
3.158 kelime · ~16 dk okuma
Sopranos dizisinde bir sahne vardı. Paoli karakteri kahve almaya gidiyor bir yere. Hani saçlarının yan kısımları beyaz olan karakter. O zamanlar için yeni nesil sayılan bir kahveciye gidiyor yalnız ve kendisine söylenen hiçbir şeyi anlamadığından bir türlü sipariş veremiyor.
Ya düz kahve istiyorum işte yok mu deyince buna günün kahvesini veriyorlar. Yeni Zellanda'dan piberi aromalı bir şey. Bunu da söylene söylene içiyor. Bir yandan da biz İtalyanlar bu işi nasıl kaptırdık bunlara, kültürümüzü yağmalıyorlar diye yakınıyor.
İşin komik yanı kendi İtalyanlığı da o kahvecininki kadar sahte. Kaptırdık dediği kahveyi ekspresso diye telaffuz ediyor mesela. Bu sahnenin dizinin genel konusuyla alakası yok. Ama bu detaylar yüzünden süperdi zaten.
25 sene olmuş hala aklımda. Ve ben de o adam gibi yaşlandığımdan mıdır nedir? Her kahveciye gittiğimde kendimi onun gibi hissediyorum. Düz kahve işte uzatmayın demek istiyorum.
Dedirtmiyorlar. Onların dilinden konuşmam lazım. Koca bir tahta asılı duvara üstünde anlamadığım bir sürü şey yazıyor. Rosette taşı misali bir tercümesi gerek onu çözmem için.
Her kahveci öyle değil tabii de. Daha dün işte bir tanesindeydim. Hazır hafızamda tazeyken bana sordukları soruları vermem gereken kararları tek tek sıralayayım. Bir, kahve nereden gelsin?
Etiyopya mı? Kolombiya mı? Kenya mı? Her ülkede bölgesel ayrımlar bile yapabiliyorsun biliyorsan işi.
İki, çeşidi ne olsun? Toplandıktan sonra nasıl işlenmiş olsun? Islak, kuru, ballı, bunların da ne demek olduğunu bilmiyorum. Ne kadar kavrulsun?
Açık, orta, koyu. Kaç etti? Beşinciye geldik. Nasıl demlensin?
Türk kahvesi gibi kaynatılarak mı? French press mi? Soğuk mu? Anca bu noktadan sonra ne içeceğimize geliyoruz.
Normal yerlerde süreç buradan başlıyor. Americano, Cappuccino, Frappuccino, Al Pacino. Ne iğrenç espri yapmak zorundaydım kusura bakmayın. Seçeneklerin çoğu espresso bazlı.
Ne kadar süt, köpük, sıcak su koymuşlar ona göre değişiyor isimleri. E tabii ki sonra boyutunu belirleyeceğiz. Sonra süt. Süt istiyor musun, istemiyor musun?
Bu kadar da eskiden. Şimdi bir sürü çeşidi var. Badem, yulaf, soya, hindistan cevizi, tam yağlı, yarım yağlı. Bunun üstüne ekstralar var.
Şurup, bal, şeker. Bunları ekleyebiliyorsun. Kafein seviyesini ayarlayabiliyorsun. Burada mı içeceksiniz, alıp götürecek misiniz?
Sonra da ödeme şekli. O zaten bir dizi alt karardan oluşuyor. Sırf kendinizinkini mi ödeyeceksiniz, birlikte mi? Kartla mı, nakitle mi?
Temaslı mı, temasız mı? Üyelik kartı veya aplikasyon var mı, yok mu? Bahşiş ne kadar? Ekranda çıkıyor oranlar.
Kahveci de bahşiş mi olur diye sıfırı seçsen, bunu kasiyerle göz göze gelerek yapmak zorundasın. Bazı yerlerde baristalara ayrıyeten bağış iş bırakıyormuşsun. Tüm bu ödeme işlerini tek karar sayalım. Toplam 12 etti.
Sırf sipariş aşamasında. Bunun daha öncesi var. Etrafta bin tane kahveci olduğundan önce hangisine gideceğine karar vereceksin. Sonrası da var.
Her mekanda olduğu gibi. Nereye oturacaksın? Elindekileri masaya nasıl yerleştireceksin? Ne zaman kalkacaksın?
