
2.147 kelime · ~11 dk okuma
Of! Bu depotu koku... Bu mu Sadık, Nuri Efendi? Bu amirim.
Kimse gelip almadı. İki ay oldu. Kokudan girilmez oldu depoya. İyi gel bir açalım, bakalım şuna neymiş.
Sağ ol. Tut. Tövbe estağfurullah Allah'ım sen bizi koru. Çabuk, çabuk dışarı çıkın!
Çabuk! Nuri! Koş! Santrali Emniyeti ara!
Cinayet büro izlesinler! Ben Sezgi Aksu, burası Karanlık Dosyalar. Bu bölümde genç bir kızın önce duygularıyla, sonra hayalleriyle, en sonda canıyla oynayan acımasız bir katilin dosyasını inceleyeceğiz. Ne dersiniz?
1959 yılına doğru bir tren yolculuğu yapmaya hazırsanız başlayalım mı? 1950'lerin Türkiye'sinde trengarlarının kargo ambarları, memleketten gelen erzakların, uzaklara gönderilen paketlerin, yeni kurulan yuvalar için taşınan eşyaların beklediği, sürekli bir sirkülasyonun olduğu hareketli yerlerdi. Eşyalar gelir, o loş depolarda en fazla birkaç gün alıcısını bekler ve sahipleri tarafından teslim alınıp giderdi. Bu, ambarların yazılı olmayan, tıkır tıkır işleyen sıradan kuralıydı.
5 Mayıs 1959 tarihinde de İstanbul Haydarpaşa Garı'nın o bitmek bilmeyen telaşı içinde oldukça ağır, ahşap bir çeyiz sandığı trene yüklenmişti. Üzerinde gönderici olarak Ziya Aytaç, Alıcı olaraksa Burdur'da yaşayan Sami Erdinç yazıyordu. Tren kalkış için düdüğünü çalarak hareket etti ve bu gizemli sandığı yüzlerce kilometre uzağa Anadolu'nun kalbine doğru taşımaya başladı. Uzun süren bir yolculuğun ardından nihayet Burdur'a varan sandık tren istasyonunun ambarına indirildiğinde her şey normal gözüküyordu.
Etrafındaki diğer kargolar, koliler bir bir eksiliyor. yerini yenilerine bırakıyor ama sandığa kimse dokunmuyordu. Birinci haftanın sonunda o kapalı ahşap kutunun içinden etrafa tuhaf ve rahatsız edici bir koku yayılmaya başlamıştı. Ambar görevlisi Nuri Efendi ve genç bekçi Kadir, önce bu genzi yakan kokuyu ambarlarda sıkça rastlanan ölü bir fareye yordular.
Ancak aradan günler, haftalar, hatta tam iki ay geçmişti. Koku artık dur durak bilmiyor, aksine gittikçe artarak o deponun içinde nefes almayı bile imkansız kılan bir seviyeye ulaşıyordu. Görevli Nuri Efendi ambarı toparlarken kokunun ahşap sandıktan geldiğini fark etmiş, içinde bir şeylerin bozulduğunu ve sahiplerinin teslim almayı unuttuğunu düşünmüştü. Fakat kutuyu tek başına açmaya da çekiniyordu.
Zira kargo olarak gelen paketlerin açılmamasıyla ilgili yasakları vardı. Ne yapacağına karar veremeyen Nuri Efendi, polisi arayarak yardım istedi. Ambara gelen birkaç polis biraz zorlayarak sandığı açtılar. İlk başta her şey normaldi.
En üstte özensizce tepilmiş kumaş parçaları, ufak bir el çantası ve bazı çeyiz eşyaları duruyordu. Fakat sandığı boşalttıkça kan dondurucu bir gerçek ortaya çıkacaktı. Dantellerle süslenmiş, içine el emeği çeyiz eşyaları doldurulmuş sandığın en altında artık çürümeye yüz tutmuş bir kadın cesedi yatıyordu. Burdur polisi bu vahşetin failini bulmak için derhal alıcı Sami Erdinç'i araştırmaya başladı.
Ancak Burdur'da böyle birinin olmadığı ortaya çıktı. İstanbul Emniyetinden gelen ilk haber de farksızdı. Orada da Ziya Aytaç isimli birine ulaşılamamıştı. Kargoyu kimin trengarına bıraktığını çözmeye çalışan polisler, aradan aylar geçtiği için net bir sonuca ulaşamamışlardı.
