Podcast

260 - Aynada Gördüğümüz Kim?

İzle
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Aynada gördüğümüz kişi gerçekten biz miyiz, yoksa zihnimizin inşa ettiği tekinsiz bir yanılsama mı?Bu bölümde Freud’un tren kompartımanında kendi yansımasını tanıyamadığı o tuhaf geceden yola çıkıp Çatalhöyük’ün obsidyen aynalarına, Murano’nun ölümcül sırlarına ve loş odada insanlara canavar yüzleri gösteren Caputo deneyine uzanıyoruz.



Bu bölümde:


(00:00) Freud’un Trendeki Tekinsiz Karşılaşması

(03:27) Çatalhöyük’ten Kalan Sır: İnsanlığın İlk Aynaları

(05:32) Venedik’te Ayna Casusluğu

(09:30) Narkissos’tan Bloody Mary’ye

(14:33) Caputo Deneyi: Loş Işıkta Beliren Canavarlar

(16:58) Troxler Solması ve Tahminleyen Beyin

(22:17) Gallup’un Ayna Testi ve Lacan’ın Ayna Evresi

(24:36) Doppelgänger ve Korku Sinemasında Aynalar




Sunan: Barış ÖzcanYapımcı: Podbee Media

 Bu bölüm reklam ve sponsorluk içerebilir.

Bölüm Transkripti

3.477 kelime · ~17 dk okuma

Bu bölümü kaydetmeye başlamadan önce böyle aynada saçıma başıma şöyle bir bakıp düzelteyim dedim. Ve tam bunu yaparken bir anlığına karşımda sanki yabancı bir yüz görmüş gibi hissettim. Size de böyle bir şeyler oluyor mu bilmiyorum ama Freud'un da başına benzer bir şey gelmiş. Sigmund Freud bir gece trende yolculuk ediyormuş.

Yataklı bir vagonda yalnız başına oturuyormuş. Tren böyle bir anlığına sarsılınca kompartımanın içindeki tuvalet kapısı aralanmış ve Ve içeri sabahlık giymiş yaşlı bir adam dalmış. Freud da adamın yanlış kompartımana girdiğini sanınca hemen ona yolu göstermek için yerinden fırlamış. Sonra bir bakmış.

Açılan kapının arkasında bir ayna var ve gördüğü adam kendi yansımasından başkası değil. Çok hoşuma gidiyor bu hikaye benim. Çünkü filmlerde filan da sonradan çok işlendi ya bu. Neyse Freud bu anısını 1919'da Tekinsiz adını verdiği bir makalede yazmış.

Transkriptin tamamını oku

Ama dipnot olarak eklemiş sadece böyle yine aynı dipnotta ünlü bir fizikçinin başına gelen benzer bir anıyı da anlatıyor bu arada. O fizikçi de bir gün böyle yorgun argın otobüse binerken karşıdan gelen bir adama bakıp ya ne kadar perişan bir öğretmen falan diye düşünmüş ama adam kendi yansımasıymış. İkimiz de ikizimizden korkmak yerine onu düpedüz tanımadık diyor Freud ve ekliyor ama adamın görünüşünden hiç hoşlanmadığımı hala hatırlıyorum. Gördüğünüz gibi yalnız değiliz sadece ben ya da siz değil psikanalistler fizikçiler de böyle kendini tanıyamayabiliyor Hadi onu da bırakalım tanımadığı yüzden hiç de hoşlanmayabiliyor Herhalde bundan olacak ki ben de az önce kendi yansımama böyle biraz hazırlıksız yakalandım Galiba yansımamızla kurduğumuz ilişki kendimizle kurduğumuz ilişkiden biraz farklı Çünkü aslında hayatımız boyunca kendimizi hiçbir zaman doğrudan göremiyoruz değil mi?

Ya böyle işte camlardan, aynalardan yansımalarımızı görüyoruz ya da işte bir fotoğraftan bakıyoruz kendimize. Dolayısıyla bir kameranın, lensinin yakaladığı, o anki ışığın çizdiği bir görüntüyü görüyoruz sadece. Peki aynada gördüğümüz o yüze ne kadar güvenebiliriz? Hiç dikkat ettiniz mi bilmiyorum ama neredeyse bütün kültürlerde aynanın arkasında bir şeylerin saplandığını anlatan hikayeler vardır.

