
2.477 kelime · ~12 dk okuma
Efendim bu bölümü tüm podcast platformlarından dinleyebildiğiniz gibi PodB Medya'nın uygulamasından ve PodB Medya internet sitesinden izleyebilirsiniz. İnsanın en çaresiz kaldığı anların başında herhalde kitlesel felaketler geliyor. Bir anda esen bir rüzgar şehirleri yakıp küreder, bir kasırga hayatı altüst eder, büyük bir deprem bir şehri hakile yeksan eder Ya da ufak bir virüs veya bakteri sokak sokak gezinip can alır. Evsiz barksız kalan, hastalanan, malını mülkünü yitiren insanlar çareyi bazen birilerini suçlamakta, bazen kendilerini cezalandırmakta bulur.
Tarihte Acayip ve Garayip'in bu bölümünde birbirinden tuhaf sonuçlar doğuran felaketlere göz atacağız. Yangın tulumbalarınız ve veba maskeleriniz hazırsa başlayalım efendim. Yangın Eskiden şehirler özellikle sivil yapılar oldukça kırılgan bir düzene sahipti. Bugünkü gibi elektrik kontağı yangınlarına tesadüf edilmese de bir ocakta taşan bir tencereden sıçrayan ufak bir kıvılcım bir mahalleyi kolaylıkla ortadan kaldırabiliyordu.
Söz gelimi İstanbul'da patlıcan mevsimi kötü çöğretli bir mevsimdi. Patlıcan kızartırken ateşi dengeleyemeyen İstanbullular bir anda mutfaklarını tutuşturuyor, yangın hızla büyüyordu. Ahşap konutlarda kullanılan ve mıh denilen çiviler tutuşan yüksek kalorili ahşap malzemenin etkisiyle kor haline geliyor, bir kurşun gibi havaya sıçrıyordu. Mıhlar düştüğü yerde yeni yangınları başlatır, bu suretle birkaç saat içinde bir mahalle ortadan kalkabilirdi.
24 Temmuz 1660'da bir öğleden sonra Haliç kıyısındaki Ahi Çelebi mahallesinde de böyle oldu. Kurak yazın ardından esen kuzey rüzgarı kerestecilerin bulunduğu mahalledeki yangını büyüttü. Yangın bir türlü söndürülemedi. Birkaç gün sürdü.
Eremye Çelebi'nin kaydettiği üzere insanlar langa bahçelerine ve vefa meydanına koştu. Açık arazilere mallarını yığarak zarardan korunmaya çalıştılar. Bazıları kurtarabildikleri eşyaları hanlara ve camilere taşıdı. Ne var ki yangın Kebeci Han gibi hanları da yuttu.
İstanbul halkının bir kısmı soluğu kıyıda aldı. Ne de olsa su kenarı yanmazdı. Ne var ki kıyıda kayıklarda bekleyenler arasında bile havaya savrulan kül ve kıvılcımlar yüzünden yaralananlar vardı. Sarayın has bahçesini sığınmacıları açan Bostancıbaşı İbrahim Ağa daha sonra vezirlikle ödüllendirilecekti.
İstanbul tarihi buna benzer onlarca yangınla doludur aslında. Elbette buna dair çözümler de düşünülüyordu. Başlardan mahallenin sakaları çeşmelerden su taşıyor, eldeki imkanlarla yangın söndürülüyordu. Yangın kureleri de vardı ki bunlar gündüz kırmızı ve yeşil bayraklarla, gece fenerlerle yangın yerini bildiriyordu.
1718'de Gerçek Davudağı adında Aslen Fransız olan David adında bir usta Didon denilen aletiyle tüfekhane ve tophane yangınlarında muvaffakiyet gösterdi. Bunun üzerine Nevşehirli damat İbrahim Paşa dergah-ı ali yeniçerileri Tulumbacı Ocağı adı altında bir ocak kurup başına da Gerçek Davudağı'yı getirdi. Daha sonra Tulumba denilecek bu alet bakır bir hazneden su çeken tek silindirli basit bir pompaydı. Suyu meşin veya bez bir hortumdan ateşe püskürtüyordu.