Fakat o esnada polislerin karşılarına farklı bir detay çıktı. Sandıktan çıkan cesedin elinde sıkıştırılmış bir kağıt parçası duruyordu. Bu kağıt parçası, cinayetin üzerindeki kalın sır perdesini aralayacak tek ipucuydu. Polisler mektubu dikkatlice okuduklarında, maktulün adının Hatice olduğunu ve İstanbul Levent'te oturduğunu öğrendiler.
Mektup, genç kadının kardeşi Zehra tarafından yazılmış ve Antalya'dan gönderilmişti. Ablacığım, artık eve dönebilirsin. Burada güvende olursun. Hem için rahat olsun.
Seyda artık burada değil. Terk edip gitti buraları. Kimse seni evliliğe zorlayamaz. Burdur polisi hiç vakit kaybetmeden mektupta bahsedilen Seydi isimli o saplantılı adamın peşine düştü.
Ancak yapılan soruşturmalar sonucunda adamın cinayet tarihinde İstanbul'da olmadığı ve olayla hiçbir ilgisinin bulunmadığı kesinleşti. Oklar, cinayetin asıl işlendiği yere, İstanbul'a çevrilmişti. İstanbul Cinayet Masası'nın deneyimli ismi Amir Macit Esmer davayı devraldı. Şef Macit, vakit kaybetmeden mektupta yazan adresten yola çıkarak Hatice'nin Levent'teki evine bir baskın düzenledi.
İçeri girdiklerinde karşılaştıkları manzara, cinayetin ne kadar şiddetli olduğunu kanıtlar nitelikteydi. Ev darma dağındı. Eşyalar dört bir yana saçılmış, koltuklar, halılar hatta perdeler dahi götürülmüş, ev adeta yağmalanmıştı. Katil sadece Hatice'nin canını almakla kalmamış.
Onun o evdeki tüm varlığını, izlerini söküp götürmüştü. Macit Şef komşularla konuştuğunda işe yarar bir bilgi alamamıştı. Çünkü hepsi apartmana yeni taşınmışlardı. Ancak ev sahibinin kapısını çaldığında o karanlık sır nihayet aydınlanmaya başladı.
Yaşlı kadın, Hatice'nin sessiz sakin biri olduğunu, yakında nişanlısıyla evlenip Antalya'ya gideceklerini anlattı. Eve gelip giden sadece o adamdı ve en sonda Hatice'nin eşyalarını toplarken onu görmüştü. Bu bilgi polis için çok kıymetliydi. Yaşlı kadın hafızasını biraz zorlayarak bu genç adamı tarif etmeye çalışmıştı.
Anlattığına göre ismi Turhan'dı ve uzun boylu, esmer, bıyıklı biriydi. Polis artık Turhan'ın peşindeydi. Peki kimdi bu Hatice? Ve hayatına giren Turhan denen bu adamla yolları nasıl kesişmişti?
Hatice Çiğdem aslında Antalya'da ailesiyle yaşayan, dikiş nakış işleriyle geçinen, narin ve kendi halinde bir kadındı. Ancak Antalya'daki hayatı, Seydi adındaki bir elektrikçi yüzünden tam bir cehenneme dönüşmüştü. Zira Seydi Hatice'yi kafasına takmış, reddedilince durumu kabullenememiş, hatta ona tecavüz etmeye çalışacak kadar ileri gitmişti. Hatice bu kabustan kaçmak ve kendine yeni bir sayfa açmak için her şeyi ardında bırakıp İstanbul'un devasa kalabalığına sığınmıştı.
Ufak dikiş işleriyle ayakta kalmaya çalışıyordu. Ancak onun tek derdi peşindeki o saplantılı adam değildi. O aynı zamanda ağır bir tüberküloz yani verem hastasıydı. Bir akşam İstiklal Caddesi'nde yalnız başına yürürken aniden şiddetli bir öksürük krizine tutuldu.
Ağzından ve burnundan kanlar akıyordu. Çaresizce yere yığılmak üzereyken bir adam onu kolundan tutarak mendiliyle yüzündeki kanları temizlemişti. Bu adam Turhan Zeki İvgen'di. Uzun zaman sürecek birliktelikleri bu tanışmayla başlamıştı.
