Podcast

259 - Su Akar Yolunu Bulur

Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Haberlere kayıp diye çıkan bir tarif Süleymaniye’nin duvarında nasıl duruyor olabilir? Bu bölümde MIT’nin Roma betonu üzerine bulgularından yola çıkıp Horasan harcının Roma’dan Mimar Sinan’ın Kırkçeşme su yoluna kadar uzanan hikayesini ve onu kuşaktan kuşağa taşıyan ustaları konuşuyoruz.



Bu bölümde:(00:00) Intro(02:30) Antik Roma Devlet Su İşleri(06:21) Vitruvius'tan Horasan'a bir tarif(08:35) Köprü Kuran Asker Sinan(11:00) Belgrad Ormanı'ndan İstanbul'a Kırkçeşme(17:09) Taşa Dönen Kireç(21:16) Adı Bilinmeyen Su Yolcular



Sunan: Barış ÖzcanYapımcı: Podbee Media



Bu bölüm reklam ve sponsorluk içerebilir.

Bölüm Transkripti

3.332 kelime · ~17 dk okuma

Roma betonunun kayıp sırrı nihayet çözüldü. 2000 yıldır ayakta duran yapılar bugünkü beton 50 yılda 100 yılda yorulurken MIT'den bir ekip kireç, volkanik kül, bazı yapılarda külün yerine kırılmış tuğla kiremit tozu kullanılmış. Bir dakika kayıp mı? Kireç ile kırık tuğla tozu.

E bu Roma betonu baya bizim Horasan harcı değil mi? Nasıl kayıp oluyor ya bu? Haberde anlatılanlar aslında doğru. Doğru MIT'deki ekip gerçekten çok ilginç bir şey bulmuş ona bölümün ikinci yarısında geleceğim ama şu kayıp kelimesi bana çok tuhaf geldi.

Çünkü bu harç bu topraklarda hiç kaybolmamış bir şey. Ayasofya'nın duvarında da var ondan bin yıl sonra yapılan Süleymaniye'nin duvarında da var. Peki o zaman neden kayıp diyorlar? Bence işin bir kısmı şu bu harcı yapan ustalar oturup bir kitap falan yazmamışlar.

Transkriptin tamamını oku

Bilgi ustadan çırağa elden ele geçmiş bir yere düzgünce yazıldığı da maalesef pek olmamış. Bu harcı Türkiye'de genelde Mimar Sinan'ın adıyla birlikte duyarız. Sinan'dan bahsederken kullandığımız dil de biraz hani bunu büyük bir saygıyla söyleyeceğim şimdi. Turist rehberi abartılarıyla dolu.

Sırrı hala çözülemedi filan diyoruz. Ya bunu nasıl hesapladı kimse bilmiyoruz diyoruz. Sanki böyle her şeyi tek başına bilen çok büyülü bir adammış gibi anlatıyoruz ama Sinan yüzlerce yapı yaptı. O taşların hepsini kendisi yontmadı herhalde.

E harcı da kendisi karıştırmadı. adı. Arkasında koca bir teşkilat vardı. Onlarca mimar, yüzlerce usta biz bunlardan yalnız birinin adını biliyoruz.

Duvarın arasındaki harcı görmediğimiz gibi o teşkilatı da görmüyoruz yani. Bence Sinan'ın en büyük eseri de bugün aynı durumda. Çünkü neredeyse tamamı toprağın altında. Adını belki duymuşsunuzdur.

Kırkçeşme. Peki hiçbir yere yazılmamış bir bilgi 1500 yıl boyunca nasıl yaşayabilir ve İstanbul'a 400 yıldan fazla su taşımış bir eseri nasıl olur da hiç görmeyiz. Hikayemize Roma'dan hem de bir çeşmeden başlayalım istiyorum. Roma'da Trevi Çeşmesi diye bir yer var. Gitmediyseniz bile

filmlerde filan görmüşsünüzdür. Hani böyle arkanızı dönüp içine bozuk para atarsanız Roma'ya yeniden geleceğinize inanılan bir çeşme orası. Önü de her gün böyle tıklım tıklım, kıpır kıpır bir yer. Peki o çeşmeden akan su nereden geliyor dersiniz?

