
3.525 kelime · ~18 dk okuma
Tüm bölümleri PodB app ve podb.com'dan izleyebilir ve tüm podcast platformlarından dinleyebilirsiniz. Cennet ve cehennem, bin yılların ötesinden yankılanın, insan zihninin en derin köşelerine kök salmış iki büyük muamma. Bu iki yer, yaşamın perde arkasında bizleri bekleyen büyük bilinmezin kapıları mı?
Yoksa sadece insan hayal gücünün ürünleri mi? Cennet gerçekten dingin bir huzur bahçesi, cehennem ise ebedi azabın ve karanlığın hüküm sürdüğü bir diyar mı? Yoksa tüm bunlar insan ruhunun özlemleri ve korkularından doğmuş anlam yüklü birer metafor mu? Bugün birlikte inançların, mitlerin ve tarihin derinliklerinde bir yolculuğa çıkıp öte alem inancının en önemli iki kavramını ele alacağız.
Ve belki de bu yolculuğun sonunda çok uzaklarda aradığımız cennet ve cehennemi çok daha yakınlarda bulacağız. Gerçeği Bula, hoş geldiniz. Kadim zamanlardan bugüne cennet ve cehennem yalnızca dini inanışların değil, aynı zamanda sanatın, felsefenin ve kültürün vazgeçilmez öğeleri olmuştur. Ölümden sonraki bilinmezin bir yansıması olarak ortaya çıkan bu kavramlar, bir umut ışığı ya da bir uyarı olarak insanlığın kolektif hafızasına kazınmıştır.
Fakat bu kavramların anlamı her medeniyetin dokunuşuyla şekil değiştirmiş, farklı coğrafyalarda farklı biçimlere bürünmüştür. Şimdi bir an için gözlerinizi kapatın ve hayal edin. Sıcak Mezopotamya topraklarında bir Sümer tapınağındasınız. Raiplerin Dilmun adını verdikleri kutsal diyardan tanrıların evinden bahsedişlerini dinliyorsunuz.
Ya da kendinizi antik Mısır'da Ölüler kitabının sararmış sayfalarını karıştıran bir bilgin olarak düşünün. Kalbinizin terazide tartıldığı ve nihayet ruhların ulaşmayı arzuladığı avru tarlalarına adım atmanın hayalini koruyorsunuz. Bu imgeler modern dinlerin cennet anlayışının temel taşlarını oluşturmuştur. Ama cennetle birlikte kaçınılmaz olarak cehennem fikri de doğdu.
İnsanlar ahlaki seçimlerinin sonuçlarıyla yüzleşmek zorunda kalacakları bir yerin, sonsuz azabın yuvası olan bir diyarın varlığına inandılar ve ondan çekindiler. Yunan mitolojisinin korkutucu Tartoros'u ya da Perslerin karanlık Angra Mainius'u gibi kavramlar cehennemin çağlar boyunca toplumların kolektif bilinçaltında nasıl derin kökler saldığını gösteriyor. Felsefi olarak bakarsak da belki de cennet ve cehennem yalnızca kutsal metinlerdeki öyküler ya da mitolojilerin bir parçası değil, insan ruhunun içsel birer yansımasıdır. Cennet, huzur ve mutluluğun ulaşılmaz bir sembolüyken, cehennem yüzleşmekten korktuğumuz içsel karanlığımızın bir aynasıdır.
Peki bu tanımlar nereden geliyor? Neden bazı kültürler cenneti yemyeşil bahçelerle betimlerken diğerleri onu yıldızların ötesinde aradı? Ve cehennem neden her kültürde korku ve acının bir sureti olarak karşımıza çıktı? Dahası İbrahimî dinler bu kavramları kendi teolojilerine nasıl uyarladı?
Mezopotamya, insanlık tarihinin ilk büyük medeniyetlerinin doğduğu gizemlerle dolu bir bölge. Burada filizlenen inanışlar, cennet ve cehennem kavramının ilk şekillenmesinin de oluşmasına temel olacaktı. Sümer mitolojisinde cennet, Dilmun adıyla bilinir. Dilmun, kusursuz bir yerdi.
Burada ne hastalık vardı, ne yaşlanma, ne de ölüm. Tanrıların yaşam alanı olarak görünen bu diyar, bolluk ve saflıkla çevrili bir bahçe olarak tasvir edilirdi. Sümer destanı Enki ve Ninursak bu kutsal bahçenin detaylı bir anlatısını bize şu şekilde sunar. Dilmun, saf ve temiz bir yerdir.
