
4.299 kelime · ~21 dk okuma
Selam flarsız dostlarım. Bir önceki bölümü Zübük, Sisero ve Oz Büyücüsü üçlüsüyle birlikte geçirmiştik. Bu üçlü de herhalde daha önce hiçbir yerde bir araya gelmemiştir. Bazılarınız merak ediyor yapay zeka kullanıp kullanmadığımı.
Ya bunu yazacak olsa zaten ya çoktan dünyayı ele geçirmişti ya da o zekayla hayatta ele geçiremez. Ortası yok. O üçlü neden bir araya gelmişti? Onların aracılığıyla popülizmin doğuşunu gördük.
Popülizm günlük hayatta türlü türlü safsatalarla kalabalıkları gaza getiren, milleti hoş tutmak için ipe sapa gelmez politikalar güden siyasetçileri tanımlamakta kullanılsa da, bu cümle bir türlü bitmeyecek, öğrendik ki daha belli bir anlamı var. Yani işin bir üslup tarafı var, bir de ideolojik tarafı. İnce ideoloji deniyor literatürde çünkü başka ideolojilerin üstüne bir örtü gibi oturup onların şeklini alıyor. Kendi eti budu pek yok, sadece birkaç cümlede anlatılabilir.
Anlatın bakalım. Her şeyden önce toplum, biz ve onlar diye ikiye ayrılır. Biz denilen halktır, sıradan insandır. Aslında sıradan bir tarafı yoktur.
Çünkü idealize edilmiş. Halk çalışkandır, halk zekidir, halk cesurdur, cömerttir, merttir, sözünün eridir. Toplumu oluşturan gerçek insanlar arasındaki her türlü fikir ve kimlik ayrılığı bu ideal kalıp içinde yok edilir. Tabii biz ne kadar iyi isek onlar da o kadar kötü olmalı.
onlar ile kastedilen elitler. Elit ile kastedilense size kalmış. Popülizmin üstünü örttüğü esas ideolojiye göre gerek siyasi, gerek kültürel, gerekse ekonomik açıdan tanımlanabilirler. Ulusal veya uluslararası, uluslarüstü olabilirler.
Herhangi birini seçmenize de gerek yok aslında. Kimse tutarlılığı ödüllendirmiyor nasıl olsa. O hissiyatı versin yeter. Karşımızda karanlık güçler var ama halk daha güçlüdür.
Sadece onu silkindirip uyandıracak bir itki lazım. Ne tesadüf ki o da benim. Bizim iradesinin vücuda gelmiş haliyim. Kükremişsel gibiyim, bendimi çiğner aşarım, yırtarım kurumları, kanunlara sığmam taşarım.
Sistemi tamamen Allah şah ediyor. Hatırladınız şimdi değil mi? Giderayak demiştim ki adında halk kelimesi geçen bir kurucu partimiz var. Halkçılık ilkemiz var.
Bu işlerin entelektüel temelini atan Ziya Gökalp bizzat Rusya'da doğan o ilk popülist hareketten etkilenmiş biri. Konuya yakın gözüküyoruz kısacası. Bize nasıl geldi bu görüşler? Kışın komünizmle beraber mi geldiler yoksa bizi teğet mi geçtiler? Görelim bakalım.
Ziya Gökalp 1876 doğumlu. Rusya'daki Narodnik hareketinin başlangıcını kaçırıyor. Bebek olmakla meşgul olduğundan okuyacak yaşa geldiğinde hareket çoktan gözden düşmüş. Bir sürü üyesi tutuklanmıştı.
Yine de dolaylı yoldan etkilendi. Hatta ismini aynen kullandığı bir dergi çıkardı. Halka doğru diye. Aydınların, seçkinlerin halka doğru gitmesini savunuyordu.
Yalnız öyle köylüyü eğitip devrim yaptırmak için değil. Bilakis onlar tarafından eğitilip kaynaşmaları için. İki şeritli bir yol düşünün. Bir şeritten medeniyet dediği ve şimdilik batıda birikmiş olsa da doğası itibariyle evrensel olan, herkesin alıp uygulayabileceği bilgiler Aydınlar vasıtasıyla halka akacak.
Diğer şeritten ise hars dediği milli ve dini değerler ters yöne akacak. Yani o değerleri bunca zamandır muhafaza etmiş olan halk tarafından batıyla haşır neşir ola ola kimliğini unutacak noktaya gelmiş aydınlara yeniden aşılanacak. Trafiğin düzenini bozmak yok. Her şerit belli bir yönde akıyor.
Medeniyet şeridinden batı kültürü sızmayacak kesinlikle. Böylece aydınıyla, halkıyla hep beraber toplum bir bütün olarak Türkleşecek, İslamlaşacak ve çağdaşlaşacak. Bu üçlü kurtuluş reçetemiz ona göre hiçbiri de diğerinden eksiltmiyor. Hepsini aynı anda arttırabiliyorsun.
Türk milletindenim, İslam ümmetindenim, garb yani batı medeniyetindenim diyerek görüşünü özetlemiş. Aslına bakarsanız buraya kadarki kısmın özü hepinizin aşina olduğu tek bir cümlede saklı. Batının tekniğini alalım, ahlakını almayalım. Bu sloganı Gökalp icat etmedi.