Biliyorsunuz 2000 yıl önce yapılmış bir su yolunda. M.Ö. 19 yılında Roma'nın en güçlü adamlarından biri Marcus Agrippa şehre su getirmek için bir hat yaptırıyor.

Adı da Aquavirgo. Yaklaşık 20 km uzunluğunda ve neredeyse tamamı yerin altından gidiyor. Sadece şehre girdi işte son 2 km yaklaşınca yerin üstüne çıkıyor. Agrippa'yı yalnız bu su yolundan da tanımayın Roma'daki Pantheon'un ilk halini de o yaptırmıştı.

Yıllar önce Panteon'a anlattığım bir video hazırlamıştım. Kubbesi bugün hala dünyanın en büyük takviyesiz beton kubbesi olan bir yapı. Bu malzemenin neden bu kadar dayandığını ben de o zamandan beri merak ediyordum. Onu araştırdım.

Bu su hattı 2000 yıl boyunca defalarca tamir edilmiş. Bu tamirlerin içinde benim en sevdiğim de Caligula yüzünden yapılan, hani tarihe deli imparator diye geçen biri var ya Caligula, hattın kemerlerini yıktırıyor. Muhtemelen kendine bir amfiteyatro yaptırmak için. ondan sonra gelen İmparator Cladius da o kemerleri temelden yeniden yaptırıyor ve bunu da kemerin üstüne yazdırıyor.

O yazıt bugün hala Roma'da yerinde duruyor. Sonraki yüzyıllarda da tamirler hiç bitmiyor. İmparatorlardan sonra bu iş papalara kalıyor ve devam ediyor. Bugün Trevi'den akan su da hala bu hattın kanallarının bir kısmından geçerek geliyor.

Bu hatların başında duran insanlardan birinin bize bir de raporu kalmış. Agripa'dan 100 yıl kadar sonra İmparator Frontinus adında bir devlet adamını Roma'nın su işlerinin başına getiriyor. Bugünün devlet su işleri genel müdürü gibi düşünebilirsiniz. Frontinus göreve geliyor ve bir bakıyor sistem perişan.

Bazı hatlar olması gerekenin çok altında su taşıyor. Önce hemen gidiyor bütün hatların bir haritasını çıkartıyor. Sonra nereden ne kadar su girip nereye ne kadar ulaştığını ölçmeye başlıyor. Ama rakamlar da bir türlü tutmuyor.

Arada bir yerlerde su kayboluyor. Nereye gidiyormuş biliyor musunuz? Bir kısmını insanlar çalıyormuş. Hattın geçtiği yerlerdeki tarla sahipleri orada gizlice delikler açıp kendilerine boru bağlamışlar.

İzin alanların bazıları da izin verilenden çok daha fazlasını kalın borularla taşımış. Geri kalanı da sızıntılar halinde akıp gidiyor. Frontinus bu konuda epeyce bir dertli çünkü toprağın altındaki bir tünelde sızıntının yerini bulmak haliyle çok zor. Hani su akar yolunu bulur derler ya o yolunu buluyor da biz bulamıyoruz.

İşte Frontinus'a da suyun bulduğu o yolu bulmak düşmüş arkadaşlar. Tabii kanalların başka dertleri de var. Su aktıkça içeride tortular birikiyor. Zamanla sertleşiyor, kabuk oluyor.

Doğal olarak suyun yolunu daraltıyor. Bir de şunu yazmış. Su hatlarının yakınına ağaç dikilmesin. Kökleri yapıyı çatlatıyor demiş.

1900 yıl önce yazılmış bir bakım raporu diyebiliriz buna arkadaşlar. Bugün İstanbul'da su işine bakan birine sorsak eminim buna benzeyen dertleri o da anlatırdı. Dertler değişmemiş. Tabi Frontinus'un bu iş için elinde bir de ekibi var.

