aracı olmaktan çıktı ve düşüncenin bir zemini haline gelmeye başladı. İşte böyle bir ihtimaller denizinde adeta zihinsel bir yolculuğa çıktık ve bu yolculuğun beyin fonksiyonlarımız üzerinde de çok güçlü bir etkisi oldu. Bir ses duymak ve bu sesi algılamak bizim için şu anda ne kadar basit geliyor değil mi? Ama işin arka planında biraz daha karmaşık şeyler var.

Gelin bu sürecin beynimizde nasıl bir yol izlediğini şimdi beraberce bir inceleyelim. Kulağımızdan giren ses önce işitme korteksimizde çözülüyor. Bu sayede sesin neye ait olduğunu ya da hangi niyetle geldiğini anlıyoruz. Bu ses eğer ve konuşmaysa, bunun ne anlama geldiğini beynimizde bir köprü görevi gören ventral yolla kavruyoruz.

Bir dakika, bir dakika. Bir önceki cümlemde yaptığım hatayı fark ettiniz mi? Bu ses eğer V konuşmaysa, bunun ne anlama geldiğini beynimizde bir köprü görevi gören ventral yolla kavruyoruz. Fark edenleriniz oldu değil mi?

Hatta belki bu hatayı düzeltip V bağlacı yerine 1 veya 2 gibi uygun çözümlerde yerleştirmişsinizdir kafanızda. Hah işte orası da duyduğumuz şeyin anlamını çözdüğümüz dorsal yol kısmı. Duyduğumuz şeyleri tekrar etme, telaffuz düzeltme ya da bir şeyin nasıl söylendiğini algılamak için kullandığımız bölge burası. Dorsal yol.

Yani dil, beynimizde uzun cümleler kurarken ve zorlu telaffuzları anlarken başka başka bölgeleri kullanmayı tercih ediyor. Bu iki yol beynimizin neredeyse tamamını bir baştan bir başa dolaşıyor. Ve böylelikle dil girdisi oldukça hem beynimiz hem dilin kendisi sürekli gelişmiş oluyor. Bu haliyle dil beynin en büyük mimarıdır desek pek de yanlış bir şey söylemiş olmayız açıkçası.

Beynimizin tüm bu süreçleri yönetmesi epeyce bir yorucu olsa gerek. Bunları düşünmek bile, konuşmak bile bakın yoruyor nefesimi kesiyor. O yüzden biz de şimdi kısa bir ara verelim. Döndüğümüzde de dilin bizim için tam olarak hangi anlama geldiğinden biraz bahsederiz.

Evet, şimdi konumuza devam edip dilin bizim bugünümüz için ne anlama geldiğini biraz irdeleyelim. Dil, sosyal birlikteliklerle kurulmuş hem toplumsal hem de zihinsel bir olgu. Ünlü dil felsefecisi Wittgenstein'a göre dil, birey için yalnızca bir anlatma aracından ziyade onun dünyasını kuran bir harita gibi çalışıyor. Hatta bunu ünlü bir sözüyle de şöyle açıklıyor.

Dilimin sınırları dünyamın sınırlarıdır. Peki ya bunlardan mahrum kalsaydık? Yani hiçbir iletişime girmeyip, hiçbir görsel yahut işitsel veri alamasaydık? Hadi bu ihtimali de yaşanmış bir olay üzerinden inceleyelim.

Tarihe Genie vakası olarak geçen çok üzücü bir olay var. Babası Genie isimli bu küçük kızı engelli olduğu gerekçesiyle küçük bir odaya hapsetmiş. Konuşması veya ses çıkarması durumunda saatler hatta bazen günler boyunca bir sandalyeye bağlayarak cezalandırmış. Şiddet ve tehditlerle de diğer aile fertlerini sindirerek Jenny'i bilinçli olarak iletişimsiz bırakmış.

Küçücük bir odada dil girdisinden tamamen mahrum bir şekilde büyümüş Jenny. 13 yaşındayken bir sosyal güvenlik görevlisi tarafından tesadüfen fark edilmiş. Ve işte böylelikle hemen koruma altına alınan bu küçük kız bulunduğunda neredeyse hiç konuşamıyormuş. Tabii bu olay bilim dünyasının epeyce bir ilgisini çekmiş.