Orada kuzgun ötmez, aslan kimseyi avlamaz, kurt kuzuyu kapmaz, hastalık ve ölüm orada yoktur. Dilmun, saf bir yer, temiz bir yerdir. Orada bir kadının gözü ağlamaz, yastıların niyetisi işitilmez. Orada hasta olan biri hastayım demez, genç bir adam yaşlıyım demez.
Bu tasvirler ve benzerleri İbrahimî dinlerdeki Adem bahçesine ilham verdiği düşünülen en eski cennet imgesidir. En eski Sümer kayıtlarında gerçekten öte alem inanışı insanlar için bulunmuyor. Çünkü malum insanlar vasıfsız birer köle. Lakin aradan bin sene geçtikten sonra inanç literatürüne Dilmun kavramının insanlar için de geçerli olmaya başladığının girdiğini görüyoruz.
Ve layık olan insanlar da tanrıların yanında bu güzel diyarda ebediyeti kavuşacaklarına inanmaya başlıyorlar. Bu bize aslında zamanla insanların da kendilerine değer vermeye başladığını ve cennette tanrılar ile olma hakkını kendilerine verdiklerini gösteriyor. Yani bir nevi kendimize olan güvenimiz ve saygımız artmaya başlamış. Unutmayın normalde Sümer inancında insan demin de dediğim gibi Anunnakilerin kölesinden ibaret bir mahluk.
İnanç evriminin nasıl geliştiğinin çok güzel bir örneği bence. Dilmun her ne kadar bereket, bolluk ve huzurlu bir mekan olarak tasvir edilse de Mezopotamya'nın cehennem tasavvuru bambaşka bir ton taşır. Arallu ya da Akatların İrkalla dediği yer altı dünyası. Ruhların sessiz bir gölge gibi varlıklarını sürdürdüğü karanlık ve kasvetli bir diyardı.
Bu yer cezalandırıcı değil, daha çok umutsuzluğun ve hareketsizliğin hakim olduğu bir bekleyiş diyarıydı. Yedi kapısı olan bu dünyanın hikayeleri ölümden sonra bir kaçışın mümkün olmadığını vurgulardı. Onlar için cehennemin yedi kapısı vardır. Her bir kapı için onlardan bir grup ayrılmıştır.
Antik Mısır'da ise ölümden sonraki yaşam karmaşık ritüeller ve inançlarla örülmüş bir sistemdi. Cennet, Avru tarlaları adı verilen ve Tanrı Osiris tarafından yönetilen kutsal bir alandı. Ancak bu tarlalara girmek hiç de kolay değildi. Ölen kişinin kalbi tanrıça maatın tüyü ile tartılırdı.
Eğer kalp günahların ağırlığı altında ezilirse kişi Amnut adlı bir yaratık tarafından yok edilirdi. Sevapları ağır basan kişi ise bereket ve huzurla dolu bir diyar olan ağırı tarlalarına giderdi. Bu anlatımda bize Mısır halkı için cennetin tarımsal ve ahlaki bir yansımasını sunar ve dünyevi adalet mekanizmasının artık insanlar tarafından öte alemler içinde bir kriter olarak kullanıldığını gösterir. Mızır inancında cehennem ise daha somut ve korkutucu bir kavramdı.
Ölüler kitabında cehennem, alevlerle çevrili nehirlerin ve korkutucu yaratıkların yer aldığı bir geçit olarak anlatılır. Bu tasvirler, cehennemin ateş ve azap temalarıyla betimlendiği diğer medeniyetlerin öykülerine zemin hazırlamıştır. Günah işleyenlerin ruhu ejderha Apophis tarafından parçalanacak ve ateşte yakılacaktır. Onun organları kesilecek, kemikleri kırılacak, ruhu paramparça edilecektir.
Bu korkunç yerin ateşi günahkarları yakar. Onların ruhları rüzgarda savrulur. Bedenleri sonsuz karanlıkta kaybolur. Alev kusan yılanlar seni bekler.