Avrupa'ya yakınlığımızdan ötürü savaş alanındaki acı tecrübeler yoluyla geri kaldığımızı erkenden fark etmişiz. Yalnız ilk teşhisler biraz hatalı. Çok bozduğumuz, özümüzden çok saptığımız için böyle olduğu yönündeler, çareyi içe dönmekte, daha da muhafazakarlaşmakta arıyorlar. Sanırım her kültürün kendini koruma refleksi bu.
Zamanla anlıyorlar ki ara giderek açılıyor, salt kültürel ayarlarla kapanacak gibi değil. Batının bazı şeyleri daha iyi becerdiğini kabul etmek ve onları kopyalamak lazım. Aynı şeyi fark eden tüm köklü doğu toplumlarında benzer tepkiler filizlenmiş. En önemli örnekte bize en uzak olanı Japonya.
Japonya o dönem dışarıya kapalı bir toplum. Bizlerin standartına göre hepsi dışarı kapalı da onlar abartmışlar. Her türlü giriş çıkış neredeyse yasak. Arada sırada getirdikleri yabancı uzmanları yapay bir adada tutuyor, öğreneceklerini öğrenip geri post alıyorlar.
Yerleşmelerine izin yok. Öldürülmeden çıkmayı becerebilen yerlilerin de bir daha dönmelerine izin yok. 200 senedir böyle. Ülke feodal çağda donmuş kalmış.
Samuraylar şöyle üstünüz adamına böyle karpuz gibi ortadan keseriz diye belde kılıç dolanırken 1850'lerde Amerikan savaş gemilerinin simsiyah buharını görünce şaşırıyorlar. Onlar da şaşırmanın hakkını veren bir millet gerçekten. Çıtı pıtı kızlardan bile hüüü diye ses çıkabiliyor bir anda. Yani şöyle oturaklı bir samurayın şaşırmasını düşünemiyorum.
Bütün ada yankılanmıştır. Gemilerin etrafını sarmışlar hemen. Ama nafile. Ağır zırhlılar, yanlarında patlayıcı gülle de getirmişler.
İlk defa gemilere konuluyor. İstedikleri yere çekip bam gün bombalayabilirler kıyıları. Neyse ki istilaya gelmemişler. Alt tarafı birkaç gemi zaten.
Limanları ticarete açtırmaya gelmişler. Açtırmadan da gitmiyorlar. İlla bir şey alıp satacaklar. Manyak bunlar da.
Bunları kafalamak için vali numarası yapan birkaç düşük rütbeli yetkili gönderiyor Japonlar. Kaptan yemiyor. İlla ağa babanız gelsin diyor. Bu samuray düzeninin başındaki şogun da aksi gibi ölüm döşeğinde.
Ortada bir idari kriz var. İlk defa daimyo denen yerel beylere danışıyorlar. Bu yabancıları püskürtecek gücümüz yok ne yapalım? Çoğu da eveleyip gevelemiş.
Hayku şeklinde cevap yazan var. Ya ülkenin kaderi söz konusu insan gibi anlatsana derdini. Bu girişimin tek somut sonucu millette yani bu daimyolarda ay iktidar zayıf galiba yoksa bize bir şey sormazlardı. İlk fırsatta isyan çıkar biz hazırlıklı olalım.
düşüncesinin yerleşmesi olmuş. Nitekim sonunda Amerikalılar şov için attıkları hariç tek bir gerçek bomba atmadan ülkeyi ticarete açtırınca, kendileri için faydalı bir dizi anlaşma yaptırınca bir nevi kapitülasyon, birkaç sene içinde samuray düzeni yıkılıyor. Ve o güne değin sembolik lider olan imparator fiilen idareyi ele alıyor. Meiji Restorasyonu denen dönem. Artık herkesin
kafasına dank etmiş. Patlayıcı gülleleri katanayla ortadan ikiye yaramayacakları, o gemiler eninde sonunda yeni yeni anlaşmalar için tekrar gelecekler. Çok daha iyileri gelecek. Bir daha bu kadar çaresiz kalmamak için ne gerekirse yapmaya karar veriyorlar.
Sloganları Wakon Yosai. Japon ruhu, batı tekniği. Bizimki de benziyor epey. Şimdi neden onlar görece başarılı oldular da aynı dönemlerde benzer işlere kalkışanlar, mesela Çin o kadar başarılı olamadı, bunu değerlendirecek bilgim yok. Bunun
verdiği utanç da reklam arasında serçe parmağımı kesip şanslı bir dinleyiciye yollayacağım zaten. Bizim için önemli kısmı şu. Dönemin düşünürleri açısından Japonya örnek alınması gereken bir model haline gelmiş. Hele ki kendileri de bir batılılaşma süreci geçiren Rusya'yı savaşta yenmelerinden sonra.
Medenileştiğini kanıtlamanın en kolay yolu savaş alanındaki başarı. Gökalp'in kullandığı şekliyle medenileşmekten bahsediyorum. E kültürlerini de korumuş gözüküyorlar. Ne güzel işte.
