
1.609 kelime · ~8 dk okuma
Bu bölüme başlamadan önce küçük bir uyarı yapayım. Eğer buraya net cevaplar bulmak için geldiyseniz sizi biraz hayal kırıklığına uğratabilirim. Çünkü bu bölüm cevap vermekten çok soru sorma bölüm. Hem de öyle kolay sorular değil.
Ama siz de benim gibi bazen durup çok temel sandığımız şeyleri yeniden sorgulamayı seviyorsanız doğru yerdesiniz. Çünkü bugün gözlemlenen evrenden değil, belki de ondan çok daha garip bir şeyden konuşacağız. Onu gözlemleyenden. Yani bizden.
Daha doğrusu bilinçten. Şimdi bir anlığına bütün geçmişinizin silindiğini düşünün. Hiçbir şey bilmiyorsunuz. Hiçbir anınız yok.
Hiç ağaç görmemişsiniz. Bir şarkı dinlememişsiniz. Kahvenin tadını bilmiyorsunuz. Teninizde güneşin sıcaklığını hiç hissetmemişsiniz.
Bunu hayal etmek bile zor. Çünkü bizim gerçeklik dediğimiz şey bütün bunlardan oluşuyor. Gördüklerimizden, duyduklarımızdan, dokunduklarımızdan, tattıklarımızdan. Ama burada çok garip bir problem var.
Teknik olarak bunların hiçbirini doğrudan deneyimlemiyorsunuz. Gözünüz ışığı alıyor ve elektrik sinyallerine dönüştürüyor. Kulağınız havadaki titreşimleri başka sinyallere çeviriyor. Deriniz, diliniz, burnunuz aynı şeyi yapıyor.
Ve bütün bunlar beyninize ulaşıyor. Kafa tasınızın içindeki beyninizin ise ne gözü var ne de kulağı. Güneşi görmüyor, kahveyi tatmıyor, müziği duymuyor. Sadece sinyaller geliyor.
Ve beyin bunları yorumlayarak sizin gerçeklik dediğiniz şeyi oluşturuyor. Bir gülün kırmızısını düşünün mesela. Kırmızılık gerçekten gülün içinde bulunan bir şey mi? Fiziksel dünyada belli dalga boylarında elektromanyetik ışının var.
Ama kırmızı dediğimiz deneyim o ışığın beynimizde yarattığı şey. Bir kemanın tellerinde nota yok, titreşim var. Yağmur bulutunun içinde o çok iyi bildiğimiz yağmur kokusu yok. Evren fiziksel olarak parçacıklardan.
Alanlardan, dalgalardan, kuvvetlerden oluşuyor. Ama bunların içinde hüzün yok, özlem yok, güzellik yok, sevgi yok. Bunlar deneyimleyen bir zihin olduğunda ortaya çıkıyor. Burada da ilk büyük sorumuz ortaya çıkıyor.
Gerçeklik ile deneyim aynı şey mi? Dışarıda olan nerede bitiyor? Bizim yaşadığımız şey nerede başlıyor? İnsanlık aslında çok uzun zamandır bu sorunun peşinde.
Bu arayış sırasında yıldızların haritasını çıkardık. atomu parçaladık, insan genomunu çözdük, büyük patlamayı araştırdık, kara delikleri keşfettik, kuantum alanlarına kadar indik. Ama bütün bunları araştıran şey hala burada, kafamızın içinde. Ve belki de çözmekte en çok zorlandığımız şey de o.
Çünkü asıl sorumuz şu, bütün bunları deneyimleyen ben nedir? Bilinç dediğimiz şey nereden geliyor? Ve bilinç konusunda insanların vardığı sonuçlar birbirinden inanılmaz derecede farklı. Thomas Ligotti gibi bazı düşünürler bilinci neredeyse evrimin yaptığı bir hata gibi görür.
