
2.683 kelime · ~13 dk okuma
Merhabalar herkese. Mecbur Muyum'un yeni bölümüne hoş geldiniz. Bugün 14 Şubat öncesi yaptığımız bu kayıtta biraz yalnızlık hakkında konuşalım diye düşündüm. Yalnızlığı sevmeye mecbur muyum diye konuşalım istedim.
Bu konunun ilhamı bana geçenlerde bir AVM'de dolaşırken geldi. Böyle her taraf işte kırmızı, sevgiline hediyeler vs. aşkını göster ona falan tarzı böyle sloganlarla bütün vitrinler süslenmişti. Bir tane markanın da vitrininde şey yazıyordu, kendini sev falan ya da işte 14 Şubat yalnızlığı sevme gibi.
Biraz daha böyle 14 Şubat'ın o sevgili bulma baskısına protest bir yerden bakan bir sloganı vardı. Beni de bu biraz düşündürdü. Bir yandan evet, 14 Şubat'ta... ...yalnız olmak,
sevgilisiz olmak... ...insanları bir üzüntüye sürükleyebiliyor... ...ya da bir dışlanmışlık hissine sürükleyebiliyor.
Bu da anlaşılır bir şey ve hani... ...böyle hissetmemeye teşvik edilmeleri güzel. Ama bir yandan da burada biraz kantarın topuzu da kaçabiliyor.
Biraz fazla yanlılık övgüsü, ben zaten kendime yeterim. Ben işte tek başıma çok mutluyum falan. Önceliyim, kendim gibi bir söyleme de dönüşüyor. Ben bu tarafı da biraz sağlıksız buluyorum açıkçası.
Ve ben hiç yalnızlıktan hoşlanmayan bir insanım bu arada. Hani hayatımın en mutsuz seneleri hep böyle tek başıma yaşarken, tek başıma yalnız geçirdiğim zamanların çok olduğu zamanlarda oldu. Bir kere böyle üniversite yıllarında o zaman şey çok pompalanıyordu işte herkes mutlaka bir yalnız tatile gitmeli falan. Ben de öyle 2-3 günlüğüne bir yere gitmiştim.
Ve çok mutsuz olmuştum yani. Ne yapıyorum ki? tek başıma falan diye. Yani okey müze gez, kitap oku, kahve iç, bilmem ne, yabancılarla small talk yap falan ama hiç beni tatmin etmemişti yani.
Sevdiğim bir arkadaşım olmadıktan sonra ya da ne bileyim, ailemden sevdiğim biri olmadıktan sonra, bu güzellikleri paylaşamadıktan sonra, güzel deneyimleri paylaşamadıktan sonra bana çok anlamsız gelmişti. Hiç sevmiyorum ben yalnızlığı. O yüzden yalnızlığı sevmeye mecbur muyum konusunu ele alalım diye düşündüm. Hepimiz de bir şekilde kıyısından geçiyoruz.
Modern dünya bize bunu da bir başarı hikayesi gibi de pazarlıyor. Aslında tek başıma yalnız olmakla memnunum, yalnızlığımla barışığım gibi. Sosyal medya akışlarında da görüyoruz. Kişisel gelişim raflarında kendi kendine yetebilme övgüleri duyuyoruz.
Yalnızlığı yücelten, ne bileyim, onu bir bilgelik mertebesi gibi sunan bu anlatı ne kadar gerçekçi? Bunu düşüneceğiz beraber bugün. Ve bu soruya yanıt ararken sosyal sinir bilimin kurucularından John Cassioppo diye bir akademisyen ve William Patrick diye bir akademisyenin yalnızlık isimli kült bir kitabı üzerine konuşacağız. Biraz spoiler vereyim.
Aslında biraz böyle biyolojik ve nörobilimsel bakacağız yalnızlık olayına. ...ve bu kitap da çok öyle yalnızlık övgüsüne prim veren bir kitap değil. Cassiopeia'nın literatüre kattığı en değerli perspektiflerden biri de şu... ...bir karakter kusuru ya da sosyal bir beceriksizlik değil,
yalnızlık hissiyatını yaşamak daha doğrusu. Yazarlar yalnızlığı, daha doğrusu yalnızlık hissini... Açlık ya da susuzluk gibi biyolojik bir erken uyarı sistemi olarak tanımlıyorlar. Vücudumuz nasıl ki kan şekerimiz düştüğünde bizi yemek yemeye zorluyorsa, yemek yemeye teşvik ediyorsa, sosyal bağlarımız zayıfladığında da yalnızlık hissiyle bizi uyarıyor vücut aslında.
