
2.374 kelime · ~12 dk okuma
İnsan unutkan. Evet, tarihten hiç ders almayız. Sürekli aynı hatayı tekrarlarız. Hatalarımızdan asla ders almayız.
Unutkanız, evet. Fakat bazen neyi unuttuğumuzu bile unuturuz. Bazı hikayeler yaşanır, biter ve biz bu hikayenin gölgesinin kalıntılarına ulaşırız. Geçmişte bir zamanda mesela belki de bugün hala peşinde olduğumuz bilgilere birileri ulaşmıştı.
Binlerce yıl yeniden keşfetmek için beklediğimiz keşifler yapılmıştı. Karanlığın içinde bir mum ışığı ile arayıp örüntüler kurmaya çalıştığımız tarih yazılmıştı. Ve belki de biz tüm bunları kaybettik. Bir yangında, antik bilginin başkenti İskenderiye'de çıkan bir yangında.
Sadece bir yangında değil, asırlar süren işgaller, yağmalar ile tüm insanlığın emek emek biriktirdiği bilgiyi kaybettik biz. Ve işte sorun şu ki neyi kaybettiğimizi bile bilmiyoruz. Ama bazı fikirlerimiz var. Ve eğer bildiklerimiz gerçeğin çok küçük bir kısmıysa bile gerçekten biz insanlık olarak çok büyük bir kayıp yaşadık.
Ve belki de hala bunun yasını tutuyoruz. İskenderiye Kütüphanesi'nden bahsediyorum elbette. Gelin tüm bildiklerimiz ile İskenderiye'de nasıl inanılmaz bir arşiv meydana gelmişti ve bu hazineye gerçekten ne olduğu bir bakalım. İskenderiye Kütüphanesi'ni anlamak için önce İskenderiye'yi anlamak lazım.
Ve İskenderiye'yi size nasıl anlatsam bilmiyorum ama şöyle düşünün. M.Ö. 2. yüzyılda yaşayan, Rodos'tan yola çıkan sıradan bir Yunan ticaret gemisinin kaptanısınız.
Batı ile Doğu arasındaki yoğun ticaretin önemli bir parçasısınız. Bir gün Rodos şarabı, bronz alet ve silahlardan oluşan bir yük veriliyor size. Ve İskenderiye'ye doğru yelken açıyorsunuz. Günler sonra ufukta önce tek bir şey beliriyor.
O kadar büyük ki denizin ortasına dikilmiş bir dağ gibi görünüyor. Yaklaştıkça 140 metre boyunda tamamen parlak mermer kaplı bir yapı korkunç bir şekilde yükselmeye başlıyor. İskenderiye Feneri bu. Dünyanın kayıp harikalarından birisi.
Limana yaklaştıkça donup kalıyorsunuz. Yüzlerce gemi, bitmek bilmeyen iskeleler, mermer saraylar. Dünyanın dört bir yanından insanlar. Hayatınız boyunca gördüğünüz hiçbir liman buna benzemiyor.
Sanki küçük bir köyden çıkıp ilk kez modern Manhattan'ın gökdelenlerini görmek gibi. Ama çok daha şok edici. Çünkü o güne kadar insanlığın ulaşabileceği en büyük ölçeğin bu kadar ötesinde bir yerin var olabileceğini hiç hayal bile etmemişsiniz. İskenderiye böyle bir yerde o zamanlarda.
Tüm dünyanın en gelişmiş şehriydi belki de. Bu arada Rodoslu kaptan gemisini limana yerleştirdiğinde eli yüzü düzgün, mürekkep yalamış tipler gemisini atlıyorlardı hemen. Bir şeyler arıyorlardı. Altın, gümüş, ganimet filan değil.
Onlara göre daha değerli bir şey. Bir tomar. Yazılar bulunan tomarlar arıyorlardı. Getirdiğiniz mal mülk dışında, geldiğiniz yerde haberleri olmayan bilgiler de getirip getirmediğinize bakıyorlardı.
Bulurlarsa hemen değerli bir şeylerle takas ediyorlardı. Ve bu tomarı da alıp bir binaya götürüyorlardı. Bu rutin bir uygulamaydı. Kaptan şaşırıyordu belki de o zamanlarda.