Ve işin ilginci bilim bu hikayeleri anlatan insanların gerçekten de bir şeyler görmüş olabileceğini söylüyor bize. İşte bu bölümde o hikayelerin peşine düşeceğiz. 8 bin yıl önce Konya'da bir taşı ovarak ilk kez kendi yüzünü gören insandan başlayacağız. Loş bir odada 10 dakika boyunca aynaya bakan gönüllülere kadar gideceğiz.

Bölümün sonunda da size evde kendi aynanızda deneyebileceğiniz küçük bir şey önereceğim. Yalnız şimdiden söyleyeyim. Bu bölümü eğer gece dinliyorsanız banyonun ışığını açık bırakın. Böyle aynalara kuşkuyla bakan tek kişi Freud değil elbette.

İnsanlar daha ilk günden beri bu camla tuhaf bir ilişki kurmuş arkadaşlar. İlk gün demişken tabi bilinen en eski aynalardan bahsetmemiz lazım. Bunlar Konya'da Çatalhöyük'te bulunmuş biliyor musunuz? 8 bin yıl kadar önce Çatalhöyük'ü düşünelim şimdi. İşte bir zanaatkar var, kerpiç evinde oturmuş, volkanik camdan yani obsidiyenden bir taşı böyle uzun uzun ovalıyor ve ovaladıkça o taş da pürüzsüzleşiyor. Pürüzsüzleştikçe de taşın içinden bir yüz belirmeye başlıyor.

Kendi yüzü. Neler hissetmiştir acaba? O an neler düşündüğünü tabii ki bilemiyoruz ama gördüğünü çok beğenmiş olmalı ki ayna denilen kavram ortaya çıktı ve o aynalar yapılmaya devam etti. İlk kez 1960'larda mezarlarda bulunmuş o aynalar.

Kazıyı yapan arkeolog onları kadınların makyaj aynası diye yorumlamış. Yıllar sonra bugünkü kazı ekibi bir gencin mezarında arkası beyaz sıvayla kaplanmış bir ayna daha çıkardı ve ilginç bir şey fark ettiler. Üst üste kurulmuş iki evde aynalar mezarlara evin tam aynı noktasında konmuş. Yani bu bir gelenek gibi adeta.

Sanki her kuşak aynayı bir öncekinin bıraktığı yere bırakıyor. Kuşaktan kuşağa geçen bir hafıza gibi o ayna. Bu ayna bu ayna falan deyip duruyorum. Bunların bir kısmı bugün hala Ankara'da Anadolu Medeniyetleri Müzesi'nde, bir kısmı da Konya Arkeoloji Müzesi'nde.

Eğer fırsatınız olur, yolunuz düşerse bir görmenizi isterim. Tabii o obsityen aynalar diyoruz değil mi? Bugünkü gibi böyle net bir yansıma falan yok. Sadece biraz cilalı bir yüzeyden yansıma.

Sonradan çıkan, icat edilen o bakır aynalar da öyle. Dolayısıyla insanlar kendilerini binlerce yıl boyunca böyle yamuk yumuk yerlerden, Eğri bürü tabiri caizse biraz düşük çözünürlükte görmüşler. İşte o yüzden öyle dümdüz berrak bir görüntü veren hani pırıl pırıl cam aynalar ortaya çıkınca altın değerinde ve çok büyük bir keşif gibi büyülü bir nesne muamelesi görmüş arkadaşlar. Bunun hikayesi de Venedik'te geçiyor.

Venedik daha 1291 yılında bütün cam fırınlarını almış ve Murano adında bir adaya taşımış. Şimdi resmi yazılarda bunun gerekçesi olarak yangın riski gösteriliyor. Şehir böyle ahşap evlerle dolu ya o cam fırınlar evleri tutuşturabilir. Hemen o zamanlarda da Allah korusun böyle şehirler yanıp tutuşabilir.

Ama yazılmayan bir şey daha var işin öbür tarafı. Aslında maksatları biraz da o ustaları göz önünde tutmamak ve zanaatın sırrını adada saklamak. Endüstri sırrı gibi bu. Çünkü cam ustalarının Murano'dan ayrılması yasak.

