
3.437 kelime · ~17 dk okuma
Merhabalar herkese Mecbur Muyum'un yeni bölümüne hoş geldiniz. Bugün yine oldukça can alıcı bir konu getirdim size. Flirt uygulamaları hakkında konuşacağız. Flirt uygulamalarını kullanmaya mecbur muyum diye konuşacağız.
Bu flirt uygulamaları ya da dating uygulamaları hangisini tercih ederseniz Aslında böyle başımızın tatlı belaları. Onlarla da olmuyor, onlarsız da gibi. Böyle telefonumuzda bir yer kaplayan, arada bir böyle şeytan dürtüp, dur ya, bir girip bakayım dediğimiz. Ama bizi de çoğunlukla hüsranla sürükleyen uygulamalar bir yandan da birçok, özellikle Amerika'da yapılan araştırmalarda şu anda en popüler sevgili bulma aracı bu dating uygulamaları ya da işte çevrim için flirt uygulamaları olduğunu gösteriyor araştırmalar.
Ya bir yandan hani çift olmak istiyorsanız, bir sevgili bulmak istiyorsanız ya da bir flört etmek istiyorsanız ya da tek gecelik bir şey yaşamak istiyorsanız belki, gidilebilecek, akla gelen ilk yol ve yöntem oluyor. Özellikle iş yerinizde ya da okulunuzda kafa dengi beğendiğiniz birileri yoksa, kendi hayatınızın şeferini sınırlarından çıkmak için bu uygulamalara başvuruyoruz. Ama bir yandan da hani mesela benim bu arada hiç hani profilim olmadı bu uygulamalardan birine, denk gelmedim yani popülerleştiğimde hep hayatımda biri vardı. Ama bu uygulamaları kullanan arkadaşlarım da hep mesela hince düşmek, işte okey küpü de düşmek şeklinde böyle bir onur kırıcı ya da küçük düşürücü ya da tercih edilmeyen bir durum olarak adlandırıyorlar.
Dating uygulamalarında zaman geçirmeyi, insan seçmeyi. Bugün bu konunun aslında bir derinlemesine röntgenini çekeceğiz. Bakacağız bakalım bu dating uygulamalarına ne kadar mecburuz ve bu dating uygulamaları bizim insanlarla ilişkilenmemize, flört pratiklerimize ve gündelik hayatımızı nasıl belirliyorlar, nasıl etki ediyorlar? Böyle bir konu seçtim sizlere.
Hazırsanız başlayalım. Birinci kısım, sistematik kuşatma. Hepimiz bir döngün içindeyiz aslında. Telefonu elimize alıyoruz.
Bu malum uygulamalardan birini açıyoruz. Hince olabilir, OKCupid olabilir, Tinder olabilir, Grindr olabilir. Beş dakika sonra içimizi bir bıkkınlık kaplıyor ve kapatıyoruz. Belki siliyoruz, tövbe ediyoruz.
Ama bir yandan da içimize bir kurt düşüyor. Ya tamam da iğrenç bir ortam burası ama nerede hayatımın aşkıyla karşılaşacağım diye düşünüyoruz. Bugün bu sorunun aslında bize ait bir soru olmadığını, bu sorunun sistematik bir biçimde zihnimize yerleştirildiğini konuşacağız. Gregory Nair diye bir akademisinin Ghost in the Dating App Machine kitabına bakacağız.
Flirt uygulamalarının neden mecbur bırakıldığımızı akademik ama yine kolay anlaşılır bir dille size aktaracağım, inceleyeceğiz beraber. Bu analizlerin arkasındaki isim Gregory Nair, dijital medya ve medya sosyolojisi çalışan bir akademisyen, City University of New York, Harvard Üniversitesi gibi kurumlarda sosyal medya ve online flört üzerine dersler veriyor ve saha araştırmaları yapıyor, röportajlar yapıyor. Bu kitapta da çok fazla zaten bu dating uygulamalarında vakit geçirmiş insanların röportajları var. Ve NAR, antropoloji ve kültürel çalışmaların sunduğu bu perspektifi... ...kullanıyor ve modern flört dünyasını bir veri madenciliği sahası olarak ele alıyor.
