Podcast

cool olmaya mecbur muyum?

mecbur muyum?

7 ay önce
İzle
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Kendimizi havalı göstermeye mecbur muyuz? Umursamaz ve gizemli olunca daha mı çok beğeniliyoruz? Ama umursamıyormuş gibi görünmeyi bu kadar umursamak da hiç cool değil. Peki "cringe" olma korkusuyla birbirimizden zaaflarımızı gizlediğimizde bu oyunu kim kazanıyor? Gerçekten kimseye ihtiyacımız yok mu?





Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------

Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

2.007 kelime · ~10 dk okuma

Merhabalar herkese. Mecbur Muyum'un yeni bölümüne hoş geldiniz. Bugün belki de her sabah evden çıkmadan ya da bir sosyal medya paylaşımı yapmadan hemen önce üzerine titrediğimiz ama çoğunlukla adını koyamadığımız bir yükten bahsedeceğim. Cool olma mecburiyetinden bahsedeceğim.

Neden hepimiz biraz mesafeli, biraz gizemli ve her şeyi kontrol ediyormuş gibi görünmek zorundayız? Duygularımızı belli etmek neden bu kadar hani aminane tabirle ezikçe geliyor ya da cringe geliyor? Gerçekten cool olmaya mecbur muyuz? Birinci bölüm, görünmez bir yük olarak cool olma mecburiyeti.

Bu bölümde cool olma halini sadece bir stil değil, derin bir insani savunma mekanizması olarak ele alırken üç tane temel kitaptan bahsedeceğim ve her zamanki gibi üç yazarın bu kitapları üzerinden bu soruyu yanıtlamaya çalışacağım. İlk olarak bir toplum bilimci Dick Potten ve David Robinson kaleme aldığı cool rules. Kulluk tavrının narsizizm, ironik mesafe ve hedonizm üzerine kurulu genetik kodlarını inceleyeceğiz. Ardından hukuk ve etik alanındaki önemli çalışmalarıyla tanınan, çağımızın en önemli filozoflarından Martinus Baum'un The Monarchy of Fear.

Transkriptin tamamını oku

...Korku Monarşisi kitabına bakarak, umursamaz görünen o zırhın altında yatan... ...çocuksu çaresizliği ve kontrol arzusunu deşifre edeceğiz.

Son olarak da Luke Burgess'in Wanting adlı eseri, rehberliğinde... ...özgün sandığımız o gizemli tavırların aslında başkalarından kopyaladığımız... ...mimetik arzular olup olmadığını sorgulayacağız.

Bu mimetik arzu, René Girard'ın bir kavramı, benim de yakın zamanda öğrendiğim bir... ...kavram. Fransız filozoflar bende, bazıları en azından yok.

Çok da hoşuma gitti, sizde de paylaşmak istedi bu mimetik arzut fikrini. Aslında cool dediğimiz şey sadece bir giyim tarzı ya da bir bakış, bir hava ya da aura değil. Yazarlar bunu üç temel sütun üzerine kurulu bir karakter tutumu olarak tanımlıyorlar. Birincisi narsisizm.

Ama bu bildiğimiz anlamda kendini beğenmişlik, işte megalomanlık gibi değil de daha çok bir öz yeterlilik hali. Yani benim değerim senin ne düşündüğüne bağlı değil mesajı. İkincisi de ironik mesafe. Yani hayatın getirdiği zorluklara, acılara ya da heyecanlara karşı istifini bozmamak, oralı olmamak, her şeye bir parça alaycı bir uzaklıkla bakmak.

Ve üçüncüsü de hedonizm, hazların peşinden koşmak. Toplumun uysallık bekleyen kurallarına karşı kendi hazlarının peşinden gitmek. Biraz geri gidelim. Bu maske, bu cool'luk maskesi neden icat edildi?