Batı tekniği gelmiş, Japon ruhu kalmış. Yalnız meseleyi pek objektif değerlendirmedikleri ortada. Bir kere bizimkilerin baş düşmanı Ruslar olduğu için sonunda onların burnunu sürttüren bir Doğu milleti çıkınca fazladan bir Japon hayranlığı baş gösteriyor. Mehmet Akif onların aslında neredeyse Müslüman olabileceğini söylemiş mesela. Bu
heyecan içinde Japonların aslında ne kadar büyük kültürel devrimler yaptıklarını ya kaçırmışlar, dönemin şartlarında bilgi edilmek zor olduğundan ya da bilerek göz ardı etmişler. Çünkü orada ordu donanma modernizasyonuyla bir takım sanayi atılımlarıyla sınırlı değil yaptıkları. Batı tekniğinden kasıt daha geniş bir küme. Almanların anayasasını alıyorlar mesela bir bölümünü birebir kopyalıyorlar. Ertesi sene parlamento
faaliyete geçiyor. Böyle bir şey yok da eskiden. Zorunlu eğitim sistemi getiriyorlar. Ceza hukukunu değiştiriyorlar. Yani düşünsenize
bir toplumun değer yargısını nasıl ölçersiniz? Neye ne kadar tahammül edeceği, neyi ne kadar cezalandıracağı epey ilişkili değil mi? Sonuçta bir ülkenin yönetim biçimini, eğitim sistemine ve hukukunu copy paste etmek kültürel devrim değilse nedir ben bilmiyorum. Bir de bunların üstüne tıpkı bizdeki gibi şekilci devrimler de var. Kılık
kıyafetler değişmiş, mimari değişmiş, samurayların saçları kesilmiş. Son samuray filmindeki gibi öyle sokak ortasında kıstırıp zorla tıraş etmiyorlar da artık geleneksel topluzlarınızı yapmanız şart değil. Kısa kesebilirsiniz diye yasa geçiriyorlar. Çoğu sinyali alıyor.
Kılıç taşıma hakları zaten sınırlanmıştı. Yani eskiden 3 sınıfı olan bu kastın görünür ayrıcalıkları teker teker bitiyor. Dönemi anlatan en ünlü roman olan Şafak'tan Önce'nin ana karakteri Hanzo Hattori Hanzo değil başka Hanzo yeni neslin Batı hayranlığı yüzünden kafayı sıyıracak noktaya geliyor. Eski hayat tarzının unutulacağından korkuyor.
Yazar bunu 1929'da yazmış. Toplumsal hafızada o tartışmaların yeri o kadar büyük. Dolayısıyla Batı'nın tekniğini de almışlar kültürünü de. Sanırım onların o dönem başka şekilde görülmelerinin sebebi bu yabancı etkileri dengelemek için yaptıkları bir takım girişimlerdi. Mesela yeni
zorunlu eğitimin bir parçası olarak imparatora ölümüne sadakat aşılanıyor. Shinto devletin bu uğurda yeniden yorumladığı bir resmi din haline geliyor. Budizm gibi diğer inançlar bastırılıyor. Dil merkeziyleşiyor bu dönemde.
Tok göleşçesi yayılıyor. Şimdi dışarıdan bakınca işte adamlar kendi kültürlerini ne güzel koruyorlar demek kolay da hangi kültür. Bastırılan inançlar da unutulan lehçeler de o toprakların kültürüydü. Ya lehçeyi geç.
Bazı dilleri tamamen yok etmişler. İşte kuzeydeki aynı halkını zorla asimile ettiler. Geleneksel yaşam tarzları olan avcılık, balıkçılık yapmaları yasaklandı. Kendi isimlerini bile değiştirttiler.
Bugün o dili konuşan hepi topu 10 kişi kalmış. Onlar da ihtiyar. Ölünce bitecek. Hani ezbere biçimde ada ülkesi homojendir dediğimiz yerin kuzey ucuyla güneyi arası 3 bin kilometre. İstanbul-Diyarbakır'ın
3 katı mesafe. Üstelik kuzey-güney farklılığı daha önemlidir. İklim kuşakları değiştiğinden. Tropik iklimde takılanların kültürüyle yarı arktik bölgede yaşayan aynularınki aynı olacak değil. İstemeden
kelime oyunu yaptık. Diyeceğim hangi kültürü koruyacaksın? Ulus devlet inşası aynı zamanda bir yok etme sürecidir. Çokluğun tekilleşme süreci. Neler
elenecek, neler kalacak, kalanlar da nasıl değişecek? Buna karar veriyorlar tepeden. Kısacası ne batı kültürü gümrük kapılarında öyle durdurulabiliyor, ne de doğruluk halkın böğründe korunan ve öne çıkarılmayı bekleyen bir şey. Çünkü halk birbirinden farklı.
Meseleye biraz daha geniş açıdan da bakabiliriz. Yani Japonya ile Türkiye ile sınırlamayalım. Ben genel olarak teknolojiyi, bilimsel yöntemi, kurumları öyle uluslararası piyasada alınıp satılabilecek, kopyalanabilecek bir şey olarak görmüyorum. Elbise gibi alıp bir kültürün üstüne geçiremezsin.
Kimisine dar gelir, kimisine bol gelir. Bizde matbaanın hikayesi malum. İstediğin kadar matbaa ithal et, istersen fabrikasını kur. Onunla ne basabileceğini, bastıklarının da ne kadar okunacağını ekonomi ve kültür belirliyor.