Kitabının adı da Ghost in the Dating App Machine. NAR'ın kitabındaki ilk ve en temel argüman veri sömürgeciliği kavramı üzerine kuruluyor. Diyor ki, on beşinci yılda sömürgeci güçler nasıl fiziksel toprakları ve ham maddeyi zorla ele geçirdiyse, bugünün aslında teknoloji devleri de bizim en mahrem alanımızı, yani arzu dünyamızı birer ham madde olarak görüyorlar. Bu datayı bir ham madde olarak görüyorlar.
Bu yeni bir tür toprak gaspı aslında ve yeni bir tür sömürgecilik. Sadece bu sefer gasp edilen şeyler fiziksel bir toprak ya da arazi değil, bizim bağ kurma yeteneğimiz ve duygusal emeğimiz. Burada şöyle kritik bir nokta var, sömürgecilik sadece kaynak çalmıyor, aynı zamanda yerli halkın tüm yaşam biçimini ve kendini ifade etme yollarını da ...değiştiriyor, manipüle ediyor.
Burada Franz Fanon'a atıfta bulunuyor yazar. Fanon diyor ki, tabii ki sömürgecilik hakkında çok uzun uzadıya yazmış bir düşünürdür. Belki karşınıza çıkmıştır. Değerli bir insan, ben de severim Fanon'un reisi.
falan sömürgeleştirilmiş bir zihnin arzusunun da sömürgeleştiğini söylüyor. Yani biz şu an kimi, nasıl, hangi kriterlere göre beğeneceğimizi belirlerken de aslında böyle özgür irademizle seçimler yapmıyoruz. Biz de mavi gözlü insanların güzel gelişi, işte beyaz tenli insanların güzel gelişi falan filan. Bunlar bizim hür irademizle oturup, ya mavi gözlüler hakikaten objektif olarak güzel ya falan diye düşündüğümüz bir şey değil.
Algoritmanların bize sunduğu kısıtlı bir pazar yeri mantığı içinde hareket etmeye zorlanıyoruz, arzularımızı şekillendirirken. Peki bu uygulamaları silince neden kendimizi boşlukta hissediyoruz? Hani ne onlarla oluyor, ne onlarsız gibi bir yaklaşımımız var bu flört uygulamalarına dair. Bunu sosyal ölüm kavramıyla açıklıyor yazar.
Bu kavram aslında Orlando Paterson'ın kölelik üzerine yaptığı çalışmalara dayanan bir kavram. Bu şey demek, bir birey mesela toplumdaki bütün haklarından, bağlarından ve tanınırlığından koparılması hali. Bunu hani dijital dünyaya taşıyor. Çünkü bu platformlarda yoksanız, eğer potansiyel partnerin dünyasında da mevcut değilsiniz, ruh eşinizin dünyasında da mevcut değilsiniz.
Eskiden insanların doğal yollarla tanıştığı kamusal alanlar, üçüncü mekanlar da deniyor bazen işte kafeler, mahalleler, iş yerleri artık biraz hayalet alana dönüştü. Herkes kafasını telefonu gömüp çok minimal konuşarak, sohbet ederek, çok minimal düzeyde, asgari düzeyde birbirleriyle etkileşime geçerek algoritmanın kendisine telefonundan sunacağı mükemmel bir eşleşme bekliyor ve aslında ne bileyim telefonu koyup sağına soluna baksa belki bir şans verse o işte iş arkadaşına ya da yanındaki yan masadaki insana bir flörtöz bir şey yapsa belki bir şey olacak ama telefondan medet umuyor ya da teknolojiden medet umuyoruz hepimiz. Uygulamayı sildiğimiz anda da modern flört piyasasında aslında ölü hükmünde oluyoruz yani. O yüzden bu bir dayatma haline geliyor yani bir tercih değil bu uygulamalarda profil açmak neredeyse yani bir sevgili istiyorsanız tabii ki ya da başka bir ilişkilenme şekli.