O rahatsız edici his bir uyarı mekanizması diyor yazarlar. Yani yalnızlık hissettiğinizde aslında vücudunuz size şu mesajı veriyor. Bak, sosyal güvenliğin tehlikede. Acilen grubuna ya da kabilene geri dön yoksa bedelini ödersin.
Bu yüzden yalnızlığı sevmemek aslında bir eksiklik ya da bir ahlaki bir durumdan ziyade hayatta kalma mekanizmasının sağlıklı çalıştığının bir kanıtı olarak görüyor yazarlar. Burada önemli bir ayrım da yapmamız gerekiyor. Bu İngilizce'de olan ama Türkçe'de çok karşılığı olmayan bir ayrım. Tek başınalık, yani solitude ile yalnızlık, loneliness, nasıl birbirinden ayırmak gerekiyor?
Bu tek başınalık aslında kendi isteğimize seçtiğimiz, işte zihnimizi dinlendirdiğimiz, kafa dinlediğimiz, yapıcı bir süreç, olumsuz duyguların olduğu bir duygu durumu değil. Tek başına bulunma, alone, tek başına bulunma durumu. Ama negatif bir hissin buna eşlik etmesi gerekmiyor. Ama yalnızlık bir kopukluk ve izolasyon hissi.
Yani negatif bir his bunu eşlik ediyor. Cassiopeia'ya göre bu his çevrenizdeki insan sayısıyla değil, bu bağların niteliğiyle ilgili. Birçok insan evliyken ya da çok kalabalık bir arkadaş grubunun içindeyken ya da ne bileyim, çok popüler olduğunuz dönemde bile kendisini derinden yalnız hissettiğini söylüyor. Kalabalıklar içinde yalnız ifadesi vardır zaten.
Çünkü mesele nicelik değil, o bağların sizin sosyal ihtiyacınızı karşılayıp karşılamadığı. Bunu ben okuduğumda mesela aklıma şey geldi. Bir sene yaz kampına gitmiştim ve böyle bir türlü orada arkadaş edinemedim yani. Hani böyle çok yalnız bir kamp süreciydi.
Hep böyle şeydik, yaz kamplarında da bütün grup beraber gezer ya, oyunculuk, tiyatro üzerine bir kamptı. Her yere beraber gidiyoruz, her şeyi beraber yapıyoruz. O grubun fiziksel olarak parçasıyım ama ruhani olarak sanki başka bir yerdeyim gibi. Böyle çok derinden bir yalnızlık hissi yaşamıştım.
Peki neden yalnız hissettiğimizde sadece canımız sıkılmıyor da sanki fiziksel bir yara almış gibi acı çekiyoruz sorusuna yanıtlamaya çalışıyor yazarlar. Ve bunun evrimsel mirasımızda saklı olduğunu savunuyorlar. Atalarımız için gruptan dışlanmak, doğada savunmasız kalmak ve doğrudan ölüm riski demekti yani. Hani ilk insanlar doğada tek başına hayatta kalamıyorlardı mutlaka.
Bir kabilenin, bir grubun içinde o gruba uyum sağlayan bir pozisyonda olman gerekiyordu. Ve aksi halde de ölüyordun yani. Beynimiz bu tehlikeyi o kadar ciddiye aldı ki sosyal dışlanmayı fiziksel yaralanmayla aynı merkezde işlemeye başladı. FMRI çalışmaları da şöyle gösteriyor.
Bir gruptan dışlandığımızda beynimizin fiziksel acıyı kaydeden bölgesi aktifleşiyor. Gerçekten fiziksel olarak canımız acıyor. Çünkü beynimiz için bu durum bir varoluşsal tehdit anlamına geliyor. Böyle bir acıyı sevmek de elimizdeki açık bir yarayı sevmek kadar doğamıza aykırı olarak yorumlanabilir.
İkinci bölüm, genetik miras ve elastik tasma. Peki neden bazılarımız yalnızlığa karşı daha dayanıklıyken, bazılarımız en ufak bir kopuklukta, derin bir boşluğa düşüyor? Neden bazen bir arkadaşımız mesela haftalarca kimseyle görüşmeden gayet huzurlu yaşayabilirken, biz iki gün telefonumuz çalmadığında dünyadan izole edilmiş gibi hissediyoruz? Ben kesinlikle bu ikinci gruptayım.
