
2.846 kelime · ~14 dk okuma
Ben de diğer tarafta bekliyordum birbirimizi bekliyormuşuz. Ha evet ya göremedik mi seni ne oldu bir şeyler oldu. Kayıt konusunda başarılı olamadık. Buradan da konumuza geçiş yapalım.
Profesyonelce. O kadar elin hafif ki ben anlamadım bile. Bu konuyla alakalı da kesin bir bölüm yapmışsındır tek başına. Beni o kadar zorluyorsun ki.
Her konuyla ilgili bölüm yapmışsın. İnanılmaz bir şey bu. Dünyadaki bütün konular bitmiş. Ama bir yandan da şu var.
Eski yaptığım şeyleri unutuyorum. Başarı konusu şu anda benim için taptaze. O yüzden aklıma bir şey gelmedi. Şuraya bir tane not defteri açtım ve bomboş duruyor neredeyse.
Ben de hep şunu düşünürdüm. Doğal durum başarısızlıktır gibi geliyor insan. İnsan durduğu zaman başarısızdır. Bu beklentsizliği sürdürdüğü zaman herhangi bir şey yaptığında otomatikman başarılı oluyor.
İnsanların o yüzden çok kendine yüklenmesini anlamıyorum yani. Onun için aslında İngilizce'de şöyle bir ayrım var. Failure başarısızlık ama senin dediğin daha ziyade underachievement gibi. Olabileceğin kadar başarılı olamamak.
Bu deadline kültürü bile bundan çıkmış olabilir. İnsanı bir şeylere zorlamak lazım. Yoksa yok yani. Çoğumuz öyleyiz bence.
Kendi kendini motive eden insanlar bende saygıyla karışık korku uyandırıyor. Bunlardan her şey beklenir. Yani bunlar değişik şartlar altında Hitler de olabiliyor, Mahatma Gandhi de olabiliyor. İyi veya kötü dünyayı değiştiren insanlar olabiliyorlar.
Benim gibi insanlar kesinlikle dünyayı değiştiremiyorlar. Ve çalışkan ve başarıya yakın insana da gıcık oluyorsun. Ben şunu da çok severim. Başarısız insan.
Bunu otur izle. Harikadır. Hiçbir şey yapmadım. Oturdum.
Başarısızım. Sen efor harcadın. Onun için çaba gösterdin. Ve sonuçta döndün dolaştın.
Ben de aynı yere geldim. Bayılıyorum. Gerçek başarısızlık hikayeleri beni o kadar neşelendiriyor ki. Bunun çok popüler olacağını düşünürsün ama nedense değil.
Yayın dünyasında başarısızlık hikayeleri, başarı hikayeleri kadar yaygın değiller. Çünkü öbür biraz daha cool. Hele şeyse böyle, ardışık başarısızlıklardan sonra bir zafer. Bu Samuel Beckett'in var ya işte... Yenildin,
hep yenildin. Yine yenil, daha iyi yenil. Yenilgi en iyi öğretmendir. Evet ama birçok insan da çok iyi bir öğrenci değil.
Bir noktada artık bir sinyali de alman lazım belki. O da var, bir de o kadar yenilecek hakkım yok. Sonuçta bilgisayar oyunu oynamadığımız için maksimum bir ya da bir buçuk yenilme hakkım var. İkinci yenilgi bile bazen lüks oluyor.
Bir yenilgide insanın hayatı mahvolabiliyor. Ya o başarı hikayeleri o yüzden zaten beni gıcık ediyor. Şimdi o hikayeler genelde kimlerden geliyor? Yeni nesil için, Silikon Vadisi'nden, o tip çevrelerden geliyor değil mi?
6 tane şirket kurmuş, batırmış, 7.sinde milyarder olmuş mesela veya 17.sinde neyse. Benim bundan bir ders çıkarmam kadar saçma bir durum olamaz.
Yani onun o kadar farklı bir çevresi var ki orada. Sonsuz sermaye var. Sonsuz network'ü var. Rezil olmadığın sürece... Ya bir tane şey vardı hatırlıyor musun sen?
Theranos diye bir şirket vardı. Şimdi de aklıma geldi. Elizabeth bilmem kim böyle artist bir kadın vardı. Genç bir kadın başında.