Peter Wessel Zaffe de insan zihninin evrimsel olarak ihtiyaç duyduğundan fazla geliştiğini, kendi varoluşunun anlamsızlığı üzerine düşünebilecek kadar farkındalık kazandığını söyler. Diğer uçta ise Carl Sagan'ın o meşhur fikri vardır. Biz, kozmosun kendisini anlamasının bir yöntemiyiz. Alan Watts'un yaklaşımı da buna yakındır.
Biz evrenden ayrı değilsek, bizim farkındalığımız bir anlamda evrenin kendi farkındalığıdır. Hangisi doğru bilmiyoruz ama sorun zaten burada başlıyor. Çünkü gözlemci bu kez kendisini gözlemlemeye çalışıyor. Bir ayna, başka bir aynaya ihtiyaç duymadan kendisini görebilir mi?
İnsan, kendisini anlamak için kendisinin dışına çıkabilir mi? Uzun süre çok temel bir varsayımla hareket ettik. Bir dünya var, biz onu algılıyoruz, anılarımız var, bir ben var. Ve bütün bunları üreten bir beyin var.
Sonuncusu özellikle güçlü bir varsayım. Bilincin, beynin yaptığı bir şey olduğunu düşünüyoruz. Gayet de makul. Ama bir şeyi çok uzun süre varsaydığımızda onun bir varsayım olduğunu unutmak da çok kolay.
Rene Descartes yüzlerce yıl önce tam da bu yüzden radikal bir yöntem önermişti. Her şeyden şüphe et, duyularından şüphe et, anılarından şüphe et, dış dünyanın varlığından bile şüphe et. Sonunda elinde şüphe edemediği tek bir şey kalıyordu. Şüphe ediyor olması, yani düşünüyor olması.
Düşünüyorum, öyleyse varım demişti zaten. Fakat Descartes'in bulduğu şey aslında bir cevap olmaktan çok yeni bir soruydu. Tamam, düşünüyorum. Peki düşünen şey ne?
Beynim mi? Nöronlar mı? Elektrik sinyaller mi? Çünkü beyni açıp baktığınızda çok garip bir manzara var.
Yaklaşık 86 milyar tane nöron, elektriksel faaliyetler, kimyasal reaksiyonlar, bağlantılar. Ama kırmızı yok, acı yok, kahvenin tadı yok, çocukluğunuzdan kalan o anı yok. Ve en garibi orada siz diye gösterebileceğimiz bir şey de yok. En azından şu ana kadar bulamadık.
Ama belki de yanlış soru bu. Çünkü böyle sorduğumuz anda bilinci beynin bir yerinde duran fiziksel bir nesne gibi düşünmüş oluyoruz. Sanki yeterince güçlü bir mikroskopla bakarsak bir yerde bilinç diye bir şey bulacağız. Oysa nörobilim bugün beynin inanılmaz derecede fazla şeyini açıklayabiliyor.
Nasıl gördüğümüzü, nasıl duyduğumuzu, nasıl hatırladığımızı, kararların hangi süreçlerle oluştuğunu biliyoruz. Belirli beyin bölgeleri hasar gördüğünde hangi işlevlerin kaybolacağını görebiliyoruz. Hatta bazı deneylerde kişinin bilinçli olarak karar verdiğini bildirmesinden önce beyindeki karar sürecine ilişkin işaretleri ölçebiliyoruz. Ama bütün bunların ortasında cevaplayamadığımız çok temel bir soru var.
Bunların herhangi biri neden bir şey gibi hissediliyor? Bir bilgisayar da bilgi işliyor, bir hesap makinesi de. Bir yapay zeka sistemi milyarlarca işlem yapabiliyor. Veri alıyor, karşılaştırıyor, karar veriyor, çıktı üretiyor.
Ama bütün bunlar olurken içeride bir deneyim yaşandığını varsaymıyoruz. En azından şimdilik. Peki bizde neden var? Beyin neden yalnızca bilgi işleyen bir sistem değil de aynı zamanda deneyimleyen bir sistem?
