
2.330 kelime · ~12 dk okuma
Bölümlerin tamamını PodB app ve podb.com'dan izleyebilir, bütün podcast platformlarından dinleyebilirsiniz. Uçsuz bucaksız, kavurucu bir çölün tam kalbinde, milyonlarca insanın etrafında devasa, adeta hipnotik bir halkı oluşturarak tavaf ettiği siyah ipek örtülerle kaplı, kübik bir yapı durur. Bu yapı, etrafında dönen o muazzam kalabalık için sadece üst üste konmuş bir taş yığını değil, aynı zamanda milyarlarca insanın dualarını, umutlarını, varoluşsal korkularını ve yakarışlarını binlerce yıldır yönlendirdiği kozmik bir çapa, yer ile göğün birleştiği bir merkezdir.
İslam inancının kalbinde yer alan Mekke'deki Kabe, tarih boyunca etrafında sayısız efsanenin, teolojik tartışmanın ve kutsal anlatının örüldüğü dünyadaki eşsiz anıtlardan biri. Geleneksel İslami anlatı, bu gizemli yapının kökenlerini insanlık tarihinin şafağına, ilk insan Adem'e kadar götürür. Ancak bilinen ve saygı duyulan formunun İbrahim peygamber ve oğlu İsmail tarafından bizzat Allah'ın emriyle inşa edildiğini kabul eder. Kutsal metinlere göre bu inşanın temel amacı, insanların tek bir yaratıcıya yönelmesi, putların yıkılması ve kabileler arası kan davalarının bir kenara bırakılarak ilahi bir barışın sağlanması.
Hatta ünlü dinler tarihçisi Karen Armstrong'un da belirttiği gibi, İbrahimi gelenekte bu tür kutsal mekanlar ve ritüeller, insanların merhameti, adaleti ve içsel dönüşümü keşfetmeleri için tasarlanmış eylem alanlarıdır. Mitler ve dini anlatılar bize bilimsel bir tarih vermekten ziyade, hayatın derin anlamını kavramamız için bir pusula sunarlar. Ama burada durup daha derin, daha sarsıcı bir soru sormak gerekiyor. Bize anlatılan bu özet tarih anlatı, gerçeğin tamamı mı?
Bu devasa siyah küp, gerçekten de Arap Yarımadası'nın ıssız kumları arasında aniden, tekil ve benzersiz bir ilahi emirle yükselen bir yapı mı? Yoksa insanlığın on binlerce yıllık inanç evriminin ve pagan sembolizminin tek bir potada eritildiği, çok daha eski, çok daha geniş bir mimari geleneğin günümüze ulaşmayı başaran son temsilcisi mi? Tarihsel kayıtlara, toprağın altından çıkarılan arkeolojik bulgulara, kadim metinlere ve modern eleştirel analizlere daha yakından baktığımızda karşımıza çıkan tablo kelimenin tam anlamıyla sarsıcı. Çünkü Kabe'nin sadece İbrahim'in bir mirası olmadığı, aynı zamanda tüm Arap coğrafyasına yayılmış onlarca benzer kübik yapının, yıldızlara hizalanmış kadim tapınakların ve ezoterik bir küp sembolizminin zirvesi olduğunu bize gösterir.
Serimizin bu bölümünde kutsal metinlerin güvenli limanlarından ve satır aralarından sıyrılarak tarihin tozlu, karanlık ve unutulmuş sayfalarına doğru bir zaman yolculuğuna çıkacağız. Ve kıble adı verilen bu mutlak yönelim fikrinin nasıl inşa edildiğini, insan zihninin neden bir merkeze ihtiyaç duyduğunu hep birlikte inceleyeceğiz. Gerçeği buluğa hoş geldiniz. İslam öncesi Arabistan'a dair zihinlerimize kazınan genel algı, genellikle cahiliye dönemi olarak adlandırılan, kuralsız, kaotik, insanların ne yaptığını bilmediği karanlık bir putperestlik çağ olarak resmedilir.
