Podcast

nabza göre şerbet vermeye mecbur muyum?

mecbur muyum?

6 ay önce
İzle
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Her ortama uyumlanabilmek zeka belirtisi mi yoksa ikiyüzlülük mü? Karşı tarafın duymak istediği şeyi tahmin edebilmek bir sosyal beceri. Peki onun beklediği gibi davranmamak sosyal beceriksizlik veya kabalık mı? İnandığımız şeylerde ne kadar esneklik göstermeliyiz? Kendimizden taviz vermemiz şart mı? Peki bu taviz ne noktada omurgasızlık veya yalakalık sayılıyor?







----- Podbee Sunar -------

Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

5.408 kelime · ~27 dk okuma

Merhabalar herkese. Mecbur Muyum'un yeni bölümüne hoş geldiniz. Bugün yanımda sevgili partnerim Mehmet Yaşar Altundağ var. Hoş geldin Yaşar'cığım.

Hoş bulduk. Geçen haftaki, daha doğrusu iki hafta önceki feminizm yayınımız... ...çok ikiye ayrıştırıcı bir yayın oldu.

İnfial mi yarattı? Bayağı bir infial yarattı. Bana çok mesaj geldi. Ben sana moralin bozulmasın diye sana yollamadım ama... ...benim aleyhime de sana çok mesaj gelmiş.

Transkriptin tamamını oku

Çok diyen ama geldi evet. Bayağı bana şeyler geldi. Nasıl, nasıl orada sakin kalabildin? Nasıl Yaşar'a kızmadın?

Nasıl boğmadın onu falan şeklinde şeyler geldi ama... ...yani tabii biz her tartışmamızda Yaşar'la... ...farklı farklı argümanları olabildiğince objektif şekilde temsil etmeye çalışıyoruz.

Her konuda aynı fikirde değiliz. Olsak da sıkıcı olur zaten. Bence çok da güzel, sağlıklı, medeni bir tartışma oluyor. Evet, insanlar tabii ki kendi fikirlerini... ...ya da değerlerine sahip olmayan insanlara sinirlenebilirler.

En doğal hakları da bu. Ama yine de hani biz olabildiğince medeni bir şekilde farklı görüşleri de... ...temsil etmeye çalışıyoruz bütün Yaşar'la yaptığımız tartışmalarda.

O yüzden toplu cevap sinirlenmedim Yaşar'a. Yaşar'a alışığım ben. Buradan aklıma bir fikir geldi. Hemen bunu bir işe dökelim.

Evet, Yaşar böyle buradan mı geldi bilmiyorum. Birkaç haftadır bana bu konuyu öneriyorsun da ben... Aslında bambaşka bir fikir. Her fikre saygı duymaya mecbur muyum?

Aa, güzel konu. Evet. Bunu bana bir dinleyici yazdı ve bence yapmalıyız bunu. Çünkü bu işte senin bana öğrettiğin overtone tenceresi.

Her fikri kabul edersek nasıl bir ortama gireriz ya da her fikri tartışmaya değer bulursak... ...nasıl bir ortam oluşur, nasıl bir diskür oluşur? Önemli bir konu.

Bence bunu yapalım. Evet, güzel bir konu. Noklarımı ekliyorum. Ekle bakalım.

Bugün nabza göre şerbet vermeye mecbur muyum konusunu konuşacağız sevgili Yaşar'la. Bu Yaşar'ın çok uzun zamandır istediği, benim de ya boş ver ya falan dediğim bir konuydu ama... Soyan ortaya çıkışı. Artık evet daha fazla dayanamaz oldum bu baskılara.

Neden bu konuyu bu kadar istedin? Ya şundan dolayı ben namza göre şerbet veren biriyim. Evet. Senin içinde bir Ekrem İmamoğlu var bu kadın. Kesinlikle.

Zamanında bir arkadaşım bana Ekrem İmamoğlu gibisin demişti. Yani böyle Üsküdar'da Üsküdarlı gibi olurum. Kadıköy'de Kadıköylü gibi olurum. Doğru.

Mesela üst komşumla, kendisi bir hacıdır. Hemen Allah'lı, kitaplı, Bismillah'lı işte Kur'an-ı Kerim ile konuşuyorum... ...ama seküler bir ortama girdiğimde de... Fransız vatandaşçı özelliğini vurgulamaya başlar.

Anneannem Lyon'da yaşıyor falan şekilde. Hemen hemen başlarım, işte Fransa'da okudum falan gibi. Ama mesela Urfa'ya gittiğimde has beyaz Urfalıyımdır. Dolayısıyla aslında... İzmir'de nasılsın?

İzmir'de İzmir'li olamıyorum bak. Gerçekten İzmir. Biliyorum, biliyorum. Sende o İzmirlilik damarı yok.

Tersine İzmirlilerin bu İzmir aşırı yüceltme, övme ve İzmir'i dünyanın en güzel şehri olarak görme hadisesi beni sinir ediyor. Onu açıkça söyleyeyim. Eyvah, İzmirlileri karşımıza almayalım. Güçlü bir lobidir İzmir lobisi, altında kalırsın.

İzmir çok güzel bir şehir ama hani dünyanın en güzel şehri değil ve İstanbul daha güzel. O konuda anlaşalım kesinlikle. İstanbul medeniyetlerin şehri canım. İzmir'de medeniyetler var.

Vardı. Yunan medeniyetleri. Efes mesela çok önemli bir mesele ama İstanbul tabii ki artık eline su dökülemez bir yerde. Niye?

Bu konuyu seçtik. Neden bu konuyu düşünüyorum? Aslında popüler kültürü düşün. Diyor ki bize hani dinlediğimiz işte filmler, izlediğimiz diziler vesaire kitaplar.

Kendin ol. Kendi karakterini olabildiğince koru, prensiplerine sahip çık. Çok önemli şeyler. Ama bir yandan da aslında sosyal hayattan gerektirdiği bir takım uyumlanmalar var.

Yani bizim aslında tek bir karakterimiz yok. Her bir ortamda, hatta her bir insanda farklı karakterimiz, farklı yönlerimiz açığa çıkıyor. Bunun kendisi zekanın sosyal kısmının en üst hali mi? Yoksa prensiplerine sahip çıkamamanın bir ikiyüzlülüğü mü?

Evet. Bunu kafamla tartıyorum aslında. ...güzel bir konu aslında.