İrili ufaklı bir sürü karar. Eskiden evde oturduğun yerden şekerli mi sade mi den ibaret bir seçim bu noktaya kadar geldi. Modern hayatın gizli maliyetlerinden biri, çok da gizli değil gerçi de artık alıştığımız için gizli geliyor, bu karar yükü. Kıtlıktan tabii ki daha iyi.
Ama bolluğun da fazlası zarar. Artık gerçek lüks, her şeye sahip olmaktan ziyade, sonsuz tane seçenek arasında boğulmaktan ziyade, bunlar arasından sizin için en uygun birkaç tanesinin zaten seçilip önünüze konması. Bir anlamda az ama öz olmanın önemini, hatta yeni prestijini konuşacağız. Yıllardır duyduğum bir sayı var.
35.000. Bloglarda, popüler bilim yayınlarında karşılaşıyorum. Her gün ortalama 35.000 farklı karar verdiğimiz söyleniyor.
Çoğunun farkında bile değiliz. Yatağın hangi tarafından kalktığımız gibi otopilotta verilen kararlar var. Her duyduğumda 35.000 sayısını yeterince gerçekçi kabul etmem bile o otopilotun verdiği bir karar.
Geçenlerde ilk defa dikkatimi çekti. Oturup düşündüm. Ya dedim uyanık olduğum 17-18 saat boyunca saatte 2000 karar demek. Dakikada 30'dan fazla.
Ne ara veriyorum bu kararları? Yani durmadan kahve sipariş ediyor olsam belki de bu halde pek mümkün değil. Biraz araştırınca neredeyse tüm referanslar döngüsel çıktılar. Yani bloglar birbirlerine kaynak gösteriyor.
Birkaç tanesinin de ucu Cornell Üniversitesi'nden Brian Wansink'in yaptığı bir araştırmaya dayanıyor. Ancak o meşhur çalışma sadece yemek üzerineymiş. Ortalama bir yetişkinin ne yiyeceğiyle ilgili günde 200'den fazla karar verdiğini bulmuş. Katılımcılar başlangıçta bu sayının 15-20 civarı olduğunu tahmin ediyorlardı.
Baya ilginç bu haliyle. Sonradan birileri geliyor, yemeğin hayatımızın ufak bir parçası olduğundan hareketle giyim, kuşam, konuşma, yol bulma, dijital iletişim gibi alanlara genişletiyor hesabı. Tamamen kafalarına göre varzayımlar yaparak 35 bine ulaşıyorlar. E bu da tatmin edici değil.
Diğer her kategorinin yemek kadar önemli olduğunu farz etsek, o ayarda 160-170 farklı kategori lazım. Diyelim ki gerçek sayı bunun onda biri. Yine de binlerce karar demek. Ve tabii çoğu yatırım gibi, çocukların okulu gibi önemli meseleler hakkında değil.
Bunların ne kadarı mümkün mertebe rutinleştirebileceğimiz basit kararlarsa bilincimize o kadar az yük binecek. Dolayısıyla şöyle bir tez oluşturabiliriz. Modern hayatta hem verdiğimiz toplam karar sayısı arttı, hem de seçenekler çok arttığı için her bir bilinçli karar daha fazla çaba gerektiriyor. Şimdi çok fazla seçeneğin bizi mutsuz ettiğini zaten biliyoruz.
Bunu daha önceden podcast'ta işlemiştik. Eş Seçimi bölümündeydi sanırım. Orada Seçim Paradoksu isimli bir kitaptan bahsetmiştim. Bu alandaki en meşhur çalışmaları özetliyor.
Onun biraz ayrıntısına gireyim. 2000 yılında yapılmış bir deney var. Bir süpermarkette reçel standları kuruyorlar. Müşteriler alışık buna.
İsteyen standta durup istediğini tadıyor, beğenirse alıyor. Katılımı arttırmak için de o dükkanda geçerli bir indirim kuponu sunuyorlar. Numara şu, bazı hafta sonları o standta 6 çeşit reçel var, bazı hafta sonları 24 çeşit. Hepsi aynı markanın ürünleri, sonuçları etkilememek için ve çilek gibi çok popüler tatlar hariç tutulmuşlar.
Ne beklersiniz şimdi? Bunların arasında bir fark var mı? Büyük stand, daha doğrusu 24 çeşitli stand, epey ilgi çekmiş. Yanından geçenlerin %60'ı durup bakınmışlar.