Filozof David Chalmers'ın bilincin zor problemi dediği şey kabaca bu. Beynin hangi mekanizmayla çalıştığını açıklamak başka bir şey. O mekanizmanın neden öznel bir deneyim yarattığını açıklamak bambaşka bir şey. Diyelim ki yarın insan beynindeki her nöronu kusursuz biçimde haritaladık.
Her bağlantıyı biliyoruz. Her elektrik sinyalini. Her kimyasal etkileşimi. Bir düşüncenin nasıl oluştuğunu.
Bir anının nasıl saklandığını. Bir kararın nasıl verildiğini eksiksiz biçimde açıklayabiliyoruz. Bu bilinci açıklamak mı olur? Yoksa yalnızca beynin nasıl çalıştığını mı açıklamış oluruz?
Bir motorun nasıl çalıştığını anlatabiliriz. Ama motor olmak nasıl bir his diye sormayız. Bir bilgisayarın çalışma prensibini anlatabiliriz. Ama bilgisayar olmanın nasıl hissettirdiğini merak etmeyiz.
İnsanda ise durum değişiyor. Çünkü burada madde yalnızca davranmıyor gibi görünüyor. Aynı zamanda bir şeyler hissediyor. Ve bunun nasıl mümkün olduğunu henüz bilmiyoruz.
O yüzden belki bilinç yalnızca henüz çözemediğimiz bir problem değil. Belki de henüz doğru biçimde sormayı öğrenemediğimiz bir problem. Ve tam burada işler biraz daha garipleşiyor. Çünkü belki de sorun bilinci açıklarken en başta yaptığımız varsayımda.
Ona geçmeden önce kısa bir ara verelim. Nerede kalmıştık? Beynin nasıl çalıştığını giderek daha iyi açıklıyoruz. Ama bütün bunların neden bir deneyime dönüştüğünü hala bilmiyoruz.
İşte tam bu boşluk bizi daha radikal ihtimallere götürüyor. Mesela pansişizm. Kabaca bilincin evrende sonradan ve tamamen sıfırdan ortaya çıkan bir özellik olmayabileceğini söyler. Belki deneyimin çok ilkel bir biçimi gerçekliğin temel yapısında zaten vardır.
Bu elektronların düşünüp hayatın anlamını sorguladığı anlamına gelmiyor elbette. Fikir daha temel. Belki bilinç yeterince karmaşık madde bir araya geldiğinde sihirli biçimde ortaya çıkan tamamen yeni bir şey değildir. Garip geliyor ama aslında insanlık binlerce yıldır benzer bir boşluğu farklı kelimelerle doldurmaya çalışıyor.
Ruh dedik, tin dedik, nefis dedik, atman dedik, kozmik bilinç dedik. Kavramlar birbirinden çok farklı olsa da arkadaki soru şaşırtıcı biçimde benzer. Madde nasıl oluyor da kendisinin farkına varıyor? Bilim bugün buna kesin bir cevap verebiliyor mu?
Hayır. Dürüst cevabımız bu. Bilmiyoruz. Bilincin ne olduğu ve tam olarak nasıl ortaya çıktığı konusunda bilimsel bir fikir birliği yok.
Ama elimizde bazı güçlü aday teoriler var. Bunlardan biri Global Workspace Theory yani küresel çalışma alanı kuramı. Kabaca şöyle düşünebilirsiniz. Beyinde görme, işitme, hafıza, dikkat ve karar verme gibi çok sayıda süreç aynı anda çalışıyor.
Bunların önemli bir kısmı bilinçli farkındalığımıza hiç ulaşmıyor. Ama bazı bilgiler bir noktada beynin çok daha geniş bir bölümünün erişebileceği hale geliyor. Sanki bilgi kapalı bir odadan çıkıp ortak bir çalışma alanına taşınıyor. Bu görüşe göre bilinçli farkındalık da bu küresel erişimle yakından ilişkili olabilir.
Teori pek çok deneysel bulguyla ilişkilendirilebiliyor. Ama o meşhur problem hala karşımızda. Tamam, bilgi bütün sisteme yayıldı. Neden? Bunun bir hissi var.