Ancak bu dönemin dini pratiklerini ve sosyolojik yapılarını akademik bir mercekle incelediğimizde, kendi içinde son derece sistematik, yerel tapınaklara, haç ritüellerine ve astronomik gözlemlere sıkı sıkıya bağlı karmaşık bir yapı arz ettiğini görürüz. Bu cahiliye anlatısı aslında İslam'dan önce bunlar hayvandan beter diye İslam ile adam oldular doktrinini yayan Emevi propagandasıdır. Ve geçmişi silme politikasıdır. Hani biz Türklere de İslam ile şereflendiler tarzı bir pazarlama yapmışlardı ya onun aynısı işte.
Size kendinizi ezik hissettirip kendilerini böyle yüceltiyorlar. Millet de afiyetle bu doktrini yiyor. Neyse. Arap yarımadasında Kabe kelimesi İslam öncesi dönemde sadece Mekke'deki yapıya has gökten inmiş bir özel isim değildi.
Etimolojik olarak Arapçada küp, alkaap veya yüksekte olmak, belirgin olmak anlamına gelen bu kelime o dönemlerde yarım adanın dört bir yanına dağılmış kare veya küp şeklinde inşa edilmiş tüm dini tapınakları tanımlayan genel bir mimari terimdi. Tıpkı bugün kilise veya cami dediğimizde tek bir binayı kastetmediğimiz gibi o dönemde de Kabe denildiğinde akla tek bir yapı gelmiyordu. Genel bir pagan ibadet yapısı geliyordu. İşin ilginç tarafı, bu tapınakların her biri farklı Arap kabilelerinin siyasi, ekonomik ve dini güç merkezleri olarak işlev görüyordu.
Mekke'deki Kabe, içindeki 360 putu ve Kureyş kabilesinin nimayesindeki baştanrı Hübal kültü ile nasıl Hicaz bölgesinin tartışmasız merkezi ise, diğer bölgelerdeki kabilelerin de etrafında tavaf ettikleri, adaklar adadıkları kendi Kabeleri bulunmaktaydı. Tarihsel kaynaklar, İslami fetihler sırasında yıkılan veya dönüştürülen bu yapıların bir çoğunun isimlerini ve konumlarını günümüze kadar ulaştırmayı başarmıştır. Güney'e, Yemen tarafına inildiğinde, Davs kabilesi tarafından tapınılan ve İslam kaynaklarında Güney'in Kabe'si, Al-Kabe Al-Yamaniye olarak bilinen Zülhalaysa tapınağı göze çarpar. Mekke'deki yapıya da Kuzey Kabe'si denilerek, bu iki tapınak arasında devasa bir teolojik ve ticari rekabet yaşandığı bilinmektedir.
Beyaz bir taşa tapınından ve devasa kaya bloklarından inşa edilen Zulhaleysa, Pagan döneminin en önemli haç merkezlerinden biriydi. İslami kaynaklara göre bu tapınak M.S. 632 yılında bizzat Hz. Muhammed'in emriyle Cerir bin Abdullah Erbeceli tarafından yıkılarak harabeye çevrilmiştir.
Benzer şekilde Taif'te Sakif kabilesinin taptığı ve etrafında ritüeller düzenlediği El-Lat Kabe'si, Nebatilerin Dushara Kabe'si, Gatafan kabilesinin Kabe'si ve Lihyan oğullarının Zülgabe Kabe'si gibi yarım adaya serpilmiş sayısız örnek mevcuttu. Bu yapılar genellikle penceresi olmayan, tek kapılı, kutsal bir alanın yani haram bölgenin içinde yer alan ve etrafında kanlı kurban ritüellerinin, tütsü yakma törenlerinin ve tavafların yapıldığı kübik binalardı. Ki bugün bile Mekke'deki Kabe'ye mescide haram denmektedir. Dini sembolizmin, kanlı çatışmaların ve kabileler arası rekabetin en çarpıcı örneklerinden biri ise şüphesiz Necran Kabe'sidir.