Sonra daha hafif modelleri de yapıldı. 1737'de Davud'un oğlu Sadık Ali Ağa çift hazdeli modeli geliştirdi. 1754'de Bostancı Ocağı tulumbacısı Mehmet Ağa ise bir hortumla kuyudan su çekip diğerinden püskürten emme basma tulumbayı buldu. Sahil yangınları için tulumba ve ustaları taşıyan ateş kayıkları da devreye girdi.
Beyazıt ve Galata kulelerinden verilen sinyalle yangın duyuruluyordu. Tulumbacılar birbirlerini gördüklerinde, ''Aa bir çocuğun oldu'' diyor, karşı taraf ''Kız mı oğlan mı?'' diye soruyor. Oğlan İstanbul Suriçini, kız Galata tarafını işaret ediyordu.
Zamanla her semtin bir tulumbacı sandığı oldu. Öyle ki bunlar yangın söndürmede birbiriyle yarışan spor kulüplerine bile dönüştüler ki, bu bir başka videonun konusu olacak kadar geniş bir hadisedir. Öte yandan bu sadece İstanbul'un sorunu da değildi. 1666 yılında büyük veba salgınını yeni atlatan Londra şehri bir yangınla tarumar oldu.
2 Eylül pazar günü gece birde Thomas Farnier'in Pudding Lane'deki fırınında başlayan yangın birkaç saat içinde şehri yutuverdi. Donanma idaresinden Samuel Pepys bazı binaların yıkılmasının yangını engelleyeceğini iddia ederek Kral 2. Charles'ın huzuruna çıktı. Amaç ateşin sıçrayacağı malzemeyi ortadan kaldırıp boş bir hat açmaktı.
Bu tedbirlere rağmen yangın 6 Eylül'e kadar sürdü. Londra'da 13.200 ev ve 87 kilise yok oldu. Yangınla mücadele eden Pepys'in kendisi bile şarabını ve parmesan peynirini toprağa gömerek kurtarmaya çalışmıştı.
Yangın söndüğünde öfkeli ve umutsuz Londralılar bir suçlu aramaya başladılar. İngilizler o sırada Fransızlarla ve Hollandalılarla savaş halindeydi. Bu ortamda şehirde dolaşan Robert Hubbard adındaki bir Katolik suçlandı. Katolik Fransızlara destek vermek için bir protestan şehri olan Londra'yı kundaklayan ondan başkası olamazdı.
Gerçi şehre yangından iki gün sonra gelmişti. Ancak muhtemelen işkence altında verdiği ifadeyle suçu üstlendi ve 27 Ekim 1666'da Tyburn'da asıldı. İlginç olan astrolog William Lilly'nin daha 1651'de alevler içindeki bir şehir imgesini içeren resimler basmasıydı. İngiliz parlamentosu Lilly'ye bu yangını nasıl 15 sene önceden bildin diye sorular sorsa da astrolog bunun başarılı bir kehanet olduğunda ısrar etti.
O bu kehanetinde yalnız değildi. Pek çok kahin vahiy kitabına göre canavarın yani deccalin sayısı olan 666'da gerçekleşecek bir felakete hazırdı. 1666 senesindeki uğursuzluk, 1664 ve 65'te geçen kuyruklu yıldızlarla, 1665'teki veba salgınıyla geliyorum demişti. 666 beklentisi içinde 5. Monarşistler adındaki Thomas Wenner öncülüğündeki bir grup 1661'den beri kıyamet yakın bağırışlarıyla Londra halkını Kral İsa adına ayaklanmaya davet ediyordu.
Wenner idam edildi, bağırsakları çıkarılarak dörde bölündü ancak kıyamet beklentisi devam etti. 1666 yangını işte bu beklentinin zirvesini teşkil ediyordu. Bu histeri krizinin ötesinde Londra'da aklı başında birileri de vardı elbette. Londra bu yangından sonra baştan aşağı Kagir ve Tuğla'dan inşa edildi.
Ahşap malzemeler terk edildi ve güçlü bir yangın teşkilatı kuruldu. Londra bir daha bu çapta bir yangın felaketiyle karşılaşmayacaktı. Bir felaketten sonra aklı başında tedbirler düşünmek her zaman mümkün olmaz. Hele hele sorunun nereden geldiğini, nereden kaynaklandığını bilmiyorsanız.