Burada bir güzel bir Güzel. aristocu soru var yani. Çünkü aristonun erdem ahlakında hep şey vardır. Bir şeyin bir erdem vardır, onun çok abartılı hali vardır.

Bir de eksik hali vardır. İşte cömertlik, işte abartılı hali, savurganlık, eksik hali, cimrilik gibi böyle bir altın olta öğretisi vardır. Bu güzel bir tartışma bence. Çünkü bir yandan aslında hani herkesin... ...ne duymak istediğini,

değerlerini varsaymak gerçekten bir sosyal beceri. Hatta bunu yapamamak, buna psikolojide şey diyorlar... ...zihin teorisi, theory of mind ve bir otizm semptomu mesela yaşar.

Ne düşünecek? Yaşar'la konuşurken Yaşar'ın değerleri neler? Ona çok uzun bir şey söylemeyeyim ki sürtüşme çıkmasın. Yani başkasının zihnine dair varsayımlar yaparak... ...ne duymak istediğini,

senden ne almak istediğine dair bir fikirler oluyor. Ve nabza göre şerbet verebilmiş oluyorsun. Yani bu bir sosyal beceri aslında. Ve eksikliği sosyal beceriksizlik diyebiliriz belki.

Ya da bir hatta işte otizm semtomu aynı zamanda. Ama bazen de yani ben mesela sana kıyasla daha az nabza göre şerbet verebilen bir insanım. Ben bu arada her konuya gelmeden özellikle böyle daha hani nasıl söyleyeyim? Bunun gibi böyle gündelik hayata değen konuları arkadaşlarımla tartışıyorum.

İşte bazen burada Pod ve ekibiyle tartışıyoruz kayda girmeden. Üzerine düşündüm ve ben kendimde bunun eksik olduğunu düşünüyorum. Eksik olduğunu düşünüyorsun? Evet.

İlginç. Ya ve arkadaşlarım da benimle aynı fikirde. Allah Allah. Ya böyle hani bir... ...hödüklük mü desem,

öküzlük mü desem, bende böyle bir şey var. Ya da şımarıklık mı desem, ya kendini beğenmişlik mi? ...böyle çok az esniyorum kendi inandığım şeylerden ve... ...mesela senin benden duymak istediğin şeylere ya da ne bileyim iş yerindeki... ...üstümün benden duymak istediği şeylere dair bir fikrim oluyor ama... ...onu ona da vermek istemeyebiliyorum yani böyle bir... ...gıcık bir tarafım var ya da bilmiyorum belki de bir sosyal beceriksizliktir.

Belki de bu yüzden bu konuya ayak diridim diye bile düşündüm açıkçası. Çünkü çok fazla beni yakından tanıyan insan... Abi sen de yani keşke biraz nabza göre şerbet versen şeklinde hani böyle. Hatta bir tane benim YouTube kanalım Kötü Emellere yorum yapmışlar geçenlerde.

Çok düşündürdü beni. Şey yazmış bir izleyici. Ezgi ile hiç arkadaş olmak istemezdim. Her şeyi dandan yüzüne söylerdi ve...

...gıcık olurdum falan gibilerinden. Doğru yani, çok doğru bir tespit bana dair. Biraz aslında nabza göre şerbet vermek gerekiyor.

Ama o ne noktada omurgasızlığa giriyor, ne noktada kaypak... ...ya da yalaka bir insana dönüşüyorsun, kendi değerlerinden... ...ne kadar vazgeçmelisin karşı tarafı memnun etmek için?

Bence bu hoş bir soru. Yani çünkü çok profesyonel hayatımızda da bunu çok yapmamız gerekiyor. Olmadığımız gibi davrandığımız çok fazla duruma giriyor. Bir aile üyelerinin arasında ne bileyim belki bir iş görüşmesinde vesaire bir rol oynuyoruz yani.

Ama bu bir yandan da mesela psikopatlar falan çok iyi bunu yapıyorlar. Ben şimdi bir tane kitap okuyorum Yaşar. Seversin bu arada politik psikoloji alanında. Nasıl daha psikopatik özelliklere sahip olan insanlar liderlik pozisyonlarında hızlıca gelebiliyorlar.

Ve aslında bir yandan da karşı tarafın senden ne beklediğini... ...varsayıp ona göre böyle sempatik ve hoş davranmak da... ...psikopatların da çok iyi becerdiği bir şey.

Doğrudur, iyi yapıyorlardır. Sonuçta karşı tarafın aslında zayıflığını sezip belki de... ...o zayıflığın üzerine gitmek onlarda bir haz uyandırıyor.

Belki bir iktidar uyandırıyor. Çünkü güçte olmaktan daha güçlü hissettiren bir şey şu bence... Karşı tarafın güç sahibi illüzyonuna... ...olduğunu hissettirmek.

Karşı taraf güç sahibi olduğunu düşünüyor ama aslında değil. Ve sen bunun bilincindesin. Artık orada güç sahibi olmaktan kuklacı olmaya gidiyorsun ya. Bence bu herhalde o gücün yarattığı o hazın ihtişamın en üst versiyonu.

Doğru bu arada çünkü karşı taraf... İşte ne bileyim, bir patron olsun iş yerinde. Mesela onun istediği şeyi ona veriyorsun. Atıyorum böyle şey bir tip belki ezik bir tip ve işte bir çok güzel bir de yani yalakalık da bir sanattır bu arada.

Çok böyle ne yaptığını belli etmeden, onun belki biraz daha zaafı olan bir konudan... ...ya da övülmek istediği bir konuyu tespit edip onu övmek, çaktırmadan... ...ve bunu onu ikna ederek yapmak ve yalakalık gibi göstermemek...

Onunla bir anda üste çıkıyorsun aslında ya. Ondan daha güçlü bir pozisyondasın ama o zannediyor ki, o senden daha güçlü bir pozisyonda. Aslında sen onu elde etmiş oluyorsun gibi. Kesinlikle.

Ve manipüle ediyor olabiliyorsun. Bu aralar Sopranos'u izliyorum. Aa, nerede üstte? Ya bilmiyorum, bir süredir aklımdaydı.

Bir açayım dedim ve... Seversin bence. Tahminimden çok daha fazla sevdim. Çünkü belki de daha dördüncü veya beşinci bölümdeyim ama görünür çatışma şu ya, hani sokaklarda büyümüş...