Agripa zamanında hatlara bakmak için 240 kişilik bir köle ekibi kurulmuş. Claudius bunun yanına 460 kişilik ikinci bir ekip daha eklemiş. İşte bunun içinde o hattı yürüyüp kontrol eden bekçiler var. var. Suyun dağıtımına

bakanlar var. Sıvacılar var. Yani Agripa o hattı yaptırırken ona bakacak insanları da ayarlamış. Bir şey yapmak yetmiyor. Bakımını da düşünmek

gerekiyor. O sıvacıların kullandığı malzeme neydi peki diyeceksiniz? Roma'nın su kanallarının içi su sızdırmasın diye genelde tuğla tozlu bir kireç harcı ile sıvanırmış. Yani bizim Horasan harcı diyebildiğimiz şeyle.

Romalılar suyun altında bile sertleşen bir harç için kirece volkanik kül katarmış. Kırılıp toz haline getirilmiş tuğla ve kiremit de aynı işi görüyor. Ve bu tarifi de Romalılar icat etmedi. Akdeniz'in doğusunda Fenikeliler onlardan önce zaten kullanıyordu. Ama

imparatorluğun her köşesine taşıyan tabi ki Romalılar oldu. İşin tuhaf bir tarafı bu tarif Roma'da da öyle saklı gizli filan değil. Vitruvis diye bir Romalı mimar var. 2000 yıl önce yazdığı kitapta bunu açık açık yazmış.

Harcın içine dövülüp elenmiş tuğla katarsanız daha iyi olur demiş. Yani hani şimdi haberden geldik ya buraya kayıp denen o reçete Roman'ın en meşhur mimarlık kitabında zaten yazılı. Bu harç işte gittiği yerlerde farklı farklı isimler almış. Araplar buna Homra diyor.

Hindistan'da Surki diyorlar. Surki kırmızı demek zaten tuğla tozunun renginden. İşte bizdeki adı da Horasan. Rumlar Kurasani diyormuş. Aynı kelimeyi almışlar.

Neden Horasan peki? Kesin bir cevabı yok yani ben bulamadım en azından. herhalde bu malzemenin Horasan'dan geldiği ya da en iyisinin oradan geldiği filan gibi şeyler düşünüldüğü için olsa gerek. Horasan'ın işi makbul sayılıyormuş yani.

Peki bu kadar yaygın bir şey yazılmış, çizilmiş, dağıtılmış nasıl kayıp sayıldı? Batı'da Roma çöktükten sonra kireç harcı kullanılmaya devam etti ama o büyük beton kubbeler, o devasa su yapıları uzun süre bir daha yapılmadı. Çünkü o çapta inşaat yapacak Ocak bir düzen ortada kalmamıştı Roma'dan sonra. Bu tarafta ise iş hiç durmadı.

Bizans'ta, Selçuklu kervansaraylarında, Osmanlı su kemerlerinde hep bu harç kullanılmaya devam etti. Ustalar bunu öylece devralıp da bırakmamışlar bu arada. Üstüne yeni şeyler de koymuşlar. Yeni bilgi birikimini, tecrübeyi de eklemişler.

Mesela İstanbul surlarının harçları incelendiğinde tuğla tozunun yanında volkanik taş parçaları da çıkıyor. Şimdi 1538 yılına gidelim. Osmanlı ordusu Boğdan seferi yapıyor. Bugünkü Moldova taraflarında.

Puruk Nehri'nin kıyısında duruyor. Nehrin geçilmesi lazım ama köprü yok. Köprüyü kurma işini 48 yaşında bir askere veriyorlar. Adı Sinan.

Sinan nehrin üstüne ahşap bir köprü kuruyor. Anlattığına göre de 13 günde bitiriyor bu köprüyü. Diyeceksiniz ki niye bir asker köprü kuruyor? Sinan Kayseri'nin Ağırnaz köyünden devşirme olarak İstanbul'a gelmiş.

Yeniçeri olmuş ve yıllarca seferden sefere gitmiş. Önce Belgrad'a, Rodos'a gidiyor. Sonra Kanuni'nin hemen her seferinde var. İşte ordu bir gölle ya da bir nehirle, bir suyla karşılaştığında iş ona düşüyor.