Dışarıda basılmış kitabı getirdiklerinde de pek satmamış. O arzı karşılayacak bir talep oluşmamış henüz. Sorun daha derin demek ki. Yeterli siyasi irade olduğu sürece oradan buradan ödünç aldığın yöntemlerle kısa süreliğine modernleşebilirsin.
Ama mesele uzun vadede modern kalabilmekse, çağın gerisine düşmemekse yani, o yöntemleri üretebilmen lazım. Kurumlarını güncelleyebilmen lazım ve bu da kültürle alakalı. Zaten batının kendisi de o çatışmayı yaşamış. Orada üretilen teknik ve fikirler değerlerini değiştirmiş.
Değişen değerler de başka teknik ve fikirlere zemin hazırlamış. 500 sene önceki bir batılı günümüze gelse kendini evinde hissetmeyecek ki. Neredeyse aynı dili konuşan ama bambaşka şeyler söyleyen, aynı kutsal kitabı okuyan ama bambaşka şekilde yorumlayan insanlar bulacak karşısında. Yani bu kültürünü koruma muhabbetlerine ben o yüzden mesafeliyim.
İşin ironik tarafı da ne biliyor musunuz? Onca senedir yurt dışında yaşıyorum. Türkçeyle alakam şu podcast'ten ibaret %90. Bir de annem babamla konuşuyorum işte o kadar.
Bizim ilk kız hayatı boyunca Türkiye'de birkaç hafta geçirdi sadece. İnat ettim buna Türkçe öğrettim. Biraz bozuk ama bayağı anlatıyor derdini. Yani sanki Türk kültürünü önemsemezmiş gibi konuşuyorum da demek istediğim o değil.
Kendi hayatımda da zaten aksini uyguluyorum. Daha geçen gün oturttum Barış Manço dinlettim. Sonra bu sıkıldı gitti. Ben nostalji tünelinde çoktan daldım.
Televizyonda söyleşi programlarına daldım. Uğur Dündar'ın var mesela bir tane. Adile Naşit'i almış. Onun hayatından önemli kişileri karşısına çıkarıyor sürpriz bir şekilde.
Şimdi öyle güzel insanlar görünce, kaliteli muhabbetler görünce, kaliteli şarkılar dinleyince İnsan tabii istemiyor bunların kaybolmasını. Deminden beri Japonya'ya bu kadar vakit ayırmamın bir sebebi de Yuhalp'in bir başka önemli fikrine ışık tutması. Batının bireyciliğine karşı kolektivist kültürleri tercih ediyor. Bir kere birey topluma borçlu olarak doğar.
Bir sosyal sözleşme ağı içine doğar. Çünkü önceki nesillerin emeğinden faydalanıyoruz. Güvenlik, hukuk, eğitim, sağlık hizmetleri, altyapı bunları biz yapmadık ki. Bu borcu önceki nesillere de ödeyemeyeceğimiz için bu mümkün değil.
Kendi neslimize, sonraki nesillere öderiz. Bu yönde bir ahlaki sorumluluğumuz var, bu görüşe göre. Daha önemlisi kolektivist toplumların uzun vadede ayakta kalması daha olası. Artık kendi imparatorunun kutsallığı etrafında mı kenetlenirsin, başka bir kutsallık etrafında mı, bir milli anlatı etrafında mı?
O sana kalmış. Sonuçta böyle topyekun harekete geçebilen toplumlar avantajlı. Adam sonuçta kurulu düzenin çözülme dönemlerinde yaşamış. İmparatorluk dağılıyor.
bir kimlik etrafında birleşip güçlü kalmayı bireysel mutluluktan çok daha öncelikli görmüş olmalı. O yüzden fert yok cemiyet var, hak yok vazife var demişti. Yani mesele sadece aydınlar ile köylüler arasındaki farkları eritmek değil, her anlamda toplumun ahengini arttırmak. Aynı kültüre ve aynı teknik bilgi seviyesine sahip kesimler arasında dahi bir ayrılık çıkmamalı.
Örneğin Amerikan Popülist Partisi'nin kuruluş sebebi olan küçük çiftçilerle bankerler arasındakine benzer çatışmalar da bastırılmalı, sınıf çatışmasına alerjisi var. Onlar toplumun ahengini kalıcı olarak bozuyorlar. Eserlerini Türkçe'ye çevirirken epey etkilendiği Fransız sosyolog Durkheim, sınıf çatışmasının kendisini reddetmese de onun tarihin çarklarını döndüren esas şey olduğu görüşünü reddetmiş. Toplum kaçınılmaz olarak birbiriyle çatışan sınıflardan ziyade birbirine muhtaç meslek gruplarından oluşuyordu.
Nasıl ki vücudumuzdaki organlar birbiriyle kavga etmiyorlar, nasıl ki bir organın aksaması tüm bünyeyi hastalandırıyor, Bir meslek grubu da haksızlığa uğrarsa, sağlıksız olursa diğerleri semirmez. Aksine zarar görürler. Gökalp daha da ileri gidip Türk milletinin doğal olarak sınıfsal ayrımlara karşı olduğunu, dolayısıyla batı toplumlarının geçtiği evrelerden geçmek zorunda olmadığını düşünüyordu. İnsanlar meslek loncaları altında örgütlenmeli, ulusal çapta.