Bu yapı aslında Pagan döneminde Dusamavi adlı kadim bir tanrıya adanmış bir tapınaktı. Ancak Hristiyanlık bölgeye yayıldığında Hristiyan Arap kabileleri özellikle Benu Abd Almadan tarafından bir kiliseye veya şehitliğe dönüştürülmüş ve Doğu Hristiyanlığının en önemli haç merkezlerinden biri haline gelmiştir. Anlatılanlara göre Necran kabilesinin ihtişamı öylesine büyüktü ki Yahudi Himyar kralı Dunuvas, M.S. 6. yüzyılda bu şehre saldırıp Hristiyanları katlettiğinde kiliseyi, yani o Kabe'yi de ateşe vermişti.
Bu katliamın ardından Habeşistan'daki Hristiyan Aksum krallığı denizi geçerek Yemen'i işgal etmiş ve Kabe'yi yeniden inşa ederek bölgeyi bir Hristiyan üstüne çevirmişti. Necran kabilesinin mimarisi ve avlusundaki rütbeller Mekke'deki Kabe'ye o kadar benziyordu ki, İslam öncesi şairlerinden El Aşağı'nın şiirlerinde bu yapının kapılarında diz çökmenin, çiçekler ve müzisyenler eşliğinde bayram kutlamanın ne kadar yüce bir eylem olduğu övgüyle anlatılmıştır. Şimdi, gözünüzde canlanan tabloya bir bakın. Arap Yarımadası, her biri kendi inanç sisteminde kendi putlarına ve Hristiyan azizlerine adanmış kabilelerin güç gösterisi yaptığı kübik tapınaklarla, Kabe'lerle dolu bir coğrafyaydı.
Peki Mekke'deki Kabe'yi bu diğer kübik yapılardan ayırıp, rakiplerini tarihin tozlu sayfalarına gömen ve onu nihai, tek merkez haline getiren o karşı konulmaz güç neydi? Geleneksel tarih anlatımı bize hep şu hikayeyi sunar. Mekke kadim bir ticaret metropolüydü, Yemen'den Suriye'ye uzanan Baharat ve Tüsyo'ların tam kesişim noktasında bulunuyordu ve bu sayede Kabe doğal bir uluslararası ün kazanmıştı. Ancak modern tarihçiler ve araştırmacılar bu dogmatik iddiayı sorguladıklarında altında zeminin ne kadar kaygan olduğunu fark ettiler.
Tarihçi Patricia Crowe'nun akademik dünyada deprem etkisi yaratan Mekke Ticareti ve İslam'ın Yükselişi adlı çalışması Mekke'nin geç antik çağda iddia edildiği gibi uluslararası bir ticaret metropolü olduğuna dair hiçbir somut arkeolojik veya tarihsel belge bulunmadığını son derece net bir şekilde ortaya koymuştur. Kron'un detaylı analizleri, Mekke'nin Güney Arabistan'dan Suriye'ye uzanan ana kara ticaret yolu üzerinde dahi olmadığını, olsa bile bu güzergahın M.S. 2. yüzyıldan itibaren
Kızıldeniz üzerinden yapılan deniz ticaretine yenik düşerek önemini yitirdiğini belirtir. O dönemde Romalı, Yunan veya Persli hiçbir tarihçi kayıtlarında hiçbir antik ticaret haritasında Mekke adında devasa bir ticaret merkezinden bahsedilmemekteydi. Uzun yıllar boyunca klasik dönem coğrafyacısı Batlamyus'un haritalarındaki Makoraba adlı yerleşim yerinin Mekke olduğu varsayılmıştır. Halbuki bu varsayımın kökeni 1646 yılında Samuel Bochart adında bir oryantalistin yaptığı masa başı bir kelime benzetmesine dayanır.