Bu ilk kitabımız bize çok ilginç bir kökenden bahsediyor. Cool aslında bir hayatta kalma stratejisi olarak doğdu. Ve kökenlerini Batı Afrika'daki itutu kavramına dayandırıyor bu kitap. Enkuatikanlarda bile serinkanlılığını koruma becerisi.

Aslında bu stoğacılıkta da vardır. Bir antik Yunan felsefesi, elenistik bir felsefe olan stoğacılıkta. Amerika'daki kölelik ve ağır baskı yıllarında siyahi Amerikalılar kendilerini aşağılayan otorite karşısında onurlarını korumak için bu duygusal zırhı geliştirdiler. Kul olma zırhını.

ve eğer sana hakaret eden birine hiç etkilenmemiş gibi bakabiliyorsan, ruhunu ona teslim etmemişsin demektir gibi bir koruma kalkalı geliştirdiler. Kul olmak aslında başlarda bu siyahi Amerikalı için başlarda bir direniş biçimiydi. Peki ne oldu da bu maske bugün bizim için bir prangaya dönüştü? Yazarların kitabın isminde de yaptığı cool rules vurgusu İngilizce'de hem hani cool olmanın kuralları hem de cool olmak en iyisidir falan gibi böyle çift anlamlı bir şey geliyor İngilizcesi.

Çift anlamlı bir başlık aslında. Çünkü cool artık bir başkaldırı değil, bir kural haline geldi, bir norm haline geldi. Eskiden otoriteye karşı takılan o iranik maske, şimdi kapitalizm tarafından paketlenip bize geri satılıyor. Eğer yeterince cool görünmezsen sosyal olarak yoksun demeye getiriyor sistem.

Bir zamanlar aslında özgürleştirici olan o mesafe, şimdi bizi birbirimize karşı kapalı, samimiyetten korkan ve sürekli bir performans sergilemek zorunda kalan yalnız insanlara danıştırdı. Ve bu da aslında biraz garip, ironik, umursamıyormuş gibi görünmek için bu kadar çok çaba sarf etmek, bir şeyi hiç çabalamadan başarmış gibi görünmek için saatlerce uğraşmak. Bu performansı sürdürürken aslında içimizde neleri gizliyoruz? İşte burada durup o maskenin altındaki asıl duyguya bakmamız gerekiyor.

Cool maskesi aslında neyi örtmeye çalışıyor? Bir sonraki kısımda Martha Nussbaum ile bu zırhın, bu maskenin arkasındaki o duyguyu konuşacağız, korkuyu ve kırılganlığı konuşacağız. 2. Bölüm Korku Monarşisi Marta Nusbağ'ın ve kırılganlığın gizlenmesi İlk kısımda o meşhur kul maskesinin tarihsel olarak nasıl bir zırh gibi kuşanıldığını hatta bir hayatta kalma stratejisi olarak nasıl icat edildiğini konuştuk ama bu maskenin ya da zırhın daha derinlerine ruhumuzun en korumasız köşelerine inmemiz gerekiyor.

Neden bu mesafeli duruşa, bu ulaşılmaz gizeme bu kadar muhtacız? İçimize ne oluyor da umursamaz görünmek bizim için adeta bir güvenlik meselesine, kendi kendine koruma meselesine dönüşüyor. Bu noktada rotamızı Martha Nussbaum'a ve onun The Monarchy of Fear, Korku Monarşisi kitabına çeviriyoruz. Nussbaum aslında bu kitapta toplumsal ve siyasi krizleri analiz ediyor.

O meseleyi öyle bir yerden, insanın en ham ve çıplak halinden yakalıyor ki, cool olma mecburiyetimizin altındaki o karanlık odayı aydınlatıyor. Nussbaum'ın çok ilginç bir tespiti var. Diyor ki, insan yavrusu doğadaki en çaresiz canlıdır. Bunun doğurduğu problemleri ya da işte monogami doğurmasını zaten başka bölümlerde konuşmuştuk.