İnsanlar kalabalığa çekiliyor zaten bir noktadan sonra. İnsan insanı çekiyor. 6 çeşit olduğu zamansa bu oran %40'a düşmüş. Böyle durup bakınanların kaçının tadım yaptığına bakarsak yine büyük stand biraz avantajlı.
Ancak iş satın almaya gelince tam ters yönde devasa bir fark var. İlkinde alım oranı %3 iken diğerinde az çeşit olanında %30. 10 kat fark. Deneyi reçel yerine çikolatayla tekrarlayınca da benzer sonuçlar bulunuyor.
Şimdi tüm süpermarketi düşünün. 1970'lerde ortalama bir süpermarkette yaklaşık 10.000 farklı ürün bulunuyordu. Bu Amerikan sayıları tabi o zamanlar.
Türkiye'de bakkal vardı. Ama önemli olan değişim zaten. Bugün bu sayı 50.000'e yakın.
Yani deneyde gördüğümüz o psikolojik baskı süpermarketin her köşesine sinmiş vaziyette. İstisnalar var tabi. Amerika'nın en başarılı zincirlerinden biri Costco mesela. Üyelik sistemiyle çalışan bir yer ve fiyatlar ucuz ve çeşit sayısı çok az.
Reçel mi lazım? Al, iki seçenek. İkisini de kovayla satıyoruz kardeşim. Bir on yıl daha gelip reçel almana gerek yok artık.
Ama bu bir istisna. Geleneksel anlayışa göre seçim özgürlüğü arttıkça mutluluk da artar. Demek ki esas ilişki daha ziyade bir çan eğrisini andırıyor. Fazla seçenek göz kamaştırsa da bir noktadan sonra iradeyi felç ediyor.
Bir kere en başta, ya en iyisini seçemezsem diye endişeleniyoruz, karar verdikten sonra da tüh ya, kesin daha iyisi vardı pişmanlığı geliyor. Yani kararlarımızın fırsat maliyeti gözümüzde büyüyor. Çünkü reddettiğimiz tüm seçeneklerin, geride kalan her şeyin iyi taraflarının toplamını hesap ediyoruz. Bu da tabii yanlış bir hareket.
Yani bunu almasaydık diğer her şeyi alacak değildik. İlla bir şeyler eksik kalacaktı. Ama gel de bunu beynine anlat. Bir de suçluluk duygusu işin içine giriyor.
Yazarın bir kot pantolonu örneği var. Eskiden bir iki çeşit pantolon vardı. Belinize tam oturmazsa, paçası tam uymazsa yapacak bir şey yok. Üreticinin hatası.
Bugün sayısız farklı kesim ve yıkama var. Dolayısıyla pantolon tam oturmuyorsa suçlu artık üretici değil, sizsiniz. O kadar seçenek arasından doğrusunu bulamamışsınız. İnsanlar bu duyguyla da yüzleşmek istemiyorlar.
Yazar bizleri iki tipe ayırıyor. Birinci tipteki insanlar her zaman en iyi seçeneği bulmak zorunda olanlar. Bir lanet gibi adeta bir ürün almadan önce 50 tane web sitesine, 50 tane dükkana bakan insanlar, elektronik eşya alırken ben de böyleyim. Uçak bileti alırken de mesela.
Of, felaket. Yani hele biraz esneklik varsa takvim konusunda, gidilecek yer konusunda. O kadar çok parametre var ki kendimi Excel dosyaları arasında gömülmüş buluyorum. Sonunda da zaten en iyi seçeneği bulana kadar fiyatlar artmış oluyor.
Ve tüm süreç boyunca mutsuzum. Yani doğru seçeneği bulduktan sonra da mutlu değilim. Tükenmişim zaten. Giyim kuşam da tam tersi bu arada.
Bir an önce bitirmek isterim. Yeterince iyi olmasına bile gerek yok. Kıyafet yırtık olmadığı sürece sorun değil. Diğer tip insan bu uçların arasında oluyor.
Kanaatkarlar bunlar. Belli kriterleri var. O kriterlere uyan ilk şeyi gördüklerinde alıyorlar ve aramayı kesiyorlar. En iyi aramadıkları için daha fazla tatmin oluyorlar.