Kanlı gölekler ve keskin bıçaklarla dolu geçitler önüne çıkacaktır. İbrahimi dinlerin Mısır inancından çok ciddi şekilde etkilendiğini unutmayın. Yukarıdaki anlatımın benzerini Kur'an'da da görürsünüz. Mezopotamya'nın kurak topraklarından çıkıp doğunun kadim inanışlarına gittiğimizde ise cennet ve cehennem kavramlarının farklı bir anlayışla ele alındığını görürüz.
Hinduizm ve Budizm gibi öğretilerde bu mekanlar ruhun geçici durakları olarak görülür. Hinduizm'de cennet, Svarga Loka olarak bilinen ve iyi karma biriktiren ruhların geçici olarak kaldığı bir yerdir. Ancak bu cennet sonsuz değildir. Ölen kişinin ruhu burada bir süre dinlendikten sonra karmasına göre yeniden dünyaya dönerek yaşam döngüsüne yeniden başlar.
Benzer şekilde Naraka adlı cehennemde kötü karmanın sonuçlarının yaşandığı geçici bir diyardır. Ruh burada acı çeker. Ancak cezası dolduğunda yeniden doğar. Bu döngüsel bakış açısı cennet ve cehennemi nihai yerler olarak tanımlayan İbrahimi dinlerden tamamen farklıdır.
Doğu felsefesi evrenin sürekli bir doğum ve ölüm döngüsünden ibaret olduğunu savunur. Her şey bu alemde sonsuz bir döngüye sahiptir. Ta ki siz aydınlanıp bu döngüden kendinizi çıkarana kadar. Yunan mitolojisi ise cennet ve cehennem kavramlarını oldukça derin bir hayal gücüyle yaklaşmıştır.
Ölülerin ruhları Hades'in yeraltı dünyasına giderken iki ayrı bölgeye ayrılırdı. Elyüzyum ve Tartaros. Elysium, tanrıların sevgisini kazanan kahraman ruhlar için sonsuz huzur diyarıydı. Bu yer, mutluluğun ve ödülün sembolü olarak antik Yunan'daki cennet kavramını temsil eder.
Tartaros ise tam anlamıyla dehşetin hüküm sürdüğü bir cehennemdi. Tanrılara baş kaldıranların ve büyük günahkarların sonsuza dek cezalandırıldığı bir yer olarak anlatılır. Bu tanım daha sonra Hristiyanlığın cehennem anlayışına doğrudan ilham veren bir model oluşturmuştur. Ve tapınaklarda Tanrı'nın aracıları olarak görünen rahiplerden af dileme, günahların bağışlanması için para verme gibi kavramların Avrupa kültürlerinde özellikle de Vatikan'ın sömürüsüyle yayılmasına vesile olmuştur.
Tüm bu antik uygarlıklar cennet ve cehennemi farklı şekillerde tasvir etmiş olsa da bazı ortak unsurlar dikkat çeker. Cennet, huzur, bolluk ve ahlaki saflığın bir temsiliydi. Cehennem ise korku, ceza ve karanlığın diyarı olarak tanımlanır. Bu imgeler medeniyetlerin ahlaki değerlerini ve ölümden sonraki hayata dair inançlarını yansıtan güçlü semboller haline geldi.
Peki bu kavramlar nasıl evrildi? İbrahimî dinler bu kadim anlatıları kendi öğretilerine nasıl dahil etti? Gelin biraz da geçmişin günümüz dinlerini nasıl etkilediğini görelim. Cennet ve cehennem kavramları İbrahimî dinlerin teolojisinde merkezi bir yer tutar.
Ancak bu kavramlar tamamen orijinal yaratılar mı yoksa bazı örneklerini biraz önce de gördüğünüz gibi eski medeniyetlerden ödünç alınmış birer miras mı? Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam'ın cennet ve cehennem tasvirlerinin Mezopotamya, Pers ve Antik Mısır gibi kadim inanışların etkilerini barındırdığı açıkça görülüyor. Bu durum bu mekanların yalnızca dini birer unsur değil aynı zamanda tarih boyunca gelişen insan düşüncesinin de birer yansıması olduğunu gösteriyor. Ve hatta kimilerinin mitlerden de değil, bizzat gerçek olan yerlerden de alındığını bize kanıtlıyor.