Burada match group diye bir monopolinin etkisinden de bahsetmemiz gerekiyor. Bu tekel yapısını çok güzel analiz ediyor kitap. Bu match group, Tinder, Hinge, Okcupid, Plenty of Fish gibi kırktan fazla dating uygulamasını elinde tutuyor. Yani siz birinden sıkılıp üf ya, aman bıktım Hinge'den, biraz da Plenty of Fish ile takılayım diyorsunuz.
Diğerine geçtiğinizde aslında aynı sahibin farklı bir odasına giriyorsunuz gibi oluyor. Bu bir ilüzyon aslında diyor yazar. Seçenek çokluğu varmış gibi görünüyor ama hepsi aynı verimadencilik mantığıyla çalışıyor bu flört uygulamalarının. Ve hepsi aslında nihayet olarak sizin arzunuzu veriye dönüştürüp, bu veriyi reklam verenlere veya yapay zeka deneylerine satmak için oradalar.
Ve ne kadar kendinize uygun birini bulamazsanız da o kadar fazla bu uygulamalarda zaman geçiriyorsunuz ve o kadar fazla data veriyorsunuz, veri veriyorsunuz kendinize dair. Dolayısıyla bu uygulamalar aslında sizin eşleşmenizden çok eşleşmemenizi istiyorlar yani. Burada bir Conflict of Interest denen bir durum var. Sizin çıkarlarınızla uygulamanın çıkarları çatışıyor.
En ilginç kısımlardan biri de sinik katılım dediği bir durum bu. Bir kavram ortaya atıyor. Bu da Zhizhe'in kavramı. Zhizhe'yi de severim.
Zaten bu kitabı okurken şey oldum böyle birkaç Frantz falanı gördüm, Gigi'yi gördüm böyle. Dedim ki, bu adam yaşını biliyor bu Gregorinar dedim. Biz sistemin bizi sömürdüğünü biliyoruz bu sinik katılım kavramında, durumunda. Algoritmanın bizi sadece birer fotoğrafa ya da bir puana indirdiğinin de farkındayız.
Bu uygulamaların bizi mutsuz ettiğini de fark ediyoruz, şikayet ediyoruz arkadaşlarımızla, söyleniyoruz. Ama yine de oradayız. Yani sinik katılım bu. Yine de silmiyoruz yani.
Hani iştirak ediyoruz. Yazarda diyor ki, bu sinisizm aslında sistemin en güçlü savunma mekanizması. Çünkü alternatif yok inancı. Bizi uygulamalara mahkum ederken, mutluluğumuzda bir tür kabullenişle sisteme geri veriyoruz.
Bir de insanların ortalama ekran süresinin günde sekiz saat olduğu, dokuz saat olduğu bir dünyada, bunlar gerçek rakamlar. Tabii ki de sosyal medya ve ekranlarda yaşananlar, gerçek hayatın kendisinden daha gerçek gelmeye başlıyor. Bence bu da, hani bu benim görüşüm, yazarın değil, ama bu da insanların neden bu kadar flört uygulamalarından medet umduğunun bir kısmı, en azından puzzle'ın bir parçası diyeyim, yapbozun bir parçası. Sonuç olarak bu ilk kısımda şunu kavradık bence.
Biz bu uygulamaları sevdiğimiz için ya da onlar çok iyi çalıştığı için kullanmıyoruz. E kullanıyoruz çünkü sosyal hayatın tüm altyapısı bu şirketler tarafından böyle neredeyse feodal bir sistemle mülkiyet altına alınmış durumda. Birini sevmek için ya da bir ilişki yaşamak için, ilişkilenmek için önce bir şirketin mülküne girmek zorunda bırakıldık. Şimdi ikinci kısımda da bu makinenin bizi fiziksel olarak nasıl ele geçirdiğini, bu kaydırma, swipe hareketinin nasıl bir tür bedensel virüse dönüştüğünü konuşacağız.
Ufak bir ara verelim, ardından ikinci kısımla devam edeceğiz. İkinci bölüm bedenin işgali, virallik makineleri ve swipe virüsü. İlk bölümde bu işin biraz daha makro ölçekten anlattık. İşte veri sömürgeciliği, bu datalarımızda ne yapılıyor, nasıl birer data maden işçisine dönüştük.