Loncalar da devletin tarafsız gözetiminde, kendi aralarında uzlaşarak ekonomiyi yürütmeliler. İmtiyazsız, sınıfsız, kaynaşmış bir kitleyiz kalıbının kaynağı burası. Gerçi en az batının tekniğini alıp ahlakını almamak kadar gerçek dışı olsa da devletin kurucu takımı için çok kullanışlı bir söylev. Sonradan 10. yıl marşında kendine yer bulacaktı.
E kaynaşmış bir kitleyi de gerçek halk ve elitler olarak ikiye ayıramayacağın için popülizme zemin kalmıyor. Dolayısıyla cumhuriyetin kurulum aşamasında olgunlaşan entelektüel halkçılık kulağa eş anlamlıymış gibi gelse de bu açıdan popülizmin antitezi. Cumhuriyet kurulurken İslamlaşma ve aydınların terbiyesi fikri biraz geri plana atıldı. Loncalaşma fikri de keza.
Köylünün terbiyesi kısmı kaldı. Biraz da başarılı oldu. Kendi alemden biliyorum. Fakat tamamen başarılı olması geriye dönüp bakınca neredeyse imkansız.
Yani Japonlar imparatora sadakati, milletin kafasına kaka kaka zar zor idare etmişken bizimkilerin öyle bir lüksü yok. Sultanı da paketlemişler, hilafeti de paketlemişler, alfabeyi de değiştirmişler. ezanın dili, takvim, kılık kıyafet, kadın hakları yani birkaç sene içinde her şey değişiyor. Dünya tarihinde benzeri var mı ben bilmiyorum.
Belli alanlarda çok radikal değişiklikler yapan devrimler var da ama bu kadar kısa sürede bu kadar geniş bir alana yayılmış bir devrim çabası var mı bilmiyorum. Doğal olarak bir sürü insanın asabı bozulmuş. Üstüne kaynak kıt. Onca yıl savaştan sonra tam biraz nefes alacak gibi oluyorsun.
Bir de büyük buhran gelip vuruyor. Ekonomide devletçi bir modele geçiliyor o yüzden. İşte Sümer Bank, Etibank yoluyla sanayi fonlanıyor. Nereden gelecek bu para? Dış sermayeyle mümkün değil.
Nüfusun %80'ini oluşturan köylüye yıkılmış, ekonominin çoğunu oluşturan tarıma yıkılmış bunun yükü. Yani sınıfsız, imtiyazsız, kaynaşmış kitle tekrarını ne kadar yaparsan yap, doğru veya yanlış sebeplerle birinden alıp başkasına verdiğini görüyor insanlar. Kültürel devrimlerle de birleşince merkeze karşı bir öfke birikiyor. Dolayısıyla demin entelektüel açıdan popülizmin antitezi olarak nitelediğim halkçılık, Siyasete döküldüğü bu haliyle bir nesil sonraki popülizme zemin hazırlamış.
Şimdi geçen bölümde Rusya'daki ve Amerika'daki o ilk hareketlerden bahsederken herhangi bir liderin ismini anmadığımı fark etmişsinizdir. Örgüt merkezli, fikir öncelikli oluşumlardı bunlar. Ara sıra öne çıkan liderler birer araç. Fakat yıllar içinde işler tersine döndü.
Partiler birer araç haline geldi. Özellikle Latin Amerika'da karizmatik liderler etrafında şekillenen bir dalga başladı. Arjantinli Peron ana örneği. gömleksizler denilen sınıfın doğrudan temsilcisi olarak siyaset yapıyordu.
Bunlar birebir aynı şekilde Türkiye'de yaşanmadılar ama o dalganın Türkiye'ye yansıması Menderes oldu. Karizmatik lider lafına çok takılmayın yani Menderes'in tipi veya hitabeti önemli değil. Öne çıkması önemli. 1950 seçimlerine Yeter Söz Milletindir sloganıyla girdiler.
Meşhur da bir afişi vardır. Dur işareti yapan koca bir el. Milletin artık bürokratik elitler tarafından modernleştirilecek bir nesne değil, kendi kaderini tayin edecek bir özne haline geldiğini anlatıyor. Oyların yarısından biraz fazlasını almalarına rağmen meclisin neredeyse tamamını kazanınca artık milli iradeyi temsil ettiklerini ve milli iradenin hiçbir kurum, hiçbir gelenek, hiçbir şey tarafından kısıtlanamayacağı yönünde bir yorum getirdiler.
Kuvvetler ayrılığı falan hikaye, devlet-hükümet farkı hikaye, Menderes'in meclis grubuna söylediği o meşhur söz var ya siz isterseniz hilafeti bile getirirsiniz. Bu gerçeğin altını çizmek için sarf edilmişti. Yani elitlerin kurduğu sistem içinde oynamak zorunda değiliz. Sistemin kendisini değiştirebiliriz.
Buna ne derece inanıyordu tartışılır. Hani hakikaten de seslendiği kişiler oy birliğiyle hilafeti veya şeriatı getirmek isteseler milli iradeye saygılıyız diyecek hali olduğunu düşünmüyorum, durumdan abartmayın derdi herhalde. O döneme özel bir merakım olmadığı için iddialı konuşmayayım. Bana kalırsa Zübük karakteriyle epey benzer.