İbrahimî dinlerin en eski temsilcisi olan Yahudilik, ilk dönemlerinde ölüm sonrası yaşama dair net bir tablo çizmez. Yahudi kutsal metinlerinde, yani Tanahta, Şeol adı verilen karanlık bir yerden bahsedilir. Şeol, ölülerin gittiği, ruhların sessiz ve gölgeler içinde varlıklarını sürdürdüğü bir hiçlik diyarıdır. Bu yer Mezopotamya'nın yeraltı dünyası, irka Allah ve kur ile büyük benzerlikler taşıyor.
Şeol ne ödüm ne ceza içerir. Yalnızca bir varoluş alanıdır. Zamanla Yahudi teolojisinde insan müdahalesi arttıkça cennet ve cehennem kavramları daha belirgin hale gelir. Özellikle de Pers zerdüşlüğü ile temaslar, Yahudi inanç sisteminde ölüm sonrası yaşam anlayışını şekillendirmiş ve pek çok sembolik anlatımın inanca girmesine sebep olmuştur.
Bu dönemde iyilerin ödüllendirildiği Gan Eden yani cennet bahçesi ve kötülerin cezalandırıldığı Gehinnom, cehennem gibi kavramlar ortaya çıkar. Gan Eden, Adem ve Havva'nın yaşadığı huzur ve bolluk dolu bir bahçe olarak tanımlanırken Gehinnom, günahkarların arındığı acı dolu bir mekan olarak tasvir edilir. Gehinnom'u unutmayın birazdan ilginç bazı gerçekleri göreceksiniz. Yahudi geleneği ve antik pagan alıntılarından türetilen Hristiyanlıkta ise cennet ve cehennem kavramlarının dramatik bir şekilde değiştiğini görürüz.
Yeni ahitte cennet sık sık Tanrı'nın krallığı, Tanrı'ya inananların ebedi ödül diyarı olarak anlatılır. Hristiyan cennet anlayışı huzur ve mutluluğu vurgular ve antik Yunan'daki eli yüzyümüyle paralellikler taşır. Cennet burada Tanrı ile bir olma fikrini yücelten bir yerdir. Cehennem ise Hristiyanlıkta daha korkutucu bir şekilde karşımıza çıkar.
Yeni ayette Gehindom, Gehenna adıyla anılan cehennem ateşle çevrili ve sonsuz azap dolu bir mekan olarak betimleniyor. Hristiyanlık cehennemi ahlaki bir disiplin aracı olarak sunmuş ve bu tasvir zamanla halkı kontrol etmek ve korkutup baskı altında sindirmek için daha da dramatize edilmiştir. İlginç bir şekilde en az İncil kadar günümüz Hristiyan inanç kültürlerinde cehennem tasviri aslında orta çağda Dante'nin ilahi komedya eserinden dolayı korkunç yaratıklarla ve azap dolu katmanlarla detaylandırılmıştır. Dante'nin cehennemi Hristiyanlığın bu kavram üzerindeki algısını şekillendiren en etkili anlatılardan birisi haline gelmişti ve günümüzde milyonlarca Hristiyan'ın akıllarında yer eden ve İncil'de yazıldığını sandıkları cehennem tasvirlerinin Kökeni de aslında bu insan yazması kitaptan ibarettir.
İnsanlar bunun bile farkında olmadan Dante'nin cehennem tasvirine kutsal kitapmış gibi inanmaktadır. Esas ilahi komediye bu olsa gerek. İslam ise cennet ve cehennemi en sistematik şekilde tanımlayan İbrahim'i dinler. Kur'an'da cennet, cennetün meva ve adın cenneti gibi isimlerle anılır.
Bu yerler huzur, bolluk ve ırmaklarla süslenmiş bahçeler olarak betimlenir. İslam inancında cennet dünyanın imtihanın başarıyla geçenler için sonsuza kadar orada kalacakları bir ödül diyarıdır. Dikkat ederseniz bu tanım Sümerlerin Dilmun'u ve Antik Mısır'ın Avru tarlaları ile baya bir benzerlik gösteriyor. Yaşlanmak yok, açlık yok, hastalık yok.
Kur'an cehennem tasvirlerini ayrıntılı ve ürkütücü bir dille anlatarak Müslümanların yasaklardan uzak durmasını, aksi halde acı dolu işkenceler yaşayacaklarını onlara sert bir şekilde sunuyor. Aslında araştırdığınızda İslam'a aitmiş gibi gözüken bu tasvirlerin Zerdüş inanışındaki Angra Mayinu'nun cehennemiyle bağlantılı olduğunu görürüz. Mesela Zerdüş inancında cehennemi kötü Angra Mayinu yönetir. Ruhlar ölümden sonra Cidvat köprüsünden geçerken kötüler oradan cehenneme düşerler.