O yüzden de adadaki cam ustalarına böyle inanılmaz ayrıcalıklar tanımışlar. Mesela kılıç taşıyabiliyorlar. Mahkemede dokunulmazlıkları var. Kızları soylularla evlenebiliyor.

Yani sınıf atlayabilecek derecede. Tek yapamadıkları şey Murano adasından ayrılmak. Onu yapamıyorlar. Hatta yabancılarla iş birliği yapmak vatan hainliğine eş sayılıyor.

Böyle kaçmaya çalışanlar da olmuş. Kaçanların ailelerinin hapse atıldığı, dönmeyi reddeden ustaların peşine suikastçiler gönderildiği anlatılıyor. O derece. 1450'lerde bu adada bir usta camı öyle temizlemeyi başardı ki cam ilk kez neredeyse tamamen şeffaf oldu.

Ve camın arkasına bir metal sürüp ayna yapmaya başladılar. Bu arada bu yeni bir şey değil. Romalılar zamanında da böyle küçük kubbeli cam aynalar falan vardı ama Ama yarım yüzyıl sonra Venedikli ustalar bu berrak camı dümdüz bir levhaya çevirip arkasını da böyle kalay yaprağı ve civayla kapladılar. İşte 1500'lerin başında ortaya çıkan bu aynalar ışığı neredeyse hiç kaybetmeden, renkleri hiç bozmadan geri yansıtıyordu.

Yani ne oluyordu? İnsanlık tarihinde ilk kez insanlar kendi yüzlerini tüm canlılığıyla çok çıplak bir netlikte görebilmeye başladılar o yıllarda. Büyü gibi bir şey bu. Tabi ki bu aynalara akıl almaz bir değer biçildi.

Paris'te bir Kontes'in bir Venedik aynası için koca bir buğday çiftliğini verdiği üstüne buna kelepir dediği anlatılıyor mesela. Mesela yani aynanın sırrı Venedik'in en değerli hazinesiydi desek abartmış olmayız ve Venedik maalesef bu sırrı korumak için aynaları değil aynayı yapan ustaları götürüp adaya kapatmış ama yine de hiçbir sır sonsuza kadar saklanamıyor. Bu sırda sonunda kaçmış 1665'te Fransa kralının maliye bakanı Venedik'ten ayna almaya son vermek için Paris'te bir ayna fabrikası kurdu ve Murano'dan ustaları çok yüksek ücretlerle ve tabi ki çok gizlice Paris'e getirtti. Baya baya böyle bir hani şey endüstriyel hırsızlıklar filan vardır ya onun gibi bir şey.

İki yıl sonra da Paris'teki ustalardan ikisi ardı ardına ölünce bunların zehirlenmiş olabileceği şüphesi konuşuldu. Hatta bakan otopsi bile talep etti. Diyoruz ya böyle kaçanları falan böyle mahvediyorlar yani. Venedik'i bu ölümlere bağlayan bir kanıt hala bugün elimizde yok onu da söyleyeyim hani birazcık böyle şey anlatıyorum ama yine de o fabrika ayakta kaldı bir şekilde ve bugün hala dünyanın en büyük cam üreticilerinden biri oldu.

Ve 13 yıl gibi çok kısa bir süre sonra Versay Sarayı'nın aynalar salonundaki 357 aynanın tamamı artık Fransa'da üretilebilir hale geldi. Yani hani sabah banyoda bakıp bu ne hal dediğimiz şey için zamanında adam kaçırılıyormuş arkadaşlar. Film gibi. Gerçi bu işin en ünlü kurbanının öyle aynası bile yoktu.

Böyle ne yapıyordu o? Bir pınara eğiliyordu ve kendini biraz da fazla beğenerek izliyordu sürekli. Bu delikanlının adı Narkisos. Kendi yansımasına öyle bir vuruluyor ki Pınar'ın başından bir daha kalkamıyor.

Orada eriyip gidiyor. Yerinde de bir çiçek bitiyor. Hani şu hepimizin bildiği Nergis çiçeği. Ama bizim aynalarla ilgili korkularımız böyle sadece kibirle bitmiyor.