Van Gölü'nde gemi yapıyor. Prut'ta köprü kuruyor. Geçilmesi lazım. Yani kafası yıllarca böyle bir araziye bakıp zemin burayı taşır mı?

İşte şu dereyi nereden geçeriz falan diye düşünerek yaşamış. Yaptığı o Purut'taki köprü o kadar dikkat çekiyor ki Sinan seferden döner dönmez baş mimar yapılıyor. Başına geçtiği yerin adı da Hassa Mimarları Ocağı. Devletin yapım ve tamir işleri oradan yürütülüyor camiden su yoluna kadar.

Şimdi size bir soru sorayım. Bu ocakta kaç tane maaşlı mimar vardı sizce? Şimdi az önce 1900 yıl önceki o Romalılar devrini anlattım bir takım sayılar verdim. Şimdi bir de ocağı düşünelim.

Kaç tane maaşlı mimar vardı? Dönemden döneme değişiyor ama Sinan'ın zamanında 13 ila 40 arasında. Ya ben bunu ilk gördüğümde inanamadım gözlerime. Balkanlardan Arabistan'a kadar uzanan bir imparatorluğun resmi inşaat işleri sayısı 40'ı geçmeyen bir mimar kadrosuyla yürütülmüş.

Bunu mümkün kılan şey ocağın kendi düzeni diyorlar. İçeride çıraklıktan ustalığa kadar dereceler var ve insanlar işin içinde bir ustanın yanında yetişiyor. Usta-çırak ilişkisi. Taşra'daki mimarları da ocak atıyor, ehliyetlerini de ocaktan alıyorlar.

Hatta şehirde biri ev yapacak olsa, yangın çıkmasın diye ocak gerektiğinde ona izin şartı koyuyor. Ocağın görevleri arasında bir madde daha var. Su yollarının ve ana yolların kapanmaması. Yani bu kurum bir yapıyı bitirdikten sonra da o yapının çalışmaya devam etmesinden, bakımından sorumlu.

İşte Sinan da bu ocağın başında neredeyse 50 yıl görev yapmış. Şimdi 1554 yılına gidelim. İstanbul büyümeye başlamış ama su yetmiyor. Şehrin altında Roma'dan, Bizans'tan kalma bir takım su yapıları var ama o eski düzen tabii çoktan bozulmuş.

İnsanlar suyu işte ya kuyudan çekiyorlar ya da sakalardan satın alıyorlar. Yani Kanuni bu işin Belgrad ormanındaki suyla çözülmesini istiyor ve Sinan'a bu görevi veriyor. Sinan da gidip ormandaki dereleri tek tek geziyor. Bir plan yapıyor.

Plan da şöyle bir şey. Oradaki derelerin suyunu toplayıp bir hatta birleştirecekler ve İstanbul'a kadar taşıyacaklar, getirecekler. Kollarıyla beraber düşündüğümüzde 55 kilometrelik bir hat olacak bu. Tabii kimse bu fikre sıcak bakmıyor.

Devrin sadrazamı Rüstem Paşa karşı çıkıyor hatta. Gerekçesi de şöyle bir şey. Şehre bu kadar su getirirsek her yerden İstanbul'a insan akın eder. Nüfus artar.

Şehri doyurmak da zorlaşır. Hatta Sinan'ın yanında çalışan bir su uzmanını Kiriz Nikola'yı hapse attırıyor. Bu ismi bilerek söylüyorum. Çünkü Sinan'ı anlatırken yanındakilerin adını genelde pek duymuyoruz, anmıyoruz.

Neyse sadrazamın tepkileri böyle ama kanuni geri adım atmıyor ve iş devam ediyor. Bu arada şunu da hatırlatayım. Bu sistemde böyle pompa falan yok. Suyu yürüten şey fizik, yer çekimi, kütle çekimi. Hattın, vadilerin ve tepelerin arasından hep böyle hafif bir eğimle aşağı doğru inmesi lazım. Ve bu eğimin de tam ayarında olması lazım. Çünkü az bir eğim olursa su gitmez durur. E çok fazla olursa da bu sefer çağlamaya başlar, hızlanır ve kanalı aşındırır.