Hatta modern akademik çalışmalar Makoraba'nın Mekke ile uzaktan yakından alakası olmadığını Batlamyus'un bu ismi muhtemelen Yemen tarafındaki başka bir yerleşim yeri için kullandığını oldukça güçlü kanıtlarla ortaya koymuştur. Dahası Kabe'nin bulunduğu alanda İbrahim peygamber dönemine veya Tunç çağına ait hiçbir arkeolojik kalıntı, eski bir tapınak temeli veya hieroglifçi bir yazısı bulunamamıştır. Ancak bu demek değil ki Mekke'deki Kabe önemsizdi. Hayır, Pagan Arap kabileleri için senenin belirli aylarında toplanılıp, kutsal ayinlerin, panayırsal kutlamaların yapıldığı bir dönemsel merkezdi.
Hatta bu kutsal dönemler günümüzdeki 3 aylar ve haç ayıyla aynı dönemlerdi. Yani adetin zamansallığı değişmedi, sadece kılıfı değişti. E tabi ki o zamanlar günümüzdeki gibi milyonlarca kişi yok, kabileler senede 2-3 ay en fazla takılıp gidiyorlar. O yüzden Mekke Kabe'si Yemen'deki kadar bir süreklilik barındırmıyordu.
Peki o zaman nasıl oldu da bu Kabe diğer onlarca rakibi arasından sıyrıldı? Son yapılan çalışmalara göre eğer Mekke antik dünyanın o anlı şanlı ticaret başkenti değilse ve Kabe Arap çöllerine serpilmiş sayısız pagan küp tapınaklardan sadece biriyse milyarlarca insanın günde beş vakit yönünü döndüğü kıble kavramı nasıl doğmuş ve bu mutlak yönelim tarihsel süreçte nasıl tek bir merkeze yani günümüz Mekke'sine kilitlenmiştir? İşte bu soru ile birlikte yolculuğumuz daha da derinlere doğru gidiyor. Kısa bir ara, sonra tekrardan birlikteyiz.
Kutsal bir yöne, evrensel bir merkeze dönerek dua etme eylemi sadece İslam'a özgü bir pratik değil. Kökenleri dinler tarihinin çok daha derinlerine, insanın dünyadaki yerini anlamlandırma çabasına kadar uzanır. Yahudilikte ibadet edenlerin nerede olurlarsa olsunlar yüzlerini Kudüs'e ve özellikle Süleyman Tapınağı'nın bulunduğu yere dönmeleri gerekliliği binlerce yıllık sarsılmaz bir gelenektir. Öyle ki Talmud bilginleri Avrupa'da yaşayan Yahudilerin tam olarak hangi dereceyle doğuya ve güneydoğuya dönmeleri gerektiği konusunda yüzyıllar boyunca tartışmışlardır.
Hristiyanlıkta ise kilisenin doğuya, yani güneşin doğduğu yöne hizalanması, ışığın kaynağına ve İsa'nın ikinci gelişine duyulan inancı sembolize eden kadim bir yönelimdir. Ha tabi ki bir de bütün Hristiyan sembolizminin pagan güneş ayinlerinden alınmasından ötürüdür. Adamlar ayinlerini boş yere sandeh, yani güneş gününde yapmıyorlar. Paganlar bile çoğunun şehirlerinde tapınakları olmasına rağmen daha dış konumlarda oturuyorlarsa bu büyük merkezlere doğru dönüp ibadetlerini yaparlarmış.
Yani bu sembolik kavram aslında dinler tarihinin kendisi kadar eski bir olgu. Nitekim İslam'ın ilk yıllarında da durum bundan farklı değildi. Bize aktarılan tarihsel ve dini metinlere göre Hz. Muhammed ve ilk Müslümanlar ibadetleri için yüzlerini Yahudiler gibi Kudüs'teki kutsal tapınağa dönüyorlardı.