Bir kağıt parçası karşılığında kilo kilo erzak veya kumaş veriyordu garip adamlar. Ama işte, İskenderiye'nin asıl hazinesi de buydu zaten. Bilgi. Adını aldığı Büyük İskender tarafından M.Ö. 331'de kurulmuştu İskenderiye.
Fener'de hemen inşa edilmeye başlanmıştı zaten. Helenistik dönemden bahsediyoruz. O zamanlar dünyanın büyük şehirleri birbirleriyle devasa mimari projeler ile yarışıyorlardı. Şehirler ve krallıklar güç, zenginlik ve meşruiyetlerini mimari ile gösteriyordu.
Bir anlamda antik dünyanın prestij projeleriydi bunlar. Bergama'daki Akropol mesela veya yine Bergama'daki İskenderiye'den sonra dünyanın en büyük ikinci kütüphanesi ya da Rodos'taki dev heykel. İskenderiye'de bu dönemde inanılmaz bir mimari ve mühendislik harikası olarak tasarlanıp inşa edilmişti. Önce bakır borularla tüm şehrin altyapısı inşa edildikten sonra her metrekaresi önceden çizilip planlanmış evler, saraylar, yapılar inşa edilecekti.
Müthiş bir şehir planlamasına sahipti. Ve özellikle konum, Nil nehrine yakınlığı, denize hakim konum. Her anlamda tüm Akdeniz'in en önemli şehri olmak için her şeye sahipti. Ki öyle de olacaktı.
Çok kısa süre içerisinde dünyanın en büyük, en hareketli, her anlamda en canlı şehri olacaktı. Ama İskender bunu göremeyecekti. Bunu başaran kendisi değil, varisi olacaktı. M.Ö. 323'te Büyük İskender öldüğünde ardında devasa ama parçalanmış bir imparatorluk bıraktı.
Generalleri bu mirası paylaşırken Batlamyus Mısır'ı ele geçirdi. Ancak bir sorun vardı. Mısır'ın kralıydı ama İskender değildi. Bu yüzden kendine yeni bir meşruiyet inşa etmesi gerekiyordu.
Çözümü de şuydu. Dünyanın en büyük şehrini kurmak. Sadece en zengin limanı değil en büyük bilim merkezini de. Şimdi burada genel bir yanlış anlaşılmaya değinelim.
Herkes İskenderiye kütüphanesini tek bir yer, bir bina, bağımsız bir yapı gibi düşünüyor. Ama hayır, Batlamyus bu amaçla sarayın yanında, bilginlerin maaş aldığı, araştırma yaptığı Müzeyon adlı bir akademi kurmuştu. Müzeyon adını ilham perileri olan Musa'lardan alıyordu. Bugünkü müze kelimesi de buradan gelir.
Ama burası bizim anladığımız anlamda bir müze değildi. Daha çok dünyanın ilk devlet destekli araştırma enstitüsü gibiydi. Burada matematikçiler, astronomlar, hekimler, filozoflar ve şairler yaşıyor. Maaş alıyor, birlikte çalışıyor, tartışıyor ve araştırma yapıyordu.
Yemekhaneleri, çalışma salonları, bahçeleri ve derslikleri vardı. İskenderiye Kütüphanesi ise işte bu devasa akademinin kalbiydi. Yani kütüphane, raflarda kitap bekleyen sessiz bir bina değildi. Sürekli üreten dev bir araştırma kampüsünün bilgi merkeziydi.
Ve 1. Batlamyus ve sonrasında 2. Batlamyus bu tarihi görev için tüm yetkilerini kullanmaya başlayacaklardı. Dünyanın dört bir yanına kitap satın almak üzere görevliler gönderildi.
Limana gelen gemilerde kitap varsa ödün çalınıp kopyalandı. Kopyalar sahiplerine verildi. Bazen orijinaller kütüphanede tutuldu. Bilim insanları yüksek maaş ve ücretsiz yaşam imkanıyla İskenderiye'ye davet edildi.