Ve yıllardır aradığı o güvenli limanı bulduğunu düşünen Hatice, onun sımsıkı sarılacaktı. Turhan ona çok iyi davranıyor, geleceğe dair evlilik vaatleri veriyordu. Dahası, Turhan Hatice'ye kendisini sıradan biri olarak değil, milli emniyet mensubu, yani bir gizli polis olarak tanıtmıştı. Hatice bu güçlü devlet görevlisine güvenmiş, içindeki o büyük umutla, kendi elleriyle o çeyiz sandığını hazırlamaya başlamıştı.
Fakat bir sorun vardı. Turhan, Hatice'den büyük bir sır saklıyordu. Çünkü Turhan Zeki İvgen ne bir milli emniyet mensubuydu, ne de devletin gizli bir polisiydi. O, Karaköy'de sıradan bir lokantada çalışan bir garsondu.
Daha da sarsıcı olanı, Turhan bekar değildi, evliydi ve üstelik iki çocuğu vardı. Ancak Turhan'ın Hatice'den sakladığı asıl sır, sahte mesleği veya ailesi değildi. Onun çok daha karanlık, kan donduran bir geçmişi vardı. Turhan'ın bu gizli kimliğini ise Şef Macit Esmer yavaş yavaş deşifre edecekti.
Cinayet masası İstanbul'un altını üstüne getirmeye başladı. Ekip o ağır çeyiz sandığının Levent'teki evden Haydarpaşa Garı'na nasıl taşınmış olabileceği üzerine lojistik rotalar çiziyordu. İğneyle kuyu kazar gibi sokak sokak yapılan bu aramalar nihayet sonuç verdi. Galata kıyılarında sandığı emanet alan bir emanetçi ve o ağır yükü tekneyle Haydarpaşa'ya taşıyan bir kayıkçı bulunmuştu.
Her ikisi de polislerin elindeki o esmer ve bıyıklı adamın eşkalini birebir doğruluyordu. Çember yavaş yavaş daralmıştı ve polis kayıtlarının derinlerine indikçe Turhan hakkında korkunç gerçekler bir bir ortaya çıkmaya başlamıştı. Turhan, Kore Savaşı'nda görev yapmış eski bir askerdi ancak savaşın vahşeti içinde akıl sağlığını tamamen yitirmiş Japonya'da bir akıl hastanesine kapatılmıştı. Ordudan psikopat tanısı konulara katılmış, dengesiz, şiddete meyilli ve son derece tehlikeli bir adamdı.
Hatice, devletin gizli bir kahramanı sandığı bu adamın kollarında teselli ararken, aslında tescilli bir psikopatın inine kendi ayaklarıyla girmişti. Bütün bu bilgilerden sonra Şef Macit aradan geçen aylar yüzünden Turhan'ı devasa İstanbul'da sokak sokak arayarak bulmanın neredeyse imkansız olduğunu biliyordu. Bu yüzden taktik değiştirmesi gerektiğinin farkındaydı. ve avını kendi ayağına getirecek kusursuz bir hamle yaptı.
Hatice'nin trajik hikayesini ve Turhan'ın eşkalini İstanbul'daki tüm gazetelere servis etti. Emniyetin elindeki tüm bilgiler artık şehrin her yerinde yankılanıyordu. Ertesi sabah tüm Türkiye'nin manşetlerinde sandık cinayeti yankılanacaktı. Katilin artık saklanacak hiçbir yeri kalmamıştı.
Şimdi burada kısa bir ara verelim. Ardından dosyamıza kaldığımız yerden devam edeceğiz. Şef Macit Esmer'in zekice kurduğu o medya tuzağı kusursuz bir şekilde işlemişti. Bütün İstanbul, hatta tüm Türkiye gazetelerin manşetlerini süsleyen o kan doldurucu sandık cinayetini konuşuyordu.
Sokaklarda, kahvehanelerde herkes o esmer, bıyıklı ve acımasız adamı Turhan Zeki İvgen'i arıyordu. Ve o gazetelerden biri, fırtınanın kopacağı asıl yere, Turhan'ın kendi evine mutfak masasının tam ortasına düşmüştü. Manşette, kocasının eşgalini ve cinayet detaylarını okuyan Turhan'ın gerçek eşi Gülsen tam anlamıyla dehşete düşmüştü. Yıllardır aynı yastığa baş koyduğu, çocuklarının babası olan adam, Gencecik bir kadını kandırıp öldürmekle, cesedini bir çeyiz sandığına tıkmakla suçlanıyordu.