Bu konuyu araştırırsanız baya sarsıcı bilgiler de edinirsiniz. O da bir dipnot olsun. Ancak hicretten sonra Medine'de Yahudi kabilelerle yaşanan teolojik ve siyasi gerilimler sizin peygamberinizin bile kendine ait bir kıblesi yok, bizim kıblemize dönüyor şeklindeki alaycı eleştiriler sonucunda kıblenin yönü radikal ve dinin mensupları için ilahi bir kararla Mekke'ye Kabe'ye çevrilmiştir. Bu geçiş tek tanrılı yeni inancın kendi bağımsız kimliğini inşa etmesi ve putlarla dolu pagan Kabe'sini İbrahim'in tevhidinin merkezi olarak yeniden tanımlaması açısından teolojik ve sosyolojik bir hamleydi.
Tam da bu yüzden David King'in şu cümlesi çok çarpıcıdır. İslam'da yön sadece şehre değil, daha da kesin söylersek belirli bir yapıya, belirli bir odağa bağlanır. Harry Gordon'da kıble pratiğinin erken İslam'da aidiyet duygusu ürettiğini ve Müslümanları diğer dini topluluklardan ayıran güçlü bir sembole dönüştüğünü vurgular. Düşünsenize, aynı kelime, aynı dua, aynı tanrı inancı bile tek başına yetmiyor.
Bedenlerin aynı yöne dönmesi gerekiyor. Çünkü insan zihni yalnızca düşünsel değil, mekansal bir birlik de istiyor. İşte kıble tam olarak bunu yapıyor. İnancı coğrafyada somutlaştırıyor.
Ve bu somutlaştırmanın nedenle önemli olduğunu seri boyunca izlediğiniz videolarda gördünüz. Çünkü insanın putperest tabiatı her daim somut olana yönelir. Ve sadece felsefi kökenlere dayanan dinler unutulur. Şimdi bütün parçaları birleştirelim.
Binlerce yıl içinde Kabe'nin anlamı değişiyor mu? Evet. Hem de çok kez. Bir dönemde yerel bir kutsal alan, bir dönemde kabilelerin güvenli buluşma noktası, bir dönemde putların bulunduğu merkez, sonra İbrahim'i hafızada arındırılmış ev, sonra da İslam'da evrensel kıble.
Hatta sonra İslam astronomlarının cetveline giren matematiksel bir yön merkezi. Yani kullanım amacı katman katman dönüşüyor. Ama temel fonksiyon, işte o şaşırtıcı biçimde aynı kalıyor. Dağınık insanı tek bir merkeze bağlamak, kutsalı soyutluktan çıkarıp yön verilebilir hale getirmek, şiddeti durduracak bir haram alanı kurmak, nütüeli zamanla, bedenle ve mekanla kilitlemek.
İşte bu yüzden Kabe'nin asıl gücü taşında değil. Bu işlev devamlılığında yatıyor. Yani bir nevi dini kurumsallaştırmasında yatıyor. Bu yüzden bence en büyük hata şu iki uçtan birini savunmak.