Burada asıl ürpertici bir soru daha var. O camın içinden bize bakan gerçekten biz miyiz? Anadolu folklorunda eminim siz de aynayla ilgili birçok inanaşı duymuşsunuzdur. Belki kendi ailenizde de görmüşsünüzdür.

Tuğrul Balaban diye bir halk bilimci var. Bu inanışları tek tek toplamış. Yöreden yöreye değseler de birçoğunun aynı yerlerde kesiştiğini fark etmiş. Mesela gece aynaya bakmak uğursuzluk getiriyor.

Böyle bir yaygın kanı var. Bazı yörelerde gece aynaya bakanın şeytan göreceğine inanılıyor. Ya da mesela yeni doğmuş bebeklere ayna gösterilmiyor. Çünkü ömrünün kısa olacağına ya da gözlerinin şaşı olacağına falan inanılıyor.

Bu inanışı aklınızda tutun. Bebeklerin aynaya bakmaması gerektiğine dair inanışı aklınızda tutun. Birazdan geri döneceğiz oraya. Çorum'da ayna durup dururken çatlarsa ölüm habercisi sayılıyormuş.

Yani aynanın kırılması neredeyse bütün kültürlerde uğursuzluk anlamına geliyor. Bunun bizde bir tane istisnası var. Bazı yörelerde gelin damat evine girerken bayrağa bağlı bir ayna silahla vuruluyor ve ayna kırılınca da nazar çatladı denip uğur sayılıyor. Tam tersi yani.

Aynanın bize görmek istemediğimiz şeyleri göstereceği korkusu yalnız bizim kültürümüzde de sınırlı değil. Mesela Yahudilikte de cenaze evlerinde yaz sırasında aynaların üstü örtülürmüş. Bu geleneğin de birçok açıklaması var. Yaz tutan kişinin kendini düşünmemesi ya da işte bir surete tapınılmasının yasak olması gibi bir takım sebepler.

Ama bunun yanı sıra halk arasında yaygın bir inanış daha var. Ölen kişinin ruhunun ayna camından içeri girebileceği ve orada hapis kalabileceği düşünülüyor. Böyle yapınca şimdi aklıma Matrix filmi geldi. Orada da böyle Neo elini uzatıp öbür tarafa doğru geçiş yapabiliyordu ya.

Tabii ki bu tek bir açıklama bütün bu geleneğin sebeplerini kapsayabilecek kadar güçlü olamayabilir ama Ama evde aynayı örtenlerin çoğu muhtemelen hepsini az çok aklından geçiriyordur diye düşünüyorum ben. Bir de tabi Avrupa'nın çok bilinen bir miti var. Hani vampirler aynada görünmez. Aslında eski halka inanışlarında vampirlerin öyle bir özelliği pek yok.

Aynada aksi görünmeyen ilk ünlü vampirimiz 1897'de yazılan hani çok ünlü bir roman var ya Dracula orada çıkıyor ortaya. Eski bir inanışa göre ayna yalnızca eti ve kemiği değil. Dil, insanın ruhunu da yansıtırmış. E ruhu olmayınca Dracula ne yapsın?

Tabii ki aynaya bakmıyor ve orada da gözükmüyor zaten. Şimdi böyle korkunç şeylerden bahsetmişken bir halk ritüeline dayanan ama 20. yüzyılda gençler arasında giderek popülerleşen bir oyundan da bahsedelim. Bunu da romanlarda olmasa bile belki Amerikan filmlerinde falan görmüşsünüzdür.

Bloody Mary, bu köklü bir eski fal geleneği. Genç kızlar karanlıkta toplanıyorlar ellerinde bir mumla aynaya bakıp müstakbel kocalarının yüzünü görmeye çalışıyorlar. Eğer aynada bir kafatası görürlerse bu ölüm demek. Onun bugünkü hali de şöyle gençler yine gece yarısı karanlık bir odada bir mum yakıp aynaya bakıyorlar ve 3 kez şöyle fısıldıyorlar.

Bloody Mary, Bloody Mary, Bloody Mary. Efsaneye göre aynadaki yansıma o anda değişmeye başlıyor ve camın arkasından size bakan kanlı bir hayalet beliriyor. Yani Bloody Mary. Görüyorsunuz işte Anadolu'dan Amerika'ya kim aynaya baksa içi böyle bir tuhaf oluyor.