Bunların iddiası kan testini ve sağlık dünyasını reforme etmek. Yani parmağına bir iğne batırılacak oradan. Ufak bir örnek alıp... Örnek alıp hemen analiz edilecek ve çok ucuza sana çeşitli sağlık metrikleri sunulacak falan.
Böyle milyarlarca dolar yatırım aldı. Sonra hiçbir şey yapmadığı ortaya çıktı. Tam bir dolandırıcı olduğu ortaya çıktı. En başından beri de böyle hani deneyip de ondan sonra başarısız olmamış bu.
Baştan başarısız ama... Şimdi böyle bir ortam var. O ortamda başarısız ola ola, ondan sonra başarılı olanların, hikayelerinin bana hiçbir tesiri olmaması lazım. Ama onlar satıyor.
Ya yenilginin erdemleri hakkında konuşanlar sonunda yine kazanmış olanlardan çıkıyor. Çünkü gerçek kaybedenlere kimse söz hakkı dahi tanımıyor. Onlar söz haklarını da kaybediyorlar. Son yıllarda başlayan bir trend vardı.
İnsanlar buluşup birbirlerine iflas hikayelerini, başarısızlık hikayelerini anlatıyorlardı. İş dünyasına mahsus. Bahsettiğimiz şeyin bir tersi bir trend. Öyle barlarda falan oturuyorsun.
Öyle birkaç şehirde vardı bunun kulübü. Senin dediğin oraya çok güzel uyuyor. Çünkü oradaki insanlar gerçekten iflas etmiş insanlar değiller yani. Bir de o hikayelerde bir kopukluk oluyor.
Bir yerlerde evet başarısızlıklar olmuş olmuş. En sonunda hala kamudan finans bulmuş. Ya bunu nasıl sağladın abi? Demek ki senin çevren buna müsait mi?
Onun en büyük örneği Elon Musk işte. Benim öğrencilerim arasında da var. Kim size ilham veriyor diye sorunca en çok insan onu söylüyor. Okumuşlardı hani biyografi, miyografi ama şey kısmını hep geçiyorlar.
Devletten alınan destek, girişimlerinin fonlanması kamu tarafından. Evet, seni bir paradigma yaratıyor aslında o. Zaten böyle bir sistemde ortaya çıkabiliyorsun. Şeyden çıkmadın yani Meryem Ana'nın bakire şeyinden.
Türkçem kötü olduğu için yalan yanlış yalan söyleyeceğim. Kendi linç ettirecek bir noktaya gitmeden durdurdun abi. Çok iyi bir yerde durdun. Sistemlerin hikayesini anlatamıyorsun.
Çok zor. Başrolsüz film çekmek gibi bir şey. Nasıl yapacaksın? Hikayeye uygun değil bir kere o.
Karakterlerin hikayesi olur. Sistemlerin hikayesi olmuyor. Ona tarih. Evet, sosyoloji diyorsun. Şimdi bilim olarak inceliyorsun.
Ama 10 yıl sonra şunu görmek ister miydin abi? Bir tane bara gittin, Elon Musk çıktı ve gerçekten dibe vurmuş artık. Bir hikaye anlattı ve onu da güzel anlatamadı. Orada bile başarısız oldu.
Yani başından geçen başarısızlık hikayesini anlatmada bile... Orada küçük bir yarışma yapıldı. 10 kişi sahneye çıktı ve orada bile 10. oldu.
Elon Musk taklit yarışmasında 5. geldi. Bir de o zaten başarısız bir adam şu yönden bakarsan. Başka tarafları da var hayatın.
Aile kurmak gibi veya kurmamayı seçmek gibi neyse. Bunun şimdi öyle saçma bir özel hayatı var ki, özel değil, ortada yani. Bir sürü kadından çocuğu var ve kadınlar buna tweet atıp tartışıyorlar, bana bugün nafaka göndermedin diye. Çocuğu işte buna küfrediyor, trans oldum, benden nefret ediyorsun falan diyor.
İnsan olarak asla olmak istemeyeceğin bir insan nasıl bu kadar örnek... Alınabilir. Arkadaşım olmasını istemem, babam olmasını istemem, oğlum olmasını istemem. Uzakta bir yerlerde bir figür olarak dursun, lider figür olarak.
Bence her başarı hikayesinin de bir gizeme ihtiyacı var. Biz eğer bunları hiç bilmeseydik Elon Musk'a dair kafamızda kendi kendimize bir mit de yaratabilirdik. Her şey çok ortada olduğu için cast yavlak görüyoruz neler olduğunu. O şeyde böyle bilgisayar oyunu oynuyor.