Bir uçta Emevi doktrinlerinde olduğu gibi bu tamamen yeni ve benzersizdi, ilahiydi, orasını İbrahim peygamber inşa etmişti denip bütün kadim bağları herhangi bir tarihsel kanıt olmadığı halde silmek var. Ki gerçekten oranın İbrahim peygamberle bir bağının kanıtı olmadığı gibi İbrahim peygamberin bile gerçek anlamda tarihsel bir kanıtı yoktur. Öbür uçta ise demek ki her şey putperestliğin aynen devamı deyip farkları yok saymak var. var. İkisi de eksik. Çünkü tarih bize daha sofistike bir tablo veriyor. Evet bir ibadetsel
süreklilik var ama kopya yok. Devamlılık var ama aynı anlam yok. Buna tabii ki Kabe'nin çarşafını, taşını öpen, yalayan, ona sarılmak için birbirini iteleyen insanlar dahil değil. Bizzat oralara gidip görmüş birisi olarak net şekilde kimilerinde halen putperest cahilliğin devam ettiğini söyleyebilirim. Yani olaya daha genel bakarsak İslam Arabistan'daki
eski kutsal merkez dilini devralıyor. Fakat onu kabile evi olmaktan çıkarıp tevhid merkezli, evrensel ve disipline edilmiş bir ibadet coğrafyasına dönüştürüyor. Ve güce geldiği dönemlerde diğer benzer merkezleri yok edip hem putperestliğin önüne hem de çok başlı dini merkez kavgasının önüne kendince geçiyor. Kabe'nin etrafında dönme hareketi binlerce yıldır devam ediyor. Ama etrafında
dönülen şeyin teolojik anlamı baştan yazıldı. Ve bence bu neye inanırsanız inanın Muhammed peygamberin ne denli toplum kontrolü konusunda başarılı bir kişi olduğunu bize gösterir. İnancınız tabi ki size ait. Bu emirlerin göksel olduğunu da düşünebilirsiniz.
Veya dinler tarihi serisi boyunca gördüğümüz gibi bir nebinin aldığı eğitim ile eski kadim inancı yeniden bir din olarak oluşturduğu şeklinde de düşünebilirsiniz. Tercihiniz ne olursa olsun bu gerçeği değiştirmiyor. Peygamber halkın özellikle de pagan Arapların ne olduğunu, ne istediğini çok net görüyor. Ve onların içine işlemiş o somut putperest kalıplarını soyut bir yönelimle harmanlayarak tatmin ediyor.
Ve Kabe hem soyut hem somut bir yapıya dönüşüveriyor. Bu bence son derece zekice bir yaklaşım. Ve işte bu karşımıza şu gerçekliği de çıkarıyor. İnsanlık çağlar boyunca Tanrı tasavvurunu değiştirdi, mabedin biçimini değiştirdi, rahiplerin dilini değiştirdi, imparatorlukları değiştirdi.
Ama kutsal merkez ihtiyacını hiç bırakmadı. Çünkü merkez kaybolduğunda toplum dağılır, ritüel dağılır, kontrol dağılır, hatta benlik bile dağılır. O yüzden Kabe'yi yalnızca siyah örtül bir küp gibi görmek, koca bir yapbozun sadece bir parçasına bakmak olur. Esas mesele onun neyi sabitlediği.
İnsan kalabalığını, yön duygusunu, kolektif hafızayı. Belki de tam bu yüzden binlerce yıllık dönüşüme rağmen temel fonksiyon aynı kaldı. İnsan, görünmeyen Tanrı'ya görünür bir aracı üzerinden yaklaşmak istiyor. Bu hep böyleydi.
Peki ya burada saklı asıl gerçek şuysa? Kutsal yapılar aslında Tanrı'nın evi olmaktan çok, insanın dağılmamak için kurduğu eksenlerse? Ve o eksenlerin tarihi bize dinlerin sadece neye inandığını değil, insanın korkudan düzene, dağınıklıktan merkeze nasıl yürüdüğünü anlatıyorsa? İşte serinin kalan bölümlerinde de tam bunu takip edeceğiz.
Çünkü bir kez yön meselesini çözmeye başladığınızda sıradaki soru kaçınılmaz olarak şu oluyor. Kutsalı kim tayin etti? Taş mı? Peygamber mi?
İktidar mı? Yoksa insanın bitmeyen merkez ve kontrol arayışı mı? Tüm bunların cevabını serinin 8. bölümünde İslam'ın doğuşu ile birlikte ele alacağız.
Bir sonraki bölümde görüşmek üzere, kendinize iyi bakın. Yeni bölümlerden haberdar olmak için takip et butonuna basmayı unutmayın. Altyazı M.K.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.