Sokağın kurallarına hakim birinin, aslında kalemin, intelektüelitenin, aklın ve işte o rasyonelliğin dünyası ile yaşadığı çatışma. Yani o psikoterapi sahneleri en azından şimdilik o çatışma, sokakla kalemin, üniversiteyle akan hayatın bir çatışması. Kendimi çok hissederim bu çatışmayı bu arada. Ve orada psikiyatrist Tony'e şey diyor, işte annesiyle ve dayısıyla yaşadığı sorunları çözmek için bazen onlara sadece güçteymiş gibi hissettir.

Onlar aslında güç pozisyonu değil ama sadece istediklerini ver, öyle hissetsinler, o ilizyonu yarat. Aslında biraz oradan da düşündüğü bir meseleydi. Bu namıza göre şerbet meselesine sendin, yani ben kendimi biraz daha rijit hissediyorum. Şimdi bunu şöyle değerlendiriyorum ben.

William James var, belki hani bu çok psikoloji literatüründe falan da konuşulan biri ya da Erwin Goffman, sende çok tartışık bu isimleri. Aslında tek bir karakterimiz yok bizim. Yani birden fazla karakterimiz var. Benlik dediğimiz şey de böyle rigid bir şey değil aslında.

Yani tek bir kişi bile yok. Hatta şunu bile iddia edebilirim. Kendimize baş başa kaldığımızda karşılaştığımız kişi bile karakterlerimizden bir tanesi. Karakterlerimizin özü değil bence.

Çünkü kendimizle... Baş başa kaldığımızdaki ortaya çıkan belki kaygı, belki neşe... ...belki böyle hafif bir aşağılık kompleksi başkalarıyla karşılaştığımızda ortaya çıkmıyordur.

O bizim karakterimizin özünü oluşturduğunu düşünmüyorum. Çünkü insan bir anlamda sosyal bir canlı. Ve herkesle kurduğumuz ilişki bizim böyle belli yerlerimizi aktive ediyor. Sanki beynimizin belli bölgelerini aktive edermiş gibi.

Dolayısıyla ben en başta sanki tek bir karaktere sahipmişiz gibi... ...olan düsturu çok kabul edemiyorum. Aslında birçok yönümüz var.

Yani işte anne babamızla farklı bir yönümüz var. Belki onlar, biz çok uzun zamandır, çocukluğumuzdan beri bildiği için... ...onlara belki eskisi kadar veya başka arkadaşlarımızı çektiğimiz kadar sınır çekemiyoruz.

Ama arkadaşlarımızla mesela, iş arkadaşlarımızla mesela onları daha fazla tolere ediyoruz. Çünkü çalışıyorsun, işte oradan para kazanıyorsun vesaire. Ama işte kız arkadaşına, erkek arkadaşına biraz daha belki... Şımarık davranabiliyorsun.

Dolayısıyla aslında senin farklı yönlerin açığa çıkıyor. Sen dedim peki nerede bu kaypaklık? Bence ne yaptığınla değil ama ne yapmadığınla ilgili gibi geliyor. Yani hayır diyebilmek orada sınır.

Yani senin aslında prensiplerin oluyor. Davranışlar değil bence burada ama prensipler. O prensipleri çiğnetmediğin zaman çekirdeğin sabit kalıyor ama davranışın esneyebilir. Bana biraz orada...

...ne yapmak istemediğin ve yaptığında dönüp pişman olmayacağın şeyler sınırlar gibi geliyor. Erwin Goffman'ı ben bayağı seviyorum. Öyle çok da bahsediyorum birçok içeriğimde.

Zaten bu kimlik meselesi çok güzel tartışmalı bir şey. Goffman'ın da teorisi çok kısaca. Bir ön sahne var, perform ettiğimiz bir kendimiz var. İşte Ezgi, Yaşar, Ahmet, Mehmet.

...bir de arka sahnede işte gerçekte olduğumuz, kendi kendimizdeyken baş başa kaldığımız o insan. Ve bunlar sürekli her içine girdiğimiz ortamda böyle bir farklı bir ben oluyor. Yani anneannenle takılırken, iş yerinde, yok yakın arkadaşlarınla, uzak arkadaşlarınla, bir iş görüşmesinde, bir... ...stresli bir ortamda hani farklı farklı karakter özelliklerimiz sahneye çıkıyor... ...gibi böyle bir performatif benlik fikri.

Çok daha böyle basit geliyor ama ilk defa Goffman öne atmış. Bence şey güzel bir nokta bahsettiğim. Bazen şey diye düşünüyorum mesela hani bir insanla diyaloğa girdiğimde benden ne istediğini hissediyorum. İşte belki onu övmemi istiyor X konuda ya da işte ona iyi gelecek.

İçimden gelmiyor mesela öyle bir şey demek ya da öyle düşünmüyorum ama... ...bazen de şey diyorum yani işte aman ağzım mı eskir? Ne olacak ki?

Ona da öyle söyleyeyim. Mesela çok kendi değerlerine aykırı bir şey olmazsa... ...aslında orada bir şeyleri verebiliyorsun karşı tarafa.

Bence bu sağlıklı bir insan, prososyal bir insan davranışı. Bunu da yapmalıyız. Belki de karşı tarafı mutlu etmek için vesaire. Karşı tarafı önemsiyorsak ya da bazen pragmatik bir sebep de olabilir.

Yani hani kullanışlı olduğu için, karşı taraftan bir çıkar ilişkisi olduğu için. Bunlar yapılabiliyor. Ama evet orada kendi değerlerini, inandığın şeylere çok ters düşmemesi... ...ve senin uykularını kaçırmaması gerekiyor herhalde yani. Kesinlikle.

Orada bilerek davranışlar ve prensipler ayrımı çizdim. Çünkü insanların çoğu aslında sembollere odaklanır. Yani kullandığım bir kelimeye. Yani çok basit mesela Tunceli mi diyorsun, Dersin mi diyorsun?

Mesela Türk mü diyorsun, Türkiye mi diyorsun? Bunlar siyasi konotasyon olan şeyler ama bunu mesela başka bir bağlama çekeyim. Şeker Bayramı mı diyorsun, mesela Ramazan Bayramı mı diyorsun? Bunların her birinin insanda uyandırdığı bir takım kimlikler, bir takım aslında eğilimler var.