Üstelik hat bu kadar uzun olunca işi de böyle tek bir yerden ilerletmiyorlar Aynı anda farklı vadilerde farklı ekipler çalışmaya başlıyor Birbirlerini görmüyor bu ekipler Yine de hepsinin aynı eğimi tutturması gerekiyor Yani biz bugün bu tür işleri lazerlerle ölçerek uydularla filan hatta yani onların yardımıyla ölçüp biçerek yapıyoruz Onların elinde böyle bir şey yok tabi ama yine de tutturuyorlar bir şekilde bu eğimleri de Hattın büyük bir kısmını yerin altından kapalı galerilerden getiriyorlar Bu galeriler de böyle işte 55 santim eninde 1 metre 75 santim yüksekliğinde Yani içinde bir insan yürüyebiliyor ama yan yana iki kişi sığmaz geçemez Tavanlarında da bakım ve temizlik için belli aralıklarla bacalar yerleştiriyorlar Peki bu su nereye gidiyor? Şehirdeki çeşmelere tabii böyle ilk başta 300 kadar çeşmeye su veriyor Sonraki yıllarda bu sayı 500'lere kadar hatta 580'e kadar çıkıyor. Sinan'ın bu suyun şehir içindeki dağıtımı için tuttuğu bir defter var.

Adı da Tevzi Defteri. Kırkçeşme adıysa daha eskilerden gelen bir isim. Fatih Bozdoğan kemerinin dibine bir sıra çeşme yaptırmış. Halk da oraya Kırkçeşme adını vermiş.

Su o çeşmelerin adıyla anılmaya devam etmiş. Hattın görünen kısımlarıysa kemerler. 33 tane su kemeri var. Ve bunların en meşhuru da Maulova.

Ya Maulova hiç görmediyseniz şöyle anlatayım. Bir vadinin bir yamacından karşı yamacına kadar uzanan üst üste iki sıra kemerden oluşan kocaman bir taş köprü. Tabi bu podcast'i sadece dinlemeyip izliyorsanız görüyorsunuzdur aynı zamanda ama. 258 metre uzunluğunda temelinden tepesine 47 metre.

Aşağı yukarı düşündüğünüzde böyle 15-16 katlı bir apartman yüksekliğinde. tekniğinde. Suyun aktığı kanal da onun en tepesinden geçiyor. Sinan'ın kendi anlattığı kitapta bu kemerin adı muallak kemer.

Yani asılı kemer. Alttan bakınca gerçekten böyle havada asılı duruyormuş gibi görünüyor çünkü. Bugün o görüntüyü tam göremiyoruz. Çünkü vadiye baraj yapıldı ve kemerin alt kısmı suyun altında kaldı.

Maalova'nın bu kadar konuşulmasının sebebi büyüklüğü ve onun yanı sıra su kemeri mimarisine kattığı şeyler. Ayaklarına Aşağına dikkat ederseniz aşağıda kalın ve yukarıya doğru incelen bir yapı var. Su kemerlerinde ayakların böyle yamuk kesitli yapılması ilk kez Sinan'la birlikte görülmeye başlandı. Ve ayakların içinde de büyük boşluklar bırakılmış.

Bunlar kemerin kendi ağırlığını hafifletebilmek için özellikle düşünülmüş. Bugün bazı yazılarda kemerlerin Süleymaniye'si diye de anılıyor. İşin tuhafı 19. yüzyılda Avrupa'da basılan bir gravürde bu kemerin altına İmparator Justinianus'un su kemeri yazılmış.

Uzun süre bir Bizans yapısı diye tanıtılmış yani Avrupa'da. Bir başka deyişle Sinan'ın en meşhur kemeri bile bir dönem başkasının adıyla pazarlanmış diyebiliriz. Yanlış bilgi tabii. Fake news.

İnşaat 9 yıl sürüyor ve 1563'de bitiyor. Aynı yılı Eylül'de büyük bir sel geliyor ve Maulova'da Ayvat kemeri de yıkılıyor. Uzun kemerin 16 gözü gidiyor. Dokuz yıl uğraşılan iş bitmesinin üzerinden daha bir yıl bile geçmeden suların altında kalıyor.