Dönemin tüm dil bilimcileri, Genie'nin durumuna çok yoğun bir ilgi göstermişler ve böylelikle onun eğitimine büyük bir ekip tarafından özel olarak başlamışlar. Zamanla birçok kelime öğrense de asla tam olarak bir iletişim kuramamış çünkü kelime haznesi ne kadar gelişirse gelişsin, dilin, dünya kuran yapısı bir türlü onda oturamamış. Akıcı cümle örgüleri kurmak bir yana, zihninde neden-sonuç ilişkisi dahi kurmakta güçlük çekiyormuş. Yani onun kafasında bu dili oluşturan kelimeler ya da işte bir sözlük diyelim sürekli genişliyor ama onları kullanarak cümleler kurabileceği o gramer, onun yapısı, onun mimarisi bir türlü tamamlanamıyormuş.

Nitekim dil bilimciler bu konuyu şöyle özetlemişler. Dil öğrenimi genel öğrenimden farklıdır. Biyolojik olarak belli bir zaman aralığına ihtiyaç duyar. İşte dil bilimcilerin kritik dönem olarak netelendirdikleri bu dönemde bilinçli olarak herhangi bir girdiden yoksun bırakılmış cini.

ve gözleri görmesine kulakları duymasına rağmen şeyleri anlamlandıramamış. O zaman görme, işitme yani girdiler ve konuşma yani çıktılar gibi bir takım yetiler. İletişim kurmanın bir zorunluluğu mu acaba? Bunlar olmadan iletişim kurmayı başaramaz mıydık?

Evet bu soruyu düşünebiliriz ama neyse ki dünyamız her şeyin mümkün olabileceği bir yer. Çünkü bunu yine yaşamış bir kişi üzerinden inceleyebiliyoruz. Sonsuz bir sisin ve karanlık bir bulutun içinde olduğunuzu hayal edin. Kimseye sesinizi duyuramadığınız gibi herhangi bir ses de size ulaşamıyor.

Tıpkı sis ve karanlık bulutunun içinde yönsüz, pusulasız bir gemi gibi. Şimdi gözlerinizi açabilirsiniz. Düşünmesi bile insanın içini ürpertiyor değil mi? Ben bunları söylerken bile ürperdim açıkçası.

Aslında bu sözler bana ait değildi. Görme ve işitme duyularını kaybetmiş birine, Helen Keller'a aitti. 111 Hertz'ın sıkı takipçileri onu hatırlayacaktır kendisinden. Kelimelerin Gücü isimli 7.

bölümümüzde bahsetmiştik yıllar evvel. İki yaşında çok ağır bir ateşli hastalık sonucunda iki duyusunu kaybeden Helen, böylesi bir benzetmeyi yapabilecek kadar dil hakimiyetini nasıl kazandı, nasıl sağladı dersiniz? Helen, 1880 yılının Haziran ayında sağlıklı bir bebek olarak dünyaya gelmişti. İki yaşına girmesine birkaç ay kala ateşli bir hastalığa yakalandı.

Evdeki müdahaleler yeterli olmadı maalesef ve Helen hemen hastaneye kaldı. Hastanede ateşi düşürüldükten sonra annesi kızında bir gariplik hissetti. Tekrar hastaneye götürdüğünde küçük kızının görme ve işitme duyularını tamamen kaybettiğini söylediler. Annesi kendisine ve kızına yardımcı olması için birçok bakıcıyla çalışsa da hiç kimse bu zorlu göreve birkaç günden daha fazla dayanamamıştı.

Zira ortada huysuz bir çocuktan çok daha fazlası vardı. Duyuları kapandığı için kendi dünyasında sıkışmış hisseden, ne istediğini anlatamayan bu küçük kızın öfkesi günden güne büyüyordu. Annesi ise bulduğu tüm kapıları aşındırarak bir çare aramaya devam etti. En sonunda bir aile dostları vasıtasıyla Graham Bell ile tanıştılar.