Sadece erdemli ruhlar cennete ulaşabilir. Cehennem Zerdüş inancında karanlık, korkutucu varlıklar ve yıkıcı ateş ile doğdur. Angra Mayu'nun askerleri günahkar ruhlara orada sürekli işkence ederler. Cennet ise Ahura Mazda'nın nurunun hissedildiği saf mutluluk mekanıdır.
Cinvat köprüsünden geçebilen ruhlar burada huzur içinde yaşarlar. Şu da ilginç bir detaydır. Erdemli ruhlar köprüden geçtiklerinde yaptıkları iyilikler karşılarında Diana denilen bir dişi ruh, bir dişi rehber olarak tezahür eder. ve bu ilahi kadın figürü ya da ruhu o kişiye cennete kadar eşlik ederek onu cennetin kapısından içeri sokar.
Zerdüş inancındaki bu cennete kadar insana eşlik eden dişil enerji, dişil ruh motifi, İslam'da cennette erkeğe sürekli hizmet eden bakire huri motifine dönüşmüştür. İbrahimî dinlerin cennet ve cehennem anlayışları yalnızca ilahi vahiylerle değil, aynı zamanda çevresindeki medeniyetlerin kültürel mirasına da dayanır. Sümerlerin kutsal bahçesi Dinmun, Zerdüşlerin iyilik ve kötülük diyarları, Yunan mitolojisinin Tartarosu ve Mısır'ın Ağuru tarlaları gibi kavramlar, bu dinlerin öte alem tasavvurlarını şekillendirmiştir. Cennet ve Cehennem İbrahimî dinlerde yalnızca ölüm sonrası bir hedef veya uyarı değil, aynı zamanda insanlığın evrensel korkularını ve umutlarını yansıtan güçlü sembollerdi.
Tarih boyunca evrim geçiren bu kavramlar, zamanla diğer medeniyetlerden etkilenerek bugünkü biçimlerine ulaşmışlar. Ancak bu dönüşüm aradan geçen binlerce yılda ne yazık ki yoğun insan müdahalesi yüzünden son derece bozulmuş anlatımlara dönüşmüştür. Ve günümüzde de cennet denildiğinde çoğu Müslümanın aklını artık orada fiziken bir evin içinde yaşayacağı, sabahtan akşama kadar şarap içip alem yapacağı bir zevk dünyası fikri gelmektedir. Bu yaklaşım yüzünden de bu derin sembolizm içeren kavramlar artık iyice ele ayağa düşmüş vaziyettedir.
Peki ya tüm bu anlatılanların dışında cennet ve cehennem dediğimiz yerler aslında öte alemlerdeki ödül ya da ceza mekanları değil de gerçekten bu dünyada hatta burnumuzun dibindeki yerlerden ibaretse? Ya bir zamanların gerçekleri aradan geçen binlerce senede mitlere dönüşüp yanlış anlamlar ve kutsiyet atfedilerek hayatımızın bir parçası haline geldiyse? Yok canım o kadar da olmaz diyorsanız biraz şaşırmaya hazırlanın. Cennet insanlık için yalnızca bir inanç ya da metafor değil, aynı zamanda somut bir arayış da olmuştur.
Tarih boyunca medeniyetler kutsal metinlerde betimlenen bu huzur diyarını yeryüzünde bulmaya çalışmış ve bu uğurda sayısız insan ömrünü harcamıştır. Onların çağlar boyunca birbirlerinden habersiz yaptıkları bu araştırmalara ise günümüzde biz internet sayesinde ulaşabiliyoruz ve ortaya ilginç bazı motifler çıkıyor. Cennet bahçesi fikri birçok kadim kültürün mitolojisinde ve kutsal metinlerinde kendine yer bulur. Sümerler için cennet biraz önce bahsettiğim gibi Dilmun adıyla bilinen kutsal bir yerde.
Ve bu yer Sümer kültüründe spesifik bir bölgeyi temsil ediyordu. Bugünkü Basra Körfezi'nin kuzeyinde olduğu düşünülen bu diyar tanrıların yaşadığı, mükemmelliğin hüküm sürdüğü bir bahçe olarak tasvir edilmiştir. Şimdi aranızda ya oralar günümüzde kurak çöllerden ibaret, nasıl cennet bahçesi olabilir ki diyenler varsa hikayenin çok ama çok eskiye gittiğini unuttular demektir. Sümer krallar listesi bile bize yüzbinlerce yıllık krallık dönemlerinden bahseder.