Ben bu kelimelere, bu sembollere çok takılmadığım için, hani onları çok çok anlamlı bulmadığım için... ...bunları önemli bulan insanlara istediklerini veriyorum. Birkaç sebepten ötürü.

Birincisi iletişimi kolaylaştırıyor. Yani mesela bir işimi göreceksem, atıyorum işte ev sahibimdir, beraber çalıştığım biridir. İşte ne bileyim, bindiğim otobüsü kullanan biridir değil mi? Hani beraber o hayatı paylaştığımız biridir ve o iletişim, o iş kolaylaşıyor.

Dolayısıyla hani onun maliyetini almaktansa orada uyumlanmayı tercih ediyorum. Bunun kendisi bana çok böyle kendi karakterinden taviz veriyormuşum gibi gelmiyor. Çünkü sembol zaten çok önemli bir şey değil. Ve çoğu insan sadece aslında o yüzeye takılıyor.

Benim için önemli olan şey o içeriğin, prensiplerin kendisi. Orada argümanımı değiştirmem ama argümanımın daha kolay anlaşılmasını sağlayacaksa... ...veya benim istediğim şeyin daha rahat bir şekilde yapılmasını sağlayacaksa... ...hani orada esnebilmek gibi geliyor bu.

Seçici geçirgenlik gibi düşünüyorum. Hücre zararı öyledir ya, her şeyi geçirmez ama hani bakar, tamam sen geç falan der. Biraz öyle olmak gibi. Ama bir ikincisi, kimler böyle olabiliyor?

Bu bence ilginç bir soru. Daha güçlü olan insanlar galiba, daha kolay esneyebiliyor gibi geliyor. Bilmiyorum, belki tersine söyleyeyim. Ben tam tersi diye düşündüm.

Bu arada bu işte sinyalleme muhabbeti bence güzel bir muhabbet. Çünkü işte ne bileyim feminist bir kadına işte bayan dememek ama belki üst komşunla... ...konuşurken ya o bayan diye konuşmak ya da işte belki başka dini bir şey söylemek.

Çünkü dindar olduğunu bir insan bildiğin bir insana işte merhaba yerine selamünaleyküm diye... ...dükkana girmek falan. Ben böyle evet.

Ben bu arada insanlar mesela tehlikede hissettiği zaman da şey yapabiliyorlar böyle çatışma çıkmasın. Mesela işte ben taksi kullanan biriyim ve işte gece geç saatte taksiye biniyorum. Şimdi atıyorum adamla böyle bir muhtemelen birçok konuda ayrışıyoruz. Ama hep ortak noktalar bulmaya çalışıyorum ya.

Orada tadım kaçsın istemiyorum yani. Çatışma çıksın ve oradan böyle bir gerginlik olsun istemediğin şeyler. Ama iki bin on dört yılında ben bir tane kitap okumuştum. Kitabı bulamadım ama ilk bu terimin... ...nereden çıktığını buldum.

Mark Wahlberg'in oynadığı Kumar Bastı Gambler diye bir filmde... ...Fuck You Money diye bir kavram ortaya atılmış. Ben bunu daha sonra bir kitapta okumuştum.

O da şey yani hani... ...senin beni onaylamana ihtiyacım yok. Sana hani nabza göre şerbet vermeme de ihtiyacım yok.

Çünkü param var ve bu lüksüm var. Ve hani fuck you yani. O yüzden bence güçlü insanlar... ...kendilerine uyumlanmaya çalışan insanları... ...yani güç pozisyonlarındaki insanlar... ...tercih ediyorlar ve bazen de zaten bu yüzden... ...bu pozisyonlara ulaşmak için bu kadar kasmış oluyorlar diye de düşünüyorum yani. İlginç,

ben tersine anlatayım. Belki sen de bunun üzerinden biraz zihin egzersizi yaparız. Şimdi bana bir prensibin kendisini çok katı bir şekilde savunmanın kendisi de... ...aslında o prensibi sahip olduğunu değil de,

o prensibin sana sahip olduğunu düşündürtüyor. Yani illa ki kendim olmalıyım, kendi karakterinden taviz vermemeliyim diyen biri... ...kendi karakteri neyse sanki onun esiri gibi geliyor bana.

Yani insan aslında esnek bir varlık, değişen bir varlık. Hayatta her şey gelip geçici. Beş sene önce yapmam dediğin şeyleri şu an yapıyorsun. Üç sene önceki karakterinde şimdikinin hali bile yok.

Veya şimdi yaşadığın hayat on sene önce aklına gelmeyecek bir hayat. Dolayısıyla bu burada illa kendi karakterim olduğu gibi sormak zorundayım. Düşüncesi olmak zorunda değil. Başka şeyler de oluyor.

Mesela işte ben her gün kitap okumaktan taviz vermem veya işte... ...ya işte mutlaka şunu şöyle yerim dediğinde aslında o senin esaretin gibi oluyor ya. Dolayısıyla hani bir insan, karakteri güçsüyse bana tersine... ...karakterinden geri geldiğinde esniyebileceğini bilir.

Çünkü bilir ki tekrar geri döner ona. Yani güçlüsündür, özgüvenin vardır yani. Tamam canım, bugün ben bu adama merhaba değil de selamünaleyküm diyeyim. Ne olacak yani?

Hani şey mi oldum? Bir anda işte dindar biri değilsin ama dindar biri mi oldum? Veya işte birine bir şeyler yaparken işte yaşlı bir teyzeye hafif daha şey davrandın. Hani onun hoşuna gidecek şeyler kullandın.

Ne oldu? Şimdi karakterinden tamiz verdin. Bence onun bilincinde olmak, onun rahatlığı pergel gibi yapıyor seni. Ama buradan sana destek veren başka bir yere geleceğim.

Bazen ama dediğine katılıyorum. Namza Giroş'a ermek güçsüzlük göstergesi olabilir. Kim mesela? Bir kadınsındır.

Yani öyle ciddi bir ekonomik gücün yoktur. Patronuna karşı mesela biraz daha uyumlu olursun. Sözlerine uymaya çalışırsın. Rahatsız edici ifadelerini biraz sineye çekmek zorunda kalırsın.

Veya işte bilmiyorum, farklı bir kimliktensindir, bir göçmensindir. Onlar gibi düşündüğünü sinyallersin iş arkadaşlara falan. Bunları kabul ediyorum. Bunlar gerçekten güçsüzlükten doğan esnemeler gibi geliyor.