Hiç yalnızlığa dayanıklı bir insan değilim. İşte burada işin içine genetik giriyor. Cassioppo ve ekibinin araştırmaları yalnızlık hissinin yaklaşık yüzde elli oranında genetik mirasımızla ilgili olduğunu söylüyorlar, savunuyorlar. Burada da bir parantez açmak lazım yalnız.
Çünkü ortada bir böyle bir yalnızlık geni yok. Daha ziyade sosyal izolasyona karşı hassasiyet düzeyimiz genetik olarak belirlenmiş durumda. Daha multi genetik bir durum var. Yazarlar bunu anlatırken şöyle bir metafor kullanıyorlar, elastik tasma diye.
Hepimiz türümüze ve topluluğumuza görünmez elastik bir tasmayla bağlıyız. Bu tasma bizi sosyal grubumuzun içinde tutmaya yarıyor. Gruptan çok fazla uzaklaştığımızda, sosyal bağlarımız zayıfladığında tasma iyice geriliyor ve canımızı yakmaya başlıyor. İşte o can acısı, yani yalnızlık hissi, o olumsuz his, bizi tekrar güvenli alana çekiyor.
Diğer insanların yanına çekmek için tasarlanmış ve evrimsel bir geri çağırma mekanizması. Burada şöyle bir püf noktası da var. Herkesin tasmasının boyu ve esnekliği aynı değil. Bazılarının tasması daha uzun.
Uzun süre sosyal temas olmadan idare edebiliyorlar. Hayatlarında memnun bir şekilde geçirebiliyorlar. Tasma çok daha sonra gerilmeye başlıyor. Bazılarınınki ise çok kısa, bir gün bile kimseyle sosyalleşemediğinde ya da bir bağ kuramadığını hissettiğinde o gerilimi ve acıyı hissetmeye başlıyorlar.
Eğer siz ikinci gruptaysanız, bu sizin sosyal olarak muhtaç ya da zayıf bir insan olduğunuz anlamına gelmiyor. Sadece biyolojik uyarı sisteminizin eşiğinin daha düşük olduğu anlamına geliyor. Bu genetik hassasiyet aslında evrimsel süreçte bir avantajdı. Bir toplulukta hem yalnızlığa dayanıklı, sınırları zorlayan, işte bir maceraya çıkıp mesela bir şeyler bulandı, bir ne bileyim, keşife çıkan ve günlerce geride olmayan insanlara da ihtiyaç vardı.
Ama gruba sıkı sıkıya bağlı, sadakat duygusu yüksek, sosyal tehlikelere karşı tetikte olan korumacılara da ihtiyaç vardı. Her ikisinin de evrimsel bir işlevi var. Dolayısıyla eğer yalnızlığa karşı daha hassassınız, aslında siz sosyal tehlikelere karşı daha duyarlı bir radara sahipsiniz. Yalnızlığı sevmeye mecbur olmadığınız gibi bu hassasiyetiniz yüzünden kendinizi kusurlu hissetmenize de hiç gerek yok.
Üçüncü bölüm, yalnızlığın fizyolojik faturası. Yalnızlığın can yıkıcı bir duygu olduğunu konuştuk ama mesele sadece kendini kötü hissetmekten ibaret de değil. Cassiopeia bize başka bir şey daha söylüyor. Yalnızlık aslında bedenin kendini sürekli bir tehdit altında hissetme hali.
Beyin sosyal olarak izele olduğunu fark ettiği an tıpkı vahşi bir doğada tek başına kalmış gibi hipervigilance denen böyle aşırı tetikte olma durumuna geçiyor ve bu durumun da biyolojik faturası düşündüğümüzden çok daha ağır. Çok kilit bir aktör var eminim duymuşsunuzdur, kortizol. Yalnızlık hisseden bireylerin vücudu sanki her an bir saldırı altındaymış gibi sürekli stres anda salgılanan kortizol hormonu salgılıyorlar. Bu da bizi yalnızlığın biyolojik vergisi dediğimiz kavrama getiriyor.
Normal şartlarda stres hormonu bizi kısa süreli tehlikelerden koruyor ama yalnızlık kronikleştiğinde bu hormonların seviyesi hiç düşmüyor. Sürekli yüksek kortizol modunda takılıyor vücut. Sonuçta yüksek tansiyon, kalp damar hastalıkları ve zayıflamış bir bağışıklık sistemi oluyor maalesef. Cassiopeia'nın araştırmaları, bu böyle basında da yer bulmuştu bu arada belki denk gelmişsinizdir.