Evde büyük bir kıyamet koptu. Gülsen kocasının karşısına dikilip hesap sordu. Turhan her zamanki o manipülatif ve soğukkanlı tavrıyla her şeyi inkar ediyor, bunun saçma sapan bir iftira olduğunu savunuyordu. Ancak Gülsen kararlıydı.
Ona ya gidip polise teslim olmasını ya da adliyeye gidip bu iğrenç iftirayı temizlemesini söyleyerek onu evden kovdu. Evden kovulmasının ardından Turhan'ın kibri tam da Macit Şef'in hesapladığı gibi devreye girmişti. Kendi yalanlarına o kadar inanmıştı ve zekasına o kadar güveniyordu ki polise gidip birkaç yalan ifadeyle herkesi kandırabileceğini sanıyordu. Turhan 9 Temmuz sabahı hakkımdaki iftiraları temizleyeceğim diyerek büyük bir özgüvenle savcılığın kapısına dayandı.
Ancak savcı onu dinlemek yerine doğrudan avcının inine, emniyete gönderdi. Zira onunla bizzat Şef Macit ilgilenecekti. Macit Esmer karşısındaki adamın profilini saniyeler içinde çözmüştü. Bu adam bağırıp çağrılarak, masaya yumruk vurularak itiraf ettirilecek sıradan bir suçlu değildi.
O, zekasıyla övünen, hastalıklı bir kibir taşıyan bir sosyopattı. Onun gardını düşürmenin tek yolu, kibrini okşamak ve onu tamamen güvende hissettirmekti. Zeki, biz seni tanıyoruz oğlum. Gazeteler yazmış etmiş ama inanmadık biz.
Dedik ki, Zeki yapmaz böyle bir şey. O kızı senin öldürmediğini biliyoruz. Sen rahat ol. Anlat bakalım şu gazetecilerin uydurduğu yalanların doğrusunu bir.
Sağ olun başkomiserim. Çok sağ olun. Zaten ben o kıza sadece acıdım. Ya yardım ettim.
Kötü bir niyetim yoktu. Hastaydı. Sonra da ayrıldık zaten. Benim bu işlerle ne alakam olur?
Öyle tabii ya. Peki Zeki. Hatice'nin cebinden çıkan mektupta birilerinden bahsediliyor. O kim biliyor musun?
O bir şey yapmış olabilir mi? Turhan duyduğu soru karşısında aniden buz kesti. Nefesi hızlanmış, alnında soğuk terler birikmeye başlamıştı. Polisin o mektubu bulduğunu, dahası o mektubun varlığını bile bilmiyordu.
Çünkü o mektup, cinayetin işlendiği o korkunç Mayıs akşamının asıl tetikleyicisiydi. O gece Turhan Levent'teki eve gelmiş, masadaki o mektubu görmüştü. Mektupta Hatice'ye takıntılı olan elektrikçinin artık tehlike yaratmadığı yazıyordu. Turhan'ın zihnindeki o hastalıklı, karanlık canavar işte o an uyanmıştı.
Öfke krizlerinden biri tüm bedenini ele geçirmişti. Kendisine güvenen çelimsiz bir kadını bir saniye bile düşünmeden elleriyle boğarak öldürmüştü. Oyun bitmişti. Kaçışın, yalanın bir faydası olmadığını anlayan Turhan derin bir nefes aldı ve her şeyi o korkunç soğuk kanlılığıyla itiraf etti.
Turhan ertesi gün ise hiçbir şey olmamış gibi o eve geri dönmüş, Hatice'nin cansız bedenini kendi elleriyle hazırladığı o çeyiz sandığına yerleştirmişti. Yolda sarsılmasın diye de cesedin etrafındaki boşlukları Hatice'nin kıyafetleriyle dolduracak kadar soğukkanlı davranmıştı. Bu kan donduran gerçeğin aydınlanmasının ardından polis hiç vakit kaybetmeden Turhan'ın şehreminideki evine bir baskın düzenledi. Evde yapılan aramada deneyimli polislerin bile midesini bulandıran o iğrenç detay ortaya çıktı.