Eski eserler Yunanca'ya çevrildi ve çoğaltıldı. Büyük İskender'in hocası Aristo'nun kütüphanesi bile İskenderiye kütüphanesine bağışlandı. Nerede, dünyanın hangi köşesinde bir bilgi kırıntısı olsa bile buraya getirilmeye başlanacaktı. Bu haliyle bir kartopu etkisi yaratmıştı.
Hazine avcıları dünyanın herhangi bir yerinde hazine peşindeyken gördükleri tomarları, parşömenleri de atıyorlardı sandıklarına. Zira biliyorlardı ki İskenderiye'ye yolları düşerse burada ciddi paralara satabiliyorlardı bu kaynakları. Ve en nihayetinde işte İskenderiye'de dünyanın en büyük, en kapsamlı, tüm diller ve kültürlerden gelmiş kaynaklardan oluşan kütüphanesi oluşacaktı. Ama garip bir şey söyleyeyim, İskenderiye kütüphanesinin asıl devrimi kitap toplaması değil, bilgiyi yönetmesiydi.
Kütüphanenin işi sadece tomarları raflara dizmek değildi. Gelen eserler kopyalanıyor, doğrulanıyor, sınıflandırılıyor ve kataloglanıyordu. Hangi yazarın hangi eseri var, kaç ciltten oluşuyor, hangi konuda, bunların hepsi kayıt altına alınıyordu. Bir anlamda insanlık tarihinin ilk büyük bilgi yönetim sistemiydi bu.
Hatta bu iş için Kalimakos, Pinakes yani levhalar adı verilen, bilinen ilk kapsamlı kütüphane katalogunu hazırlayacaktı. Bu katalog yazarları, eserleri ve konularını sistematik biçimde listeliyordu. Ve o yüzden modern kütüphane kataloglarının öncüsü kabul edilir. Peki, olay sadece kütüphane değil demiştik.
Olay müzeyondu. Bilim yapılan müthiş bir araştırma merkezi. Bilim insanlarının özgürce araştırmalar yaptığı bir merkez. Bir özet geçeyim size kimlerin neler yaptığına dair.
Daha iyi anlayacaksınız ne demek istediğimi. Burada çalışan matematikçi Öklit. dağınık halde duran yüzlerce yıllık matematik bilgisini tek bir mantık sistemi içinde bir araya getirdi. Yazdığı elementler yaklaşık 2000 yıl boyunca dünyanın en çok okutulan bilim kitaplarından biri oldu.
Ardından Erastotenes çıktı. Elinde ne uydu vardı ne teleskop. Sadece iki şehirde aynı anda oluşan gölgeleri karşılaştırarak dünyanın çevresini hesapladı. Üstelik sonucu modern ölçümlerden yalnızca birkaç yüzde puan sapıyordu.
Sonra Aristarkoz. Herkes güneşin dünyanın etrafında döndüğünü düşünürken o tam tersini söyledi. Dünya dönüyor ve güneşin etrafında dolanıyor dedi. Düşüncesi kabul görmedi.
Ama yaklaşık 1800 yıl sonra Kopernik aynı fikri yeniden ortaya koyacaktı. Bir başka salonda Herophilos insan bedenini sistematik olarak inceliyordu. Sinirleri damarlardan ayıran ilk kişilerden biri oydu. Nabzı ölçmeye çalışmıştı ve en önemlisi düşüncenin merkezinin kalp değil beyin olduğunu savunmuştu.
Biraz ileride ise Apollonios elipsleri, parabolleri ve hiperbolleri matematiksel olarak tanımlıyordu. O gün soyut görünen bu eğriler yaklaşık 1800 yıl sonra Kepler'in gezegenlerin neden elips yörüngelerde hareket ettiğini açıklamasını sağlayacaktı. Bir düşünün, bunlar birbirinden yüzyıllarca uzak insanlar değildi. Aynı dönemde, aynı kurumda çalışan bilim insanlarıydı.