Yalnızlığın sağlık üzerindeki etkisinin günde 15 dal sigara içmekle eşdeğer olduğunu iddia ediyor. Bu yalnızlığı neden sadece romantik bir melankoli olarak göremeyeceğimizin de bir kanıtı aslında. İşin bir ilginç tarafı da uyku kalitesinde saklı. Yanlış hisseden insanlar üzerinde yapılan çalışmalar bu kişilerin aslında yeterli sürede uyusalar bile uykularından verim alamadıklarını gösteriyor.
Çünkü beyin gece boyunca kendini güvende hissetmediği için mikro uyanışlar yaşıyor. Arada bir uyanıyor, geri uyuyor. Tilki uykusu denir hatta bununla bazen. sosyal güvenliğin olmadığı bir ortamda tam bir teslimiyetle uyumamak aslında evrimsel olarak tehlikeliydi.
Bu yüzden yalnızlık aslında dinlenmenizi bile engelliyor, sizi biyolojik olarak yıpratıyor. Hücrelerimize kadar iniyor bu durum. Cassiopeia ve ekibi yalnızlık hisseden bireylerin gen ifadelerinin bile değiştiğini keşfediyor. Yalnızlık, bağışıklık sisteminde enflamasyona yol açan genleri aktive ederken virüslere karşı bizi koruyan genleri baskılıyor.
Yalnız hissettiğinizde sadece kalbiniz kırılmıyor ya da duygusal bir rahatsızlık hissetmiyorsunuz. Hücreleriniz de savunmasız kalıyor ve bunların hepsi bize aslında şunu işaret ediyorlar. Bu yalnızlığı sevmeye mecbur olmadığımız gibi onu görmezden gelme lüksümüz de pek yok çünkü bunun biyolojik olarak faturasını ödüyoruz. Dördüncü bölüm.
Bir çıkış yolu var mı? Peki, buraya kadar biraz moral bozucu ve karanlık bir tablo çizdik. Ne yapacağız, ne yapalım? Eğer biyolojimiz bizi yalnızlık acısıyla köşeye sıkıştırıyorsa, bu döngüden çıkmak sadece dışarı çık ve sosyalleştirmek kadar kolay mı?
maalesef değil. Çünkü yalnızlık zihnimizde bir tür sosyal savunma mekanizması geliştiriyor. Yalnız hissettikçe başkalarını daha tehditkar görmeye, insanların niyetlerini daha olumsuz yorumlamaya başlıyoruz. Böyle kendini gerçekleştiren bir kehanet gibi yalnız hissettikçe daha da yalnızlaşıyoruz maalesef.
Ve Casioppo'nun bu döngüyü kırmak için dört adımdan oluşan EASE modelini öneriyor. Burada ilk adım, extend yourself, e, el uzatmak belki diye çevrilebilir. Büyük bir sosyal anla olmak zorunda değil. Birine gülümsemek, kahve alırken, ne bileyim, kahve yapan kişiye halini hatırını sormak.
Böyle düşük riskli, insani etkileşimler. İkinci adım A, action plan. Yani bir eylem planı oluşturmak. Yalnızlığın kendiliğinden geçmesini beklemek yerine ilginizi çeken bir hayır işine olabilir, bir ne bileyim gönüllülük olabilir, bir topluluğa dahil olabilirsiniz, sosyal olan bir hobiye başlayabilirsiniz ya da bir spora.
Çünkü ortak bir amaç uğruna başkalarıyla yan yana gelmek tehdit algısını en hızlı kıran durum. Üçüncü adıma da Selection, S yani seçici olmak ya da seçmek. Cassiopeia burada nitelik nicelikten üstündür diyor. Binlerce yüzeysel ilişki yerine kendinizi güvende ve iyi hissettiğiniz bir iki kişiye odaklanmak asıl iyileşmeyi sağlıyor diyor Cassiopeia.
Ve son adım da belki bu da en zor adım. E, expect the best. Yani en iyisini beklemek. Burada E ile Türkçesi ile İngilizcesi uyuşuyor.