Veba salgını asırlar boyunca böyleydi. Aslında veba Orta Asya'da Marmot adındaki dağ sıçanlarının yenmesiyle insanlara bulaşan Yersinia pestis bakterisinden kaynaklanıyor, İpek yolu üzerinden gemilere, gemi içindeki farelere bulaşıyor, farelerin gittiği her yerde de hastalık hızla yayılıyordu. Kasık ve koltuk altında çıkan bir kabarcık birkaç hafta içinde ölmenize sebebiyet verebilirdi. Bu ortamda halkın başvurduğu tepkileri en güzel anlatan Bocaccio'nun Decameron'udur.
Hikayede yedi kadın Santa Maria Novella'da bir araya gelir. Onlara üç genç erkek katılır. Kadınlardan Pampinea şehirden ayrılmayı önerir ve ekip kırsal bir beldede bir şatoya kapanır. Kırsaldaki konutta yalnız hayatta kalmayı beklemezler.
Hizmetçilerin işleri dağıtılır, günün yemek, gezinti, dinlenme saatleri belirlenir. Her gün bir kral veya kraliçe seçilir ki ilk kraliçe Pampinaya'dır. Hikaye anlatmak bu küçük topluluğun düzenli faaliyeti haline gelir. 10 anlatı gününde 100 hikaye oluşur ki Dekameron adı da buradan gelmekte.
Bu hikayelerde vebaya verilen tepkileri açık bir biçimde görebiliyoruz. Halkın bir kısmı evine kapanıp dozunda şarap ve müzikle zaman geçirmekteydi. Kendilerini kara haberlerden, can sıkıcı gelişmelerden bu suretle koruyorlar, veba yokmuş gibi yapmaya çalışıyorlardı. Kimileri çıldırmış gibi meyhane meyhane geziyor, sokaklarda dans ediyor, sahipleri ölmüş ya da terk edilmiş evlere girerek partiler düzenliyordu.
Ölümün yakınlığı hayatı hiç olmadığı kadar değerli hale getirmişti. Ana babalar çocuklarını bakıcılara terk ederek ortadan kayboluyor, cesetler cenaze töreni düzenlenmeksizin gömülüyordu. En aklı başında tepki çiçek ve baharatla birlikte gezinmekti. O günün tıp telakkisinde hastalığın sebebi miyazma yani kötü havaydı.
Dolayısıyla burunlarına güzel kokulu malzemeleri yerleştirenler bu hastalıktan korunmuş oluyorlardı. Pandemi zamanı maske takmamıza benzeyen bir çözüm aslında bu. Nitekim veba denince akla gelen veba doktoru maskesinde de bu mantık vardır. Doktor hastalarını ziyaret ederken gaga kısmında güzel kokulu bir karışım bulunan bir maske ile yola çıkar.
Bu suretle kötü havadan ve dolayısıyla hastalıktan korunmuş olur. Parisli doktorlar bundan başka bedeni yoran egzersizleri, cinsel birleşmeleri ve banyo almayı da riskli olarak ilan etmişlerdi. Avignon'daki papa Altıncı Klemens aynı amaçla çevresinde sürekli olarak ateş bulunduruyordu. Ateş vebayı uzak tutmalıydı.
Ancak herkes papa cenapları kadar rasyonel değildi. Bu da onu kariyeri boyunca dinsel hisleriyle mücadele etmek zorunda bıraktı. Neticede veba ilahi bir lanet gibi görünüyordu. Hollandalı flagelantlar yani kırbaç cemaati bu meseleyi ilahi merhametle çözme yolunu seçti.
Aziz Mikail yoğurtusunda Londra'ya gelen bu cemaat günde iki kez topluca soyunup kendilerini kırbaçlıyor, karşılıklı ilahiler söylüyor ve yere haç biçiminde uzanıyorlardı. Başlıklarındaki kırmızı haç ve düğümlü sivri uçlu kamçalar törenin tanınmasını sağlıyordu. Kendilerine acı çektirerek tanrısal merhameti celbetmeye çalışıyorlardı anlayacağınız. Bu çılgın topluluğun eylemleri papa tarafından yasaklandıysa da toplu histeri sona ermedi.