Sen o yüzden konuşurken şunu düşündüm. Galiba gücün kendisine alakası yok. Hani bazı insanlar güçlü ve taviz vermez. Bazı insanlar güçlü ve taviz verir.

Özgüvenle alakası var. Hangisini rahat hissediyorsan gibi düşünüyorum. Bilmiyorum sen ne düşünüyorsun? Ben şöyle de düşünüyorum, bence insanlar burada biraz yumurta tavuk ilişkisi var.

Zaten taviz vermemek ve insanlar onlara yalakalık yapsınlar ve güçlü hissetsinler diye... ...bu güç pozisyonlarına gelmeye çalışıyorlar diye düşünüyorum. Ya ben böyle hani bütün işte özellikle profesyonel hayatımda gördüğüm şeyler ne bileyim daha...

...çok güç açlığı yaşayan ve yükselmek isteyen ve bunun için çok fazla şey yapan... ...birçok kurumsal yapıda çalıştım ve hani bir şey oluyor sanki, bir şeyin ezikliği...

Ve onu başkalarının onayı ya da başkalarının ona olan yalakalığıyla kapama isteği. Burhan Altıntop karakteri vardı Avrupa yakasında. Bende o karakter çok iyi yazılmış bir karakterdi. Çok komik olmasının yanı sıra sosyolojik olarak da bence güzel tasarlanmış bir karakterdi.

Tokattan gelmiş kendisini... ...taşralı hissediyor, o Nişantaşı'nda bir dergide çalışıyor ve... ...işte oradaki şeye uyumlanamıyor gibi hissediyor ama sürekli bir... ...iktidar kurmaya çalışıyor oradaki daha sosyetik ve İstanbullu... ...ekibe işte ben de Nişantaşı çocuğuyum falan filan diye söylemleri vardı ve o yalakalığa da çok... ...aç ve açık ve istiyor ama bir türlü gelmiyor çünkü oradakiler de onu beğenmiyorlar... ...ve çok da sallamıyorlar gibi ama gerektiği bazen de sallamaları ve yalakalık yapmaları gerekiyor.

Bazen ama her zaman yukarıya taviz vermiyorsun, aşağı taviz verdiğinde oluyor yani. Evet, o da biraz aslında kibirli de bir şey olabiliyor yani bazen. Şimdi bu güç pozisyondakiler taviz vermek istemediği için yükseliyor dedin. İmamoğlu'nu düşünelim.

Hani bence mesela İmamoğlu bu anlamda çok iyi bir karakter. Yani insanlarla tokalaşıyor, selamlaşıyor. Hani bir ortama girdiğinde işte bir anda Karadenizli kimliği ortaya çıkıyor. Başka bir ortamda muhafazakar, başka bir ortamda işte hani daha böyle spordan anlayan hani böyle aslında farklı kimliklerini rahatlıkla ortaya çıkarabiliyor.

Ona mesela güçsüzlük mü dersin yoksa gücün kendisi mi? Bence siyasetçiler tam tersine oraya yükselene kadar o kadar fazla taviz veriyorlar ki kapı önünde veya kapı arkasında. İşte kapı arkasında belki iş insanlarına, belki sermayeye, belki medyaya, belki eski bakanlara, eski bürokratlara sürekli aslında bir güç paylaşımı içerisindeler. Doğru.

Dolayısıyla aslında bence siyasinin kendisi namza göre şerbet vermenin zirvesi. Evet ama o güç pozisyonuna girdikten sonra da... ...taviz vermek istemiyorsun yani.

Zaten güçsüzsün, niye taviz veresin ki? Yine de ben... Ya Ekrem İmamoğlu mesela cumhurbaşkanı olsaydı böyle şekilde takılacak mıydı belki? Belki ilk şeyde takılırdı, ikinci seçimde takılırdı da... ...bir noktadan sonra gücü konsolide ettikten sonra ve orada özgüvenini hissettikten sonra... ...daha tavizsiz bir tarafı ortaya çıkabiliriz bence.

Halka karşı öyle olabilir ama... Tabii ki varsayımsal konuşuyoruz ama. Yani sermaye karşı, İmamoğlu'dan çıkalım. Hani işte atıyorum iki, üç dönem başkanlık yapmış biri veya Cumhurbaşkanı Erdoğan mesela.

İnsanlara karşı çok tavizsiz duruyor. Ama eminim ki sermaye ile oturduğunda, bürokrasiyle masaya oturduğunda, Trump'la masaya oturduğunda... ...nabıza göre şerbet vermek zorunda.

Yani o biraz kaçınılmaz gibi geliyor. Yine de... Biraz geçmiş, yani geriye doğru döndüğümüzde dedin ya hani nerede kaypaklık? Nerede işte insanın aslında doğal o sosyal zekası?

Burada bize biraz yol açabilir gibi düşünüyorum. Çünkü o sosyal sermayeden veya sembolik sermayeden bahsediyor ya. Bazen namza göre şerbet vermek, illa bir şeyden bahsetmek veya illa karşı tarafın hoşuna gidecek şeyler değil. Tersine senin sembolik sermayeni sinyallemenin de bir aracı.

Yani işte atıyorum... ...bir oyun nasıl oynanır veya orada nasıl konuşulur? Hangi kelimeler seçilir?

Atıyorum normalde sen biraz şiveli konuşuyorsun ama... ...İstanbul Türkçesi ile konuştuğunda veya işte Paris Fransızcası konuştuğunda... ...ne oluyor?

Sen aslında belli bir noktaya gelmiş oluyorsun. Kendinin statüsünü... İşte öyle oluyor mu? Ona emin değilim yani. Artık olmuyor mu diyorsun?

Ya mesela bazı benim etnik kimlik yani başka şehirlerde doğup büyümüş ve bundan dolayı şivesi olan arkadaşlarım, bazı arkadaşlarım mesela fazla kibar konuşuyorlar. Overcompensate ediyorlar. Bu sefer de o da bir şey oluyor. Artık normal olduğun gibi konuşuyor da ben mesela İngilizce konuşuyorum işte aşırı... ...kasarak şey öyle İngiliz işte BBC İngilizcesi ile konuşmaya çalışmam da bir komedik... ...bir şeye dönüşebiliyor ama diğer tarafında hani madalyonun diğer tarafında da şeyde cringe... ...oluyor mesela hani.