Onun ilham kaynaklarından biri. Benim burada dikkat çekmek istediğim nokta Menderes'in kendisinden ziyade popülist söylemin zorunlu olarak insanı bu noktaya getireceği. Yani eğer halkı doğrudan temsil rolünü kendine biçmişsen, elit dediklerinde bunca zamandır boş boş durmadıklarına göre, tanım itibariyle sistemi kendilerine göre yonttukları için elit diyoruz onlara, o sistemi ala aşağı etmeyi vaat etmek zorundasın. O sistemin kurumlarına saygısız davranmak zorundasın.
Kapalı kapılar ardında farklı düşünsen bile. Madem ince ideoloji dedik, bir de sol popülizmden örnek vereyim. Gerçi Türkiye'de sol pek başarılı olmadığından zaten verilecek çok örnek yok. Ecevit var.
Kasketiyle, mütevazi yaşamıyla, halkçı Ecevit lakabıyla yahut Karaoğlan lakabıyla CHP'nin devlet partisi imajını yıkmıştı. Ben de sizdenim diyordu, gösteriyordu bunu. Menderes toprak ağasıydı mesela. Zaten kısmen toprak reformuna karşıttığı yüzünden CHP'den ihraç edildi.
Ecevit'in öyle ağalık bir durumu yok. Bilakis onun açısından elitler toprak ağaları zaten veya sömürücü sermaye. Yani karşıtlığı köylü, işçi, ezilen halk ile onların emeğini sömürenler üzerinden tanımlıyor. Sol popülizmde elit olarak görülen kesim ekonomik güç odaklarıdır genelde.
Ve bu elitler uluslararası bir kimliğe sahipler. Her ülkede aynı rolü oynuyorlar. Yani dünyanın diğer ucundaki halkları da aynı şekilde sömürdükleri için o halklarla bir yoldaşlık hissediliyor. O yüzden halk tanımı kapsayıcı.
Öyle etnik, dinsel, kültürel ayrımlara pek yaslanılmıyor. Bunlara yaslanmak, bir takım ayrımlar yapmak, ötekileştirmek biraz insan doğasıdır. Genel olarak popülizme has değil. Sadece vurgular biraz farklı, ondan bahsediyorum.
Mesela lidersiz bir hareket olan Occupy Wall Street hareketini hatırlatayım. 2011'de çıkmıştı. Biz %99'uz sloganıyla çıkmışlardı. Faturayı tepedeki %1'e kestiler.
%99, %1 daha ne kadar basit olabilir. Fakat solun yeni versiyonları biraz daha farklı. Farklarınızı bir kenara bırakın. Geçim derdi paydasında buluşalım.
Bu daha önemli. Gelir adaletsizliği paydasında buluşalım. Dan ibaret değil. Bilakis farklı grupların farklı dertleri arasında bağlantılar kuruluyor ve hepsinin faturası tepedeki %1'e kesiliyor.
Yani feministlerin de derdinin kökü bunlar. Savaş karşıtlarının da, o dönemde bir savaş varsa, çevrecilerin de, mültecilerin de, dini azınlıkların da daha geniş bir sosyal adalet cephesi oluşuyor. Böylece sağ ile sol popülizm arasındaki en büyük fark artık ortaya çıktı. Sol cepheyi mümkün olduğunca genişletmeye çalışırken, farkında olsalar da olmasalar da elit olmayan herkes bizden kafasındayken, sahada bu genişlemenin doğal bir sınırı var.
Biz ve elitlere ek olarak bir de ötekiler var. Elitler tepeden sıkıştırırken genelde onların piyonu olan ötekiler de alttan sıkıştırıyor. Hani halk plaja akın etti vatandaş denize giremiyoru alın, küreselciler yüzünden azınlıklar plaja akın etti, denize pislediler vatandaş giremiyor yapın. Şimdi yanlış anlamayın. Ben de denize pis diyorum dermişim. Yok yanlış anlamayın. Sol popülizm her zaman mülteci destekçisidir veya sağ popülizm hep düşmandır gibi bir şeyin aklınızda kalmasını istemem. Öyle konu konu paylaşım yapmıyoruz burada. Duruma göre her şey değişebilir. Ya işte Türkiye en güzel örnek. Mülteci düşmanlığı her kesimde yüksek. İktidarın ötekileştirdiği de onlar değil. Onun yerine kimi ötekileştiriyorlar? Benim de kendimi bir parçası olarak gördüğüm kesimi.
Görece eğitimli, çoğulcu demokrasi yanlısı, layık, işte neyse artık kendimizi nasıl tanımlayacağız? Yakışıklı, uzun boylu, 150 aylık. Yani halkın ciddi bir kesimi aslında halktan sayılmıyor. Şimdi çok önemli bir durağa geldik aslında.
Başından beri aklımda olan soruyu soracağım. Popülistler başarılı olunca ne oluyor? Her şeye hakim olan bir popülist kimi elit ilan edecek? Benim gördüğüm iki yol var.
Bir, kültürel açıdan elitlere çakmaya devam edebilirsin. Çünkü tam olarak o konuda hakimiyet sağlayamıyorsun. AK Parti yıllar içinde statükonun kendisi haline geldi. Adım adım ekonominin tüm katmanlarını da ele geçirdiler.