Peki Sinan ne yapıyor derseniz hemen dönüyorum anlatacağım. Tekrar hoş geldiniz. Sel olmuştu, kemerler yıkılmıştı. Sinan ne yapıyor demiştik.

Oturup yeniden yapıyor bunları. Oturup değil tabii kalkarak yapıyor. 1564'te sistem yeniden çalışmaya başlıyor ve 400 yıldan fazla onarıla onarıla İstanbul'a su taşımaya devam ediyor. 20. yüzyılın sonunda bile surların dışındaki galeriler hala su taşıyordu.

Üstelik bu hat Süleymaniye'den daha pahalıya mal olmuş. Süleymaniye 35 milyon akçe, Kırkçeşme 50 milyon. Yani Sinan'ın en meşhur camisinden daha pahalı bir iş. Bugün çoğumuzun adını bile duymadığı bir su yolu.

Kırkçeşme'nin bu tarihini de büyük ölçüde Sinan'ın kendisinden biliyoruz bu arada. Başta ustaların kitap yazmadığından bahsetmiştim. Sinan da yazmamış ama hayatını, yaptığı işleri, yaşlılığında şair bir arkadaşı var. Sahi Mustafa Çelebi ona anlatmış.

O yazmış bunları. Şimdi bölüm boyunca harçtan bahsettik ama nasıl çalıştığını hiç anlatmadık. Biraz ondan söz edelim. Harç eşi bir taşı yakmakla başlıyor arkadaşlar.

Kireç taşını ocakta yaklaşık 900 derecede yakıyorsunuz. İçindeki karbondioksit çıkıp gidiyor. Ve elinizde sönmemiş kireç dediğimiz beyaz bir şey kalıyor. Bunun üstüne su döktüğünüzde kaynıyor, fokurduyor.

Çok da tehlikeli bir iş bu arada çünkü ortaya çıkan şey çok yakıcı. Böyle lavabo açıcılar vardır ya onun gibi. Ama bir macun kıvamına geliyor ve işte o macunu duvara sürdüğünüzde çok yavaş bir şey gerçekleşmeye başlıyor. Kimyasal bir süreç.

Kireç havadaki karbiyon dioksiti geri emmeye başlıyor. Ve yıllar içinde yavaş yavaş yeniden taşa dönüşüyor. Yani yakıp toz ettiğiniz taş duvarın içinde bir daha taşa dönüşüyor. Yalnız burada bir sorun var.

Kirecin bu şekilde sertleşmesi için havaya ihtiyacı var. Kalın bir duvarın içinde ya da suyun altında tabii böyle bir havayı bulamıyor. Bir bina ya da bir sarnıç yapacaksanız sadece kireç yetmiyor dolayısıyla. İşte tuğla tozu tam burada işe yaramaya başlıyor.

Kil fırında pişerken yapısı değişiyor ve kireçle tepkimeye girebilir hale geliyor. Bu kirece kattığınızda harç duvarın içinde de suyun altında da sertleşebilecek hale geliyor. Yalnız kilin bu özelliği kazanması için doğru bir sıcaklıkta pişmesi şart. Eğer fazla pişirirseniz canlaşır, işe yaramaz.

O yüzden ustalar harca her tuğlayı katmıyorlar. Bugün yapılan analizler Horasan harcındaki tuğla tozunun özellikle seçildiğini, kubbelerde kullanılan tuğlalardan farklı olduğunu bize gösteriyor. Peki MIT'deki ekip bu harcın içinde ne buldu da haber böyle işte kayıp sır çözüldü falan diye çıktı? Roma betonunu kırıp içine bakınca böyle beyaz kireçli küçük topaklar görüyorsunuz.

Ve uzun süre o topakları bir işçilik kusuru olarak düşünülmüş, öyle değerlendirilmiş. İşte harcı iyi karıştıramamışlar herhalde, topak topak kalmış demişler ya da işte kireci kötü pişirmişler. Yani antik insanlar beton karıştırmaktan bile hacizlermiş. Vah vah filan gibi böyle bir acınası bir tepki verilirmiş.