Bu farklar genel kazançlarına da yansımış bu arada. Sonuçta iş de bir seçim. İlk tiptekiler daha yüksek kazançlı işler buluyorlar. Ama çalışma hayatından duydukları mutluluk daha az.
Bu kalıplar tabii kaderimiz değil. Bunu değiştirebiliriz, birazcık oynatabiliriz. Çeşitli filtreler kullanarak, çeşitli hizmetler kullanarak yükümüzü azaltabiliyoruz. Hayat yeterince yoğun zaten.
Yardımcı olacak her şeyden faydalanmak lazım. Tam da bu noktada işin uzmanı ve bölümümüzün de sponsoru olan İş Bankası devreye girecek. Yükünüzü nasıl hafiflettiklerinden bahsedeyim biraz. İş Black ile İş Bankası müşterileri birikimlerine göre bir sadakat programına dahil oluyorlar.
Ne var bu programda? Kişiye özel temsilci, iş portföyden uzman desteği, bazı hesaplara ek faizler, çözüm merkezinde önceliklendirme ve efeks uygulamasından yararlanma hakkının yanı sıra kültür, sanat, giyim, kozmetik gibi farklı sektörlerde indirim ve ayrıcalıklara sahip oluyorlar. Müşteriler bu ayrıcalıkları İşCep'teki İşBlack menüsü üzerinden görüntüleyebiliyor. Bilisler yükleri birazcık azaltılmış oluyor yani.
Black ve Black Plus olarak iki seviyeden oluşan bu programa, İşBankasındaki belli bir baki ortalamasını aşan müşteriler otomatik olarak dahil ediliyorlar. Siz de İşBlack'in sunduğu fırsatları keşfetmek isterseniz detayları İşCep'ten ya da İşbank.com.tr'den inceleyebilirsiniz.
Bir sonraki adıma da uygun bir geçiş oldu bu, zira diyecektim ki, mesele sadece karar ve seçenek sayısı değil, bilgi yükü de bizi çok yoruyor. Aşırı bilgi yüklemesi korkusu, information overload denen kavram, 1970'lerde Alvin Toffler tarafından popülerleştirilmişti, Future Shock kitabıyla. Toffler'ı belki podcastin ta ilk bölümlerinden hatırlarsınız. Yaptığım ilk serilerden biriydi, 4.
Dalga. Geleceğe dair atıp tutuyorduk. Birçok şey de çoktan gerçekleşti bile. Orada bir miktar bahsetmişimdir fakat bu kaygının, kökünün esasen ne kadar geriye gittiğinden pek haberim yoktu.
Kitaplar mesela. Bazı antik filozofların kitap okumayı eleştirdiklerini biliyordum. Diyalog yerine veya derin düşünce yerine, meditasyon yerine okumak daha pasif bir eylem, insanları tembelliğe itecek diye düşünüyorlardı. Yalnız başka bir grup da bilgi kirliliğinden yakınıyor.
2000 sene önce Seneca tembihlemiş. Çok şey okursanız kafanız dağılır, hiçbir şey sentezleyemezsiniz, az ama öz okuyun demiş. O zamanlar tabii kitap yazmak da bir lüks, okumak da bir lüks. Toplumun çoğu okuryazar değil zaten.
Olanların da yalnız başlarına oturup dikkatlerini verebilecekleri kaç saatleri vardır acaba günde? Öyle haftada bir kitap okuyup bitirmek gibi bir şey olmasa gerek? Hayatları boyunca okudukları kitap sayısı az. O yüzden de ne okuyacakları önemli bir sorun.
Bu endişeler matbaayla birlikte katlanarak artmış, bunu biliyoruz. Diderot'un mesela ilginç bir kaygısı var. Diyor ki, kitap sayısı arttıkça belli bir konuda işe yarar bilgiye erişim zorlaşacak, kolaylaşmayacak. Çünkü o bilgiyi bulmaya harcayacağın çaba, aynı bilgiyi doğadan yeniden türetmek için gereken çabaya yakın sıyacak.
Örneğin bilimsel bir bulgudan bahsediyorsak onu bu çöplük içinde bulup teyit edene kadar git aynı deneyi kendin yap, kendin türet aynı bilgiyi daha iyi. Tabi arama motorları henüz hayalken söylemiş bunları. Yani doğru kitaba ulaşsan bile iş bitmiyor. Her kitapta içindekiler bölümü bile yok.