Belki aynı avluda yürüttüler, aynı sofrada yemek yediler, birbirlerinin fikirlerini eleştirdiler. İşte İskenderiye'nin asıl mucizesi buydu. Sadece kitap biriktirmemesi, dünyanın en parlak zihinlerini aynı çatı altında buluşturması. Peki, bütün bunlar hangi kaynaklarla yapılıyordu?
Kesin sayıyı bugün bilmiyoruz. Çünkü İskenderiye Kütüphanesi günümüze ulaşmadı. Ancak antik kaynakların verdiği tahminler burada yaklaşık 400 bin ila 700 bin papyrus tomara bulunduğunu söylüyor. Burada küçük ama önemli bir detay var.
O dönemde bir tomar her zaman tek bir eser değildi. Homeros'un destanları gibi uzun metinler onlarca tomara bölünebiliyordu. Yani bu sayı 700 bin farklı kitap anlamına gelmiyor. Ama asıl etkileyici olan sayıdan çok bütün bunların nasıl bir dünyada toplandığı.
Ona geçmeden önce kısa bir ara verelim. Nerede kalmıştık? Yüz binlerce tomarın bir araya getirildiği devasa bir bilgi arşivinden bahsediyorduk. Ama bunun ne kadar sıra dışı olduğunu anlamak için bir de o dönemin dünyasına bakalım.
M.Ö. 3. yüzyıldan bahsediyoruz.
Dünya nüfusunun yalnızca 150 ila 200 milyon civarında olduğu bir dönem. Tarihçilerin tahminlerine göre insanların %90'ından fazlası okuma yazma bilmiyor. Bazı bölgelerde okuryazarlık oranı %1'in bile altında. Bilgi toplumun tamamına değil, birkaç bin katip, filozof, devlet görevlisi ve din adamının elinde dolaşıyor.
Üstelik matbaa yok. Bir kitabın tek bir kopyasını üretmek bile haftalar, bazen aylar sürebiliyor. Her satır, her harf tek tek insan eliyle yazılıyor. Bugün birkaç saniyede çoğaltabildiğimiz bir metin, o günlerde aylar süren bir emeğin ürünü.
Ve tam böyle bir çağda birileri çıkıp inanılmaz iddialı bir hedef koyuyor. İnsanlığın yazıya geçirilmiş bütün bilgisini tek bir yerde toplayacağız. Belki bunu hiçbir zaman tamamen başaramadılar. Ama önemli olan hedefin kendisiydi.
Çünkü tarihte ilk kez bir devlet insanlığın ortak hafızasını sistemli biçimde korumaya ve büyütmeye çalışıyordu. İşte İskenderiye'yi efsane yapan şey de yalnızca sahip olduğu kitap sayısı değil, bilgiye bakış biçimiydi. Bugün üniversiteler, milli kütüphaneler ve dijital arşivler bize ne kadar doğal geliyorsa bu fikrin ilk büyük ölçekli örneklerinden biri yaklaşık 2300 yıl önce burada ortaya çıkmıştı. Peki gelelim şimdi asıl soruya.
Kütüphaneye ne oldu? Kısa cevap, herkesin düşündüğü gibi bir gecede bir yangınla yok olmadı. Yok. Zaten öyle tek seferde yok edilecek gibi değildi.
Devasa bir yapıydı bu ve önemini de biliyoruz. Ama neredeyse 300 yıl boyunca ayakta kalan, gelişen, büyüyen, inanılmaz bir boyuta ulaşan kütüphaneye ilk darbe, onu inşa eden ve zirveye ulaştıran Batlamyus hanedanının son hükümdarı Kleopatra'yı iktidarda tutmaya çalışan Julius Caesar'ın çıkardığı yangında geldi. M.Ö. 48 yılında Sezar, İskenderiye'de kuşatma altındaydı.
Geri çekilmemek için limandaki Mısır filosunu ateşe verdi. Ancak yangın kontrolden çıktı ve liman çevresindeki depolara ve yapılara sıçradı. Antik kaynaklar bu sırada kütüphanenin en azından bir bölümünün zarar gördüğünü anlatıyor. Ama sanılanın aksine kütüphane o gün tamamen yok olmadı.