2023'te MIT'deki ekip bu topakları yeniden incelemiş. Acaba gerçekten öyle mi diye. Ve işte o zaman bambaşka bir şey bulmuşlar. Romalılar kireci sönmemiş haliyle kuru karışımın içine atıyormuş.

Su eklendiğinde o karışım ısınıyor ve içinde küçük kireç topakları kalıyor. Tabi kimse bunu beklemiyor çünkü az önce bahsettiğim Vitruvius'un kitabı hep kirecin önce suyla söndürülüp sonra karıştırıldığı şeklinde okunmuş. Ekibe göre ya ustalar sağda başka türlü yapıyordu ya da biz Vitruvius'u yüzyıllardır yanlış okuyoruz. Neyse peki bu topaklar ne işe yarıyor?

Betonda bir çatlak açıldığında içine su sızar. Su akar yolunu bulur. İşte burada da çatlağı buluyor. Ama oraya ulaşınca kireci çözüyor.

Kireç çatlağın içinde yeniden kristalleşiyor ve çatlağı kapatıyor. Beton kendi çatlağını kendi kendine tamir ediyor yani. Nano teknoloji gibi bir şey. Nano değil tabii ama kendi kendini tamir etmesi itibariyle ona benzetebiliriz.

2025'in sonunda da Pompei'de yarım kalmış bir inşaatta karıştırılmayı bekleyen bir malzeme yığınının içinde tam da bu sönmemiş kireç parçalarını bulmuşlar. Yani yıllarca işte işçilik hatası vah vah filan denilen şey meğer gerçekten betonun kendini tamir etmesini sağlayan özellikle yapılan bir şeymiş. Harika bir bulgu bence bu. Ve bir şey daha var.

Bugünkü restorasyon ilkesi de harcın taştan daha yumuşak olmasını ister. İlk duyduğunuzda tuhaf gelebilir ama onun da bir mantığı var. Duvar zamanla oynar, zemin oturur. Bu hareketle bir yer çatlayacaksa harç çatlasını istiyorsunuz.

Çünkü harcı kazıyıp yenisini sürmek kolay. Taşın kendisi çatlarsa çok daha zor. Kireç harcı zaten doğası gereği yumuşak. Yani eski duvarlar bu işi kendiliğinden yapıyor.

Ama bir harcı ne kadar dayanacağını onun yalnızca kimyası belirlemiyor. Kırkçeşme 400 yıl çalıştıysa o galerilere yüzyıllar boyunca girip çıkan insanlar sayesinde de oldu bu. Çünkü kanal kendi kendine temiz kalamaz. Su aktıkça duvarlarda tortu birikiyor dedik.

Yıllar geçtikçe o tortu kalınlaşıyor. Kanal daralmaya başlıyor. Araya toprak sızıyor. Hatta ağaç kökleri giriyor.

Frontinus'un Roma'da yazdığı dertler burada da geçerli yani. İşte bu işi yapanlara Osmanlı'da su yolcu denirmiş. Bacalardan inip galerileri temizliyorlar. Çatlayan yerleri sıvıyorlar.

Bakım yapıyorlar. Ayrı bir meslek bu. Bölükbaşısı var, ustası var, kalfası var, çırağı var. Padişah'tan beratla atanıyorlar.

Osmanlı'da büyük yapıların arkasında genelde böyle bir vakıf olur. Yapıya işte dükkanlar, araziler falan bağlanır ve onların geliriyle yapımın bakımları da yapılır. Bakım giderleri üstlenilir. Kırkçeşme'nin suyu da bir vakıf suyu olarak getiriliyor.

Yani bir yapı yapılırken onu yüzyıllar boyunca ayakta tutacak paranın nereden geleceğini de baştan düşünmeniz gerekiyor. Peki bu su yolcuların bir tanesinin bile adını bilmiyor muyuz? Ben bulamadım. Sinan'ın adını herkes biliyor.