Ama biraz daha bilim ile uç tarihi birleştirelim dersek ortaya şu ilginç detay çıkar. Son bilimsel tahminlere göre Homo Safiens dediğimiz modern insanın 400 bin yıl kadar önce ortaya çıktığı düşünülmekte. Şimdi işleri antik uzaylılara bağlar ve gerçekten insanlığı mitlerdeki gibi Anunnakiler yarattı diye düşünürsek şöyle bir ilginç durum ortaya çıkar. Mitlerde insanın yaratıldığı bahçeler olarak geçen Dilmun, yani günümüz Bahreyn ve Katar'ını kapsayan büyük alan 400 bin yıl önce coğrafi olarak çöl değildi.
Tam tersine Fırat ve Dicle'nin birleştiği çok verimli bir vahaydı. Envai çeşit bitki, zengin bir ekosistem ve yeşil bereketli topraklar. Evet günümüz çölü bir zamanlar gerçekten bir cennet bahçesi gibiydi. Enki ve Ninursak tabletlerinde de bu cennet bahçesinden nehirlerin geçtiği anlatılır durur.
Bu ilginç mit zamanla Tevrat ve İncil'de kendine cennet bahçesinden doğan dört büyük nehir anlatımı ile yer bulmuştur. İnsan düşünmeden edemiyor. 400 bin yıl önce bölge gerçekten pek çok dinin inandığı şekilde cennetten doğan nehirler olan Fırat ve Dicle'nin birleşim yeri olarak geçiyor. Çok verimli canlılık ile dolu yerler olarak biliniyor ve Sümer mitlerinde de o bölge insanın yaratıldığı Enki'nin özel bahçeleri olarak adlandırılıyor.
Artık tesadüf mü yoksa bu işin arkasında daha derinden araştırılması gereken bir gerçek mi var orasında zaman gösterecek. Ben sizi meraklandırmak için bilimin ve uç tarihin ilginç bir şekilde kesiştiği bir olayı gösterdim sadece. İşte Sümer mitlerinde geçen bu tanrıların bahçesi Dilmun tasviri daha sonra İbrahimi dinlerde ırmakların aktığı, Adem ve eşinin yaratılıp konulduğu bereketli Adem bahçeleri adıyla yeniden yorumlanmıştır. Hindu mitlerine geçen Meru Dağı'nın yani tanrıların yaşadığı yerin de Himalayalar bölgesinde büyük nehirlerin doğduğu bir yer olduğu düşünülür.
Çin mitolojisinde Kunlun Dağı tanrıların yurdu ve bir cennet bahçesidir ve Tibet platosunda olduğuna inanılır. Azteklerde Tiyokan, İnuitlerde Anilmit filan derken çoğu inanç bu dünyada da tanrıların yaşadığı bereketli ve kutsal bir bahçenin yani bir nevi cennetin bahçesinin gerçekten fiziken olduğuna inanmışlardır. Orta çağda cennet bahçeleri yalnızca mitlerde değil gerçek hayatta da aranmıştır. Avrupalı kaşifler İncil'de bahsedilen Adem bahçelerinin dünyanın bir köşesinde fiziksel olarak var olduğuna inanıyorlardı.
Bazı kaşifler bu bahçeyi Afrika'nın derinliklerinde bazıları ise Hindistan'da aramaya gitmişlerdir. Özellikle Hint okyanusunda bulunduğuna inanılan cennet adası efsanesi keşiflerin rotalarını bile şekillendirmiştir. Ancak bu arayışlar yalnızca dini bir motivasyonla değil, keşfedilmiş toprakların getireceği zenginlik ve güç arzusu ile de şekillenmiştir. Dünyada literatüre giren cennetin kökenini bulmak zor olsa da İbrahim'i dinlere giren cehennem kavramının kökenini bulmak aslında zor değil.