Evet, bildiğiniz Graham Bell. Hani şu telefonu icat eden adam. Tüm dünyanın iletişimini kolaylaştıran Bell, tabii ki bu küçük kıza da yardımcı olmak istemişti. Onun tavsiyesiyle Perkins Körler Enstitüsü'ne giden Helen Keller burada hayatını artık tamamıyla değiştirecek olan Anne Sullivan'la tanışmış.

Kendisi de doğuştan görme engelli olan Sullivan, Perkins Körler Enstitüsü'nü birincilikle bitirmiş, enstitü yıllarında geçirdiği operasyon sayesinde görme yetisini tekrar kazanmıştı. mezun olduğu okulda öğretmen olarak kalıp kendi gibi olan çocukların eğitimine katkıda bulunmaya başlamıştı. İşte bu tanışıklıktan sonra artık Helen Keller, Anne Sullivan'ın ellerindeydi. Mecazen de değil üstelik, bildiğiniz ellerindeydi.

Zira Sullivan, Helen'ın elini tutarak işaret dilini, avucuna harfleri yazarak kelimeleri öğretmeye çalışıyordu ona. Helen ne kadar hırçın ve öfkeli davransa da Sullivan ona sabırla yaklaşmaya devam etti. Ona nesneleri tattırdı, koklattı, isimlerini söylerken elini kendi ağzına götürerek ses titreşimlerini hissetmesini sağladı. Ve yine çok hırçınlaştığı bir gün onu tutup eline su akıtmaya başladı.

Bir yandan da avucuna water yani su yazıyordu. O hırçın ve öfkeli Helen bir anda duruldu ve kendini suyun dinginliğine bıraktı. Elinden akan o serin şeyin bir adının olduğunu kavramıştı nihayet. Hatta Helen o anı daha sonra şöyle anlatacaktı.

Birdenbire sanki unutulmuş bir şeyin puslu farkındalığı içimde belirdi. Geri dönen bir düşüncenin ürpertisini duydum ve dilin gizemi bana açıldı. İşte o gün Helen'ın hem Sullivan'la sürecek ömürlük arkadaşlığının hem de artık o kadar karanlık olmayan yeni hayatının ilk günü oldu. Gördüğünüz gibi dil yalnız öğrenilen bir şey değil.

Doğru uyaranlar ve ilişkilerle zihnin içinde açığa çıkan ve kendini inşa ederek büyüten bir düzen. İşte bu sebeple iletişim aracı olmaktan çok zamanı ve benliği beynimize yerleştiren zihinsel bir sistem. Bunu böyle olduğunu çocukların dil gelişiminde de kolayca görebilmemiz mümkün. Çocuklarımıza dili işte cümle şöyle kurulur falan diyerek anlatmıyoruz değil mi?

Ondan ziyade oldukça eksik ve temel düzeyde tanıtıyoruz. Ama yine de çok kısa bir sürede inanılmaz derecede karmaşık olan bu sistemi kendi içlerinde bir şekilde kurabiliyorlar. Helen Keller'ın suyla birlikte yaşadığı o an bu fikrin dramatik bir görüntüsü. Genie de durum aynı tartışmaya ters yönden ışık tuttu bizi.

Çünkü önümüze gelen dil örnekleri ne kadar geniş olursa olsun yine de belli sınırlara sahipler. Buna rağmen biz bu sınırlı dil bilgisinden neredeyse sınırsız sayıda ifade üretebiliyoruz. İşte evrensel dil bilgisi denilen şey de tam olarak burada önümüze çıkıyor. Dil bilimcilere göre zihnimiz elbette dilin yazıldığı boş bir sayfa değil.

Her dilde görülen temel fikirleri hali hazırda üzerinde bulunduruyor. E haliyle bir çocuk dili kavrarken çevreden duyduğu tüm konuşmaları bu temele oturtup adeta ayar düğmelerini çevire çevire kendisine ait dilin şeklini belirliyor. Bu yolla kendi dünyasını da haritalandırıyor. Bu zihinsel evren şeması ancak soyut kavramlarla belirginleşen bir şema.