İşte Maulova'nın adını da az çok biliyoruz. Su yolcularınsa hiçbirinin adını bilmiyoruz. Ama köylerini biliyoruz. Mesela kağıthane'nin su yollarının bakımını 11 köye vermişler.

Bunlara su yolcu köyleri dönüyor. Müslüman köyleri var, Hristiyan köyleri var. 400 yıl boyunca o galerilere inip suyun akmasını sağlayan insanların kendi adları hiçbir yerde geçmiyor. En azından köylerini biliyoruz ama.

Bunun da bir sebebi var aslında. Su yolcu işini çok iyi yapıyor ya, çok iyi yaptığında ne oluyor? Hiçbir şey olmuyor. Su oradan akmaya devam ediyor.

Kimse de akan suyun arkasında kim var acaba diye düşünmüyor. Bunun bir adı var aslında hazırlık paradoksu. Bir önlem ne kadar iyi işlerse sanki hiç gerek yokmuş gibi algılanıyor. Bugün de böyle bu arada.

Yani mesela evinizdeki kombinin yıllık bakımını hiç aksatmadıysanız kombiniz büyük ihtimalle hiç bozulmamıştır. Sonra bir gün o faturaya bakıp ben bu parayı niye veriyorum falan diye düşünürsünüz. Şirketlerde de tasarruf yapılacağı zaman ilk kesilen şeylerden biri hemen bakım giderleri olur. Çünkü bakımı kestiğinizde uzun süre hiçbir şey olmaz.

Sorun yıllar sonra çıkar. Çıktığında da kimse onu o eski karara bağlamayı akıl etmez. Yalnız tabii bunları böyle anlattık filan hani eskilerde ne kadar şeymiş her şeyi daha iyi biliyorlarmış filan gibi bir sonuçta çıkartmaya çalışmayalım. Kireç harcıyla gökdelen yapamazsınız mesela.

Mesela yani tamam kadim bir bilgelik var işin içinde ama zamanın şartlarına adapte olmak, uyum sağlamak için de düşünülmüş çözümler bunlar. Bugün olsa işte bugünkü büyük şehirleri çimento ve çelik olmadan asla kuramazdık. Bugünün bilgeliği de ayrı. Benim derdim daha çok bizim nereye baktığımızla ilgili.

Tirevi Çeşmesi'nden bahsettik. Ününde bugün binlerce kişi işte arkasını dönüp suya bozuk para atmaya devam ediyor. diyor. Ama o suyu oraya getiren 20 kilometrelik tüneli düşünen pek de yok. E Kırkçeşme de

öyle. Maulova'nın fotoğrafları her yerde ama arkasındaki 55 kilometreyi pek bilen yok. Yani Sinan'ın Süleymaniye'sini Selimiye'sini herkes biliyor ama İstanbul'a 400 yıldan uzunca bir süre su taşıyan hayat taşıyan ya bu hat bence onun en büyük işi ve büyük kısmını hiçbirimiz bilmiyoruz, görmeyeceğiz. Bunun bilinmesini istedim o yüzden.

Kırkçeşme'nin galerilerinin bir kısmı bugün hala Belgrad Ormanı'nın altında duruyor. O taş koridorların duvarlarında da bu harç var. Bir kısmını Sinan'ın ekibi sürmüş, bir kısmını da sonraki 400 yıl boyunca o bacalardan aşağı inip çatlakları sıvayan su yolcular, adını bilmediğimiz kahramanlar. Hangi parçayı kimin sürdüğünü bugün tabii kimse artık ayırt edemiyor.

Hiçbir yere yazılmamış bir bilgi 1500 yıl nasıl yaşar? Bence cevabı bölüm boyunca karşımıza çıkıp durdu. Bu bilgiyi kuşaklar boyunca bir ustanın yanında yetişip sonra işi kendi çırağına öğreten insanlar taşımış. Bu yüzden o habere kayıp denmesine hala takılıyorum ben.

Kayıp denen şey aslında burada olmasına rağmen bizim bakmadığımız bir şey. Süleymaniye'nin duvarında, her gün önünden geçtiğimiz binalarda duran şey. Sadece biz dönüp bakmıyoruz.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)