Bir sonraki sıçrama bilginin yayılma hızıyla alakalı. Telgraf. Telgraf sayesinde herkesin her şeyden haberi olmaya başlıyor. İlk defa atlardan veya gemilerden hızlı hareket ediyor bilgi.
Teknik olarak doğru değil. Öncesinde uzak mesafeler arası iletişim var ateşli, dumanla. Hatta Fransa'da semafor ağı vardı. Napolyon'un interneti bölümünde anlatmıştım.
Yüksek bir kuledeki kolları makaralarla hareket ettirerek iki kule arasında haberleşme sağlıyorlar. Böyle bütün ülkeye yayılan bir ağ var. Ama bunlar genel halkın kullanımına açık değiller. Askeri amaçla kullanılıyorlar.
Telgraf ise telgraf artığı günlük gazete diyelim. Hakikaten yeni bir çağ bu kombinasyon. Komşu köyle ilgili bir haberi de dünyanın öte ucundaki bir haberi de ertesi gün yan yana görebiliyorsun. Acaba bizim zihnimiz buna adapte olabilecek mi?
Uzaklardaki bir sürü olayı gerçek zamanlı işlemek üzere evrilmiş bir beyin değil bizimkisi. Yapabilir tabii de ona göre yontulmadığı için garanti değil. Hele bir de aynısı görsel medyumda olunca televizyon sayesinde gerçekten gerçek zamanlı biçimde işliyorsun her şeyi, iyice ayyuka çıkmış korkular. Yani 70'lerdeki o bilgi yüklemesi korkusu aslında o kadar müthiş bir öngörü gerektirmiyor.
Uzun bir geleneğin bir sonraki adımı sadece. Tabii ondan sonra başlayan dijital çağın tam olarak ne kadar büyük bir sıçrama olduğunu herhalde kimse tahmin edememişti. Artık bilgi, bilgi demeyeyim de veri resmen bedavaya yaratılıyor, bedavaya sonsuz defa kopyalanıyor, anında her yere yayılıyor. Üretim, kopyalama, yayılma hepsi bedava, hepsi anlık.
Bunca veriyi işlemenin bir sınırı var. Fiziksel bir sınır var. 7-24 video izlediğinizi düşünün mesela. Bunun ötesine geçemezsiniz artık.
Daha ne kadar veri gelebilir size? Tabii esas önemlisi o değil. O veriden bilgi yaratma kapasitesi. İşte onu çoktan aşmış olabiliriz.
Hani meşhur bir piramit var ya, kavramsal bir piramit. En alt katta data, veri, televizyonda gördüğümüz reklamlar gibi. Üstünde onların anlamlandırılmış versiyonu, information. Mesela finans reklamlarından bahsediyorsak, hangi kredi kartı daha iyidir, daha avantajlıdır gibi.
Onun üstünde de başka bir bilgi çeşidi var, knowledge. Değişik kaynaklardan gelen bilgilerin senteziyle elde ediliyor. Buna da genel bir finansal okuryazarlık denilebilir. Bazen de piramide bir kat daha çıkıyorlar.
En tepeye bilgeliği koyuyorlar. O da örneğimizde ne olsun, neye ihtiyacım olduğunu bilmek, gereksiz harcamalardan kaçınmak gibi. Piramidin en altındaki veri katmanında boğulurken üst katmanlara ulaşım zorlaşıyor. Bununla baş etmenin yolu filtreleme.
Eskiden de etraf filtreyle doluydu. Gazete editörleri, yayın yönetmenleri, haber sunucuları, okuldaysan öğretmenler bilgiye erişimde böyle belli başlı otoriteler filtre görevi görüyorlardı. Şimdi onlar kalktı. Daha doğrusu yerlerinde duruyorlar da alternatifleri çeşitlendi.
Herkes kendi kendinin editörü oldu. O yüzden kafalar rahat değil. Peki bu karar yorgunluğuyla nasıl başa çıkılır? Öncelikle ortada bir sorun olduğunu kabul etmekle işe başlamalı.
Hepimiz fiziksel enerjimizin sınırlı olduğunu biliyoruz. Kimseyi bu yönde ikna etmek gerekmiyor. Koşturunca yoruluyorsun işte. Aynı tükenmeyi karar verirken de yaşadığımızı o kadar doğrudan hissetmiyoruz.