Bir sevgili arayışımız yolculuğunda ve bu sistemin dışında kalmanın yarattığı bir tür ölüm korkusunu, sosyal ölüm korkusunu konuşmuştuk. Şimdi odamızı biraz daha daraltalım, biraz daha fokuslanalım. Doğrudan elimizdeki parlak cam yüzeye, Black Mirror, yani akıllı telefonlara bakalım, döndürelim merceğimizi. Gregory Nar kitabın bu bölümünde telefonlarımızı sadece birer iletişim aracı olarak görmeyelim diyor.
Onun yerine bu cihazlara virallik makineleri adını veriyor. Bu tanımı ben önemli buldum çünkü yazara göre bu makineler biyolojik kodumuz ile Dijital kodun birbirine sızdığı tekinsiz bir alan yaratıyorlar. Yazar şöyle bir farkın üzerinde duruyor. Bilgisayar başındaki flörtleşme, mesela eskiden de vardı, işte yonca vardı.
Yaşım ortaya çıkacak. O benim gibi oldular, hatırlar. Birçok flört uygulaması vardı ama telefonda değildi bilgisayarda. Websitesine giriyorsun, profil oluşturuyorsun, zart zor.
Ve telefon elimizdeyken yaptığımız şey arasında bir farka işaret ediyor yazar. Bilgisayar başında otururken işte profilleri okuyorsun, işte giriyorsun. Ali Öztürk, neyse jenerik isim. Giriyorsun, profiline bakıyorsun.
Bir şeyler yazmış, özlü sözler yazmış, kendini anlatmış vesaire vesaire. Şöyle inceliyorsun falan. Daha Böyle uzun uzun düşünmeli, daha böyle müzakereci bir süreç bu. Bilgisayardan ekrana bakıp profil inceleme süreci.
Ama telefonlar hayatımıza girdiğinden beri, akıllı telefonlar daha doğrusu hayatımıza girdiğinden beri, tasarımı gereği bu müzakere sürecini yok ediyorlar. Bu dokunsallıkları, ara yüzlerinin dokunsallığı, bu haptik geri bildirimler, her an yanımızda olmaları bizi sürekli bir uyarıcı bombardımana tutuyor. Buna penetrating yani nüfus edici bir güç olarak tanımlıyor yazar. Sadece bir ekran değil ve hani hayatının her saniyesinde yani eskiden ne vardı?
Eve gidiyordun, bilgisayarı açıyordun, açılmasını bekliyordun, internete bağlıydın falan. İşte bu bir süreçti yani iki üç saat geçiriyordun, üç saat geliyordun, kapatıyordun ve internet hayatından çıkıyordu. Yani şu anki gibi her saniye parmağının altında, elinin altında ve responsif olman gereken bir bedensel bir alışkanlık yoktu aslında. Bence bu önemli bir ayrım.
Çünkü telefon sadece bir ekran değil, bedensel alışkanlıklarımızı yeniden programlayan bir protez gibi neredeyse yani elimizin bu uzantısı gibi oldu. Ve yazar şöyle bir teorik köprü kuruyor. Richard Dawkins'i duymuşsunuzdur işte. Çok meşhur.
Bencil. Yani The Selfish Gene diye bir kitabı var ve Susan Blackmore'un mimetik teorisi diye bir teorisi var. O ikisini harmanlıyor. Burada meme meselesinden birazcık bahsedelim ve mimetik arzusu zaten ondan da bahsetmiştim.
Rene Girard'ın kavramı. Bunu biraz açmak istiyorum. Bu meme denilen Türkçeye de caps diye çevriliyor. Niye bilmiyorum.
Farklı bir şekilde. Çoğumuzun aklına böyle internetteki capsler geliyor ama meme dendiğinde çoğumuzun aklına internetteki capsler gelse de aslında ilk defa Richard Dawkins bir biyoloji kitabında ortaya atıyor. 1976'da yazdı. Nasıl ki genler biyolojik bilgiyi aktarıyorlarsa memelerde kültürel bilgiyi insandan insana taklit yoluyla aktarıyorlar.