Bir atıyorum çok hipster bir arkadaşınla esnaf lokantasına gittin ve işte diyor ki ya bir albümün kalorisi ne kadar işte ya da bu glutensiz mi ya da bu ketojenik mi falan gibi sorular soruyor. Hani hiç o adamın oradaki esnaf lokantasındaki ustanın... ...bilmeyeceği muhtemelen bir dille konuşuyor ve o da... ...ya abi bunu da ölçemiyor musun?

Bu adam nereden bilsin ketojenik beslenme nedir de bunu soruyorsun şimdi. İçinde patates var mı diye soralım. Adamın anlayacağı dilden konuşamamak da bir cringe. Ama fazla, fazla over kompans etmeye çalışmak da bir cringe olabilir. Tabii o aşağılık kompleksine gidiyor.

Evet. Ben kimim sorusu bence... ...doğduğumuz andan ölene kadar başkalarıyla yaptığımız bir müzakere gibi geliyor.

Yani ben kimim sorusunun bir cevabında... ...aslında başkalarına bakarak veya başkalarının bizim hakkımıza ne düşündüğünü... ...anlamaya çalışarak yanıtlandırıyoruz.

Elbette teki bu değil ama galiba hani bence... ...bunu bir sosyal zeka olarak görmemin sebebi şu. Aslında kime namıza göre şerbet vereceğini seçedebilirsin ya.

Mesela ben kendi adıma düşünüyorum. Elbette benim sosyal kimliğim birazcık... ...beni bu hale getirdi.

Yani işte İzmir'de büyüdüm, Fransa'da doğdum, işte Urfa'lıyım falan. Her şeyden biraz var ya. Ya sen Urfa'da kaç ay geçirdin hayatında da sürekli Urfa'lıyım kartını oynuyorsun. Allah aşkına bir açıkla yani.

Yirmi gün falandır totalde diye düşünüyorum. Yok ya, dört ay falan geçirmişimdir Urfa'da. Kaç yıl, yirmi yedi yıllık hayatımda, dört ay geçirdim ve Urfalıyım olarak lanse edemezsin yani. Olsun, ben kendimi Urfa hayatı hissediyorum.

Ben kendimi Fırat'a hayatı hissediyorum, Fırat'ın yanında. Unutma Urfa Medeniyet'in başladığı ve orada kaldığı yerdir. Kaldı ve ilerlemeden. Göbekli Tepe yakın bizim köyümüz, biliyor musun?

Hadi ya. Vallahi yirmi kilometre falan. Ha, ya Urfa'ya giden insanlardan şu Urfa'ya dair sadece kötü şeyler duydum. Yani... Yemekler falan dışında.

Evet, yani insanların... Çok kriminalite var bir kere. Ya evet, Türkiye'de hani hala feodal yapının güçlü olduğu yerlerden biri ama ben Urfa'yı seviyorum. Hani kimliğimin parçası gibi görüyorum gerçekten.

Sen biraz şey gibi seviyorsun Urfa'yı ya, böyle oryantalist bir yerden seviyorsun bayağı. Ay ne kadar güzel. Ama evime İstanbul'a döneyim. Ay ne kadar burada ilkel ilkel takılıyorsunuz ama şey, çok tatlısınız canım ya.

Hiç öyle düşünmem ya. Hani benim aslında çocukluğum ne bileyim, yer sofrasında yemek yiyerek falan da geçmiştir yani. Hani çok uzun süreler. Dolayısıyla hani...

Urfalılıkla ilgili ilişkilendiren ne varsa kimliğin bir parçası, tamamı değil ama bir parçası yani. Neyse, şimdi hani biraz Urfalılık var, İzmirlilik var, Fransızlık var, İstanbullu falan. Dolayısıyla her ortamda biraz öteki olmanın gerektirdiği bir ortama okuma dürtüsü, yetkisi mi diyeyim artık, becerisi gelişiyor ister istemez. Sonuçta Fransa'da da yabancısın, Türk'sün yani, burada Kürt'sün bilmem ne falan.

Bunlar hep... ...insana küçüklükten itibaren dur bakalım, hani ortam nasıl, ortamı anlamaya çalış. Bunu geliştiriyor.

Yine de mesela düşünüyorum, kendimden üst birine pek istediğini verme taraftarı değilim... ...ve hani orada çok diş geçirebiliyorum. Hatta ne bileyim işte bizim iş görüşümlerinde falan.

Evet, ben mesela şaşırdım senin bu adamanı çünkü tam tersi hani... ...senden üst pozisyonda birine hiyerarşik olarak... ...çok şey yapan bir insan değilsin sen.

Yalakalıklığını nadir gördüm ben şimdiye kadar ki beraber. Epey bir zaman geçirdik. Mesafeli ve kendi duruşunu koruyan bir şeyin var senin. Dur ben bir kukla oyuncusu olayım ve kukla oynatıcısı olayım ve... ...aslında onun hoşuna gidecek şeyi söyleyeyim ama aslında ipler bende olsun gibi... ...bir yaklaşımın yok gibi geliyordu bana.

Doğru, o yüzden seçiyorum galiba kime yapacağımı. Yani çok kendinden üstün birisi. Bu iktidar olabilir, para olabilir, siyasi güç olabilir. Sırf öyle gözükmemek için bile onun hoşuna giden şeyleri söyleyecek olsam dahi söylemiyorum.

Galiba biraz insanın kendisine kurduğu da ilişkiyle ilgili. Yani onun için yapıyor olmak beni rahatsız ediyor. Ama mesela kendime eşit biri veya kendinden aşağıda biri mutlu olsun, işler kolaylaşsın, iletişim kolaylaşsın, neşeli olalım. Bunun için yapmayı tercih ederim.

Neşeli ol. Aynen. Bana yapıyor musun? Senle yapma ihtiyacı duymuyorum.

Diyorsun. Evet, yani zaten... Ben bazen senin bana hani huyuma gidecek şeyler söylediğini düşünüyorum. Ama bu tabii ki arkadaşlığım, ben senin böyle çok sürtüşme olmasın diye ufak tefek şeyler yapıyorum yani.