Bir tane Diablo mu? Orada dünyanın ilk 5 oyuncusu arasındayım, ilk 10 oyuncusu arasındayım gibi saçmalıyordu. Ondan sonra ortaya çıktı bir tane Hintli'ye para veriyor. Sabah akşam oynuyorlar bunun yerine ve puan kazanıyorlar orada.
Zaten başka türlüsü de olmaz. Kimse kendisinden de böyle dünyanın en iyi oyuncusu olmasını beklemiyor. Kendi kendine öyle triplere girip ondan sonra o yalanı ortaya çıkıyor. Salağın tekiymiş bu diyorsun yani.
Biraz da zamanın tabii getirisi bu ya. Yani gizemini koruyan, mükemmel imajını koruyan bir insan herhalde yok artık. Bilmiyorum kim koruyor. Sessiz kalabilenler o imajlarını korudu.
Mesela Tarkan bunu çok iyi korudu. İyi yönetti böyle. Belki de o da saçma sapan bir insan. Bilmiyoruz ki.
Anketlerde popüler olan adaylar vardır böyle. Bunlar hiç konuşmazlar. Konuşmadıkları için popülerler. Çünkü benim kafamda ona dair bir ideal var.
Senin kafanda var, onun kafasında var. Sonra bir olay oluyor ve bu popüler aday o konuyla ilgili bir açıklama yapıyor. Dünyanın en ayrımcı salak açıklamasını yapıyor. Bir anda o popülaritesi sağırsılıyor.
Ama konuşmadığı zaman her şey çok iyi. Herkesin favorisi. Şey de öyle hani mesela başarı deyince yine aklıma gelen küresel figürlerden Steve Jobs. Onun da böyle bir mistik havası vardı etrafında.
Kendi kültünü yarattı. Evet, Steve Jobs'ın şöyle güzel bir hamlesi de oldu. Mistik hava dağılmadan vefat etmeyi de becerince efsaneye dönüştün. Şunları okuduğumu çok hatırlıyorum.
İşte bunun evinde hiçbir şey yok. Sadece bir koltuk var. Çorap giymeyi hiç sevmez. Böyle mi bilmiyoruz ama.
Yaşamaya devam etseydi ben Steve Jobs'ı salonda çoraplı görecektim ve aa yalancı diye adamı hiç beklemediği bir yerden vuracaktım Twitter'da yani. Bu arada onun ölme şeklini de biliyor musun? Kanser olduktan sonra, teşhis konulduktan sonra tedaviyi reddetti. Ben doğal yollardan tedavi olacağım, alternatif yollardan tedavi olacağım diye tutturdu.
Geç kaldı tabii. Kanser ilerledi. Sonra fikrini değiştirdi ama çok geç olmuş. Niye böyle bir şey yaptı ya?
Yani ölüm şeklini bilmek de aslında o ölümün getirdiği mistik havayı dağıtan bir şey. At yarışı izlerdim. Çok keskin bir geçişi olacak ama o atlar son düzlüğü dönünce spikerler coşar. Son düzlük çok keyiflidir.
Bir de hep dikkatimi şey çekerdi. Ortalarda giden atlar olur. Bunlar son düzlükte liderlik mücadelesi de vermez. Sonuncu da değillerdir.
Hasbelkader yarış atı olmuş. Ya ben orta karar koşarım. Gerisini de çok sallamam tavrı hep ilgimi çekmiştir. Gücümüz bu kadar kardeşim.
Biz de bu kadar koşabiliyoruz. Bu sence atların tutumu muydu yoksa jockeylerin tutumu muydu acaba? Belki at gitmek istiyor, kazanmak istiyor. Abi hadi biraz kırbaç ya, hadi biraz kırbaç.
Bilmiyorum ben atların daha karakterli olduğunu düşünüyorum ya. Çünkü bir insanın atın üstüne binip atı yarıştırması sadece insana has bir şey gibi geliyor. Atlar kendi arasında böyle bir şey varmıyor ya, hadi şu ağacın oraya kadar yarışalım demiyorlar kendi kendilerine. İnsanlar bir şekilde atları da dahil edip, yani hiçbir at şöyle hissetmemiştir kendini, ben galiba başarısızım.