Freud bu hisse ne demişti hatırlıyor musunuz? Tekinsiz demişti. O makalesinin altına dipnot düşmüştü. Kendi yansımasından hoşlanmayan adamdan daha iyi kim bilecek bu işleri?

Ben de açıkçası şu an böyle kameranın yanındaki aynaya pek bakmamaya çalışıyorum. Ama yine de gözüm kayıp duruyor. Peki o karanlık odada aynaya bakan gençler gerçekten bir şeyler görüyor olabilir mi sorusu da aklımdan bir türlü çıkmıyor. Çünkü bu soruyu bir İtalyan psikolog gerçekten sormuş.

50 kişiyi loş bir odaya almış ve 10 dakika boyunca onlara aynaya baktırmış. Aradan sonra anlatacağım ama şu kadarını söyleyeyim. Çoğunun yüzü daha ilk dakikada olmadan değişmeye başlamış arkadaşlar. Ve neredeyse yarısı da aynada bir canavar görmüş.

Hemen dönüyorum. Aradan önce bahsettiğim o psikoloğun adı Giovanni Caputo. 2010 yılında 50 tane gönüllüyü alıyor. Teker teker bir odaya koyuyor.

O da sessiz. Tek bir ışık kaynağı var. O da gönüllünün arkasında yerde duran 25 wattlık bir ampul. Yani bizim normal koridorlarda filan kullandığımız cılız ampullerden.

Mum gibi gözüksün diye. Ve gönüllünün karşısına da böyle 40 cm kadar öteye yarım metrelik bir ayna koymuş. Yani ışık öyle bir ayarlanmış ki hani yüzü seçmeye yetiyor ama böyle renkleri falan tam şey yapıp soluk gösteriyor. Gönüllünün tek bir görevi var 10 dakika boyunca aynada kendi yüzüne bakacak.

Narsist gibi. Bu düzeni ama başka bir yerden daha hatırlıyoruz değil mi? O karanlık bir oda tek bir ışık aynaya uzun uzun bakanlar falan. O yüzden Bloody Mary oyununun neredeyse aynısını yapıp deney diye bize getirmiş bu arkadaş.

Tek farklı bir mum yerinde cılı zampul var. Teknoloji biraz daha gelişmiş. Neyse sonuçlarına bakalım. Şimdi çoğu kişi de yanılsama daha ilk dakikada olmadan başlamış arkadaşlar.

Herkes not ediyor bu arada gönüllüler. 10 dakikanın sonunda katılımcıların 3'te 2'si kendi yüzünün ciddi ciddi bozulduğunu yazmışlar notlarına. Ve neredeyse yarısı da böyle fantastik, neredeyse canavarımsı yaratıklar gördüklerini söylemiş. Bazıları tanımadıkları bir yüz, yaşlı bir kadın, bir çocuk filan görmüşler.

Kedi gibi, domuz gibi, aslan gibi hayvan yüzleri görenler var. Ve katılımcıların onda biri, yüzde 10'u ölmüş annesinin ya da babasının yüzünü gördüğünü söylemiş. Bazıları da hem bozulmuş kendi yüzünü hem de canavarı aynı anda görmüşler. Katılımcılara bu sırada ne hissettikleri de sorulmuş ve hepsi de böyle bir tür başkası hissi yaşadığını söylemiş.

Tekinsiz bir his. Aynadan onlara bakan yüz onlara yabancı gelmiş. Aynada beliren yeni yüzlerde kendi ifadelerinden farklı esrarengiz bir takım ifadeler gördüklerini sezmişler. O yüzlerin titreştiğini, büzüldüğünü hatta bazılarının diş gıcırdattığını söyleyenler var.

Gerçi hepsi de korkmamış bazıları olumlu duygular da yaşamış ama çoğunun içine böyle kontrolden çıkmış bir şeyin huzursuzluğu çökmüş. Peki bunun sebebi ne? İlk akla gelen açıklama gözün bilinen bir oyunu. Böyle gözünüzü sabit bir noktaya kilitlediğinizde çevrede kalan ayrıntılar yavaş yavaş solup kaybolmaya başlar.