Size videonun ilk kısmında Gehin Nomad'ını unutmayın demiştim. Hani Yahudi inancında cehennem olarak adlandırılan yer. Aslında burası öyle öte alemlerdeki bir boyut değil, Kudüs'ün güneybatısında bulunan Hinnom Vadisi'dir. Eski ayette bu vadide paganların tanrıları olan Moloka çocuk kurban etme ritüelleri yaptıklarından dolayı tanrının gazabının o halkı ve bölgeyi yok ettiği anlatılır.
Bu sebepten bölge her daim Yahudiler için lanetli ve karanlık bir yer olmuştur. Ve bu anlatı daha sonra Hristiyanların olayı abartması ile ve Dante'nin yazıları ile günümüz cehennem tasvirine dönüşmüştür. Bu ateşlerde insanların yandığı cehennem tasviri ile vadinin ne alakası var derseniz biraz önce bahsettiğim orada antik halkların tanrıları Moloka yani Moleke yaptıkları sapkın rütbel önemli bir rol oynuyor. Çünkü Tevrat'a göre orada insanlar kız ve erkek çocukları canlı canlı ateşe atarak Moleke kurban olarak sunuyorlarmış.
İşte zamanla bu karanlık vadinin adı Gehinnoma, oradan da bugün bildiğimiz cehenneme dönüşmüştür. Bu gerçekten etimolojik olarak böyle olmuştur. Ve aynı şekilde binlerce yıl önce orada yapılan insanları ateşe atıp yakma adetleri ise zamanla toplum içinde anlatıla anlatıla ve değişe değişe cehennemde günahkarlar yanacaktır gibi anlatımlara dönüşmüştür. Halbuki gerçekte bu cidden biz insanların yaptığı sapkın bir kurban ritüeline dayanmakta.
İşte cehennem kavramını da yaratan bir kez daha biz insanlar çıktık. Ve ne yazık ki bizim yaptığımız din adına insan yakma ayinleri de anlatının özünü oluşturmakta. Bu evrende bir şeytan varsa onu uzaklarda aramaya bence gerek yok. Modern çağlara geldiğimizde ise cennet bahçesinin izini sürme çabasının daha sistematik bir hal almaya başladığını görüyoruz.
Bazı arkeologlar İncil'de tasvir edilen Adem bahçesinin bugünkü Irak, İran ve Türkiye sınırlarının birleşim noktasında olabileceğini öne sürüp Mezopotamya'da yapılan kazılar kutsal metinlerde geçen nehirlerin bu bölgede bulunduğunu ve cennetin daha doğrusu metinlerde geçen cennet bahçelerinin bir zamanlar burada var olmuş olabileceğini iddia etmeye başladılar. Diğer bir teori cennet tasvirinin insanlık tarihindeki ilk tarımsal devrimi yansıttığıdır. Bu görüşe göre Neolitik çağ insanlarının tarımla birlikte keşfettiği refah ve düzen, cennet fikrini şekillendiren temel unsurlardan biriydi. Tarım toplumları için bereketli bir vaha, rahat yaşam, bolluk bereket gibi olgular cennetin ilk gerçek metaforu olmuş olabilir.
Aslında çok temel bir insan doğası. Her daim yaptığımız işlerde en güzelinin, en ütopik olanın hayallerini kurup, farkında olmadan bireysel bir cennet fikri bireyaltıp duruyoruz. Zamanla bu toplum içinde yayıldıkça da ortak bir paydada her şeyi kapsayan bir bolluk bereket ve huzur diyarı konseptine evrilmiş olabilir. Olaya biraz daha soyut şekilde yaklaşırsak cennet bahçelerini aramak fiziken bir yerin peşine düşmekten çok daha fazlasıdır.
Modern psikoloji ve metafiziğe baktığımızda cennet ve cehennemi fiziksel mekanlar yerine insan bilincinin durumları olarak yorumlandığını görüyoruz. Bu görüşe göre cennet, sevgi, huzur ve mutluluk dolu bir bilinç hali iken cehennem, korku, suçluluk ve umutsuzluğun bir yansıması olabilir. Bu fikir cennet ve cehennem insanın içindedir diyen mistik öğretilerle örtüşüyor. Mesela Budist öğretilerindeki Nirvana kavramı bu düşünceyi destekler.