Tek eşli olmaya mecbur muyum bölümünü dinleyen, sadık mecbur muyum dinleyicileri hatırlayacaktır. İnsanın muhtaç doğmasından, insan bebeğinin, insan yavrusunun çok muhtaç olması bütün insanlık olarak bizim sistemimizi aslında etkiliyor, belirliyor. Yani düşündüğünüz zaman bir ceylan doğduktan dakikalar sonra ayağa kalkıp koşabiliyorken bizler aylar boyunca başımızı bile dik tutamıyoruz, prematüre doğuyoruz. Doğduğumuz an mutlak bir bağımlılık içindeyiz.

Acıkınca ağlıyoruz, altımız kirlenince ağlıyoruz, canımız yanınca ağlıyoruz ve tek yapabildiğimiz birinin bizi gelip kurtarmasını beklemek çok acizdir yani bebekler aslında. Bu mutlak çaresizlik deneyimi bizde çok erken yaşta devasa bir korku yaratıyor Nuspam'a göre. Hayatta kalmak için başkalarına muhtaç olma korkusu. Peki bu korkuyla nasıl baş ediyoruz?

Nuspam monarşi kavramını burada devreye sokuyor. Bebeklikteki çaresizlikten kurtulmak için içimizde narsistik bir savunma mekanizması geliştiriyoruz diyor. Dünyayı ve etrafımızdaki insanları kontrol etme arzusu. Bebek ağladığında hizmetine koşan yetişkinleri kendi monarşisinin köleleri ya da kendisinin hizmetkarları gibi görür.

Çünkü başka türlü o korkuyla başa çıkamaz. Büyüdüğümüzde bu bebeksi monarşi arzusuz yok olmaz. Sadece şekil değiştirir. Kul ve gizemli olma çabası da Nusbağım'a göre bu çocuksu monarşinin modern bir kalesi aslında.

Neden peki gizemli kalmak istiyoruz? Neden duygularımızı, ihtiyaçlarımızı, kırılganlıklarımızı bir sır gibi saklamak istiyoruz? Çünkü kendimizi tamamen açtığımızda, birine sana ihtiyacın var dediğimizde ya da bir olaydan derinden etkilendiğimizi belli ettiğimizde, o bebeklikteki korkutucu bağımlılık haline geri dönmüş gibi, regres olmuş gibi hissederiz. Birine muhtaç olmak, kontrolü kaybetmek demek.

Oysa cool duruş, şimdi nedir? Benim kimseye ihtiyacım yok, ben kendi kendime yeterim. Senin hakkında ne düşündüğün hiç önemli değil. İç dünyamı sarsamazsın, böyle bir gücün yok, mesajını verir.

Bu Nuspam'ın değilmiyle bir monarşi ilanı, kendi içimizde kurduğumuz, kimsenin bizi incitemediği ama kimsenin de bize gerçekten dokunamadığı bir ıssız krallık adeta. Nuspam bir uyarıda da bulunuyor. Korku, narsistik bir duygu. Korktuğumuzda sadece kendimize, kendi güvenliğimize ve kendi sınırlarımıza odaklanırız.

Kul olma mecburiyeti de bizi tam olarak bu narsistik çukura aslında hapsediyor. Gizemli kalarak başkalarının bizi incitme, bizi reddetme ya da bizi küçümseme ihtimalini yok ediyor gibi hissediyoruz belki ama... ...aynı zamanda bizi gerçekten görmelerine de tanımalarına da engel oluyoruz.

Bir insanı gizemli bulduğumuzda ona hayranlık duyabiliriz ama ona gerçekten yaklaşamayız. Arada her zaman o puz gibi mesafe kalır. Aslında her gün o cool maskesini takarken içimizden o korkmuş, çaresiz ve görülmek isteyen çocuğun üstüne kilit vuruyoruz. Gizemli kalmak bir güç gösterisi gibi görünse de Nussbaum'ın penceresinden baktığımızda bunun aslında bir korku yönetimi olduğunu görüyoruz.