Bir başka önemli yaklaşım, Integrated Information Theory, yani bütünleşik bilgi kuramı. Bu teori bilincin yalnızca ne kadar bilgi işlendiğiyle değil, o bilginin sistem içinde ne kadar bütünleşmiş olduğu ile ilgili olduğunu öne sürüyor. Yani önemli olan sadece sistemin karmaşık olması değil, parçalarının birbirinden tamamen bağımsız olmayan, bütünleşmiş tek bir yapı oluşturması. Bu yaklaşımın sonuçları daha radikal yerlere kadar uzanabiliyor.
Ve bazı savunucuları, çok ilkel düzeylerde de olsa, bilincin insanlara özgü olmayabileceğini düşünüyor. Ama burada bilim açısından çok önemli bir sorun var. Bir teorinin ilginç olması yetmez, test edilebilir olması gerekir. Bilinç teorilerinin yaşadığı temel güçlüklerden biri de tam burada.
Çünkü biz beyni dışarıdan inceliyoruz. Açıklamaya çalıştığımız şey ise içeride yaşanıyor. Ve son yıllarda başka bir yaklaşım giderek daha fazla önem kazandı. Belki beyin dış dünyayı sandığımız gibi doğrudan algılamıyordur.
Belki de sürekli tahmin ediyordur. Bu görüşe göre beyin pasif bir kamera değil, sürekli dış dünya hakkında modeller kuran bir tahmin makinesi. Gözlerden, kulaklardan ve diğer duyulardan gelen verileri alıyor ama gerçekliği sıfırdan bu verilerle oluşturmuyor. Zaten elinde bir tahmin var.
Gelen veriyi o tahminle karşılaştırıyor ve modelini sürekli güncelliyor. Bu yüzden şu anda gördüğünüz, duyduğunuz ve hissettiğiniz deneyimin önemli bir kısmı yalnızca dışarıdan gelen veriden değil, beyninizin o veriyi nasıl yorumladığından oluşuyor. Bazen buna kontrollü halüsinasyon benzetmesi yapılıyor. Ama buradaki halüsinasyon kelimesi yanıltıcı olmasın.
Bu, dış dünyanın gerçek olmadığı anlamına gelmiyor. Sadece bizim dış dünyaya doğrudan erişemediğimizi söylüyor. Deneyimlediğimiz şey, beynimizin dış dünya hakkında oluşturduğu bir model. Ve belki de başta sorduğumuz soruya geri dönmemiz gerekiyor.
Gülün kırmızısı nerede? Kevanın notası nerede? Kahvenin tadı nerede? Belki de tüm bu soruların cevabını yalnızca dış dünyada aramak baştan beri eksik bir yaklaşım.
Çünkü gerçeklikle karşılaşmamızın her aşamasında arada bir zihin var. Ve bilinç problemini özellikle tuhaf yapan şey de bu. Bilinci anlamaya çalışan şey yine bilincin kendisi. Bir fizikçi elektronu inceler.
Bir biyolog hücreyi, bir astronom galaksiyi. Araştırmacı başka, araştırdığı şey başkadır. Ama bilinçte bu ayrım ortadan kalkıyor. Gözlemciyle gözlemlenen aynı şeye dönüşüyor.
Evrenin milyarlarca yıllık tarihinde bir noktada madde dönüp kendisine bakmaya başladı. Biz buna bilinç diyoruz. Ve belki de bütün cevaplardan önce kabul etmemiz gereken şey şu. Bilinç yalnızca çözülmemiş bir bilimsel problem değil.
Bilimin karşılaştığı en tuhaf problemlerden biri. Çünkü evrendeki diğer bütün problemleri anlamak için kullandığımız araç da o. Bütün teleskopları yapan, bütün mikroskoplara bakan, bütün teorileri kuran, soruları soran. Ve sonunda dönüp kendisine şu soruyu yönelten.
Ben neyim? Biz neyiz? Bilinç paradoksunun özü de tam burada. Çünkü bu soruyu soran şeyle aradığımız cevap birbirinden ayrı değil.
Aynı şey.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.