Çünkü görme sistemimiz değişime ayarlı arkadaşlar. Kıpırdamayan şeyi önemsiz sayıp siliyor. Ama bu işin yalnızca yarısı. Çünkü gönüllüler yalnızca yüzlerinin bir kısmının silindiğini söylememişler.

Yeni yüzler de görmüşler. Bunu anlayabilmek için beynin yüzlerle olan ilişkisini tekrar hatırlamamız gerekiyor. Beynimizde yüzlere başka her şeyden çok daha güçlü tepki veren özel bir bölge var. Başka bir insanı görmek, özellikle de onun yüzünü görmek çok önemli olduğu için beyin böyle.

İşte o bölge sayesinde beyin bir yüze baktığında işte burnu, gözü, ağzı ayrı ayrı parçalar olarak görmüyor. Böyle tek bir bütün olarak algılıyor, bir şablon gibi. Yani beynimizde hazır bir yüz şablonu var diyebiliriz. Peki yüzdeki bir noktaya uzunca bir süre odaklandığımızda ve odağımızın dışında kalan kısımlar silinmeye başladığında ne oluyor?

Beyin kafasındaki şablonu tamamlamak için tahmin yürütmeye başlıyor olabilir mi? Bugün birçok bilim insanı beynin dış dünyayı pasif bir şekilde izlemediğini düşünüyor. Beyin sürekli tahminler üretip boşlukları dolduruyor. Şimdi burada bir itiraf yapmam lazım.

2023 yanılmıyorsam Apple Vision Pro çıkmıştı ve ben de onun üzerine bir video hazırlamıştım. Ve orada felsefeci Andy Clark'ın yeni çıkan o zamanlar yeni çıkan bir kitabını okumaya başladığımı söylemiştim. Bitirince de ayrı bir video yaparım falan diye söz vermiştim. O videoyu hala yapamadım itirafım bu.

Ama yine de size verdiğim o sözün borcun bir kısmını şimdi ödemeye çalışayım. Çünkü kitabın derdi tam olarak buydu. Beyin önce tahmin ediyor, sonra gözün getirdiği verileri işliyor. Yani sıralama biraz farklı.

Şimdi aynanın karşısına geri döndüğümüzde loş ışıkta kendimize bakıyoruz. Hem o solma etkisi var hem de ışığın azlığı yüzünden gözden beyine giden veri zayıf. Boşuna 25 wattlık antutu koymamışlar. E ne oluyor? Belirsizliği sevmeyen beyin oraları boş bırakmıyor.

Eksik kısımları belki de hafızasındaki en baskın duygusal imgelerle tamamlamaya çalışıyor. Ve o en baskın duygusal imgeler de korkuysa eğer yüzün geri kalanını da korkuyla dolduruyor olabilir diyorlar. O zaman camın arkasındaki o yabancı beynimizin loş ışıkta yaptığı bir tamamlama hatasını. Bir de şu var, loş ışıkta beyin, göz gibi, burun gibi, ağız gibi parçaları tek bir yüze bağlamakta zorlanıyor.

Şablon var elinde ama acaba hangi yüze bağlı? Zayıf bir ışıkta uzun süre bakınca parçalar dağılmaya başlıyor ve ortaya bozulmuş, deforme olmuş yüzler çıkıyor. Ama yine de hayvan yüzlerini ve canavarları henüz kimse tam olarak açıklayabilmiş değil, onu da söyleyelim. Hani bir ipucu var yalnız fotoğraftaki bir yüze yan gözle uzun uzun baktığınızda da benzer bozulmalar görebilirsiniz.

Hani periferik görüntü diyoruz ya aynadaki yüz ama bundan biraz farklı fotoğraf değil bir kere o hareketlerimizi birebir yansıtıyor tekrar ediyor. İşin içine beden duygusu da giriyor. Yani bozulan yüz sizin yüzünüz olduğunda beyin çok daha yaratıcı eklemeler yapabiliyor. E hayatta bize en tanıdık gelen yüze bile bu kadar kolay yabancılaşabiliyoruz.

Üstelik işin bir de psikolojik yanı var. Loş ışıkta kendinize uzun uzun bakmasanız bile gündelik hayatta aynada gördüğünüz yüzü büyük ölçüde o anki ruh halinizle görüyorsunuz. Bu konuda da şöyle bir fikir var. Kendi yüzümüzü de başkalarının yüzünü de aynı zihinsel düzenekle algılıyoruz.