Dünyevi açıdan şikayet edecek hiçbir şeyin yok artık. Her şeye hakimsin değil mi? Ama sağ cenahın kültürel hegemonya kurması zor oluyor. Bu benim hakikaten merak ettiğim, pek de bilmediğim bir konu.
O yüzden hissiyatımı paylaşıyorum burada. Hani son birkaç senede Hollywood'dan saçma sapan Vogue yapımlar çıkıyor ya, Disney'in yeni yapımları vs. Alakasız alakasız eserlere çok zorlama mesajlar sıkıştırıyorlar. Yaptıkları işin sanatsal değeri, vermek istedikleri sosyal adalet mesajı yanında çok önemsiz kalıyor onlar için.
Ama sağ cenahtan çıkan ortalama kültürel işler zaten bu ayarda. Ve yıllardır böyle. O yüzden milletin beklentisi de yok o konuda. Yani birinin kötüsü diğerinin ortalamasına eşit.
Komedide de, müzikte de, şunda da bunda da sağın kültürel açıdan ezilmediği tek bir alan var bence. O da ekonomi. Ekonomi felsefesi diyebiliriz. Bir sosyalistle tartışıyor olsak mesela şunu diyebilir belki.
Belki biz bu konuda yenildik. İnsanların çoğu kapitalizmin öğelerini ya destekliyorlar ciddi ciddi, ahlaken ya da desteklemeseler bile onları kaçınılmaz görüyorlar. Kültürün o kısmına bir sağ zaferi olarak yazılabilir belki bu. Diğer alanlarda hakim olamıyorlar ama.
Herkesi öldürüp hapse tıkmadıkları sürece. Onun da verdiği bir eziklik var. O yüzden hep ötekileştirecek, hatta gerektiğinde elit olarak tanımlanabilecek bir kesim hazır bulunuyor toplumda. İşte bunların burnu havadadır, halktan kopukturlar, sizi hakir görürler.
Kısmen haklılarda. Trump mesela kendisinin ekonomik elit olduğunu gizlemek şöyle dursun, bunu bir başarı hikayesi olarak sunuyor. Zenginliğini satın alınamayacağının garantisi olarak sunuyor. Kasten de kaba saba bir üslup benimsiyor.
Kimsenin söylemeyeceği şeyleri söylüyor. Müesses nizamın nezaket kurallarını çiğnemek o kültürel ezikliği hissedenler için ufak bir zafer. Bakın bu düzeni ele geçirdik şimdi üstüne basıyoruz. Diğer bir strateji de elit tanımını dışarıya taşımak, kapsamı genişletmek.
Macaristan bölümlerinde bolca konuştuk. Viktor Orban iktidarını korumak için Macar egemenliğini tehdit eden güçleri gösteriyor. Avrupa Birliği'ne, Brüksel bürokratları dediği şey ve uluslararası komploları. Dolayısıyla kendi işinin başarı ölçütünü değiştiriyor.
İçeride daha iyi politika üretmek değil onun başarı ölçütü. Ülkeyi büyütmek, enflasyonu düşürmek, eğitim, sağlık sistemi onların hiçbiri önemli değil. Tek mesuliyeti ülkesini dışarıya karşı koruması, içerideki devasa güç ve servet birikimi de bu küresel tehdit karşısında halkın bekası için gerekli bir savunma aracı. Düşman ne kadar büyükse, ne kadar küresel ve soyutsa liderin kendi elitliği de o kadar önemsizleşiyor.
Komploculukla bu yüzden çok el ele. İşler halen düzelmiyorsa veya daha kötüye gidiyorsa kimi suçlayacaksın? Etki alanında olmayan birilerini. Onlar da uzaktan senin ülkende bu kadar karışıklık yaratabiliyorlarsa ortada büyük bir komplo olmalı.
Ben gidersem daha da beter olursunuz. Sadece fakirlik çekmez, kültürünüz, kimliğiniz de silinir. Geçmişiniz silinir gider. Bundan daha kötü bir ölüm mü var?
Tabii ki yorgunluk etkisi kaçınılmaz oluyor. Yani halkın ciddi bir kısmı zaten yemiyor bunu. Üstüne kaçınılmaz olarak batırıyorlar. O zamanda ne oluyor?
Yeni birleri çıkıyor. Bunları yozlaşmış elitler olarak resmediyor ve döngü devam ediyor. Yani popülizm ilginç bir şekilde başarılı oldukça hakikaten kendi kuyusunu kazan bir sistem. Kendi kuyusunu kazdıkça da bir sonraki nesli meydana getiren bir sistem.
Kendisini öldürüp çocuklarını yaşartıyor. Peki bu işin geleceği ne? Bu işin çözümü ne diyecektim de ben bunu bir sorun olarak sunmadım aslında tamamen. Önce onu konuşalım.
Bence otomatikman kötü bir şey değil bu arada. Yani gerçekten bir avuç insanın kontrolünü yıkmak gerekiyor birçok durumda. Benim endişem giderek karmaşıklaşan bir dünyaya uygun reçeteler sunmaması. Sorun teşhisleri de çok basit, cevapları da çok basit.
Dedim ya halkın aklı selimi üstüne kurulu, ortak düşmanlar anlatısı üstüne kurulu. Bence dünyadaki sorunlar bunun ötesinde. O yüzden de popülist liderlerin yıktığı düzenleri daha iyisiyle değiştirmeleri çok zor. Popülizmi kurutacak şey de insanların genel mutluluğu.