Önce 1348'de Savoy'da Cenevreli Yahudi Agimet kuyuları zehirleyerek halkı veba etmekle suçlandı. Châtel de işkence altında suçunu itiraf etti. Kendisine bir zehir veren ve kuyulara dökmesini emreden gizli bir cemaatin varlığını ifşa etti. Suçlular cezalandırıldı.
Bir sene sonra Strasbourg'da bir başka Yahudi topluluğu vebadan ötürü suçlandı. Yahudiler şehir mezarlığında yakılarak katledildi. Papa bu eylemleri kınasa da bütün Avrupa şehirlerinde yükselen şiddete bir türlü mani olamadı. Meselenin dilerseniz bu noktasında sizlere maskenizdeki baharatları yenilemek üzere kısa bir mola zamanı tanıyalım.
Veba için belirli tedbirler düşünülebilir. En azından vebalı olan kişinin kim olduğunu bilirseniz ona temas etmekten kaçındığınızda korunmanız mümkündür. Ancak yerin binlerce metre altından gelen bir felaketten kaçmak bu kadar da kolay değildir. Deprem ne zaman geleceğini bilmediğiniz, ancak riskini tahmin edebildiğiniz bir felakettir.
Nitekim uzun yıllar deprem bilimi, astroloji gibi bir kehanet uygulaması olarak görülmüştü. Dikkat ederseniz halen daha deprem bildirilerini Kandilli'deki rasathanemiz yapmaktadır. Ki bu, müneccimlikle deprem biliminin birlikte olduğu çağların bir izidir diyebiliriz. İstanbul'un depremleri ayrı bir video konusu olacak kadar geniş bir mevzudur.
Bu nedenle en büyüklerinden birinden, 1509 İstanbul depreminden bahsetmek yerinde olacak. 10 Eylül 1509 gecesi İstanbul, Osmanlı kaynaklarının sonradan kıyameti sura, yani küçük kıyamet adını vereceği büyük depremle sarsıldı şehrimiz. Sarsıntı gece vakti geldi. Evler insanların üzerine çöktü, minareler devrildi, Fatih ve Bayezid camileri ağır hasar gördü.
Eğri kapıdan yedi kuleye uzanan kara surlarının büyük bölümü parçalandı. Dönemin kayıtlarında 1070 ev ile 109 cami ve mescidin harap olduğu, binlerce kişinin öldüğü anlatılır. Can kaybı için verilen rakamlar 5000'den çok daha yukarılara çıkar. Fakat felaket yalnız yerden gelmedi 1509'da.
Marmara Denizi önce kabardı ardından deniz surlarını aşan dalgalar İstanbul ve Galata kıyılarına girdi. Modern araştırmalar bunu depremle bağlantılı bir tsunami olarak değerlendiriyor ve bazı tarihsel veriler yer yer birkaç metreyi bulan dalgalara işaret ediyor. Depremin ardından yer durulmadı. Kaynakların ifadesiyle 40 günden fazla artçı sarsıntılar devam etti.
İstanbullular evlerine girmeye korkup bahçelerde, meydanlarda, derme çatma barınak ve çadırlarda yatmaya başladılar. Şehir halkı için küçük kıyamet edebi bir abartıdan ziyade haftalar boyunca gerçekten dünyanın sonunun gelip gelmediğini düşündürecek bir tecrübeyi anlatıyordu. Saray da bu kıyametten kurtulamadı elbette. 2. Bayezid taş duvarlara güvenmeyerek saray bahçesine çadır kurduldu ve yaklaşık 10 gün burada kaldı.
Ardından İstanbul'dan ayrılarak Edirne'ye geçti. Bir rivayete göre deprem sırasında padişahın yatak odasının bulunduğu bölüm çökmüş. Sultan Bayezid o sırada gece namazı için kalkmış olduğundan enkaz altında kalmaktan kurtulmuştu. Üstelik felaket sanki padişahı takip ediyordu.
Kaynaklar kısa bir süre sonra Edirne'nin de şiddetle sarsıldığını, bunun üzerine Bayezid için daha güvenli kabul edilen ahşap bir yapı yaptırıldığını aktarır. İstanbul'da ise artçılar sürerken, insanlar yıkıntılar arasında ölülerini çıkarıyor, çöken surları ve su yollarını açmaya çalışıyordu. Depremin büyüklüğü öyleydi ki, yalnız birkaç mahalleyi değil, başkentin savunma sistemini, çarşılarını, camilerini ve saray yapılarını aynı anda vurmuştu. Osmanlı tarihçileri bu yüzden ona sıradan bir zelzele demekle yetinmediler.