Yalnızlık bizi herkes beni reddedecek ya da kimse beni sevmeyecek gibi bir önyargıya hapsediyor. Bu son adım o sosyal korkuyu bilinçli bir çabayla askıya almayı ve dünyaya karşı o kadar savunmacı olmamayı denemeyi ifade ediyor. Bunu ben önemli buluyorum çünkü ben mesela dün canlı yayın yapıyordum YouTube kanalım için kötü emellerde. Ve biri yine böyle yalnızlığa dokunduk karşıtlıklı sohbetimizde ve biri şey yazdı işte ben hiçbir derdimi arkadaşlarıma anlatmıyorum çünkü aleyhime delil olarak kullanabilirler bir gün arkamdan konuşmak için.
Aslında bunun gibi böyle insan etkileşimlerini tehditkar algıladığımız durumlar bizi biraz daha yalnızlığa itiyor maalesef. Burada bir yan kaynağım daha var. Son beşinci kısımda bundan bahsedeceğim. Bir sonraki bölümde yalnızlığın tarihsel ve kültürel inşasına bakacağız.
Şimdi kısa bir ara verelim. Aranın ardından yalnızlık hakkında konuşmaya devam edeceğiz. Beşinci bölüm. Modernite, bireycilik ve yalnızlığın tarihsel inşası.
Cassiopeia'yla yalnızlığın biyolojik kodlarına indik. Ama bir de Madalya'nın diğer yüzüne bakalım. Bu hissin tarihsel ve kültürel inşasına bakalım. Feynband Albert'e Yalnızlığın Biyografisi diye bir kitap yazmış.
Ve şöyle bir iddiası var bu kitapta. Bugün anladığımız ve deneyimlediğimiz anlamda yalnızlık aslında çok yeni ve moderniteyle ortaya çıkmış bir kurgu. Alberti'ye göre yalnızlık her zaman orada olan evrensel bir insanlık hali değil. 18.
yüzyılın sonlarından itibaren şekillenmeye başlayan oldukça yeni bir duygu. Bunu göstermek için de kelimelerin arkeolojisine bakıyor. 1800'lerden önce İngilizce'de kullanılan kavram loneliness. Loneliness ise buradan türüyor, loneliness'dan.
Bu kelime bir kişinin fiziksel olarak tek başına olma durumu. Mekansal bir yalıtılmışlığı ifade ediyordu ve hani duygusal bir negatiflik barındırmıyordu. Olumsuz bir his anlamı yoktu. Kişi tek başına ama bu onun eksik ya da mutsuz ya da olumsuz bir duygu durum içinde olduğu anlamına gelmiyordu.
Ama modernleşme süreciyle birlikte oneliness yerini loneliness kavramına bırakıyor. Ve bu sadece dilsel bir değişim de olmuyor. Zamanında bir zihinsel, bir bilişsel bir değişim de oluyor. tek başınalık bir varoluşsal boşluk ya da duygusal yetersizlik hikayesine dönüşüyor.
Peki, tarihsel süreçte ne değişti de bu duygu bir salgın gibi yayıldı? Albert'i burada birkaç temel kırılma noktasına işaret ediyor. Birincisi, dinsel cemaat yapılarının çözülmesi ve sekülerleşme. Eskiden birey her zaman Tanrı'nın gözü önünde olduğu ve bir inanç topluluğuna ait olduğu için ontolojik olarak asla hani yalnız değil, hep bir Tanrı orada, mevcut ya da cemaati orada mevcut.
Ancak aydınlanma ile birlikte birey evrende kendi başına rasyonel ve özerk bir aktör olarak tanımlanmaya başladı. Bu özellik bir özgürlük getirdi ama yanında derin bir izolasyona da sürükledi maalesef bireyleri. İkinci büyük kırılma ise kapitalizm ve neoliberalizmin bireyi tanımlama biçimi diyor yazar. Albert, yalnızlığın neoliberal sistemin bir yan ürünü olarak görüyor.
Hani sistem böyle aktif olarak çizgi filmdeki kötü adam gibi yalnızlık üretmeye çalışmıyor ama bizi sürekli kendimizi geliştirmeye, başkalarıyla rekabet etmeye ve başarıyı bireysel bir kazanım olarak görmeyi itiyor. Böyle olunca da sosyal bağlarımız birer araç haline geliyor. Toplumsal dayanışma ağlarımız zayıflıyor. ve insanlar birbirine ihtiyaç tutuyan öznelerden ziyade kendi hayat projelerini gerçekleştirmeye çalışan, bunun içinde birkaç kişiyle ittifak kurmak durumunda kalan, atamıza olmuş birimlere dönüşüyorlar.