İradeyi sınırlı bir kaynak olarak görmek şart. Düşünün ki her sabah dolu bir pille uyanıyorsunuz, karşınıza çıkan her seçimde, her veri yüklemesinde bu pil biraz zayıflıyor. Sosyal medyada belki sadece birkaç saniye elinde baktığınızda bir resim, öylesini okuduğunuz bir cümle bile bir sürü işlem demek aslında. Bu reklam mı, yapay mı, haber mi, ciddi mi, ironi mi, diğerleri ne demiş, hepsi karar.
Günde yüz defadan fazla telefonunuza baktığınız için bu büyük bir sorun. Daha işe gitmeden pilin yarısını tüketmiş oluyoruz. Şimdi iyi uyku gibi, spor gibi, dijital diyet gibi standart tavsiyelerin ötesine geçeyim. Seçenek sayısını azaltacak her şey düşünülmeli.
Bu faktörlerin en basiti bence para. Süpermarketlerden bahsettik madem, o kadar kararın arasında sürekli fiyat karşılaştırması yapmak sürekli. Sürekli param buna giderse şuna yetmez diye seçimlerde bulunmak aşırı yorucu. Ben ilk defa maaşlı bir işe başladıktan sonra hayatımdaki en büyük değişiklik tartışmasız alışverişlerde artık etikete bakma zorunluluğu hissetmememdi.
Tabi deli gibi gidip şampanya reyonlarında vakit geçirmiyordum, kalan her şey uygun fiyatlı. Buna kafa yormamak büyüklüksüz. Ve bir sürü insanın bu lüksü yok. Enerjilerini ufak hesaplar üstünde harcamalılar.
Sonra kafa kalmadığı için de, irade zayıfladığı için de önemli finansal kararlarda saçmalıyorlar. Ve o döngüye hapsoluyorlar. Bu bir. Bunun ötesinde her gün verdiğimiz bazı kararları belki haftalık almak daha iyi bir taktik.
Eskiden yemeğini giyeceğini hafta başında organize eden birkaç arkadaşım vardı. Acayip dalga geçiyordum. Biraz spontane yaşasanıza diyordum. Vallahi kusura bakmayın, siz haklıymışsınız arkadaşlar.
Beni affedin. İşin aslı, isterlerse onlar yine spontane yaşayabilirler. Plandan sapabilirler. Kendi düzenine mahkum olan benim aslında.
Benim gibi plansızlar her seferinde aynı kavgalara girmek zorundalar. İşte ev ahalisinin o anki istekleri, son günlerde ne yediğiniz, dolapta neler oldu, bütçe gibi parametreler arasında yine cambazlık yapmam lazım. Hem de yorgun argınken. Kıyafet işi de böyle.
Gerçi Allah'tan ben bu işe kafa yormak zorunda değilim. Her gün Big Lebowski gibi bornozumla dolanıyorum. Ama siz toplum için de saygı gören biri olmak istiyorsanız ki isteyin, kıyafetleri tipine göre organize etmek yerine yani her seferinde 20 gömlek 10 pantolon arasından seçim yapmak yerine takım olarak organize etmek daha iyi. Üstüyle, altıyla, çorabıyla beraber dursunlar.
Çok paylaşılan bir bilgi. Ne kadar doğru bilmiyorum gerçi. Jeff Bezos gibi tipler sadece bir iki kıyafet takımı seçiyorlar. Her gün benzer şeyler giyiyorlar o yüzden.
Trilyon dolarlık şirket yönetirken bir de onunla uğraşmak istemiyorlar. Seçenek azaltma işini ben çocuk üstünde de deniyorum. Gayet başarılı. Şunu yap diye emir verdiğimde anında direnç gösteriyor.
Ne istiyorsun gibi ucu açık sorularda devrelerini yakıyor. Sonraki yarım saati seçmesini beklemekle geçiriyoruz. Onun yerine mümkünse iki seçenek sunuyorum. O zaman hemen kıyas yapmaya başlıyor, çarklar hemen dönüyor.
Ya şu aslan oyuncağını al ya bu kaplan oyuncağını. Ya anneni sev ya babanı. Ya tramvay sol tarafa sapıp bir kişi ezecek ya da dümdüz gidip beş kişi ezecek. Böyle güzel güzel yetiştiriyoruz.
Şimdilik sağlıklı gözüküyor. Başka neler var? Sürekli ertelenen kararlar. Bunlar da yük yaratıyorlar.