Kendimizi olduğumuz gibi ortaya koymanın yaratacağı o belirsizlikten ve savunmasızlık halinden kaçıyoruz aslında. Bu kadar kontrol odaklı ve mesafeli hayat bizi nereye götürüyor? Kendi o ıssız monarşimizde, o kusursuz ve havalı maskemizin arkasında ne kadar güvendeyiz? Gerçekten o kadar güvende miyiz?

Yoksa o zırh bizi korumaktan çok gerçek hayattan ve gerçek bağlardan mı koparıyor? Belki de asıl cesaret kul görünmek değil, o mesafeyi yıkıp birine sana ihtiyacım var diyebilmek de saklı. Şimdi bu korku ve kontrol mekanizmasına bir kemera koyalım ve arzu boyutuna geçelim, işin arzu boyutuna. Biz bu gizemli ve cool duruşu sadece korumak için mi seçiyoruz yoksa başkalarında gördüğümüz bir imajı mı kopyalıyoruz?

Neden hepimiz aynı tip bir havalılığın ya da coolluğun peşindeyiz? Bir sonraki kısımda Luke Burgess ile başkalarının arzularını nasıl kopyaladığımızı ve cool olmanın aslında nasıl devasa bir taklit döngüsü olduğunu konuşacağız. Üçüncü bölüm, mimetik arzu. Şimdi üçüncü durağımızdayız.

Korkularımızı anladık. O aşılmaz gibi görünen zırhımızı tanıdık. Ama bir soru hala havada asılı duruyor. Neden hepimiz aşağı yukarı aynı tip bir coolluğun ya da havalılığın peşindeyiz?

Bu bir zırhsa neden hepimiz aynı tarzdan çıkmış gibi görünen o mesafeli, o umursamaz üniformayı giyiyoruz? Burada devreye Luke Burgess ve onun mimetik arzu teorisini anlattığı Wanting, istemek kitabı geliyor. Burgess, Rene Girard'ın o meşhur teorisini, mimetik arzu teorisini modern hayata uyarlıyor ve ilginç bir tespit yapıyor. İnsanlar neyi isteyeceklerini bilmezler.

Bu yüzden başkalarının ne istediğine bakarlar. Yani aslında biz cool olmayı kendi başımıza keşfetmedik. Bir gün uyanıp, ben böyle gizemli olacağım bugün, havalı olacağım demedik. Biz başkalarının cool olanı arzuladığını, ona hayran kaldığını gördük ve o arzuyu kopyaladık aslında.

Burgess bunu mimetik arzu diyor, yani daha doğrusu Rene Girard diyor, Burgess de böyle uyarlıyor. Biz nesneleri değil, modelleri arzuluyoruz. Bir model olmak istiyoruz, bir tip insan olmak istiyoruz. O insanın istediği bir nesne var ve biz de o model üzerinden o nesneyi istiyoruz aslında.

Peki, yani Rene Girard bunu şöyle açıklıyor. Arzu lineer değil, ben iPad istiyorum değil. Ben bu X kişisi gibi olmak istiyorum ve o X kişisinin iPad'i var. O da iPad istemiş.

Dolayısıyla ben de iPad istiyorum. Aslında böyle bir üçgen bir yapı var. Arzu'nun inşasında. ...girarda göre.

Peki neden? Cool figürler, dünya üzerindeki en güçlü arzu modelleri. Burgess'e göre bunun sebebi, cool kişinin dışarıya verdiği... ...o ihtiyaçsızlık imajı.

Biz mimetik varlıklar, yani birbirini takkit eden varlıklar olarak... ...sürekli bir onay, bir sevgi, bir tür kabul arayışındayız. İşten işe ne kadar muhtaç olduğumuzu biliriz ama karşımızda biri vardır.