Sezar Kleopatra'yı tahta çıkarmayı başardı ve Mısır'dan ayrıldı. Birkaç yıl sonra ise Roma'da suikaste uğrayarak öldürüldü. Bu kez Kleopatra Roma'nın en güçlü komutanlarından Marcus Antonius ile Mark Antony ile ittifak kurdu. Ancak karşılarında yükselen yeni bir güç vardı.
Octavianus. M.Ö. 31 yılında Aktium Deniz Savaşı'nda Antonius ve Kleopatra yenildi.
Bir yıl sonra İskenderiye düştü. Önce Antonius ardından Kleopatra intihar etti. Böylece yaklaşık 300 yıl Mısır'ı yöneten Batlamyus Hanedanı da sona ermiş oldu. Oktavianus ise kısa süre sonra Agustus ünvanını alarak Roma İmparatorluğu'nun ilk imparatoru oldu.
İskenderiye artık bağımsız bir krallığın başkenti değil, Roma'nın sıradan bir eyaletiydi. Kütüphanede eski siyasi desteğini ve ayrıcalıklı konumunu yavaş yavaş kaybetmeye başladı. Augustus döneminde, yaklaşık M.Ö. 20 yılında İskenderiye'yi ziyaret eden coğrafyacı Strabon,
Müzeon'u hala çalışan bir kurum olarak anlatıyor. İçinde ortak çalışma alanları, toplantı salonları ve devlet tarafından desteklenen bilim insanları bulunuyordu. Yani Sezar'ın çıkardığı yangından yaklaşık 30 yıl sonra hem Müzeon hem de bilimsel hayat devam ediyordu. Fakat kurum artık Batlamyuslar dönemindeki kadar bağımsız değildi.
Önceden dünyanın en parlak matematikçilerini, astronomları ve hekimlerini toplamak için kullanılan Müzeyon üyeliği Roma döneminde yavaş yavaş bir onur ünvanına dönüşmeye başladı. İmparatorlar buraya yalnızca bilim insanlarını değil yöneticileri, askerleri ve hatta sporcuları bile üye olarak atayabiliyordu. Yani bina hala oradaydı, kütüphane hala kullanılıyordu fakat içerideki sistem değişmeye başlamıştı. Bir zamanlar araştırma yapmak için verilen ayrıcalıklar artık Roma'ya hizmet etmiş kişileri ödüllendirmek için dağıtılıyordu.
Yine de Roma İmparatorlarının tamamı kuruma kayıtsız kalmadı. İmparator Claudius, M.S. 1. yüzyılda Müzeyon'a yeni bir bölüm ekletti.
Daha sonra İmparator Hadrianus da bazı düşünürleri ve hatipleri Müzeyon üyeliğiyle ödüllendirdi. Ancak bu kişilerin bazılarının İskenderiye'de yaşadığına veya burada düzenli araştırma yaptığına dair hiçbir kanıt yok. Müzeon artık yalnızca bilim üreten bir merkez değil, imparatorluk prestijinin bir parçası haline geliyordu. Ve sonra M.S. 215 yılında İskenderiye tarihindeki en karanlık isimlerden biri şehre geldi.
Roma İmparatoru Karakalla. İskenderiyeliler Karakalla'yla, özellikle de kardeşi Geta'yı öldürtmesiyle alay eden söylentiler ve hicivler üretmişti. Karakalla bunu unutmadı. Şehre geldiğinde genç erkekleri bir tören bahanesiyle toplattı ve askerlerine saldırı emri verdi.
Katliamın gerçek boyutunu kesin olarak bilmiyoruz. Ancak antik anlatılar şehrin sokaklarının cesetlerle dolu olduğunu aktarır. Karakalla bununla da yetinmedi. Yabancıların şehirden çıkarılmasını emretti.
Müzeyye onun gelirlerini durdurdu. Burada yaşayan bilim insanlarına verilen maaşlarla ücretsiz yemek hakkını kaldırdı. İşte kütüphanenin yok oluşundaki ikinci büyük kırılma buydu. Sezar'ın yangını koleksiyonun bir bölümüne zarar vermişti.