Senin namzuna göre şerbet var. Olabilir. Bu anlamda tabii ki sonuçta arkadaşız ve dediğin gibi bazen... ...ne diyelim ona,

ya sonuçta insan mutsuz olabilir, stresli olabilir, canı sıkkın olabilir. Hani bunları idare etmek... ...bunun içine dahilse evet, onları yapıyorum ama hani böyle... ...hadi dur,

Ezgi'nin hoşuna gidecek bir şey söyleyeyim de... ...onu istediğim pozisyonu daha rahat çekeyim. O biraz bana şey geliyor, arkadaşla ilişkilerim biraz manipülatif geldiği için onu yapmayı tercih etmiyorum.

Evet, bir manipülatiflik var yani kesinlikle. ...partnerine, kız arkadaşına karşı sence nabza göre şerbet vermek... ...ne kadar şey?

Orada da bir manipülasyon. Yani uzun vadede okey gibi geliyor. Çünkü uzun vadede biriyle o kadar uzun yaşadığında kaçınılmaz... ...sürtüşmeler ve çatışmalar oluyor.

Bir şeyi söyleyecek, sen doğru zamanını beklersin herhalde. Şimdi söylemeyeyim, işte daha mutlu olduğuna söyleyeyim. Ama yine de onun manipülatif kısmı hoşuma gitmiyor, ne yalan söyleyeyim. O kısım böyle çok hafif şeytani geliyor.

Ben bu arada üzerinde düşündükçe kendi kendimi de düşünüyorum. Kendi içime de dönüyorum seninle konuşurken bir yandan. Ve herhalde en az ben romantik ilişkilerde nabza göre şerbet, daha çok ya harro ya merrocu bir yaklaşımım var yani. Beni olduğu gibi kabul etsin yoksa gitsin falan şeklinde bir şeyim var yani.

Bu da iyi bir şey değil herhalde. Ya işte burada da kafamın karıştığı yer oluyor. İş yerinde bunu yapmak mesela bana daha makul ve olabilir bir şey falan ama... ...sanki romantik ilişkilerde tam kendin olman,

lüksün olan... ...ya da beklentin olan bir yer olduğu için... ...bunda da böyle stratejik davranacaksam niye bu insanla beraberim?

Stratejik olmam gerekiyorsa bir şeyler organik olarak ilerlemiyordur gibi bir fikir de var belki. Yüzde yüz katılırım çünkü en güvenli alanında bile hiç tetiği elden bırakmayacaksam... ...o zaman nasıl burada güvende olayım?

Ama evliliğin kendisi, bilmiyorum ne düşünüyorsun? Çocuk yapmanın kendisi çok sorumluluk gerektiren bir şey. Dolayısıyla artık hani orada hiç tetiği elden bırakmayacak bir noktaya geliyor da olabilirsin artık. Sonuçta büyük sorumluluklar alıyorsun, hani çocuk falan gibi.

Kafamda bunlar çarpışıyor, onu söyleyeyim. Evet, kendinden daha üst birine çok namaza göre şerbet vermeyi tercih etmiyorum. Galiba hani bunu yaparken kendi karakterinden taviz... Vermiyor hissiyatımın bilinci beni bu konuda daha rahat hissettiriyor.

Sonuçta kime yapacağımı, ne zaman yapacağımı, nasıl yapacağımı seçiyorum. Her konuda da yapmıyorum ve genelde daha sembolik, daha yüzeysel görünen şeyler de yapıyorum. Bunda kimliğimi parçası olarak gibi görüyorum. Belki de şey değil mi yani biraz hani kendinden aşağı gördüğün birine nabza göre şerbet vermek...

Biraz da kibirli bir şey sanki. O zaten, ona o gücü hissettirsem bile... ...zaten güçsüz o insan benim karşımda.

Hani birazcık böyle tepeden bakan bir şey mi acaba diye düşünüyorum. Yüzdüğünüzde ben zaten çok kibirli biriyimdir. Evet, bende. Aynen abi, bu kibir ne olacak bilmiyorum.

Ama ya bu insan ilişkilerinde olan bir şey. Yani olmayan bir şey değil. Hepimizin güçlü bir egosu var. Ama sen kibirli tarafını çok daha benden iyi gizleyen bir insansın.

Evet, ben... Ya ben seni tanımamın birinci yılında falan kibirli bir insan olduğunu fark ettim. 49'da bile izleyenler, üçümüzün arasında, işte Ömer, ben, Vahit. Ömer çok kibirli bir imajı var bence sınırında.

Üçümüzün arasında en, ne diyelim, mütevazı, işte en hoşgörülü, en neşeli benim olduğumu düşünür. Ama benimle biraz zaman geçiren biri, üçümüzün arasında en kibirli benim olduğumu anlar yani. Evet, senin çok sert şeylerin var, böyle duruşların var, esnek olmayan. Ben bu arada sana bu konuda çok saygı duyuyorum.

Bence çoğu zaman olması gerektiği gibi davranıyorsun. Ama evet, kibiri... Ben bir de böyle kibirli davranmayı, biraz farklı bir konuya, yan bir konuya gireceğim ama... ...kadınlarda böyle çok bir mütevazı olma beklentisi var ya işte...

...alttan alan, mütevazı, işte empatik falan filan. O beklentiye gıcık olduğum için de ekstra böyle kibirli tarafımı gizleme şeyi hissetmiyorum. İhtiyacı ya da o kudurtucu ve kibirli ve gıcık tip olmak da benim hoşuma gidiyor bazen.

Çünkü kadınlarda hep böyle bir şey beklentisi var. Kadın içerik üreticilerinde özellikle. İşte şey olsun, mütevazı olsun hemen şey yapmasın. Bizim toplumda da çok kibirli insan çok sevilmiyor ya.

Seviliyor ama sevilmiyor. Poposu kalktı falan filan. Onu pull off etmek çok zor bir iş. Yani sevim mesela ESG güzel, kibirli tarafını ortaya çıkarıyor... ...ama onu güzel satıyor ve insanlar rahatsız olmuyor.

Nasıl bir şey biliyor musun? Güçlü olduğun sürece insanlar senin her hareketine tahammül gösteriyor gibi geliyor bana. Biraz güçten düş, biraz paran azalsın, biraz statü kaybına uğra ve kibirli olmaya devam et, hemen... Bu da zaten çok bozmuş, işte bu böyle zaten hiç olacak değil der.