Başkalarının yüzünü nasıl gördüğümüz onlara karşı ne hissettiğimizden çok etkileniyor. Dolayısıyla kendimize karşı beslediğimiz duygular da aynadaki gördüğümüz yüzü değiştirebiliyor. Hani Pamuk Prenses hikayesi çok meşhur. Kraliçe ne diyor?

Ayna ayna söyle bana diye soruyor ya. Orada aslında aynaya değil kendine soruyor. Ve aldığı cevap da kendi ruh hali. Var mı benden daha güzeli bu dünyada?

O da narsist. Diyelim keyifsiz bir gününüzde kendinizden hoşnutsuz bir halde aynaya baktınız. Aynadaki yüz sanki sizi böyle küçümsüyormuş gibi bir ifadeye bürünüyor. Siz de karşınızdaki bu suratsız kişiyi görünce daha da bir kötü hissediyorsunuz kendinizi.

Yani olumsuz haliniz karşıdan size geri yansıyınca keyifsizlik böyle bir kısır döngüye dönüşüyor. Bu henüz test edilmemiş bir fikir ama yine de çoğumuza tanıdık geliyor değil mi? Bu keyifsiz bir sabahın hali ama kişi kendinden hiç hoşnut değilse iş çok çok daha ileri gidebiliyor. Kendiyle barışık olmayanlar aynanın önünde çok daha fazla vakit geçiriyormuş.

Kendilerini beğendikleri için falan değil, yüzlerinde bir kusur aramak için. Peki aynadaki o yüzün biz olduğumuzu ilk kez ne zaman anlıyoruz biz hayatımızda? Düşünün bunu düşünüp ölçmeye çalışan deneyler de önce insanlar üzerinde değil şempanzeler üzerinde yapılmış arkadaşlar. 1970'de bir psikolog önce şempanzeleri 10 gün boyunca aynaya alıştırmış.

Sonra da onları narkozla bir güzel uyutup kaşlarının üstüne ya da kulaklarına filan böyle bir boya sürmüş. Kokusuz kırmızı bir boya. Sonra da aynayı tekrar önlerine koymuş uyanınca şempanzeler parmaklarını ne yapmışlar? biliyor musunuz? Doğrudan yüzlerindeki

boyaya götürmüşler. Yani aynadaki yansımanın kendileri olduğunu anlamışlar. Bu anlama geliyor mu? Bir dakikaya ben bu maymunu daha önce görmüştüm ama burada bir şey yoktu. Bir dakika.

Burada bir şey mi var şimdi? Anlatabildim mi? Peki neden bu kadar önemli bu konu? Çünkü aynada kendini tanıyabilmek, ben diye bir şeyin farkına varabilmek demek.

Çok önemli bu. Bilinç göstergesi. Fransız psikanalist Jacques Lacan, bebeğin kendini ilk İlk kez bir bütün olarak gördüğü bu ana bir isim de vermiş. Ayna evresi diyor.

Bebekler ilk aylarında bedenlerini böyle parçalı, dağınık böyle bir hisler yığını olarak yaşıyorlar. Ama 6 ayla 18 ay arasında bu his değişmeye başlıyor. Aynaya bakıyorlar ve artık kendilerini sınırları belli, tek parça bir bütün olarak görmeye başlıyorlar o dönemde. Yani ilk kez kendilerine dışarıdan bakıp farkına varıyorlar benlik duygularının.

Bu Laka'nın anlattığı şeyin ilginç bir şekilde folklorda da bir karşılığı var hatırlarsanız hatırlayın döneceğim demiştim. Bebeğe ilk aylarda hani ayna gösterilmemesi gerektiğini söyleyen bir inanış var ya şaşı olur maşı olur falan diyorlardı. Yani işte sanki ayna evresi ta o zamanlardan sezilmiş gibi halkın yerel inanışlarına sızmış bir şekilde. Üstelik bu evre bebeklikte sona erip bitip gitmiyor.

Benlik algımız hayatımızın sonuna kadar yansımayla şekillenmeye devam ediyor. Yani ömrümüz boyunca iç dünyamızı dış yüzümüzle uzlaştırmaya çalışıyoruz. Freud'u o gece trende şaşırtan şeyin Almanca'da bir adı var. Doppelganger.