Atlık performansım zayıf. Vallahi atlar öyle herhalde ama başka hayvanları düşününce bence bayağı başarısız olduğu yüzüne vurulan hayvanlar var. Goril mesela, genç erkek goril geliyor ortama, buranın kralı artık benim falan diye göğsünü kabartırken eski dominant olan buna bir tane şaplak atıyor. Ondan sonra anlıyor durumu yani orada başarısızlık çok somut bir şekilde kelimenin tam anlamıyla yüzüne çarptığı için.
Başarısızlığı yüzüne vurulan canlı deyince aklıma geldi. Bir arkadaşımın başına şöyle bir olay gelmişti. Şimdi bunun uzun süren bir ilişkisi var. Belli bir aşamaya gelindiğini düşünüyor.
Evlenme teklif ediyor ve teklif reddediliyor. Ayrılmak zorunda kalıyorlar. Bu teklifi hiç etmeseydi sevgili olarak devam edebileceklerdi. Yani ya geç kalındı ya da erken mi edildi?
O saatten sonra da hiçbir şey eskisi gibi olmayacak ya. Önce save edip ondan sonra oyunu save edip sonra teklif edeceksin. Çok ilginç bir durum. Teklif edilene kadar bu hiç düşünülmemiş gibi.
Bir anda mantıklı düşününce abi olacak gibi değilmiş ya biz ne yapıyormuşuz. Yani o teklif karşı tarafı ayıktırıyor. Kendi sopana sıktığının farkında dahi değilsin. Bir de bu tabii çok asimetrik bir durum.
Erkek olarak bu kararı erteleyebiliyoruz. Her birimiz değil de hani istatistiksel olarak. 10 sene Rolandi'de gidebiliyorsun. Ondan sonra tamam ya başka, yeniden başlarım diyorsun.
Ama diğer tarafta o lüks yok yani. Sınırlı sayıda başarısızlık hakları var. Bu açıdan erkekler başarı hikayecilerine benziyor biraz. Evet, şımarık girişimci.
Beş şirket batırdıktan sonra yine bir yerlerden bir fon bulup, yatırımcı bulup yine bir şeyler yapan. Şöyle bir fotoğraf görmüştüm. 1940'lı yıllarda çekilmiş. Orhan Veli var.
Oktay Rifat var. Bir de Melih Cevdet Anday. Üçü var. Bunlar garip akımı.
Şair, yazar insanlar. Bir de dördüncü. Şinasi Baray diye biri var. Ve bu adam ne şair?
Hiçbir şey değil. Ankara'da bir tane lokantası var. Üçnal Lokantası diye bir lokanta açmış. Halbuki Şinasi güzel bir şair ismi olabilir.
Hani mahlaz olabilecek bir isme sahipken. Evet. Belki o da böyle küçük şiirler karaladı bir not defterini. Ama arkadaşları çok popüler olduğu için onlara gösteremedi.
Ya şuna da bir bakın diyemedi. O Şinasi'yi bazen düşünürüm böyle. Şinasi sen bu edebiyat işlerini yapamadın. Bir lokanta işlettin belki ama.
Senin de düşünen birileri var Şinasi abi. Senin bu edebiyattaki başarısızlığın görülüyor. Bazen hatırlanıyor. Şinasi'yi yaşatmaya çalışıyorum.
Ama sen bunu demeseydin şimdi Şinasi'nin başarısız olduğunu da bilmeyecektik. Tam unutulacak, ben müdahale ediyorum. Ağabey bir şinasi vardı, çok başarısızdı. Onu sakın unutmayın diye.
Oğlum başarısı ayrı bir başarı. Yapmaya çalıştığı şeyi şiir olarak görmemek lazım. O insanları bir araya getiren bir tutkal. O konuda başarılı olmuş.
Mesela Jean-Paul Sartre bir kafede oturuyor. Garson da güzel bir hikaye yazıp getiriyor. Ağabey diyor, şuna da bak. Jean-Paul Sartre de tamam diyor, bakarız.
Ama bakmıyor, bir köşeye gidiyor. Belki orada da harika bir şey var. Çok vardır. Bir ara hatta çok geyiği vardı.
Sezen Aksu'ya bir demo gönderdim. Böyle yerel sanatçılar arasında. Sezen Aksu'ya bir demomuzu gönderdik. Haber bekliyoruz.