Alberti'nin perspektifinin önemli noktası şu, Yalnızlık sadece genlerimizde olan bir alarm değil. Aynı zamanda içinde yaşadığımız kültürün, dilin ve ekonomik sistemin bize giydirdiği bir gömlek. Bunu sevmeye mecbur değiliz çünkü yalnızlık hissi çoğu zaman bizim yetersizliğimizden değil, modern yaşamın bizi içine ittiği o parçalanmışlıktan kaynaklanıyor. Belki de bu yüzden yalnızlıkla baş etmek sadece kişisel bir psikoloji bir mesele değil.
Aynı zamanda toplumsal bağlarımızı yeniden kurma ya da yeniden talep etme mücadelesi. Altıncı bölüm, biyolojik alarmdan sosyal direnişe. Bölümün başından beri iki perspektife yoğunlaştık. Bir yanda John Cassioppo'nun yalnızlığın genlerimize kazınmış evrimsel bir işlevi olan, bizi hayatta tutmaya çalışan ilker bir sinyal olduğu fikrine baktık.
Diğer yandan da Alberti'nin bu yalnızlık duygusunun modern dünyanın kapitalizmin ve bireyciliğin bir ürünü olarak nasıl ortaya çıktığını ya da belki icat edildiğini gösterdi. Bu iki hikaye nerede birleşiyor? Aslında bu sorunun yanıtı modern insanın en büyük yanılgılarından birini deşifre ediyor. Bize sürekli kendi kendine yetmek bir erdem gibi anlatılıyor.
Yalnızlığı bir seçim haline getiremediğimizde sanki ruhsal gelişimimizde bir eksiklik varmış gibi hissettiriliyor. Hani yalnız olmakla mutlu olmadığımız ya da memnun olmadığımız ya da tercih etmediğimiz zaman. Oysa Cassiopeia'nın bize hatırlattığı o biyolojik alarm bu romantik anlatıyı da, yanlızlığı romantikleştiren ya da yücelten anlatıyı biraz da yeriyor diyeyim. Yalnızlığı sevmiyoruz yani çünkü beynimiz için yalnızlık bir güvenlik zafiyeti.
Vücudumuz bizi hayatta tutmak için bu acıyı üretiyorsa, bu acıyı sevmemiz gerektiği fikri belki de doğamıza aykırı bir dayatma. Alberti'nin biyografisi ise, yalnızlığın biyografisi ise şöyle diyor, bugün hissettiğimiz o yoğun kranik izolasyon hissi bizim beceriksizliğimiz değil aslında. Artık geniş ailelerin, koruyucu cemaatlerin veya mahalle ağlarının olmadığı bir dünyada tüm sosyal yükümüzü belki tek bir partnerin veya ne bileyim ekranların üzerine yıkmış durumdayız. Bu kadar ağır bir yükün altında ezilen insanın kendini yalnız hissetmesi de sistemin doğal bir sonucu aslında.
Yalnızlığı sevmeye mecbur değiliz diye bu bölümü sonuçlandırmak istiyorum. Yalnızlıktan duyduğunuz o huzursuzluk aslında sizin insan olduğunuzun en somut kanıtı. Bizler birbirimize muhtaç olacak şekilde evrimleşmiş canlılarız. Hikayelerini başkalarının gözlerinde bulan varlıklarız.
biyolojimiz bize bağ kur derken, modern kültürümüz tek başına başar diyorsa, aradaki bu sürtünmeden de bir yalnızlık acısı doğuyor ve bence biraz daha ilkel tarafımızı dinlememiz gereken bir durum ortaya çıkıyor. Yalnızlığı kutusamak yerine onu bir pusula gibi kullanmayı deneyebiliriz belki. Bu olumsuz his, bir şeylerin yanlış gittiğini söyleyen, bir şeylerin bize iyi gelmediğini söyleyen bir evrimsel sistemin işareti. O alarmı susturmak için kendimizi daha çok izole etmek bir çözüm değil tabii ki.
Belki Cassiope'un önerdiği o küçük adımlarla insanlara tekrar dokunmak, dünyaya tekrar dokunmak bize iyi gelecek. Bu haftalık benden bu kadar. Bir sonraki bölümde başka bir toplumsal tavuyu tokatlayacağız. Bizi dinlemeye devam edin.
Hoşça kalın.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.