Fakat Karakalla o koleksiyonu yaşatan insanlara ve ekonomik sisteme saldırdı. Çünkü bir kütüphaneyi yok etmek için her zaman kitapları yakmanız yetmez. Bilim insanlarını dağıtır, maaşlarını keser ve araştırma kurumunu işlevsiz bırakırsanız raflardaki kitaplar yerinde dursa bile kütüphane ölmeye başlar. Fakat en büyük darbelerden biri henüz gelmemişti.
M.S. 3. yüzyılın sonlarına doğru Roma İmparatorluğu büyük bir kriz içindeydi.
Doğuda ise yeni bir güç yükseliyordu. Palmyra Kraliçesi Zenobia. Kısa süre içinde Mısır'ı da ele geçirerek İskenderiye'yi kontrolü altına almıştı. Roma İmparatoru Aurelianus Mısır'ı geri almak için harekete geçti.
M.S. 272 yılında İskenderiye kuşatıldı. Şehrin en şiddetli çatışmaları ise Brukeion adı verilen kraliyet mahallesinde yaşandı.
Burası yalnızca sarayların bulunduğu yer değildi. Müzeonun ve ana kütüphanenin de bulunduğu bölgeydi. Antik tarihçi Ammianus Marcellinius, Aurelianus'un saldırıları sırasında Brukeo'nun büyük ölçüde harap olduğunu yazar. Bugün birçok tarihçi eğer ana kütüphane o tarihe kadar varlığını sürdürüyorsa bu savaşta çok ağır zarar gördüğünü düşünüyor.
Yine de hikaye burada bitmiyor. Çünkü İskenderiye'de hala Serapeum vardı. Burası Serapis Tapınağı'nın içinde bulunan ve ana kütüphanenin en önemli uzantılarından biri kabul edilen ikinci büyük koleksiyondu. Ana bina zarar görmüş olsa bile İskenderiye'nin bilgi mirasının önemli bir kısmı burada yaşamaya devam ediyordu. Fakat yaklaşık
bir asır sonra bu kez savaş değil din sahneye çıkacaktı. M.S. 391 yılında Roma İmparatoru I. Theodosius
Pagan tapınaklarının kapatılmasını emretti. Bunun üzerine İskenderiye Piskoposu Theophilos, Serapeum'un yıkılmasını sağladı. Tapınak yerle bir edildi. İçindeki koleksiyonun ne kadarının o tarihe kadar kaldığını kesin olarak bilmiyoruz.
Ancak İskenderiye'nin son büyük kütüphane kompleksinin de bu olayla birlikte tarihe karıştığı düşünülüyor. Ve böylece yaklaşık 600 yıl önce büyük umutlarla başlayan hikaye sona ermişti. Ne tek bir yangın ne tek bir hükümdar ne de tek bir savaş. İskenderiye Kütüphanesi iç savaşların imparatorluk mücadelelerinin, ekonomik çöküşlerin ve dini dönüşümlerin üst üste eklenmesiyle yüzyıllar boyunca yavaş yavaş yok oldu.
Peki ya İskenderiye kütüphanesi hiç kaybolmasaydı? Bunu elbette kimse bilemez. Ama birçok tarihçi ve bilim tarihçisi şu konuda hemfikir. İnsanlığın bilgi birikiminde çok büyük bir süreklilik kaybı yaşandı.
Belki bugün adını bile bilmediğimiz yüzlerce filozofun, matematikçinin, tarihçinin ve mühendisin eserleri sonsuza dek yok oldu. Belki Kopernik'ten, Kepler'den ya da Newton'dan yüzyıllar önce ortaya atılmış fikirler yeniden keşfedilmeyi beklemek zorunda kaldı. Belki de bilim tarihi hiç kesintiye uğramadan ilerleseydi, bugün bildiğimiz dünya bambaşka bir yerde olacaktı. Bunu hiçbir zaman öğrenemeyeceğiz ama bildiğimiz bir şey var.
İnsanlığın en büyük kayıplarından biri sadece yanan papyruslar değildi. Bir daha asla sorulamayacak sorular ve sonsuza dek kaybolan fikirler.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.