Mutlu, sağlıklı, geleceğini az çok tahmin edebilen, çocuklarının hayatı için endişelenmeyen insan ayrıştırıcı mesajları çekici bulmayacaktır. Yani ola ki gerçek bir ekonomik bolluk yaşanır. Orta sınıf bundan yüksek bir pay alır. Gelecekleri garanti altına alınır.
O zaman gözden düşer. Fakat pek o yönde gitmiyoruz. Bir kere mutluluk en iyi şartlarda bile zor. Mesela benim hayat standardım 2'ye katlanırken komşumunki 5'e katlansa muhtemelen şimdikinden daha mutsuz olurum.
Maddi zenginlik kadar adalet duygusu da rol oynuyor. Bunları biliyoruz. İkinci bir temel sorun da insan ilerlemeye çabuk alışıyor. Biraz nankörüz o konuda.
Dünün mucizesi bugünün asgarisi olur. Demin kahvaltı için aldığım çöreklerden biri kötü çıkınca düşündüm. Her ay bir dünya yemek alışverişi yapıyoruz. En son ne zaman zehirlendiğimi hatırlamıyorum.
Yani dünyanın dört bir yanından bir şeyler geliyor, yiyoruz ve ölmüyoruz. Bu inanılmaz bir şey aslında. Ama kime anlatacaksın herkes alışmış. Beş dakika sonra kendimi dinlesem ben de lan ne diyor bu derim.
Ben de alışmışım. Şimdi bunlar temel etkiler. Bunların üstüne her şeyin herkes için iyiye gitmediği gerçeğini de koymak lazım. Fakir fukara zaten ayrı.
Orta sınıfa bakın. Evet daha iyi arabalara biniyoruz ama çocuklarımızın eğitimi daha büyük sorun. Daha çok seyahat edebiliyoruz ama ev almak daha zor. Aileden miras kalırsa kalır.
O da ne zaman kalacak ya 50-60 yaşına geldiğinde. Neyse Allah gecinden versin diyeyim. Bakın kültürümüzden çok kopmamış. Sonuçta hayat standartı yükseliyor alçalıyor derken biraz fazla basite kaçıyoruz aslında.
Her şey aynı anda alçalıp yükselmiyor. Daha çok şey tüketebilir maddi olarak dahi şartlarda yaşayabilirsin ama geleceğe dair güvensizliğin artabilir. Genel ekonomik göstergelerin iyi olduğu ülkelerde bile böyle. Şu an Amerika'ya bakın büyüyor sürekli, işsizlik tabanda, borsa rekor kırıyor.
Fakat bunlar eskiden olduğu kadar büyük bir güvenlik algısı yaratmıyorlar. Gelişmiş ülkelerdeki insanlar çocuklarının kendilerinden daha iyi bir hayat yaşayacağına inanmıyor artık. Eski nesiller inanıyordu. Buna inanmaları için de gerçek sebepleri vardı.
Şimdi okudum daha. 1940'larda doğan 10 çocuktan 9'u Amerika için konuşuyorlar. büyüdüklerinde anne babalarından daha yüksek real kazanca sahip olmuşlar. Benim neslimdekiler için bu oran yarı yarıya olmuş. Yarısı anası
babası kadar kazanamıyor. Şimdiki doğan çocuklar için daha da düşüktür herhalde. Bizim bebek iş bakacak yaşa geldiğinde yıl 2045 olacak. Kendi kendimi şimdi depresyona soktum. Kim öle kim kala
2045'te? Meslekler için konuşuyorum. Kendim için değil Allah gecinden versin. Yani dünyanın hangi evresinde önümüzdeki 20 sene içinde mevcut mesleklerin dörtte birinin, üçte birinin, belki yarısının yok olma olasılığı vardı.
Şimdi var. Trilyonerler çağında işsizlik ve evsizlik endişesi yaşayacağız. E işte yapay zeka ile alakalı toplumsal korkular artıyor. Teknoloji elitlerine karşı tabandan yükselen yeni bir dalga var.
Bu veri merkezleri üstüne dönen kavgalarda görüyoruz. Daha bu sene Gallup'un araştırması vardı. İnsanların yüzde kırkı yapay zekanın faydadan çok zarar getireceğini düşünüyor. Tam oran önemli değil de bir önceki yıla göre hızla artmış olması önemli.
En önemlisi de genç kuşaklar arasında teknoloji şirketlerinin bu süreci sorumlu biçimde yöneteceğine dair inanç çökmüş vaziyette. Bunun yanında başka şeylerden de bahsedebiliriz. İşte göç krizleri var, iklim değişikliğinin kötüleştireceği. Velhasıl hem sağ hem sol popülizmi beslemeye devam edecek trendler mevcut.
Modası geçecek gibi değil. Böyle de zart diye bitireyim mi? Aslında bir özet yapmak lazım bak unutmuşsunuzdur Ziya Gökalp diye başladık major restorasyonu dedik halkçılığın geçirdiği değişimden bahsettik karizmatik liderlerin öne çıkışından sağ sol farkından sonra biraz fal baktık 3 vakte kadar batıyoruz dedik en sonunda da kapanışı yapamadık.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.