Bir fikir olabilir, bir moda akımı ya da bir davranış biçimi zihinden zihine bir virüs gibi geçiyor. Mesela toksik ilişki kavramı atıyorum. Mesela bununla ilgili mimler diyelim. Susan Blackmore ise bu fikri bir adım daha öteye taşıyor.
Aslında bizim... modern insan olarak birer mim makinesi olduğumuzu söylüyor. Yani çevremizdeki davranışları kopyalamaya ve yaymaya programlıyız. Mehmet Hikarzu'da şöyle bir şey diyorlar, yani yazar.
Bizim flört uygulamalarındaki beğenilerimiz ve arzularımız sanıldığı gibi bize özel veya özgün değil. Bizler aslında algoritmanın bize sunduğu ve çevremizden kopyaladığımız bir arzu şablonunu taklit ediyoruz. Birini neden beğendiğimizi sanıyoruz. Mesela çok güzel, çok yakışıklı biri falan.
Aslında yani bu biraz da öğretilmiş ve taklit ettiğimiz bir şey. İşte herkes X kişisini beğendiği için biz de beğeniyoruz ya da herkes Y erkeğini yakışıklı bulduğu için biz de buluyoruz gibi. Ve belki de sadece o profil algoritmanın bize öğrettiği ve bizim de bilinçsizce kopyaladığımız o mimlere uygun olduğu için parmağımız sağa gidiyor. Yani otomatik bir şey, yani öğretilmiş bir refleks.
diyor yazar. O sağ sola kaydırma, swipe right, swipe left zaten artık kültürel diskura da girdi bu ifadeler. Bu protokol hayatımıza bir tasarım detayı olarak girdi ama artık bir beden virüsü gibi bir hal aldı. Bu hareketi birbirimizden kopyaladık ve artık parmağımız bizden bağımsız olarak bu hareketi yapıyor.
O kültürel bilgi bizim motor sistemimize yerleşti. Bir de dağınık bilinç dışı, dağıtılmış bilinç dışı, distributed unconscious diye bir kavramdan bahsediyor yazar. Geleneksel olarak bilinç dışının sadece kendi zihnimizde olduğunu biz varsayıyoruz. Klasik bilinç dışı teorileri böyle bakıyor.
Yunklara munklara girmiyorum. Ama NAR diyor ki, yazar diyor ki, bugün bilinç dışımız telefonumuzla, internet ağlarıyla ve karmaşık algoritmalarla paylaştığımız ...dağıtılmış bir yapıya dönüştü. Dağıtılmış bir bilinç dışı var ortada.
Telefon algoritmaları da bunun bir paydaşı, algoritmalar da bunun bir paydaşı ve... ...katkı sağlayanı diyelim. Siz o kaydırma hareketini yaparken aslında o parmağı hareket ettiren... Sizin iradeniz değil sadece,
o iradeden başka güçler de orada etki sahibiler ya da güç sahibiler, karar mekanizması ya da karar gücüne sahipler. Algoritmanın bize sunduğu anlık titreşimler, yanıp sonan ışıklar, dopamin akışı beyninizi ve bedeninizi birer veri işleme birimine dönüştürüyor. Burada artık sizin neyi sevdiğiniz veya kimi çekici bulduğunuz ikinci planda. Asıl amaç o başparmağın ekranda kalmasının devam etmesi.
Burada bir de Jildeloz'un ''Divisual'' kavramına bir gündeme getiriyor, kitapta yazar. Orada diyor ki, ''Biz artık sistem için bütünlüklü birer bireyler değiliz. Bizler binlerce küçük kaydırma hareketinden, ekranı dokunma basıncından, duraksama süresinden oluşan veri parçacıklarıyız.'' Algoritma bu parçaları topluyor, analiz ediyor ve bize bir sonraki profili nasıl sunacağını belirliyor.