Hatice'nin evinden çalınan ayaklı dikiş makinesi, çamaşır makinesi ve masalar Turhan'ın kendi evinin baş köşesinde duruyordu. Turhan bu eşyaları eve getirdiğinde Hiçbir şeyden haberi olmayan karısı Gülsen'e dönüp bunları 1800 liraya satın aldım, sana hediye getirdim demişti. Bir katil öldürdüğü masum bir kadının eşyalarını kendi karısına gururla hediye edecek kadar ruhsuzlaşmıştı. Nihayet Turhan tutuklanmış ve mahkeme tarafından yargılanmaya başlanmıştı.
Herkes adaletin yerini bulacağını, bu acımasız katilin idam edileceğini düşünüyordu. Ancak Turhan'ın o hastalıklı zihnindeki oyunlar henüz bitmemişti. Tam her şey bitti derken, bu kez de karısı Gülsen yepyeni ve akıl almaz bir iddiayla savcının karşısına çıkacaktı. Zira Turhan, hapishanede kendisine ziyarete gelen eşini bir kez daha manipüle etmeyi başarmıştı.
Cinayeti aslında kendisinin işlemediğini, Gönül adında, 23 yaşında, edebiyat fakültesinde okuyan genç bir kızın işlediğini söylüyordu. Üstelik Turhan, bu kızı da tıpkı Hatice gibi gizli polis yalanıyla ağına düşürmeye çalışmıştı. Ancak Gönül'ün ailesi adamın foyasını ortaya çıkarınca, kız Turhan'la görüşmeyi derhal kesmişti. Şimdi ise Turhan, işlediği vahşi cinayeti kendisini reddeden bu masum kızın üzerine yıkmaya çalışıyordu.
Ancak Gönül, savcılığa gidip Turhan'ın ona gönderdiği mektupları teslim ettiğinde katilin son çırpınışları da boşa çıktı. Hatta hapishanedeki ağır mahkumların kendi aralarında kurduğu mahkumlar jürisi bile bu yalana inanmamış, Turhan'ın yalan söylediği ve cinayeti onun işlediği kararına varmıştı. Artık tüm deliller ortadaydı ve Turhan'ın idam edilmesine kesin gözüyle bakılıyordu. Ancak kaderin o karanlık cilvesi bu kez Hatice'den yana değil, katilden yana olacaktı.
Yargılama süreci tam sonlanmak üzereyken 1960 darbesi gerçekleşti. Ülkenin gündemi bir gece içinde tamamen değişmiş, sokakların, gazetelerin ve en önemlisi mahkemelerin odağı bambaşka bir yere kaymıştı. Değişen bu ağır siyasi iklim, Hatice'nin o çeyiz sandığındaki sessiz çığlığını da gölgede bıraktı. Tüm deliller ışığında Turhan'ın kesin olarak idam cezası alması beklenirken, Yeni dönemin getirdiği hukuki kararlarla cezası bir anda 30 yıl mahkumiyete çevrildi.
Ancak adaletin Hatice'ye vuracağı asıl darbe bununla da sınırlı kalmamıştı. Darbenin ardından onaylanan yeni anayasayla birlikte hükümet bir af çıkardı. Bu af rüzgarı Turhan'ı da içine aldı. Nihayetinde o beklenen idam sehpası hiç kurulmadı ve Turhan'ın cezası bir şekilde 20 yıla kadar düşürüldü.
Bu cinayet, psikopat bir zihnin kendisini toplumun içinde ne kadar kusursuzca saklayabildiğini gösterdi bize. Bir kıskançlık kriziyle hayatını kararttığı o genç kadın için yakalandığında dahi en ufak bir pişmanlık belirtisi göstermedi. Her şey bittiğinde, köşeye sıkıştığında dahi Turhan yalan söylemekten, başkalarının hayatıyla oynamaktan vazgeçmiyordu. Çünkü insan hayatı, onun için ilginin kendi üzerinde olduğu ufak oyunlardan ibaretti.
Bu hikayeden bize kalan yalnızca şu acı gerçek oldu. Bazen sakin, iyi huylu gibi görünen biri, aslında bir kadının yaşamı üzerinde hak sahibi olduğunu düşünecek kadar şiddeti normalleştirmiş olabilir. Ve bu yüzden bu hikayeleri anlatmak, hatırlamak ve görünür kılmak çok önemli. Evet, bu haftanın karanlık dosyasının da sonuna geldik.
Bir sonraki dosyada görüşmek üzere. Kendinize iyi bakın. Bu dizinin betimlemesi TRT tarafından Sesli Betimleme Derneğine yaptırılmıştır.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.