Nirvana tüm acılardan kurtulmuş saf bir huzur durumudur. Bu bakış açısı cennetin aslında fiziksel bir yer olmadığını, aksine ruhsal bir deneyim olduğunu düşündürürken benzer şekilde cehenneminde insanın kendi zihinsel karanlığıyla yüzleştiği bir yer olarak tanımlar. Bu durumda cennet ve cehennem ölümden sonra gidilen mekanlar değil, yaşam boyunca deneyimlenen ruhsal durumlar olabilir. Olaylara karşı bakış açınız sizi bu dünyada cenneti ya da cehennemi yaşamaya da itebilir.
Misal, büyük bir volkanın patlayıp o bölgedeki tüm tabiatı yok ettiğini gördünüz. Bu olaya sadece negatif gözle bakarsanız tek gördüğünüz ölüm ve yıkım olacaktır. Ve hayatın acımasız gücü karşısında kendinizi aciz hissedip belki korku ile belki hüzün ile yaşayacaksınız. Halbuki diğer bakış açısına göre o volkan patladıktan sonra etrafa yayılan zengin minerallerin yıllar sonra bölgeyi daha da verimli bir hale getireceğine odaklanıp bu sürecin dünyada 4 milyar yıldır süre geldiğini ve yaşamın sonsuz döngüsünün bir parçası olduğunu bilirseniz hem kendinizin bu kısa döngüde ne kadar önemli bir parça olduğunu anlarsınız hem de büyük yaratılış ve yok oluş döngülerini benimseyip ölüme karşı bakış açınızı değiştirip huzur bulabilirsiniz.
İşte böyle küçük bakış açısı farkları bile zamanla bir insana dünyada cenneti ya da cehennemi yaşatabilir. Felsefi yaklaşım dışında da özellikle son yıllarda cennet ve cehennemin dünya dışı varlıklarla bağlantılı olabileceği fikri popüler hale geldi. Bu teorilere göre kutsal metinlerdeki cennet ve cehennem tasvirleri gelişmiş bir uygarlığın teknolojisine dayanan yerlerden ibaret olabilir. Örneğin cennet, ileri bir medeniyetin yaşadığı yıldızlar arası bir koloni ya da başka bir gezegen olabilir.
Antik metinlerde tanrıların yaşadığı kutsal diyarlar diye anlatıldığını hatırlayın. İşte bu yaklaşıma göre cehennem ise düşman bir uygarlığın cezalandırma kolonisi ya da insan bilincini manipüle eden bir teknolojinin sonucu olarak da düşünebilir. Mesela şu an yaşıyorum sanıyorsunuz ama belki gelişmiş bir medeniyet beyninize bir alet taktı ve sizi sanal bir hapishane simülasyonuna soktu. Yaşam olarak algıladığınız bu süreç ise bu simülasyonda yaptıklarınıza göre affedileceğiniz ya da başka senaryolarda cezalandırılacağınız bir yargı süreci bile olabilir.
Tıpkı kutsal denilen kitaplarda anlatıldığı gibi değil mi? Belki onlar da bu teknolojiyi anlatamadılar ve bu şekilde ilahi semboller ekleyerek bize anlatmaya çalıştılar. Kim bilir? Cennet ve cehennem fiziksel mekanlar mı?
Zihinsel durumlar mı? Yoksa evrenin derin sırlarının birer anahtarı mı? Bu soruların kesin bir yanıtı olmasa da tarih boyunca bu iki kavramın sürekli evrim geçirdiğini ve farklı anlamlar kazandığını birlikte gördük. Günümüzde bile insanlık, cennet ve cehennemi yalnızca kutsal metinlerde ya da mitolojik anlatılarda değil, evrenin bilinmeyen derinliklerinde ve kendi içsel dünyasında aramaya devam ediyor.
Belki de cennet ve cehennem, onları arama biçimimize göre şekillenen kavramlardır. Yıldızların ötesinde ya da kendi iç dünyamızın derinliklerinde. Biz onları nerede ararsak, belki de orada bize kendilerini gösteriyorlardır. Peki ya siz cenneti ve cehennemi nerede arardınız?
İçinizde mi? Dünyanın gizemli keşfedilmemiş yerlerinde mi? Yoksa uzayın ve alemlerin sonsuz olasılıklarında mı? Belki de cevap düşündüğümüzden çok daha yakındır.
Ya da hayal edebileceğimizden çok daha uzakta. Bir sonraki videoda görüşmek üzere. Arayışınız her neyse ona ulaşmanız dileğiyle. Kendinize iyi bakın.
Yeni bölümlerden haberdar olmak için takip et butonuna basmayı unutmayın.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.