Kendi hayatımızı da düşünebiliriz bu arada. Kaç kere bir uygulamada, neden orada olduğunuzu bilmeden, öyle refreksel bir şekilde, sadece parmağınızın ritmik hareketiyle birilerine bakarken, sağa sola kaydırırken buldunuz. Buna duyarsızlaşmış kaydırma ismini veriyor yazar. Bu noktada artık karşıdaki bir insan değil yani.
Onu bir insan olarak bile proses etmiyoruz, işlemiyor beyin. Sadece birer görüntü dosyası, bir fotoğraf, bir imaj ve biz de o görüntü dosyasını işleyen birer makine gibiyiz aslında. Bu uygulamalarda böyle davranıyoruz. Ve bu analiz gösteriyor ki virallik makineleri bizi bu döngüye sokarken aslında en insani yanımızı yani başkalarıyla derinlemesine bağ kurma yetimizi köreltiyor.
Sadece bir fotoğraftan, yüzeysel bir imajdan ibaret oluyor. Bir tane şey gördüm. Dün Kötü Emeller canlı yayınında konuşuyorduk. Bodycount AI diye bir şey varmış.
Çok mide bulandırıcı bir şey bu arada ama konuyla bağlantılı diye paylaşmak istiyorum. Bir insanın kaç kişiyle beraber olduğunu, tabii ki genelde kadınlar için bu çok önemli bir faktör olabiliyor maalesef. Kaç erkekle ya da kaç vücutla diyelim bodycount beraber olduğunu O insanın profilini bir AI'a yüklüyorsunuz ve size o profildeki, fotoğraftaki halden, tavırdan, işte davetkarlıktan, flörtözlükten bir analiz yapıyor ve size bir sayı sunuyor. İşte bu insan atıyorum ortalama elli kişiyle beraber olmuştur, yirmi kişiyle beraber olmuştur diye.
Böyle çok çok karanlık, distopik Black Mirror durumlarda var maalesef. Ama biz gerçek bağ kurmaya hasret kaldık, unuttuk ve bu uygulamalarda bu reflekslerimizi, bu becerilerimizi iyice köreltiyorlar. Çünkü bu virüs hızlı yayılmak zorunda. Makine bedeninizi kendi ekonomik çıkarları doğrultusunda bir sömürgeci bir yerden işgal altına almış durumda yani.
Bu bedensel işgalin toplumsal sonuçlarına, yani algoritmaların içine gizlenmiş olan ...görünmez bir değerler hiyerarşisine ve bizi birer canı sıkkın, morali bozuk, tatmin olmamış... ...hayalete dönüştürdüğüne bir sonraki bölümde bakacağız.
Üçüncü kısım, canı sıkkın hayaletler. Geldik üçüncü ve son bölüme. İlk iki bölümde sömürgecilik mantığını ve telefonlarımızın bedenimizi nasıl işgal ettiğini konuştuk. Şimdi de bu son bölümde bu işgalin yarattığı bir yıkıma, yazarın epistemik şiddet adını verdiği bir mevzuya dalacağız.
Bu kavram aslında bir grubun dünyayı anlama ve kendi değerini belirleme biçiminin dışarıdan bir güç tarafından sistematik olarak deforme edilmesini ifade ediyor. Biraz açacağım. Dating uygulamaları özelinde bu şiddet algoritmaların içine gizlenmiş olan bir puanlama sistemiyle ve yapay zeka deneyleriyle yapılıyor. Burada yazarın üstünde durduğu önemli bir nokta var.
Uygulamalar bize kiminle eşleşeceğimizi söylerken bunu sadece bizim bireysel beğenilerimize göre yapmıyorlar. Arka planda bu gamerlar bilir elo puanları gibi bizim çekiciliğimizi ya da makbullüğümüzü puanımızı ölçen gizli sistemler çalışıyor. Yazarın araştırması şunu gösteriyor. Bu algoritmalar aslında yüzlerce yıllık Sömürgeci düşünce kalıplarını, stereotipleri, ırkçılığı, cinsiyetçiliği, sınıfçı hiyerarşileri modern bir matematik kılıfıyla yeniden üretiyor.