Sanki kimsenin onayına ihtiyacı yokmuş gibi duruyor. Sanki dünyadaki hiçbir arzu onu sarsmıyormuş gibi bir mesafe koyar ve o an biz de bu insanı görünce büyüleniriz. Onda bende olmayan ne var diye sorarız. Burgess buna süda narsisizm yani sahte narsisizm diyor.

Karşımızdaki kişi aslında kendi için o kadar kapalı ve arzusuz görünür ki biz onun bu halini bir güç zannederiz ve mimetik bir çekimle ona benzemek isteriz. İşte işin ironik ve biraz da trajik kısmı da buradan sonra başlıyor. Hepimiz özgün olmak, farklı görünmek, gizemli, işte o biraz ıssız duran kişi olmak için bu kulluk maskesini takıyoruz. Ama Burgess'in iddia ettiği gibi mimetik arzu bir türü psikolojisi aslında.

Milyonlarca insan aynı anda kimseyi takmıyormuş gibi görünmeye çalıştığında ortaya dünyanın en büyük ve en tek tipli korusu Çıkıyor takdir edersiniz ki herkesin gizemli olduğu bir yerde hiç kimse gizemli değil. Herkesin mesafeli olduğu bir yerde o mesafe artık bir özgünlük değil, bir tür bir standart kalıp haline geliyor. Ve yazar şunu soruyor, arzuladığın o cool imaj gerçekten sana mı ait yoksa sadece takdir edilen bir modelin kopyası mı? Bu kitapta da şöyle bir ayrım yapıyor, ince arzular ve kalın arzular diye.

Cool olma mecburiyeti genellikle o ince, yani mimetik başkalarından bulaşan arzuların bir sonucu. Sosyal medyada bir fotoğrafın adına ne yazacağımızı düşünüyoruz mesela. Cool bir şey düşünüyoruz. Herkes tarafından görülecek sonuçta ve bizim hakkımızda bir fikir elde edecekler.

Ve bir mimetik dalganın üzerinde sürükleniyoruz aslında. Bu mimetik hapishaneden nasıl çıkacağız? Bir çıkış yolu var mı? Burada yazar anti mimetik olmaktan bahsediyor.

Bu da akıntıya karşı gitmek değil aslında, akıntının farkında olmak. Yani ben şu an neden gizem görünmeye çalışıyorum? Bu sessizliğim bir derinlikten mi geliyor yoksa derin görünme arzusumun bir takdidi mi diye sorabilmek. Belki cool olmaya mecbur değilizdir.

Belki de gerçek güç, o mimetik döngüyü kırıp herkesin mesafeyi durmaya çalıştığı bir dünyada... ...bir çocuğun heyecanıyla bir şeye hayran olduğumuzu belli edebilmek, belki de en anti cool ya da cringe anlarımız... Yani en savunmasız, en şeffaf, en ihtiyacı var dediğimiz anlar bizim en gerçek ve mimetik olmayan taraflarımız.

Bölümü kapatırken şunu soralım belki birbirimize. O titizlikle inşa ettiğimiz gizemli kulemizde gerçekten mutlu muyuz? Yoksa o küle bölgesinde dediği gibi sadece başkaları o kuleye hayran baksın diye mi yapıldı? Mecbur muyum?

Bu bölümünde cool ve gizemli olmanın anatomisine baktık. Gördük ki bu duruş bazen bir hayatta kalma zırhı, bazen bir tür monarşi, bir korku monarşisi, bazen de bir mimetik taklit döngüsü ama kesinlikle buna mecbur değiliz. Ben de zaten Oversharingistan'da kalıcı ikamet almış bir insan olarak kesinlikle cool olmayı bir mecburiyet olarak görmüyorum. Bu zırhı çıkarmak, korkuyu itiraf etmek ve taklit etmeyi bırakmak, Belki de hem özgürleştirici hem de cool olan aslında budur.

Zaaflarımızı, korkularımızı şeffafça kabullenip gösterebilmektir. Haftaya başka bir mecburiyetimizi masaya yatıracağız. Kendinize iyi bakın. Hoşça kalın.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)