Bu kelime çift yürüyen anlamına geliyor. Bize tıp atıp benzeyen ama yine de yabancı olan bir şey. Freud'un aynada gördüğü o hani bir adam vardı ya sabahlık bir yaşlı adam. Onun gibi.

Zaten Freud da kendine soruyor. Aynadaki adamdan hoşlanmamam insanın kendi ikizini tekinsiz bulan çok eski bir tepkinin kalıntısı olabilir mi diye. Bize uzun zamandır tanıdık olan bir şey bir anda yabancılaşınca ödümüz kopuyor. Bu arada yine ödümüz kopuyor deyince şimdi yıllar önce 2016 yılında palyaçolardan neden korkarız diye bir video daha yapmıştım.

Orada da yolum yine Freud'un bu makalesine çıkmıştı. Çünkü palyaçoların yüzü de tanıdık bir insan yüzü gibidir ama böyle bir şeyleri bozuktur. İşte kocaman bir burun vardır burada kıpkırmızı bir dudak vardır böyle. Beynimiz hemen ya bunda bir terslik var alarmını çalmaya başlar.

Aynadaki gördüğümüz yabancı da aynı alarmın bir uzantısı gibi sanki. Sadece bu sefer bozulan yüz başkasının değil bizim yüzümüz. Korku filmi yönetmenleri de tabii bütün bunları fark eder de bırakırlar mı? Bırakmazlar.

Gerilim sinemasının en sevilen numaralarından biri budur değil mi? İşte karakter bir banyodadır. Böyle aynalı bir ecza dolabı vardır her zaman. O kapak her zaman açılır.

İçinden bir ilaç alınır. Kafa kapatınca artık biliyoruz ne olacağını. Hemen bir silüet belirir arkada. Ya da işte karakter aynadaki yansımasına bakar ve yansıma böyle glitch efektiyle bir anda ondan bağımsız bir hareket yapar.

Black Swan'da vardı değil mi mesela? Us diye bir film var bu arada eğer izlemediyseniz mutlaka izleyin tavsiye ederim çok güzel. Jordan Peele miydi? Neyse.

Orada bir küçük kız var böyle aynalar laberintine giriyor. Ve yansıması sandığı şeyin aslında kendi ikizi olduğunu görüyor. Tüyler ürperteci. Ama ya sonuçta bütün bu filmler aslında işte hepimizin içinde olan o ilkel korkuyu harekete geçirmeye çalışıyorlar.

Çok tanıdık bir görüntünün bir anda yabancılaşması bu. Aynalı dolabı kapattığımız o yarım saniyelik boşluğu belki de beynimiz hemen kafada şablon var dedik ya o korku şablonlarıyla dolduruyor. Geceleri aynaya bakmaktan ürken eski halk inanışlarından bu yana hala görüyoruz gördüğünüz gibi bunları. Evet tabii ki teknoloji değişti, camlar değişti, o aynalar değişti.

Onların arkasında sürülen kalay ve civa yerini gümüşe bıraktı mesela ama aynalara yüklediğimiz anlamda hala tekinsiz bir şeyler var. Karşımızda gördüğümüz o yansıma iç dünyamızla hiçbir zaman tam olarak örtüşmüyor. Bir fark var arada. Bu farkı siz de merak ederseniz bu gece odanızın ışıklarını böyle biraz kısın, kaputonun deneyini kendiniz yapın.

Gözlerinizi yüzünüze kilitlediğinizde aynada tam olarak ne göreceğinizi ben tabii ki söyleyemem ama en azından artık bir şey biliyorsunuz. Orada gördüğünüz yüz gerçeğin tam anlamıyla kendisi olmayabilir. Zihninizin ve korkularınızın size oynadığı bir oyun olabilir. Freud o gece aynadaki adamı tanıyamadı ama bir şeyi çok iyi hatırladı.

Ondan hiç hoşlanmamıştı. Belki de bunun sırası terstir ne dersiniz? Önce hoşlanmadığı için sonra tanımamıştır. O yüzden bu gece aynada baktığınızda karşınızdakini tanıyacaksınız ondan eminim ama onu sevecek misiniz?

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)