Buna whitewashing sexual racism yani cinsel ırkçılığın aklanması diyor. İnsanlar o hızlı kaydırma hareketini yaparken, ben öykücü değilim ya, sadece hani bir şekilde içgüdüse olarak, refleksse olarak birini beğenip sağa ya da sola kaydırıyorum diyerek saniyeler içinde karar veriyorlar. Ama algoritma bu hızlı karar verme mekanizmasını kullanarak belirli etnik grupları ya da fiziksel özellikleri toplumsal olarak beğenilmeye, siyahi ya da Neyse yani hani kısa boylu ya da kilolu biri falan toplumsal normlara göre daha hiyerarşinin altında kalan insanları algoritma daha da alta itiyor. Bizim anlık olarak gördüğümüz o beğeni aslında bu yüzlerce yıllık önyargıların algoritma tarafından bir şekilde rafine edilip bize geri satılmasından başka bir şey değil.
Burada aslında toplumsal cinsiyet trolleri hakkında da konuşmak lazım. Bumble'ı belki biliyorsunuzdur. Bumble'ın olayı ilk mesajı kadınların atması ve bu sayede işte ne kadar feminist, ne kadar kadın dostu bir uygulama falan gibi. Öyle kadınların daha sempati duyduğu bir uygulama haline geldi.
Kadınların kontrolünde olduğu iddia edilen Bumble gibi uygulamalarda bile aslında eril bir bakış açısını ödüllendiriliyor. Bir katılımcıdan mesela örnek var kitapta. Diyor ki, profilinde kendisini eğlenceli ve zeki olarak tanımlamış bir kadın. Ama arkadaşları da demiş ki, biraz daha böyle seksi, daha işte flirtoz, böyle daha davetkar bir fotoğraf koy ve biyografine de kısalt, yazıları da kısalt diye tavsiye veriyorlar ve etkileşimi inanılmaz artıyor profilinin bunları yapınca kadın.
Bu aslında bir tür epistemik şiddet diyor ya. Algoritma size şunu fısıldıyor. Eğer bu sistemde var olmak ve yalnız kalmamak istiyorsan, beğenilmek istiyorsan, hayatın aşkına bulunmak istiyorsan, kendi kimliğini benim belirlediğim o sığı ve yüzeysel ve materyal kalıplara göre yeniden inşa etmelisin. Eğer bu kalıba girmezsen, sistem seni görünmez yapıyor.
Bu yüzden bu uygulamalara mecbur hissediyoruz. Herkes kendisini belli bir tipolojide sunma ihtiyacı hissediyor. Herkes birbirine benzemeye başladı. Çünkü sistemin dışında kalmak, kendi doğrunuzla sosyal bir yalnızlığa mahkum olmak anlamına geliyor ve aman o kadar da şey yapmayayım, inatçı olmayayım canım, ben de giyivereyim işte şu şeyi ya da yaptırıvereyim o dudak dolgusunu ya da neyse falan yani hani.
o pozu o şekilde vereyim falan gibi bir düşünce sürecine itiyor aslında. Bütün bu sürecin sonunda da şu oluyor aslında, biraz böyle üzücü bir kavram, canı sıkkın hayaletlere dönüşüyoruz aslında. Ghosting'i zaten biliyorsunuzdur, bu podcastta da bol bol ele aldık. Bilmeyenler varsa, bir insanla iletişim kurduğunuz, flört ettiğiniz bir insanla hiç açıklama yapmadan bir anda yok olması.
Bu durum olduğu zaman birden işte ghostlandım, hayaletlendim. Türkçe'ye çevrilmedi bu. Tdk böyle şeylerden birazcık geriden gelelim. 2 yıl sonra şey yaparlar.
Çok iyi bir fikir bulduk ama ghosting'i herkes kullanmaya başlamış oluyor maalesef. Biraz atak olmaya davet ediyorum. Tdk'yı. Hemen bulacaksın abi.
1 haftada selfie mi öz çekim. 1 haftada koyacaksın yani. Birkaç yıl sonra olunca dili oturmuş oluyor. O yüzden ghosting de artık İngilizce haliyle maalesef dilimizde yer buldu.