Kıyameti sura, küçük kıyamet dediler. Akdeniz'in öbür ucunda yaşanan bir başka felaket, modern düşünce tarihine damgasını vurmuştur. Lisbon Depremi. 1 Kasım 1755, Lisbon'da Azizler Günü'ydü.
Lisbon halkı sabah ayini için kiliselere dolmuştu. Mihraplarda, evlerde, şapellerde yüzlerce mum yanıyordu. Saat 9.40 sularında yer sarsılmaya başladı.
Birkaç dakika süren şiddetli sarsıntılar kiliseleri, banastırları ve evleri insanların üzerine yıktı. Devrilen mumlar ve ocaklar kısa süre içinde şehrin çeşitli noktalarında yangın çıkardı. Açık alanın daha güvenli olduğunu düşünen binlerce kişi Tagus kıyısına, limana ve rıhtımlara kaçtı. Fakat yaklaşık bir saat sonra deniz önce olağan dışı bir biçimde çekildi.
Halk çekilen denize doğru adeta büyülenmiş gibi yürüdü. Ardından tsunami limana girdi. Böylece depremden kurtulanların bir kısmı da suda can verdi. Tanrı adeta Lizbonlular için bir ölüm tuzağı kurmuştu.
Felaketin tuhaf ironilerinden biri de yapı tarzıyla alakalıydı. Ağır taş kiliseler ve manastırlar çökerken, kentin hafif ahşap malzemeden dik yamaçlara inşa edilmiş genel evleri ayakta kaldı. Azizler gününde kiliseye gidenler avizelerin ve düşen taşların altında can verirken, genel evlerde safa sürenler elini kolunu sallayarak kurtulmuştu. Sarsıntı bitti ancak felaket bitmedi.
Yangınlar günlerce sürdü. Sokaklarda cesetler çürümeye başlayınca bu kez halkı salgın hastalık korkusu sardı. Düzen hızla bozuldu. Boşaltılmış evlerin, dükkanların, sarayların ve kiliselerin yağmalandığına ilişkin haberler üzerine askerler sokağa çıkarıldı ve 4 Kasım'da yağma ve şiddet suçlarının sokakta, yerinde ve hızla yargılanabilmesine imkan veren olağanüstü tedbirler alındı.
Cesetlerin şehirden mümkün olduğunca çabuk uzaklaştırılması emredildi. Geleneksel cenaze merasimleri beklenmeden bir kısmı teknelere yüklenip Tagus ağzının ötesinde denize bırakıldı. Sonradan Pombal Markisi olacak Sebastian Jose de Carvalho'ya şimdi ne yapacağız diye sorulduğunda tarihe geçecek bir söz söyledi. Ölüleri gömeceğiz, yaşayanları gözeteceğiz.
Bu söz günümüzde geri döndürülemeyecek kayıplara takılmayıp elde kalanları kurtarmaya ve geleceği toparlamaya yönelmek anlamında bir çeşit politik deyime dönüşmüştür. Öte yandan bu deprem Lisbon'dan çok Avrupa düşünce dünyasını sarstı. Lisbon haberi Avrupa'ya ulaştığında zaten sürmekte olan bir tartışma vardı. Dünyadaki kötülükler, bütünün iyiliği ve ilahi düzen içinde nasıl açıklanabilirdi?
Leibniz'in teodise yani kötülük problemine verdiği, Alexander Pope'un popülerleştirdiği cevap, bütün kusurlarına rağmen içinde yaşadığımız dünya, mümkün dünyaların en iyisidir, düşüncesiydi. Voltaire, Lisbon depreminden sonra depremde ölen çocukları, kilisede hem de Azizler gününde ölen insanlara örnek göstererek, büyük acıları daha büyük bir iyiliğe, ilahi bir plana bağlayan bu teselliyi hedef aldı. Enkaz altındaki çocukların hangi suçtan sorumlu olduğunu sorarken soyut iyimserliği belirli kurbanlarla yüzleştiriyordu. Ona göre bu adaletsiz dünyada Lisbon yerle birken Paris dans etmekteydi.