İki dakika kuralını duymuşsunuzdur belki. Şahsen her zaman riayet edemesem de bana mantıklı geliyor. Diyor ki, eğer bir karar iki dakika içinde verilebilecekse hemen hallet. E-mail cevapları, davetler vs.
bunlar görece önemsiz olabilirler ama arka planda çalışıp pilinizi yiyecekler. Onlardan hemen kurtulun. Son olarak değinmek istediğim şey, yapay zekanın rolü. İki ucu keskin bıçak.
Bir yandan bilgi yüklemesini arttıran bir şey. Dünyada yeterince insan yokmuş gibi şimdi botlar birbiriyle konuşuyor, tartışıyor, alım-satım yapıyor. Hiçbirini de fark edemiyorsun. Ve bir yandan da büyük dil modelleri hem kürasyon için yani kişiye özel haber, sanat, alışveriş alanları yaratmak için faydalılar hem de karmaşık şeyleri damıttıkları için 2-3 seçeneğe, 2-3 adımlık eylem planlarına indirdikleri için.
Yıllar önce bir daire almıştım mesela. Gayrimenkul yapabileceğine en büyük alımsadım. Sözleşmeyi iyice okuman gerekiyor doğal olarak. Avukatlar arasında birkaç tur dönüyor bu.
Ve hepsini takip edeceğim diye canım çıkmıştı. Şimdi çok daha karmaşık bir kredi işi var. Yani ters gidebilecek çok daha fazla şey var. Fakat bu namussuzlar, avukatları demiyorum büyük dil modelleri, belki analizinde mükemmel oldukları için kafam rahat.
Anlatılanları liste formatına sokarak özetle veya uzun bir e-mail zinciri var. Benden istenen en önemli üç şey nedir? Son tarihleriyle birlikte bildir. Bunu diyorsun bitiyor.
Bu yönden güzel. Fakat bu aletlere fazla yaslanmanın da riski var. Sürekli halüsinasyon görüp görmediklerini kontrol etmek zaten yorucu. Üstüne onları akıl yürütme yardımcısı olarak da kullanıyoruz artık.
Hatta bazen ara adımları hiç umursamayıp, ya uğraştırma, direkt söyle doğru cevabını diyoruz. E doğal olarak zamanla muhakeme yeteneğimiz zayıflıyor. Bu yönde araştırma sonuçları çıkmaya başladı bile. Yani bazı kararları vermeni kolaylaştırmak için kullandığın bir aletin zamanla seni hiçbir karar veremeyecek hale getirmesi korkunç bir gelecek olurdu.
Sanat konusunda da benzer bir durum var. Öğrencilerime ödev olarak ara sıra bir film izletip başka yorumları okumadan kendi düşüncelerini yazmalarını istiyorum. Happy Topu 1-2 paragraf. Herhangi bir not da almayacaklar yani.
Hiçbir korku yok. Tamamen kendi gelişimleri için. Allah'tan çoğu eski usul yapıyor da bazıları bunu bile yapay zekaya yazdırıp getiriyorlar. Bir de ufak tefek değişiklikler yapıp saklamaya da çabalamıyorlar.
Bir ihtimal isteseler de bunu yapamazlar çünkü onlar için yazı bu, yani kulağa yapay zeka gibi gelmeyen makale tecrübeleri az. Sanatın insana hissettirdiklerini başka insanların özetlerinden ve onları harmanlayan dil modellerinden alamayız. Toparlarsak karar yükümüzün çoğunu oluşturan %80'lik, %90'lık tırıvır işlerde ve işin lojistik kısmında yapay zeka dahil başka metotlar, önemli meselelerin gerçekten karar kısmı içinde doğal zeka. Bizim podcastlerin geleceği ne olacak onu hiç bilmiyorum.
Şimdilik %100 doğal zeka veya yerine göre doğal ahmaklık formülüyle gidiyoruz. Zaten bölümün sonuna geldikçe sesimin kısıldığını fark etmişsinizdir. %100 organik. Ben de organik olan olmayan hepinize teşekkür ederim.
Yakında normal yayın akışımıza döneceğiz. Merak etmeyin yarıda bırakıp unuttuğum hiçbir seri yok. Hepsini tamamlayacağız. O zamana kadar kafanızı rahat tutun.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.