Bunu da birçok insan bir nezaketsizlik olarak görüyor. Ben bu arada öyle görmüyorum ama bu konuyla ilgili görüşlerimi zaten açık iletişim kurmaya mecbur muyum bölümünde konuşmuştuk sevgili Yaşar'la. Yazara göre ghosting algoritmik bir sonuç. Uygulamalar bizi o kadar çok seçenekle ve o kadar yüzeysel bir etkileşim hızıyla boğuyor ki artık karşımızdaki insanı bir insan olarak görme yetimizi kaybediyoruz.
Yani bu aslında bireyin suçu da değil yazara göre. Karşımızdaki kişi bir hikayesi, acıları, üzüldüğü şeyler, hayalleri olan bir birey değil yani. Sadece bir fotoğraf, bir veri dosyası gibi. Burada çok katmanlı bir analiz de var yazarın yaptığı.
Başkalarını ghosting yaparak hayaletleştirdikçe aslında kendimiz de hayalete dönüşüyoruz. Sürekli bir can sıkıntısı, anlık dopamin patlamaları ama sonunda derin bir boşluk hissine düşüyoruz bu geçirdiğimiz zaman sonunda. herkesin birbirinden şikayet ettiği ama kimsenin uygulamayı silecek gücü bulmadığı bir döngü içindeyiz aslında. Çünkü bu algoritma bizi bu can sıkıntısına da bağımlı kılıyor.
Bu dağıtık ya da dağıtılmış bilinç dışı mekanizması bizi birbirimiz için öngörülebilir ve kolayca vazgeçilebilir nesneler haline getiriyor. Bitirirken şu soruyu tekrar soralım. Mecbur muyuz bu dating uygulamalarında vakit geçirmeye? Yazarın kitabından çıkardığım en büyük ders benim şahsen şu oldu.
Biz bu makineye mecbur bırakıldık. Çünkü sosyal hayatımızın tüm altyapısı bu şirketler tarafından mülkiyet altına alındı. Bir tür dijital bir feodalite içindeyiz. Sevgili Yannis Varoufakis'in dünyanın en karizmatik eski ekonomi bakanı.
Yunanistan'ın eski ekonomi bakanıydı. Kendisi de çok karizma bir insan. Ben de çok beğeniyorum. Onun teknofeodalizm diye bir lafı var.
O ifadesinde de çağrışım yapıyor aslında. O biraz daha ekonomik bir yerden ele alıyor tabii ki. Bu dating uygulamalarında olma mecburiyetinin de ya da mecburiyet hissinin de duvarlarını yıkmanın bir yolu var. Biraz ümit de aşılamak lazım.
Yazarın umutlu hayaletler dediği durumu fark etmek, algoritmanın bize sunduğu tek tip sevilme ve sevme biçimini reddetmek, Belki de birini gerçekten sevmek için önce algoritmanın bize kimin sevilmeye değer olduğunu söyleyen sesini kısmamız gerekiyor. Önce bunu fark etmemiz ve sonra aktif olarak bunu hayatımızdan çıkarmaya da zihnimizden çıkarmaya çalışmamız gerekiyor. Arzumuzun ve sevgimizin kontrolünü bu virallik makinelerinden geri almak modern zamanın en büyük ama en kişisel direnişi olabilir. Yazar da şunu söylüyor zaten, bu makinenin içindeki hayaletleri görmek Bizi o hayaletlerden biri olmaktan kurtaracak tek şey mecbur değiliz diyemiyorum ama mecbur bırakıldığımızın farkında olmalıyız ve bu konuda proaktif davranmalıyız.
Bir sonraki bölümde buluşana kadar kendi iç sesinize ve arzunuza sahip çıkın. orijinal arzular edinmeye çalışın. Herkesin güzel bulduğunu, herkesin yakışıklı bulduğunu yakışıklı bulmamaya çalışın. İnsanların içindeki kendi güzelliklerini görmeye çalışın.
Herkesin muhteşem, ilginç bir hikayesi olduğunu unutmayalım. Birbirimizi merak edelim yüzeysel izlenimler dışında da. Görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.