Belki 500 bininci kişisin o demoyu gönderen ama bir ümit. Peki böyle balonlar yaratmak mümkün mü acaba? bir şey yok ama öyle bir ambalajlanıyor ki inanılmaz bir PR yapıp gerçekten içi boş bir şeyi insanlara sevdirebilir miyiz? Bunları yapan karanlık güçler gibi bahsetmek istemiyorum da PR birazcık da bu değil mi?
Yani bir şeyleri dünya çapında gibi gösterirsen bir dönüp bakıyor insanlar da onda bir hikmet arıyorlar. Bulmak isteyen de hikmet buluyor ya. Çünkü bazen şöyle size çok kapılıyorum. Her sektörde bir grup insanın hiç hak etmediği ekmeği yediği düşüncesi hakim oluyor bende.
Belki de çoğunluk öyledir. Hani sanat veya yaratıcı alanlar belki biraz daha bundan muaflar aslında. Çünkü her yaptığın eserde tekrar tekrar yargılanıyorsun. Şey de böyle işte aslında.
Bir yandan Epstein serisi hazırlıyorum. Kafamda şey canlanıyordu. Vay, milyarder, uluslararası banker parayı bulmuş. Ondan sonra da sapık sapık işlerle uğraşıyor diye.
Ama o parayı bulma hikayesi çok acayip. Yani çok iyi bir networkçuyum diye diye network kuruyor adam. En sonunda da bir tane milyarderi öyle bir kafalıyor ki, adamın bütün vekaletini üstüne geçirip, arada tırtıklamış işte. Tırtıkladığı şey de yüzlerce milyon dolar değerinde.
Ya Chomsky adama Orta Doğu'yla ilgili bir şeyler soruyor. Ya sen ne yapıyorsun abi? Tam senin dediğin gibi, kesinlikle o konumu hak etmeyen, işlediği suçlardan bağımsız olarak konuşuyorum bunu. Çok böyle ahlaklı bir insan olsa bile, zaten bu hali bile yeterince saçma sapan yani.
Ve dünya herhalde bu tip insanlar da dolu. Bu kadar dramatik olmasa bile hikayeleri. Ben kendim de biraz öyleydim. İşe girdikten sonra, iş dünyasına girdikten sonra bakıyorsun, bir kere ben yaptığım şeyi anlamıyorum.
Dahası, yanımdaki insanlar da o kadar anlamıyorlar. Bir noktada o kadar böyle üstüme sorumluluk yüklediler ki artık, çok geç ama artık söylemem için. Çünkü verdikleri kararın kötü olduğunu, ne kadar kötü olduğunu anlayınca utanacaklar ve onun hırsını benden çıkaracaklar. İşler o kadar yığıldı ki gerçekten bilinen birinin yapamayacağı kadar devasa boyuta ulaştı.
Ancak az anlayan biri bu işi yapabilir seviyesine geldi. Sonunda da zaten bir araya gelip, bu herif ne yapıyor diye toplantı yaptılar ve beni istifaya zorladılar. Ama çok öyle var. Bizim bir arkadaş grubumuz var okuldan.
Oradaki en başarılı eleman, okulda en dalga geçtiğimiz, aptal değil ama bize kıyasla notları da kötüydü, işlerden de anlamazdı. O adam şimdi çok büyük kararlar veriyor. On milyonlarca, yüz milyonlarca doları değiştirebiliyor. Ve gelip bende kaldığı zaman e-maillerini açıp gösteriyor.
Onların arasında bir tane anladığı e-mail çıkarsa çıkıyor. Bütün dünya böyle yönetiliyor. Çoğu şey el yordamı ve sezgisellikle ilerliyor. Güneş doğuyor ve dünya her gün sezgisel kararlarla yeniden kuruluyor.
Her gün. Bir tek şey yapmayacaksın. Diğer insanlarla iyi geçinemezsen o sürekli bir sürtüşme yarattığı için bir noktada eleniyorsun. Çok kuvvetli değilsen diğer insanlarla iyi geçineceksin.
Onun ötesindeki her şey yalan dolan biraz yani. Bazen ben de çalıştığım yerlerde böyle bazı sorunlara şahit oluyorum. İnsanlar tartışıyor. Biri bir şey yapmış ve tartışma çıkıyor.