Russo 18 Ağustos 1756'da Voltaire'e yazdığı mektupta acının büyüklüğünün yalnız duaya yüklenmesine itiraz etti. İnsanların 6-7 katlı binlerce evde yoğunlaşmasını tabiat buyurmamıştı. Daha seyrek ve daha hafif yapılarda yaşansaydı zarar azalabilirdi. İnsanların evrakını, giysisini, parasını kurtarmak için hasarlı yapılarda kalmasını sorguladı Russo.
Kısa ifadesiyle fiziksel kötülüklerimizin çoğu kendi eserimizdir diyordu. Kant ise meseleyi bu tartışmanın tamamen dışında kalarak daha bilimsel bir düzleme çekti. Tanrı neden yaptığı yerine deprem nasıl oldu diye sormaya çalıştı. 1756'da Lisbon depremi üzerine 3 ayrı yazı yayımladı.
Tsunami dalgalarının yayılmasını, yer altı yapısını, dağ sıralarını ve olası fiziksel nedenleri inceledi. Teorilerinin önemli bir kısmı bugün yanlış olsa da yöntem önemliydi. Astrolojik açıklamalara, gezegenlerin hizalanmasına veya felaketi doğrudan günahın cezası sayan yorumlara karşı doğal bir neden arıyordu Kant. Bu nedenle Lisbon, yalnız teodise tartışmasının değil, felaketleri doğa bilimlerinin konusu olarak ele alma eğiliminin de sembolik başlangıçlarından biri oldu.
Günümüzde Lisbon depremi aydınlanma tarihinde ve modern bilimin serüveninde önemli bir kırılma anı teşkil ediyor. Ancak bu tepkiler dini açıklamaların ortadan kalktığı anlamına da gelmez. Portekizli cizvit Gabriel Malagrida, Lisbon'un günahları yüzünden Tanrı tarafından cezalandırıldığını savundu. Tiyatro, dans ve dünyevi eğlenceleri felaketle ilişkilendirdi ve esas yapılması gerekenin yeniden inşa değil, tövbe ve kefaret olduğunu söyledi.
İngiltere'de aynı günlerde John ve Charles Wesley'de depremi ilahi ikaz ve günahkarlara yönelik uyarı çerçevesinde işlediler. Dolayısıyla Lisbon depremi oldu, Avrupa bir gecede dinden çıktı şeklinde basit bir çıkarımda bulunmak herhalde doğru olmaz. Bugün bu tür büyük felaketlere tıpkı Kant gibi doğal sebepler arıyoruz. Televizyonlarda deprem bilimciler fayatlarını, riskleri, muhtemel senaryoları anlatıyor.
Depremin ne zaman ve nasıl meydana gelebileceğini anlamaya çalışıyoruz. Fakat Russo'nun iki buçuk asır önce söylediği şey hala geçerliğini koruyor. Bu felaketler ister Tanrı'nın ilahi planının bir parçası, ister tabiatın kaçınılmaz bir sonucu olsun. Ne Tanrı ne de depremde yıkılacak binalar yapmayı, insanların kaçışını engelleyecek dar sokaklarda yaşamayı, şehirlerimizi felakete hazırlıksız bırakmayı emretti.
Onu felakete dönüştüren çoğu zaman bizim yaptığımız tercihler, ihmaller ve hatalar oluyor. Nitekim 6 Şubat deprem felaketinde de bu acı dersten nasibimizi aldık maalesef. Bu vesileyle depremde kaybettiğimiz canları rahmetle yad ederek ve bir daha bu nevi felaketlerin yaşanmamasını temenni ederek bu bahsi kapatalım. Bir sonraki kaydımızda daha güzel konulardan bahsetmek dileğiyle.
Hakla kalın, hukukla kalın, sağlıcakla kalın efendim. Efendim bu bölümümüzün de sonuna gelmiş olduk. Tam bu noktada sizlerden bir istirhamım olacak. Bu bölümü şayet izlemiyor da dinliyorsanız takip et butonuna basmayı lütfen unutmayınız.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.