Ama güçlü olduğun sürece insanlar senin etrafında çekiliyor. Biraz bu bana fiziği düşündürtüyor. Hani elbette bir şey siyaset bilimci olarak hani fizik konuşacak diyelim ama... ...hani bir kütle çekimi vardır ya,

hani çok ağır maddeler etrafında... ...işte gezegenleri falan topluyor. Yıldız bizim güneşimizi gibi düşün.

Çok güçlü biri de aslında tıpkı o gezegeninin uzayda yarattığı... ...bükülme gibi insanları topluyor. Ne zaman ki biraz böyle gücünden taviz verilsin, gitsin o güç.

Hemen insanlar baştan arkandan konuşuyor. Evet, evet. Biraz sağlıklı narsisizm, sağlıksız narsisizm şeyi de var. Hani birazcık narsisizm, birazcık kendini beğenmişlik herkese gerekiyor.

Eksikliği bir sorun. Ama işte nerede sağlıksızlaşıyor, nerede böyle bir kişilik bozukluğuna dönüşüyor. Onu altın dolduramadığın zaman, hani sadece kibirden ibaret olduğun zaman... Tabii ki insan haklı olarak eleştiriyorlar.

Yani sevimli olmuyor. Sözün özü namza göre şerbet veriyor muyuz? Vallahi bilmiyorum şu an. O kadar hani böyle meditasyonlar şeklinde konuştuk seninle.

Hani beraber fikir yürüttük ama sen ne diyorsun? Vallahi ben veriyorum ama bu program... Sadece kendimizden aşağı gördüklerimize falan gibi bir şeye bağlanacak yani. Bence şöyle, sen bu programın başında düşündüğünden daha fazla verdiğini fark ettin.

Evet. Ben de aslında bu programın başında söylediğinden daha az verdiğimi seyirciye biraz hissettirdim diye düşünüyorum. Evet. Bence de ikimiz de şey olduk ama belki ben bir öz eleştiri yapayım.

Ben yine de daha fazla verebileceğimi düşünüyorum namza göre şerbet. Biraz o konuda rijit bakıyorum. Özellikle ikili ilişkilerde ya da yakın ilişkilerimde. O da beni çok bazen etrafında olması keyifli olmayan bir insan yapabiliyor olabilir.

O yüzden böyle bir hani öz eleştiri de sunmuş olayım. İş yerlerinde de iş yeri zor bir ekosistem. Bir çok bir de şöyle bir söylem vardır ya mesela benim kurumsal hayatta çalışan çok arkadaşım söylüyor. Ağabey yükselemiyorum çünkü yalakalık yapamıyorum falan hani böyle bir şey vardır.

Söylem var. Yalakalık yapan çok iyi yükseliyor falan. Doğru ama bu da bir sanattır diyelim. Sanatçıya saygı duyamıyorsun.

Aynen, iyi yalakalık yapan insanlar da bir şeydir yani. Hem ortamı iyi okurlar, karşındakine fazla yalakalığı çaktırmamaları gerekir. Nasıl bir yalakalık tarzının tutacağını bilmeleri gerekir. Bu bir sosyal beceridir yani.

Yalakalık deyip geçmeyelim. Çok istiyorsan o pozisyonu belki birazcık nabza göre şerbet verilebilir. Yalakalık veya namıza göre şerbet vermek tuz gibi. Tek başına yemesi pek keyifli değil ama... ...hani başka özelliklerle birleştiğinde hani... ...ortaya güzel bir kombinasyon çıkıyor.

O yüzden gerçekten başarılı biri mutlaka yalakadır. Mutlaka ortamı iyi anlıyordur ama... ...sadece bundan ibaretse de aslında çok uzun süre orada kalamayacaktır.

Ben şu an düşünüyorum mesela yalakalık yapmaktan gocunmadığım insanlarla... ...yalakalık yapmaktan gocunduğum insanlar arasında nasıl bir şey var diye böyle... ...biraz insana şefkat duyunca hani şefkat derken böyle... ...ya söyleyeyim yazık kadıncağız ya da adamcağız duysun ne olacak yani hoşuna gidecek.

Benim de ağzım eskimeyecek çok da şey değil falan. Düşündüğüm belki çok düşünmediğim bir şey söylesem ağzım da eskimeyecek. Orada biraz o insana karşı bir şefkat belki bir olduğu zaman ben... ...gucunmuyorum ama hakikaten... ...saygı duymadığım ve şefkat de duymadığım bir insansa... ...fuck you money.

Ama bu sadece söz değil, biliyorsun. Annenin arkadaşlarıyla oturduğunda annenin beklentilerine, onların beklentilerine uyumlanıyor musun? Onlar da çok iyi uyumlanırım. Direkt.

Gülimsar ablacığım. Çok güzelleşmişsin. Gerçekten güzelsin bu arada, işin en sürüsü. Gerçek bir insan, dinlersen bozulma.

Gerçekten güzel bir kadınsın. Şöyle ben burada pilim var gibi siliyorum. İki saat yaparım, üçüncü saat artık. Yorar.

Aynen yorar yani. Pil var. Ama sen de, sen çok iyisin bu konuda. Sen benden daha iyisin.

İşte o pil bitene kadar... Ama işte denk ya da aşağı olacak senin için doğru. Aynen. Senin nabza göre şerbet tarzını tespit ettik.

Evet. Peki siz ne düşünüyorsunuz? Nabza göre şerbet vermeli miyim? Bu karakterimizden verdiğimiz bir ödün mü yoksa... ...bir tür sosyal becerim belki de övmemiz gereken yorumlar ya da bize DM'den yazabilirsiniz.

Benim Instagram kanalım açıldı bu arada. Orada da mecbur muyuma dair konu önerileri alıyorum. Oraya da yazabilirsiniz bana kolayca. Instagram hesabım ezgibon üzerinden.

Hemen orada bağlantıyı göreceksiniz. Böyle hızlıca bana ulaşabilirsiniz ve biz de değerlendiririz. Birçok dinleyicilerimizden gelen birçok konuyu şimdiye kadar yaptık. Dikkati alıyoruz, okuyoruz.

Çok da güzel önerileriniz oluyor. O yüzden yazmaya devam edin. Bir sonraki bölümde görüşmek üzere. Sevgili Yaşar, çok teşekkürler.

Ben teşekkür ederim. Burada olduğun için. Hoşça kalın. Bay bay.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)