Ben diyorum ki tartışma esnasında bunu ben yapsaydım sorun olmayacak. Yani o insan o kadar sevilmediği için problem oluyor. Ama ben bakıyorum böyle daha beter hatalar yapıyorum. O kadar da üstünde durulmuyor.
Yani insanlarla iyi geçinmek yaptığın hatanın büyüklüğünü ya da küçüklüğünü de tayin edici bir role sahip. Ve daha çok hatırlanır. Bir sene sonra onu hatırlarlar, seninkini hatırlamazlar. Hepimiz böyleyiz.
Yani bu sosyal hayvan olmanın getirisi. Diğeri de onun cezasını çeksin yani. Artık ne yapalım? Bir insan etrafıyla takışmaya müsaitse her zaman, bunu söylerim, işini mükemmel yapması lazım.
Sen uydur kaydır iş yapacaksın hem. Hem de artist olacaksın. Barınamazsın. Şöyle bir teori vardı.
Kimdi onu yazan? Doxworth diye bir yazar vardı. Grit diye bir kitabı vardı bunun. Çok da eski değil aslında birkaç sene önce.
Türkçe'ye azim diye geçiriliyor galiba. Hırs. Hırs, azim. Yılmama.
Başarının bir numaralı belirleyicisi olduğunu söylüyordu kitapta. Yani zekadan da karakter testlerinden de daha iyi tahmin ediyor başarıyı diye ortaya çıkmış. Ve bu çok ünlü oldu. Bunun sonra ayrıntısına birazcık girince... ...aslında bu kadar ünlü olan her kitap gibi... ...onun da biraz kolpa olduğu anlaşılıyor.
Çünkü bir tane deney yapmış, alt tarafı gitmiş. O da West Point'te yani Amerika'nın böyle en seçkin askeri akademisinde. Oraya girenlere bir test uygulamış. 7-8 haftalık bilgisayar programının... ...hangisi bitirmiş,
hangisi bitirememiş. Bunları girişte yaptığı sınav da 12 soruluk bir şey. Ve self-reporting. Ne kadar azim sahibi olduğunu sen kendin söylüyorsun orada testte.
Testeren azim ya da dürüstlük testine dönüşebilir bir anda. Doğru. Bir de zaten West Point'e giden insanlar ortalama yansıtmayan bir grup. Şurası doğru olabilir.
Yılmama da gerçekten irasyonel bir şey ya. Zeka bir yerde de yılmayı zorunlu kılabilir. Bir de demek ki olmayacak demek de bir zeka işi. Biraz düşük zekalıysan yılmamaya da devam ediyorsun.
Bir de şu da var. Zeki bir insan olarak veya yetenekli insan olarak yetiştiğin zaman o sana sürekli bir geri bildirim olarak geliyor ya. Bunun şöyle bir kötü etkisi oluyor. Birincisi, her şeyi otomatikman yapabilirmiş gibi yetiştiriliyorsun.
Sırf doğal yeteneğin veya doğal zekanın yüzünden. Öyle değil. Kolay şeyler öyle. İlk başta karşılaştığın şeyler öyle.
Ama daha da sinsi bir etkisi var bunun. Yetenek üstünden belki anlatınca daha iyi anlaşılır. Bunu hatta geçen gün Federer hakkında bir şey izliyordum. Roger Federer hakkında.
Orada dile getirilmişti. Şey diyordu bir koç. Gelmiş geçmiş belki de en yetenekli tenisçi. Ama birçok yetenekli tenisçinin aksine, sürekli maksimum efor sarf ediyor.
Yani her maçta kazanmaya çalışıyor. Diğerleri, diğer yetenekli olanlar bu riski almıyorlar. Çünkü eğer kaybederlerse, ve bu çok mümkün, karşındaki de iyi bir oyuncu çünkü, kaybederlerse o zaman diyecekler ki, ulan ben hani yetenekliydim, nasıl kaybedebilirim? Ama eğer maksimum efor sarf etmezsen o zaman hep şu hakkın oluyor, çalışsaydım, deneseydim olurdu.
Sallamadığım için olurdu, sanki sen istememişsin gibi. Kendine o payı bıraktığın için ilerleyemiyorsun. Abi başarıyla ilgili ben bittim bu kadarım. Başarıyla ilgili son sözü söyledik artık.
Nasıl kapatacağız? Dümdüz kapatalım ya. Kapatma konusunda çok başarılı olduğumuzu düşünmüyorum ben de. İyi bir kapanış oldu.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.