Belkiler, eğerler, keşkeler olmadan zihnin içerisinde gerçek bir yapı kurmak neredeyse imkansız. Şemanın kurgusunu oluşturan bu yapıların yanında şemayı derinleştiren bir başka gerçeklik daha var. O da soyut gerçekliklerimiz. Öyle söyleyince biraz yabancı gelebilir ama bahsettiğim şey çok tanıdık.

Sevgi, aşk, iyi gibi bir takım kavramlar. Bu kavramlar sayesinde öncesinde yalnız sokaklara ve caddelere sahip olan o haritamız biraz daha derinleşebiliyor. Bu sayede yalnızca rüzgarın yönünü tayin etmekle yetinmiyoruz. Rüzgarın tenimizde bıraktığı o hissi de anlamlandırabiliyoruz.

Bu sayede yalnızca mevsim değişimini anlayarak kalmıyoruz. güneşin sıcaklığını, karın soğukluğunu da hissedebiliyoruz. Bu sayede küçükken en yakın arkadaşımızın başka bir mahalleye taşınması bizim için yalnızca bir haber değeri taşımıyor, aynı zamanda içimizi de burkabiliyor. Helen de dünyayı etiketlerken giderek daha fazla şeyi merak ediyordu.

Bir sabah evinin bahçesinde bulduğu birkaç menekşeyi Sullivan'a hediye etti. Sullivan teşekkür edip onun omzuna dokundu ve avucuna seni seviyorum manasına gelen I love you yazdı. Helen bu yabancısı olduğu kelimeyi etiketleyip haznesine katmak için hemen love yani aşk ne demek diye sordu. Sullivan o gün onun bu sorusuna tam bir cevap vermedi.

Helen ise bir süre kafasında hiçbir yere oturtamadığı bu kavramın, aşkın peşinden hiç ayrılmadı. Merakla, ısrarla sormaya devam etti. Bunun üzerine nihayet bir gün Sullivan ona aşkı şöyle anlattı. Bulutlara dokunamazsın ama yağmuru hissedersin.

Toprağın ve çiçeklerin o yağmurla nasıl canlandığını farkedersin. Aşka da dokunamazsın ama onun her şeyin içine döktüğü o tatlılığı hissedersin. Aşk olmadan mutlu olamazsın. Oyun oynamak bile istemezsin.

İşte tam bu ifadelerin üzerine Helen aşkı artık böyle bir şey olarak anlamaktan çıkardı, bir hal olarak hissetmeyi anladı. Sullivan belki de dünyadaki en ulvi duygulardan birini, soyut bir şeyi nasıl kavrayabileceğini Helen'a nihayet öğretebilmişti. Zihin dünyasındaki haritayı adım adım genişleten Helen, Sullivan'a çıktığı bu dil yolculuğu sonunda birçok başarı elde etti. Harvard Üniversitesi Radcliffe Kolejinden mezun olan ilk görme ve işitme engelli kişi oldu mesela.

Sonra tam 14 tane kitap yayınladı. 5 dil öğrendi. Hayatı Oscar ödüllü filmlere bile konu oldu. Ve nihayet Helen, anlamının peşine düştüğü o aşkla da 36 yaşında tanıştı.

Medeniyetimizin kısa bir özeti gibi aşkı da dili de kendi zihni vasıtasıyla buldu. İnsan olmak tam olarak böyle bir şey sanırım. Bazen tüm zorlukları, önümüzde duran büyük engelleri ufacık bir merak duygusuyla aşabiliyoruz. Bazen de başkalarıyla iletişim aracımız diye düşündüğümüz bir şey aslında bizim bütün benliğimizi oluşturabiliyor.

Yarının, dünün, hayallerimizin hatta keşkelerimizin dahi elimizden alındığı durumlara sevgiyle, aşkla, dilimiz yani benliğimizle karşı koyabiliyoruz. Yarını, hayalleri, umudu bu yolla kazanabiliyoruz. E zaten dil, eski dilde ne demektir biliyor musunuz? Gönül demektir.

Altyazı M.K.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)